2.Bölüm

Beyaz Yalanlar

"AKLINI MI KAÇIRDIN SEN?" Hermione ayağa fırlamıştı.

Pansy cevap vermedi. Arkadaşı tepesinden ona ateş saçan gözlerle bakıyordu. "SANA SORDUM?"

"Aklım başımda." Pansy rahat rahat oturuyordu.

"O zaman şaka yapıyor olmalısın. Ya da benim başıma güneş geçti ve yanlış anladım." Hermione elini başına vurdu. "Ama dur, bu mevsimde güneş olmaz ki, bu durumda sevgili arkadaşım kafayı yemiş olsa gerek."

Pansy sakin sakin Hermione'nin tiradını izlemeye devam edince genç kız daha da kızarak söylendi. "Orada oturup susacak mısın?"

"Şu anki niyetim bu, evet."

"Tamam," diye sakinleşmeye çalışarak tekrar yerine oturdu genç kız. "Şaka yaptığını söyle ve bu konuyu kapatalım."

Uzun bir sessizlik oldu. Nihayet Pansy usulca konuştu. "Şaka yapmıyordum." Hermione'nin ağzını açması üzerine, sesini yükselterek devam etti. "Aslında senin tek şansım olduğunu düşünüyordum."

"NE DEMEK TEK ŞANSIM?"

"Herm, beni biraz dinler misin, lütfen?" Pansy'nin böyle tatlı tatlı konuşması normalde bir şey isteyeceğinin belirtisi olduğundan ve bu da genellikle Hermione'nin fedakârlık yapması anlamına geldiğinden, genç kadının bu sefer onu dinlemeye hiç gönlü yoktu. Ancak Pansy'nin üzgün tavırları ve yalvarması etkili oldu ve kesinlikle kabul etmemeye kararlı olsa da, konuşmasına izin verdi.

"Anlat!"

"Ben bu tatile gitmeyi çok istiyorum Herm-"

"O kadarını anladık."

"Ama orada olmam gerekiyor-"

"Onu da anladık."

"Bu adamı tanımam gerek-"

"Ve bunu kendin yapman daha kolay."

"İşte eğer sen benim yerime geçersen-"

"Onu hiç tanıyamazsın."

"Aslında sadece farklı bir başlangıç-"

"Evlilik için güven verici bir başlangıç."

"Öyle zor durumdayım ki-"

"Ve bunu daha da zorlaştırmak niyetindesin."

"Ben sadece bir tatile-"

"Tatil uğruna çöpe attığına göre bu evlilik o kadar önemli değil."

"Hayır, Blaise-"

"Az önce Malfoy sayıklıyordun."

"Bak Herm-"

"Bana bak mak tarzı kelimelerle başlama Pansy, cevabım hayır."

"Ama-"

"Bu işin aması olmaz."

"LAFIMI KESİP DURMAYI BIRAKIR MISIN?" Pansy sinirle ayağa fırlamıştı. Hermione'nin gözleri açıldı. Arkadaşı kolay kolay sükûnetini bozmazdı, ama çileden çıkmış olmalıydı. Zevkle gülümsememek için kendini zor tuttu. Onun başını belaya sokmaya hazırlanıyordu madem, varsın biraz kızsındı bakalım. Arkasına yaslanıp kollarını kavuşturdu ve dik dik Pansy'ye baktı. Siyah saçlı genç kadın derin iç geçirerek üstündeki toz kahve takımın ceketini çıkardı ve koltuğa fırlattı. Hermione'nin gözleri beyaz koltuğun kenarına çarpıp, aşağı düşen, kim bilir hangi ünlü modacıya ait olan cekete kayıp, Pansy'ye döndü. Arkadaşı bir servet ödendiği belli olan ceketine böyle davranıyorsa, ortada gerçekten bir sorun olmalıydı. Yavaşça eğilip ceketi aldı ve koltuğa bıraktı.

"Pansy-"

"Bir içkiye ihtiyacım var." diye söylendi Pansy.

"Evde sadece bira var."

Genç kadın yüzünü buruşturdu. "Kalsın!"

"İyi."

Kısa bir an öylece bakıştılar. Sonra Pansy arkadaşına elini uzattı. "Lütfen Herm. Bu benim için çok önemli."

"Pansy, benim bu konuşmadan anladığım şu; sevgilinle tatile çıkacaksın, ama aynı zamanda da nişanlanman gerekiyor. Ama orada olamayacağın için ben senin yerine nişanlanmalıyım."

"Hayır, bak sadece bir iki hafta sürecek."

"Tatilin bir aydı hani."

Genç kadın suçlu suçlu mırıldandı. "Şey tamam, bir ay. Ama iyi yanından bak, bir ay süper bir tatil yapacaksın."

Hermione onu inanmayan bakışlarıyla süzdü. "Pansy sana inanamıyorum, jet sosyetenin en zengin ailelerinden birini kandırmaya çabalıyorsun, bu arada beni kurban ediyorsun ve adına tatil diyorsun."

"Tamam, yanlış dedim. Ben sadece iyi vakit geçireceğini söylemek istemiştim."

"Tanrım Pansy, bu dediğinin ne kadar zor bir şey olduğunu anlamıyor musun?"

