BÖLÜM İKİ - ATILIM YAPMAK
"Öfkelisin, tekrar dene."
"Bu aptalca."
"Bununla beraber, Potter, gerekli."
"Neden?"
"Daha önce de konuşmuştuk. Duygularımız bizi ele verir. Gerekli olduğunda saklamayı öğrenmeliyiz."
Daha önce hiç bu kadar eğlenmediğimin farkına varmıştım .Çocuğa yüzünü sabit tutmayı öğretmek normalde olması gerektiğinden daha zordu. Ama öğretme adı altında onu daha da kızıştırmama izin veriyordu ve bundan büyük bir tatmin duyuyordum. Hakaret edilmek zorunda bırakılıyordu. İçimden şeytanca sırıtıyordum. Dışımdan… eh, şeytanca sırıtıyordum. Bu da onun sinirlerini harap ediyordu.
"İyi," dedi. Dudakları ince bir çizgi halini aldı, ben de bilinçli bir şekilde onun yüzünü, normal haline döndürmeye çalışırken izledim. Bu yüze üç haftadır bakıyordum. Hafızama kazınmıştı. Şu anda her hissettiğini hissedebiliyordum. Bunun bana verdiği enerjiyi seviyordum. Her bir duyguyu tek tek kışkırtmayı seviyordum. Neredeyse bu kadar eğlendiğim için utanacaktım.
"Hala bakir misin?"
Gözleri büyüdü ve normalde solgun olan yüzü parlak bir kırmızıya dönüştü. Neredeyse kahkaha atacaktım. Ama atmadım. Tabii, tahmin etmeme bile gerek yoktu. Cevap olduğu gibi yüzünde yazıyordu. Hala 14'tü. Ya da 15 miydi? Doğum günü hakkında bir şeyler söylediğini hatırlıyor gibiydim. Ama bu beni ilgilendirmiyordu. Elbette benim 14 yaşımdaki masumiyetim belli belirsiz bir anıydı… hayır, şimdi o şıkkı düşünmemek en iyisiydi.
"Utandın, tekrar dene." Utancının kızgınlığa dönüştüğünü gördüm. Bu derslerin onu benim kadar eğlendirmediğini biliyordum zaten. Ama bu umurumda değildi. Gözlerinin kısıldığını ve sonra yüzünün rahatladığını gördüm.
"Vaftiz babanın gay olduğundan haberin var mıydı?"
Utanç Şok. Ben öfke için uğraşıyordum ama her neyse. Yine de başarısız olmuştu.
"Yeniden dene."
"Bekle. Bu doğru mu?" Ona sert bir bakış attım ama bana karşılık vermedi. Meraklanmıştı. Merak. Başka rahatsızlık verici bir özelliğiydi. Daha sonra onu bundan vazgeçirmenin bir yolunu düşünecektim.
"Potter, konsantre ol." İsteksizce itaat etti.
Söyleyecek şey bulmak zorlaşıyordu. Öğrenmesi felaket uzun zaman alıyordu. Ki bu da benim işime geliyordu. Ona bilmemesi gereken şeyleri söylüyor sonra da yalan söyleyip söylemediğime karar vermeye çalışırken zihninin tıkır tıkır çalışmasını izliyordum. Kahkahasını gayet başarıyla bastırabiliyor gibiydi. Kızgınlık ve utanç zayıf noktalarıydı… ve, tabii ki, en eğlendirici kışkırtmalar da bunlarla yapılıyordu.
"Muhtemelen yumuşaksındır da." Hiçbir şey. Çok iyi. Devam ettim. "Sen ve Weasley çok yakındınız. Onu giyinirken izledin mi?" Hiçbir şey. Etkilenmiştim. "Yataktayken onu düşündün mü? Söylesene Potter, kimi düşünüyorsun? Geceleri gözlerini kapattığında kimin yüzünü görüyorsun? Buluğ çağındaki beynin sana ne görüntüler veriyor?" Kendimi gönülsüzce devam ederken buldum. Onunla böyle konuşmamalıydım. Eninde sonunda bir tepki alacaktım. Bir tane daha ve bu son. "Duşun gereğinden fazla uzundu bu sabah."