"Zor değil ki, sadece kısa süre Pansy gibi yapacaksın."

"Ha, onlar da salak zaten, aradaki farkı anlamazlar."

"Dönünce özür dileyeceğim ve uygun bir hikâye uyduracağım-"

"Ne tür bir hikâye müstakbel damadın ailesini ikna edecekmiş, merak ettim?"

Pansy omuz silkti. "Estetik ameliyat yalanı bile atabilirim, sosyetede bu yalan her kapıyı açar."

"Ve ailen de bunu yer."

Pansy çıkıştı. "İşimi kolaylaştırmıyorsun!"

"Yaa? Bir de kolaylaştıracaktım yani."

"Bak!" diyerek kalkıp kahverengi valizini aldı Pansy. İçinden çıkardığı birkaç dergiyi masaya koyup hızlı hızlı sayfaları çevirdi. Her bir dergide bulduğu yerleri gösterebilmek için hepsini ayrı ayrı sehpanın üzerine yaydı. Hermione temkinli bir tavırla eğildi. Pansy eliyle tek tek işaret etti. "Görüyor musun Hermione? Her hafta başka bir kızla. Bir orada bir burada… Sen onu bir kumralla Londra'da sanırken, hoop bir bakıyorsun bir sarışınla bilmem nerede tatil yapıyor." Kızgınca arkadaşına döndü. "Hovardanın teki."

Hermione'nin gözleri resimlere gitti. Haklıydı. Kimi sarışın, kimi esmer, kimi kumral, kadınlar hep değişiyordu, ama sapsarı saçlı genç adam her resimde aynıydı. Ya objektife umursamaz bir tavırla poz vermiş, ya gözleri resmi çekene anlamı tartışılabilecek bir alayla bakıyor, ya da yanındaki kadına eğilmiş bir şekilde… Üzerinde hep kusursuz kesimli bir takım elbise, dudaklarında hafif bir tebessüm, moda dergisinden fırlamış gibi bir hava… Genç kadın geri çekildi ve çaresiz görünen arkadaşına baktı. "Pansy," dedi usulca. "Sen böylelerini parmağında oynatırsın. Hem az önce playboy diyordun ve sen de rahibe değildin hatırlatabilir miyim?"

"Biliyorum biliyorum." Pansy tekrar ayağa fırladı. "Banyo nerede? Kendime gelmeliyim."

"İkinci kapı." Genç kadın koridoru işaret etti. Pansy'nin ardından hafifçe iç geçirdi. Onu anlamıyor değildi, ama arkadaşının olaylar karşısındaki tutumundan her zaman memnun kalmıyordu. Fakat bu gece bir tuhaftı. Normalde o kadar soğukkanlı olan kız, kendini kaybetmişti. Onun için önemli olan neydi acaba? Ya da kendisine anlatmadığı şey? Anlatmadığı bir şey vardı, bundan emindi. Peki, neden saklıyordu? Bu kadar büyük bir yalan söylemesine sebep olacak şey neydi ki? Bir oyun mu hazırlıyordu, yoksa birinden intikam mı alacaktı, güldü, bu düşünce de nereden aklına gelmişti ki? Belki de şu diğer adama âşıktı… Olabilir miydi? Öyle olsa evlenmezdi olur biterdi, bu oyuna ne gerek vardı ki? İçini çekti. Gözleri açık dergilerden birine takıldı. Draco Malfoy, dudaklarında küstah bir gülümsemeyle tam gözlerinin içine bakıyordu. Sinirlenerek kafasını çeviren genç kız, içini kemiren endişeleri yatıştırmak için, koltuğun sırt kısmına döndü ve çenesini eline dayayıp, pencereden aydınlanan günü izlemeye başladı. Pansy ile ikisi zeytinyağı ile su gibiydiler. Arkadaşlıkları da mümkün değildi, ama olmuştu işte. Gözleri dışarıda oluşacağını haber veren hafif sis tabakasına daldı.

Aslında o ve Pansy normalde hiçbir şart altında bir araya gelebilecek kişiler değildiler. Eğer Pansy meşhur Madam Maxime'in Lady Okulu Beauxbatons'u kırmaya kalkmış olmasaydı… Hatıralara dalan Hermione hafifçe gülümsedi.

Madam Maxime'in müdireliğini yaptığı okul, dünyanın her yerinden asalet unvanı taşıyan ya da sosyeteye dahil olan zengin kızların gittiği bir Lady okuluydu. Beauxbatons diye isimlendirilen okulun sloganı, 'genç kızlara sihirli bir dokunuş' şeklindeydi.

Okutulan derslerin bazıları bilinen tarih, halkla ilişkiler, yabancı dil, iş ekonomisi, matematik, bilgisayar, fotoğraf sanatı, seramik, çeşitli kollarını seçebileceğiniz resim ve müzik dersleri, ayrıca spor dalında binicilik, squash, tenis, kayak ve yüzme dersleriydi.

Lady okuluna özel dersler ise çiçek düzenleme sanatı, dekorasyon, beden dili, diksiyon, cilt bakımı ve makyaj, zarafet, kişiye özel tarz dersi, parfüm sanatı, sofra adabı, konuk ağırlama, dans, enoloji, beslenme, fitness ve titizlikle işlenen etiket ve protokol dersleriydi.

Genç kızlar, burada incelikle eğitilir ve ileride hayatlarını kolaylaştıracak her türlü bilgi tüm detaylarıyla onlara öğretilirdi. Bu okuldan mezun olmak, zengin genç hanımlar arasında bir ayrıcalık olduğundan, okula dünyanın dört bir yanından öğrenci yağardı.

Hermione ise, o yıl okul biter bitmez, yurt dışına bir senelik yabancı dil eğitimi için gitmişti. Bir yandan çalışıyor, bir yandan da eğitim alıyordu. Elbette eğitimi ailesi karşılamamış olsaydı, yola bile çıkamazdı, orası ayrı. Ama bu onun için büyük bir fırsat olmuştu. Hem konaklama masraflarını çalışarak karşılamak zorunda olsa da, bir yıl boyunca Fransa'da kalabilecek olmak, hem de yeni bir dil öğrenmek, yeni bir kültürün inceliklerini çözmeye çabalamak, normalde sürekli yeni yerler görebilmek için yanıp tutuşan genç kıza ilaç gibi gelmişti. Gerçi Fransızca epey zordu kabul ediyordu, ama genç kız da çok azimliydi. Başlarda tutukluk yapsa da, sonraları açılmıştı.

Genç kadın tekrar gülümsedi. İşte o yağmurlu gün karşılaşmışlardı. Pansy Parkinson, dışarıda şakır şakır yağan yağmurun altında ipek elbisesi zengin görünümünü kaybetmiş, o güzelim ayakkabıları pis çamura bulanmış, okula geri dönmek için son şansını da kaçırmış ve berbat haliyle Hermione'nin kaldığı pansiyonun kapısında bitivermişti. Şüphesiz önce diğer otellere uğramıştı, ama onu içeri dahi almamışlardı.

Pansy bir oda vermeleri için hepsine söylenmiş, emirler vermiş, gerektiğinde tehdit etmiş ve en sonunda yalvarmak zorunda kalmıştı. Ancak gece eğlencesinden dönen bir genç kız olarak, üstünde tek kuruş parası bulunmadığından, parayı yollayacağına dair yeminler etse de kimseyi inandıramamıştı. Son anda Hermione kızın üzgün ve yalnız haline dayanamayıp bir oda vermelerini rica etmişti ve parayı kendisi ödeyeceğini söylemişti. Onun durumu da iyi sayılmazdı, ama çaresiz bir kızı bu yağmurda Paris sokaklarına geri yollamaktansa bir gecelik pansiyon ücretini ödemeye karar vermişti. Eğer göründüğü ve dediği gibi zenginse iade ederdi kuşkusuz. Hermione başını iki yana salladı. Aslında o parayı gözden çıkarmıştı, çünkü zenginlerin paraya hiç önem vermediklerini bilirdi. Yani kız mutlaka ödemeyi unutacaktı ya da umursamayacaktı. Fakat Pansy onu şaşırtmıştı.

Bir kere her şey bir oda ile çözülmemişti, çünkü pansiyonda boş oda yoktu. Yani ellerinden bir şey gelmezdi. Tek çare Hermione'nin odasını paylaşmaya razı olmasıydı, çünkü başka kimse bunu kabul etmezdi. Genç kız Pansy'nin rimeli akmış üzgün gözlerine bir an baktıktan sonra kabul etmişti. Fakat elbette oldukça fırsatçı olan Fransız pansiyoncu, odaya bir yatak daha koyabileceğini ama iki kişilik oda parası alacağını söylediğinde uzun süreli bir pazarlığa tutuşmuşlardı. Yine de Hermione iki kişilik bir oda parasından az olsa da, onu zorlayacak bir miktarı pansiyoncuya saymıştı. Tüm bu zaman zarfında Pansy susmuş, en sonunda kapı kapanıp yalnız kaldıklarında hafif bir sesle teşekkür etmişti.

O gece yaşamlarının sonrası için bir dönemeç olmuştu. Tüm farklılıklarına rağmen onları dost yapacak tohumlar o gün ekilmişti. Hermione'nin ona verdiği kuru giysilerle ısınan Pansy, kendini daha iyi hissetmiş, ikisi kısa süreli bir tutukluktan sonra, farkına varmadan birbirlerine hayatlarını anlatmaya başlamışlar ve bir yandan radyodan yayılan mükemmel eski müzik, sıcak kahve ve Fransız tostu eşliğinde küçük pencereden yağmuru izlemişlerdi.

Ertesi gün akşam Hermione için yüklü bir çek gelmişti. Genç kız şaşkınca çeke bakakalmış, daha sonra da Pansy'nin anlattığı okulun adresini bulup çeki iade etmişti. Hemen ertesi gün Pansy geri gelmiş ve bu sefer ikisi ufak bir tartışmaya girmişlerdi. Sonunda Pansy sadece Hermione'nin ödediği miktarı iade etmiş, ama hafta sonu telefon edip tiyatrodan loca ayırttığını belirtip gelmesini istemişti. Oyunda gerçekten eğlendiklerini ve sohbetten keyif aldıklarını fark edince bunu tekrarlamışlardı.