Kızardı. Neredeyse bende kızardım. Lanet. Zihnime duşu kullanmadan önce iyice yıkamam gerektiğini not aldım.
"Utandın."
"Bunu seviyorsunuz, değil mi?"
"Öfkelendin."
"Sadistsiniz." Tabii ki, haklıydı.
"Bu senin eğitimin, Potter. Eğer havanda hissetmiyorsan gidip Dumbledore'a, Ünlü Harry Potter'ın onun yardımına ihtiyacı olmadığını söylerim."
Yüzü yine ifadesizleşti. "Belki sadece seninle olmak istemiyorumdur," dedi. Sesi sertti. Doğruyu seçebiliyordum. Sarsıldım. Gücendim. Ama neden?
"Öfkelendin," dedi ve sırıttı. Neredeyse haklı diye düşündüm ona kaşlarımı çatarken. Başkalarının duygularını tespit etmede ufak bir dersle oldukça başarılı olabileceğini fark ettim. Tabii, bu dersi başka bir öğretmene bıraktım.
"Akıllıca," burnumdan soludum. "Ama yine de merak ediyorum, duşta kimi düşünüyordun?"
Yine kızardı. Kendime rağmen gülümsedim.
Eğer zorlansaydım yazın bittiğine üzüldüğümü itiraf edebilirdim. Aşk iksirleri yaparken, bir şey öğretirken, arada sırada duyduğum garip hoşnutluğu duyuyordum burada. Potter'ın ifadesiz yüzü artık beni neredeyse rahatsız ediyordu. Ama biliyordum ki, en azından öğrenmişti.
"Neye bakıyorsun Potter?"
"Hiçbir şeye."
Lanet olsun. Bir canavar yaratmıştım. Söylemeliyim ki, bunda iyiydi. Bu yaz ona öğrettiğim diğer her şeyi öğrenmesi biraz daha uzun sürmüştü, hiçbir şeyi mükemmelleştirmek için bu kadar hevesli değildi. Bunu tamamen beni rahatsız etmek için yapıyordu. O kadar kolay rahatsız da edilemezdim üstelik. Yeniden tepki vermesi için bir şeyler yapmak istiyordum. Gıcık. O yüzde bir şeyler görmek istiyordum. Herhangi bir şey.
Acınası ümitsizliğimi bırakıp altıncı senenin iksir dersi planını yapmaya döndüm. Hogwarts'a dönecektik ve bunun sonucunda da güzel ve narin sanatımı bir işe yaramayan çocuklara öğretmek zorunda kalacaktım. Görevim artık daha bir göz korkutucu gelmeye başlamıştı. Ama Karanlık Sanatlara Karşı Savunma'ya geçsem bile bunun ruhumu açacağını sanmıyordum. Gerçekte, savunmayla alakası olan çok şey öğretilmiyordu. Böcürtü defetmenin, küçük veletlere, Voldemort'la savaşma konusunda bir yardımı dokunmazdı. Dumbledore, Harry'e bu çalışmayı yaptırmakta haklıydı.
Lanet. Yine yaptım. Kafamda ona Potter demeyi bırakmayı nasıl becerdim bilmiyorum ama bir an önce bundan vazgeçmeliydim. Bunun benim hatam olmadığını söyledim. Birisiyle bu kadar uzun süre yaşayıp onu dostça görmemek kolay değildi. Normal bir şeydi bu. Uyandığım andan itibaren her an onunla beraberdim. Onun kabuslarını dinliyordum. Sabahleyin uyandırdığımda, uykuyla bilinç arasında gidip gelmesini izliyordum, -göz kapakları ağır- gözlerini kırpıştırmasını, dudaklarının tembel bir gülüşle kıvrılmasını, ince uzun parmaklarının gözlüğünü aramasını. Ah Tanrım.
Hayalden uzaklaştım. Bunca zamandır zindana kapalı kalmaktan dolayı olmalıydı. Doğru, vaktimin çoğunu zindanda kapalı bir halde geçiriyordum ama normalde yalnız oluyordum. Yine bana gözlerini diktiğini fark ettim. Gözlerinin, başımın tepesini delip geçtiğini hissedebiliyordum. Gittikçe daha da cüretli oluyordu ama bununla ilgili ne yapabilirdim ki? Ceza mı verecektim? Küstahlığı üçe katlanmıştı. Bu beni rahatsız etse de, beni asıl rahatsız eden şey bunun bir yandan hoşuma gidiyor olmasıydı. Daha 14 (ya da artık 15) değil miydi, ya da Harry "muhteşem kurtarıcı" Potter, küçük değiş tokuşlarımızı flörtleşmekle karıştırıyor olmalıydım.
"Bakmaktan vazgeç Potter."
"Bakmıyorum."
"Seni görebiliyorum."
"Bana bakmıyorsun bile."
Artık bakıyordum. Eğlendiğini görebiliyordum. Ondan nefret ediyordum.
"Dikkat et Potter, beni düşlediğini düşünmeye başlayacağım." Kızardı ve birden başardığıma dair zaferin sancısını hissettim. Gözlerinde bir şeyin parladığını gördüm. Bu… utanç mıydı? Eh, artık gitmişti. Yüzü yine ifadesizdi ama başını yine ders kitabına çevirmişti. Bu kafamı karıştırdı. Cevap olarak daha fazla tepki bekliyordum. Ya da istiyor muydum? Haftalar önce ciddi tartışmayı kesmiştik. Benim kışkırtmalarıma giderek bağışıklık kazandığını söyleyebilirdim. Ama amacımız da bu değil miydi zaten?
"Dikkat et Snape, beni düşlediğini düşünmeye başlayacağım."
Çok komik. Uzun süredir ona dik dik bakıyordum. Bana sırıttı, suratına bir tokat atabilmek için her şeyi verebilirdim. Rollerimiz ne zaman değişmişti? Bu noktadan sonra bu veledin beni ezip geçmesine izin mi verecektim?
"Sanmıyorum, Potter." Yapabildiğimin en iyisi bu muydu? Lanet.
"Ah, hadi Profesör. Beni istediğinizi biliyorsunuz."
Kesinlikle değil!
"Buna inanmakta zorlanabilirsin ama herkes senin ününle büyülenmiyor." İşte bu onun çenesini kapatır. Genelde kapatıyor. İğneleyici. İncitici. Yaralayıcı.
"Duşta kimi düşünüyorsunuz, Profesör?"
İşte. Bunu. Beklemiyordum. Küçük velet. Ne zaman bu kadar uyanıklaşmıştı? Bütün zamanını benimle geçiriyordu. Ona benzemeye başlamıştım. Aptal gibi gözlerini dikip bak sonra da cevabını alıp otur!
"Seni temin ederim, duşta birisini düşünseydim, o kişi biraz daha gelişmiş olurdu." Şok olmuştu. Şimdi de kızgın. Mükemmel. Ona bakıp kendimi beğenmiş bir şekilde dudaklarını büktüm ve işime döndüm.
"Potter, kimse burada ne yaptığımızı bilmemeli. Eğer birisi bütün yaz nerede olduğunu sorarsa onlara Hogwarts'ta olduğunu söylersin. Anlaşıldı mı?"
"Ama neden?"
Aşırı merakını lanetledim. Bir kere olsun sorgulanmadan bir şeyi anlatma lüksüne sahip olmak istiyordum. Kaşlarımı çatarak ona baktım ama bundan korkmadı. Söyleyebilirim ki, buna alışmıştı.
"Çünkü bilmiyor olman gereken şeyleri öğrendin. Müdür buna izin verdiği için hapise girebilir."