Bu gidiş gelişler Hermione'nin eğitimi bitene kadar devam etmiş, sonra genç kız İngiltere'ye dönmüştü. Pansy ise okulundan mezun olduktan sonra dünyayı dolaşmaya ve hayatın tadını çıkarmaya vermişti kendini. Ama görüşmeye devam etmişlerdi. Hayatlarını çoğu zaman tamamen dışarıda bırakıp kitaplar, seyahat, müzik, sinema ve tiyatro konusunda sabahlara kadar telefonlarda çene çalıp, sürekli birbirlerine kısa kısa mailler atmışlardı. Hermione başını hafifçe salladı. Zaten Pansy'nin hayatındaki ilginç olaylar bitmezdi. Anlatmaya başladığı zaman ikisi de kahkahalara gömülür, öyle bir an gelirdi ki neye güldüklerini bile unuturlardı. Ama dünyaları arasındaki uçurumun da farkındaydı genç kız. Çünkü Pansy ile beraberken, onun seçtiği yerlere gidilir, onun alışverişi hakkında konuşulur, onun arabası, özel şoförü, hizmetçisi, asistanı falanı filanı kullanılırdı. Hermione bundan şikâyet etmezdi. Zaten Pansy hiçbir yerde fazla uzun kalmazdı. Paris'ten bu yana Londra'ya sadece üç defa gelmişti ve sonuncusunda Hermione ailesiyle tatile gittiğinden görüşmeleri mümkün olmamıştı.

Genç kız iç geçirerek önüne dönüp kanepedeki ufak yastığı kucağına aldı. Yastığa sarılırken gözleri sehpaya takıldı. Draco'nun profiline birkaç saniye daldı. Genç adam ne kadar enerjik görünüyordu. Saçları gerçekte de o kadar açık bir sarı mıydı acaba? Yoksa dergilerin her zamanki resimlerle yaptıkları oynamalar yüzünden miydi bu? Saf bir kadın fotoğraf editörünün, hayran bakışları ve becerikli photoshop çalışması sonucunda mı böyle görünüyordu? Dizlerini indirip yastığı kenara bırakırken dergiye eğildi. Bu resimde tam belli olmuyordu, ama gözleri açık renk gibiydi sanki. Yakından nasıldı ki? Gözleri yanındaki kadına kaydı. Elbette onun gibi biri bu dilberden başkasıyla ortada dolaşmazdı. Muhteşem görünüyordu. Estetik var mı diye meraklandı bu sefer. Kadınların hem silahı hem cellâdı. Harika görünerek herkesi etkilerdin, ama bir diğer kadın seni kıskançlıkla afişe ediverdiğinde biterdin.

Omuzlarını silkip tekrar genç adama döndü. Pansy'nin dediklerinden çıkardığına göre sadece yakışıklı değil, aynı zamanda zeki ve başarılıydı. Elbette Malfoy adını duymayan yoktu, ama şirketler hâlâ efsane iş adamı Lucius Malfoy tarafından yönetiliyordu. Hermione de bir ara gazetede onun işleri yavaş yavaş oğluna devrettiğini okumuştu. Ama emekli olmak için epey gençti adam. Herhalde oğlunun her şeyi öğrenmesini sağlamak niyetindeydi. Sarışın varisin resmine bakarken, bu sorumluluk için ne kadar genç olduğunu düşündü. Evliliği de planlanmıştı üstelik. Pansy ile… Dudakları kıvrıldı. Pansy rolündeki Hermione ile olsa... Hafifçe dudaklarını yaladığını fark ettiğinde dehşetle doğruldu. Kaşları çatık bir şekilde kendi kendine söylendi.

"Rüyanda görürsün kızım!"

"Neyi görüyorsun?" Pansy içeri girmişti.

"Hiç." dedi Hermione omuz silkerek. "İyi misin?"

"Olacağım, tabii sen kabul edersen."

"Sana hayır dedim!"

İkisi yine hırçın hırçın bakışırlarken, Hermione elini saçlarından geçirdi. "Pansy sadece biraz uyumak istiyorum, tamam mı? Çok yorgunum. Lütfen, yarın konuşalım." Sıkıntılı bir tavırla kalktı. İçeriden yeni çarşaflarla geldiğinde arkadaşı sessizce koltukta oturuyordu. Genç kadın bir şey söylemeden büyük koltuğa yatağı hazırladı ve misafirine döndü.

"Gecelik ya da pijama ister misin?"

Pansy başını iki yana salladı. Hermione tekrar içini çekip, eliyle koridoru işaret etti. "Banyoyu gördün, mutfak da ileride. Bir ihtiyacın olursa da bana seslen. İyi geceler." Duraklayıp pencereye baktı. "Ya da belki günaydın da diyebiliriz." İç geçirip odasına ilerlerken, Pansy hâlâ oturmaya devam ediyordu. İkisi de uykuya dalmadan önce saatlerce dönüp durdular. Nihayet yorgunluklarına yenildiklerinde, dışarıda günlük hayatın telaşı çoktan başlamıştı bile.


Londra'nın elit yerleşim yerlerinden biri olan Hampstead kasabası, şehir merkezindeki insanların gürültüden kaçıp sığınmak, gezmek ya da huzurlu birkaç saat geçirmek amacıyla ziyaret ettikleri eşsiz bir yerdi. Yüksek bir yere kurulmuş, George döneminden kalma bir köy görünümünde, Londra'ya on beş yirmi dakika uzaklıktaki, ülkenin sayılı milyonerlerinin oturduğu bir semt olarak bilinen ufak kasaba, Freud Müzesi'nden şair John Keats'in evine kadar pek çok önemli ya da tarihi binayı da bünyesinde barındırıyordu. Yaklaşık üç yüz yirmi dönümlük Hampstead Heath parkı, yemyeşil alanları, gölü ve küçük korulukları ile kırsal bölgenin keyfini çıkarmak için seçilebilecek en mükemmel yerdi. Tenha sokakları, yan yana dizili, kutu gibi evleri ve eski dönemin tamamen korunmuş binalarıyla hayatın koşuşturmacasından çok uzak, yaşanılacak bir yer hissi uyandırıyordu.

Sabahın beraberinde getirdiği sis örtüsü bile, bu mutena kasabayı örtmeye kıyamamış görünüyordu. Issız yollarda siyah bir Lamborghini, yapılış amacına uymasa da, kurallara uyarak normal bir hızda ilerliyordu. Görünen o ki direksiyondaki şoförün, bu sessiz sakin kasabanın huzurunu bozmaya hiç niyeti yoktu. Buna rağmen kısa süren yolculuğu, çift kanatlı bir bahçe kapısı önünde son buldu. Kapılar açılırken, eli direksiyonda arkasına yaslanan Harry, ağaçlar arasından görünen evine sevgi dolu bir bakış attı.

Son derece doğal bırakılmış bahçesi, baharda rengârenk çiçeklerle doluyordu. Ayrıca Lily Potter, eline sepetini alıp, gülleriyle uğraşmayı çok seviyordu. Harry o güzelim gül kokuları içinde koşup oynadığı çocukluk günlerini hatırlıyordu. Bahçedeki yeşil çimler üzerinde piknik yaptıkları, annesi ve babasının sevgi dolu mırıldanmalarını, eline tutuşturulan lezzetli meyveleri ve babasının onu bahçede yakalamaya çalışmasını… Arabayı hareket ettirip ilerlerken, evin kapısının açıldığını gördü. George dönemi mimarisi tamamen korunarak restore edilmiş olan ev, ön cephesi hariç, diğer üç yanına yapılan eklemelerle eskiden kalmış izlenimi veren hayal gibi bir malikâneye dönüştürülmüştü. Dönemin resmiyeti, beyaz renk ve büyük sütunlar kullanarak yumuşatılmış, kapı, pencereler ve binanın detayları, bir ustanın elinde yeniden hayat bulmuştu. Hafiften salınan ağaçlar arasında, beyaz bir melek gibi süzülen binanın önünde durduğunda, garaj tarafından arabayı almak için gelen şoföre gülümseyip arabanın etrafını dolandı. Merdivenlerden geniş verandaya çıktığında kapıda bekleyen hizmetçi kızı gördü.

"Selam Myrtle!"

"Hoş geldiniz Mr. Potter."

Genç kız usulca kapıyı kapatıp işine dönerken, Harry merdivenlere yöneldi, ama salon tarafından mis gibi bir zambak kokusu ve topuk sesleri duyduğunda, gülümseyerek döndü. Annesi elinde birkaç tane liste, bir yandan okuyarak ona doğru geliyordu. Sinsice gülen Harry, geriye çekilip, mermer saksıda adını bilmediği egzotik bir bitkinin gölgesinde sessiz sedasız bekledi ve annesi tam yanından geçerken, onu ince belinden yakalayıp havada çevirdi. Bir çığlıkla kâğıtları savrulan Lily Potter, ona pusu kuranın oğlu olduğunu görünce gülerek omzunu yumrukladı.

"Hey! İndir beni!" Kadın olmak bazen iyiydi de, bir zamanlar siz elinden tutmadan yürüyemeyen ufacık bebeğin bugün sizi havada çevirebilmesi haksızlık gibi geliyordu. O oğlunu artık kucağına alıp taşıyamıyordu, değil mi?

Harry, gülerek şapırtılı bir öpücük kaptıktan sonra, annesini yere indirdi. Hâlâ genç, hâlâ çok güzel kızıl saçlı, zümrüt yeşili gözlü Lily Potter oğluna bakarak yarı şaka yarı ciddi sordu. "Ne istiyorsun söyle bakalım?"

Harry ellerini kaldırıp gülümsedi. "Hiçbir şey, sadece seni seviyorum."

Annesi kaşını kaldırdı. Harry iç çekerek somurtur gibi yaptı. "Sevgimi de mi sorguluyorsun anne?"

Lily, bu sahte duygu sömürüsü karşısında gülerek oğluna sarıldı. "Asla!" Geri çekilip kendi gözlerinin tıpatıp eşi gözlere baktı. "Ben de seni seviyorum, tatlım. Ama istekleriniz de fikirleriniz de sürekli değişince, arada bir her anne gibi ben de endişeleniyorum. Neden öğlen geldin bakalım? Draco iyi mi?"