Ağzı açık, bana bakıyordu. Suçluluk duygusu gibi bir duygunun yüzünü ele geçirdiğini gördüm. Kendisini unuttuğu nadir anlardan biri. Söylenecek bir söz aradığını görebiliyordum. Alnı kırıştı ve tüyler ürpertici yara izi ortaya çıktı.
"Ve sen de," dedi biraz da hüzünle. Hüzün üstünde çalışmamıştık, diye hatırladım birden, ama düşünceyi uzaklaştırdım. Doğruydu. Ama hapise girmek beni en az endişelendiren şeydi bu durumda. Hapise birkaç defa girmiş olmalıydım ama bundan kaçmayı becermiştim. Bunu kabul etmemin sebebinin bu olduğunu anımsadım.
"Sonunda anlayabildin, ha?" Hala ihtiyacım olduğunda iğnelemeyi becerebiliyordum. Yüzü yine ifadesizleşti, kafasının tasını attırdığımı biliyordum. Odaklanıp yüzünü sabitleştirmek için neyi seçtiğini arada sırada merak ediyordum. Hiç sormamıştım.
"Neden yaptın?"
"Dumbledore benden yapmamı istemişti." Gerçekten istemişti. Dumbledore'un ricaları asla isteğe bağlı olmazdı. Sanki başka seçeneğiniz varmış gibi gösterilmiş emirlerdi. Küçük, çekici kafasının çalıştığını görebiliyordum, sonra bakışını bana çevirdi, gözleri keyifle parlıyordu.
"Ben sizin istediğinizi, gönüllü olduğunuzu düşünmüştüm." Bu çocuk tarafından sataşılmaktan bezmiştim. Benim öğrencim olduğunu unutmuştu ve buna müsamaha gösterilmemesi gerekiyordu. Hogwarts'a döndüğümüzde gözlerindeki bu lanet parıltı yüzünden yirmi puan düşebilirdim. Düşmeliydim.
"Evet, tatilimin bebek bakıcılığıyla geçiyor olmasından dolayı duyduğum zevkten ölmek üzereyim." Kendisine daha çocuk olduğunun anımsatılmasından hoşlanmamıştı. Kafamdan düşünceyi sildim. Ona çocuk gibi davranmak daha iyiydi, yani onu genç bir delikanlı gibi… büyüyor… gelişiyor…Dur.
Anahtar'ı kavradım ve o da bana kendisinin rahatsız edici baykuşunu verdi. Bana yakın duruyordu, böylece saç iksirinin lavanta kokusunu duyabiliyordum. Yüzümü okumak istercesine bana baktı. Ona sessizce bol şans diledim ama yine de onun bakışı altında gerilmiştim. Beni okumayı başaracağına dair korkum yoktu. Korkmuyordum. Ama bakışından dolayı rahatsız oluyordum. Olması gereken bu değildi. Anahtar bizi Hogwarts'a götürdüğünde bütün küçük oyunlarımız sona ermişti. Bunu onun da fark edip etmediğini merak ettim
"Profesör Snape?" diye sordu. Sesi bir garipti, kafamı eğip ona baktım. Anladığıma dair homurdandım çünkü sesime güvenemiyordum. Bu yüzden kendime lanet okudum ve okulun velet dolu koridorlarında eski soğukluğuma dönebileceğimi düşünerek şükrettim.
"Ben sadece teşekkür etmek istemiştim… biliyorsunuz… bana yardımınız için. Çok… eğlenceliydi."
Bundan sonra bir şey söylemem gerekiyordu. Ona eğlenceli bir şey yapmadığımızı anlatan bir şey. Gözüm dönmüş olmalıydı. Profesyonel tarafım, azar azar benden uzaklaşıyordu… ve sonra düşüncelerimle çarpışıyor, bilincimin karşısına doğru yol alıyor, çöp sepetini ıskalayıp saygınlığımın hemen yanına düşüyordu. Sessizliği sürdürmeyi uygun bir cevap olarak gördüm ve çocuğun yine gülümsediğini önemsememeye çalıştım.