Harry bu arada yerdeki kâğıtları topluyordu. "İşte kâğıtların. Draco iyi. Bu sabah uğramam gereken bir firma vardı. Anlaşma öyle çabuk imzalandı ki, ben de kendimi öğle saati gelmeden boşta buldum."

"Ve babana çaktırmadan bunu değerlendirmek istedin."

Muzip gözlere gülen Harry annesini tekrar öptü. "Bu akşam söylerim. Ria yukarda mı?"

"Evet. Yemek yedin mi tatlım? Bir şeyler hazırlatayım mı?"

"Yedim anne, gerek yok."

"İyi bakalım."

Harry, somon rengi damarlı, krem mermer merdivenlerden yukarı çıkıp uzun koridor boyunca yürüdü. Oturma odası gibi döşenmiş, küçük bir kıza ait görünen sevimli bir odaya girdi. Oda, geniş pencereleri, incecik tül perdeleri, rahat ve kullanışlı görünen kırmızı koltuk takımı ile sıcacık ufak bir salondu. Duvara dayalı bir masada el işleri, yanında sıra sıra kitaplıkta kitaplar ve yerde kocaman bir oyuncak sandığı ile bir de büyük bebek evi vardı. Hatta görünüşe göre bebek evi, şu an içinde bulundukları malikânenin minyatür kopyasıydı. Köşedeki sallanan bambu koltukta yaşlı ve hafif toplu bir kadın oturuyor, iş işliyordu. Hemen yanındaki küçük iş masasında, minik sandalyesine oturmuş ufak, kızıl saçları omuzlarında ışıldayan, ela gözlü küçük bir kız da arada bir ona göz atarak, kendi elindeki işle uğraşıyordu.

Onlara hissettirmeden içeri süzülen genç adam "Hey!" diyerek yaşlı kadının yanağından bir makas aldı. İkisi birden irkildiler. Küçük kızın gözleri ışıldarken, kadın Harry'nin eline bir şaplak attı.

"Kazık kadar oldun, hâlâ bir bayana nasıl davranacağını öğrenemedin. Uslu ol!"

Harry sırıtarak elini yüreğine koydu ve nezaketle eğildi. "Affedersin tatlım, ama seni öyle sevimli görünce bir makas almadan edemedim."

"Hadi hadi," diye biraz yatışarak, hafifçe topuzunu yokladı yaşlı kadın. "Tatlımmış. Gönül almaya çabalıyorsun, ama yemezler."

Harry gülerek döndü ve hevesle ona uzanan küçük bedeni kucağına alarak, ufak sandalyeye oturdu.

"Bak Harry, işliyorum."

"Aferin sana!" Harry kargacık burgacık şekilden bir anlam çıkaramadı, ama çok beğenmiş görünüp küçük kızı sevindirmeyi başardı.

Koltukta hafifçe sallanan kadın onu şöyle bir süzdü. "Bugün neler oldu bakalım?"

"Her zamanki şeyler."

Yaşlı kadın başını salladı ve elindeki gergefe döndü. İğnesi alışkın hareketlerle batıp çıkarken, mırıldandı. "Her şey yolunda olsun da."

"Endişelenme."

Kadın küçük kıza bir bakıp kaşını kaldırdı. "Ariana Potter! Fırsattan istifade kaytarma küçükhanım."

Ariana içini çekti. "Sadece ara verdim Mrs. Figg." Sonra Harry'ye sokuldu. Harry kardeşinin saçlarını öpüp ona göz kırptı. Mrs. Figg son iğnesini de çıkardıktan sonra yavaşça doğrulup eğildi.

"Nasıl?" diye sordu altın ve gümüş rengi iplikle işlenmiş sevimli kedileri gösterip.

Harry omuz silkti. "Herhalde güzel."

Kadın ona dik dik baktı. "Herhalde? Siz erkeklerde zevk denilen şeyin z'si yok."

"Ama hakaret ediyorsun."

"Ederim. Sonuna kadar hakkım var. Bebekken senin pis bezlerini az yıkamadım."

"Ah! Lütfen gene başlama!"

Ariana kıkır kıkır gülerken, Harry kaçmak için onu bırakıp kalktı. Odadan çıkarken kadının her kelimede yükselen sesi onu koridorun sonuna dek takip etti.

"Lütfen başlamaymış! Beni susturamazsın küçük bey! Hem de hayatımda gördüğüm en pis bezlerdi işte. Üstelik de gördüğüm en yaramaz çocuktun, Harry Potter! Sürekli sandalyeme toplu iğne koyardın. Onca yıl boyunca seni eğitmek için çalışıp çabaladım. Ben…" Ses hafiften alçalırken, bu tiradı emektar dadısından yıllardır dinleye dinleye artık ezbere bilen Harry, gülerek odasına ilerledi.

Arabella Doreen Figg, Harry kendini bildi bileli Potter ailesiyle birlikte yaşıyordu. Genç yaşında dul kaldığı söylenen Mrs. Figg, zamanında James Potter'ın annesine yoldaşlık etmişti. Hastalandığı zamanlarda da yanındaydı. Babası ve annesini kaybettiğinde ve evlendikten sonra da James onu bırakmamıştı. Yaşlı Mrs. Potter öldüğünde, Mrs. Figg kendini çok yalnız hissetmişti, ama Harry doğduğunda, sanki birden kendine gelmişti. Ufaklığın dadısı olmuş ve James de gönül rahatlığıyla oğlunu ona teslim etmişti. Harry büyüyünce dadısı artık yaşlanmış olduğu için, odasına çekilip, yaşlılığını huzur içinde geçirmek istediğini bildirmişti. Ama ortaya hiç de hesapta olmayan bir ikinci çocuk çıktığı zaman, onlara 'beni öldürmek mi istiyorsunuz siz?' diye bağıran kadının, gerçekte gözleri sevinçten ışıl ışıl parlamıştı. Ariana doğduğundan beri de, koşuşturma isteyen ve yorucu olan işleri diğer öğretmenlere ve hizmetkârlara bırakarak ona dadılık ediyordu.

Harry, krem rengi döşenmiş odasına girdiğinde, kravatını gevşeterek banyosuna ilerledi. Geniş jakuzi suyla dolmaya başlayınca, yandaki kapıyı açarak diğer bir odaya geçti ve dolabını açarak yeni kıyafetler çıkardı. Kravatını ve gömleğini köşedeki sepete bırakıp tekrar odasına geçti ve banyosu hazır olana dek biraz dinlenmek amacıyla yatağına uzandı.

Odanın krem rengi yumuşaklığı, maun mobilyalarla karıştırılarak biraz daha keskin bir hava verilmesi sağlanmıştı. İçerideki büyük yatak ve yanındaki sehpalarla birlikte, koyu şarap rengi bir koltuk takımı ve önündeki orta sehpası dışında odada eşya yoktu. Yalınlığı ile zevkli bir erkeğin odası olduğunu belli ediyordu. Harry Potter, yatağında gözleri tavana dikili yatarken, bir yandan hayatlarındaki değişikliği düşünüyordu. Öyle ya kendi hayatı da değişecekti, çünkü her şeyi Draco ile birlikte yapıyorlardı. Oysa şimdi Draco evlilik kurumunun saygın bir üyesi olacaktı. Harry de evli olmayan birinin giremeyeceği o gruba dâhil olamayacaktı. Evli ve bekârlar sosyetenin büyük partileri hariç kolay kolay bir araya gelmezlerdi. Aralarında gözle görülmeyen bir çizgi bulunurdu. Ama elbette, çok ender de olsa, bazen istisnalar olurdu. Mesela müzmin bekâr Sirius Black'in evli olmadığı halde pek çok partiye rahatlıkla girebilmesi gibi. Davetlerin bir kısmı onu artık evli görebilme çabası yüzündendi. Geri kalan kısmı ise davetiyeleri yollayan bayanların ümitleri. Harry hafifçe gülerek ellerini başının altında kenetledi. Boşa kürek çekiyorlardı, Sirius umutsuz vakaydı.

Düşünceleri tekrar en yakın arkadaşına döndü. Evlilik kararı bu kadar basit olmamalıydı. Ama Harry, her ne kadar bazı kurallardan muaf olabileceğini düşünse de bu hayatın bir parçasıydı. Babası, annesi ile evlendiğinde bir kuralı çiğnemişti, ama annesi şahane güzelliği, uygun davranışları ve zekâsı ile kendisini kabul ettirmeyi başarmıştı. Harry o kadar şanslı olabilecek miydi? Yoksa kolayı seçip bir süre sonra, o da Draco gibi adaylardan birini kabul mü edecekti? Arkadaşının durumu daha önce düşünmediği şeyleri düşünmesine yol açmıştı. Yine de belki yanılıyordu. Belki o da annesi ve babası gibi bir aşk evliliği yapabilirdi. İlle de Draco gibi olması gerekmezdi ki. Tebessüm etti. Sanki Draco ile aynı şeyleri mi yaşamışlardı?

Hatıralara daldı. Okuldan mezun olduğunda tıpkı Draco gibi cafcaflı bir müdürlük alacağını, bir sekreteri, özel odası olacağını ve takımlarını giyip işe giderken kızlara hava falan atacağını düşünmüştü. Ama şirkette iki saat bekletildikten sonra, babasının bürosuna çağırılmak yerine bir personel müdürü tarafından iş görüşmesine alınıp, sonunda eline bir kutu mektup tutuşturulunca şoka uğramıştı. Kızmış ve hakarete uğradığını düşünüp, babasının ofisine fırlamıştı. James Potter ise kocaman bir gülümsemeyle ona sadece bu işi vereceğini belirtmişti. Harry sinirlenmiş, çıkıp gitmiş, bir süre dışarıda iş aramış, ama kimse koskoca James Potter'ın oğluna iş vererek babasıyla karşı karşıya gelmeyi göze alamamıştı. En sonunda o da kös kös şirketin yolunu tutmuştu. Mektup taşımaktan, fotokopi çekmeye bir sürü ıvır zıvır işten sonra, ufak tefek işler almaya başlamış ve tam yükseldim derken babası onu yine şaşırtmıştı. Harry tekrar gülümsedi. O günler aklına geldiğinde çalışmanın ne olduğunu tam anlamıyla idrak etmesini sağladığı için babasına kızamıyordu. Düşünceleri yine babasının ofisine hışımla girdiği bir diğer ana gitti. Gelecek konusunda bin bir türlü düşüncesi vardı, ama babası oğluna, şapkadan tavşan çıkaran bir sihirbazın gülümsemesi ile hiç de beklemediği bir teklifte bulunmuştu. Taa birinci katta ufacık bir müdürlük…

"Yine ayak işleri yapmamı mı istiyorsun?" dedi Harry kulaklarına inanamadan. "Bu kadarı yetmedi mi?"

James Potter, büyük makam koltuğunda arkasına yaslanıp gülümsedi. "Senin için her şeyi kolaylaştırdık Harry, hem de yapmamamız gerekirken."

Harry ellerini kaldırdı. "Kolaylaştırmak mı? Baba yapma lütfen! Bu şirketin her kademesinde çalıştım. İlk başladığımda bana mektupları dağıttırmıştın."

James güldü. "Yani? Şimdi mektup dağıtan çocuğun hissettiklerini biliyorsun ve işi de, değil mi?"

Genç adam durakladı. "Evet."

"Ve onu asla görmezden gelemezsin."

Bu cümleye oflayıp sıkıntıyla tekrar onaylamak dışında bir yanıt bulamamıştı. "Evet."

"Öyleyse doğru olanı yapmışım."

Harry gözlerini devirdi. "Draco asla ayak işi yapmadı-"

"Draco benim oğlum değil." James Potter ciddileşerek öne eğildi. "Sana verdiğim müdürlükle yetineceksin Harry ve basamak basamak yükseleceksin, otuzuna geldiğinde, müşteri portföyüne benim listemdeki on büyük isimden en az üç tanesini eklemeyi başarmışsan, yönetim kuruluna girmeye hak kazanacaksın. Ama o zamana kadar çalışanımsın."

Harry bu sözleri sıkıntı ile dinlemişti. Varlık içinde yüzerken maaşlı çalışmak, ona çok büyük haksızlık gibi geliyordu. Tamam, babası hiçbir şey esirgememişti ondan, ama parasını hesaplamak zorunda kalmak hoşuna gitmiyordu. İçinde bir yerlerde onun haklı olduğunu bilse de, o da Draco gibi zengin çocuğu olmanın nimetlerinden kayıtsız şartsız faydalanmak istiyordu. Ama babaların çocuk yetiştirme anlayışları farklıydı ne yazık ki.

Draco okul çağına geldiği andan itibaren bir gün şirketin başına geçeceği düşünülerek iş adamı olarak eğitilmişti. Harry ise okul hayatını keyfince yaşama ve yaşıtlarıyla eğlenme imkânı bulmuştu. Doğal olarak Draco aldığı eğitimle gerçekten müdürlük yaparken, kendisi o sırada mektup taşıyordu. Yine de bu açıdan bakıldığında daha şanslı olduğu bir gerçekti. Çocukluğunun tadını çıkarmış, sadece üniversiteye giderken çalışmaya başlamıştı. Ayrıca Malfoy evindeki sessiz soğuklukla kıyaslandığında, ailesinin ona verdiği sevgi dolu sıcacık ortam her şeye değerdi. Kafasını kaldırıp onun kararını bekleyen babasına baktı.

"Bazen yönetmek için hizmet etmen gerekir." dedi James Potter.

Harry iç geçirerek gülümsedi. "Nasıl istersen baba."

Hatıralarına gülümseyip yataktan doğrulduğunda, o günlerdeki çocukça davranışlarına gülüyordu. Gerçi bu biraz saçmaydı, çünkü hâlâ ciddi bir iş için ölüp diriliyordu. Ama babası yeterli olana dek ona bunu sağlamayacaktı.

Aslında onun haberi yoktu belki, ama James Potter oğlunu o kadar yakından izliyordu ki, Harry'nin bu düşüncelerini bile adı gibi biliyordu. Ancak zengin ve hazıra konan bir iş adamı olmasındansa, oğlunun her şeyi bilen ve şirketin her tarafını dolaşmış bir yönetici olmasını arzu ediyordu. Posta odasındaki telaşlı havadan, toplantı odasındaki sessiz rekabete varıncaya dek hepsini tanımalıydı ki, o koltukta oturduğunda kimin ne hissettiğini, önüne gelen raporların hangi eller tarafından hazırlandığını, o beyaz sayfalardaki rakamların sadece rakam olmadığını ve üstünde birçok insanın teri olduğunu en iyi şekilde bilsin. Şirketini her odasıyla, her çalışanıyla, her anlaşmasıyla tanısın.

Normalde pek çok yönetici çalışanlarını tanımazdı. James'in düşüncesine göre üç tip yönetici vardı. Biri patronlardı, etrafındakilerin, kendi hayatını kolaylaştırmak için yaratılmış, iki ayaklı robotlar olduğunu sanan gruptu bunlar. İkincisi yöneticilerdi, ama bunlar çeşit çeşitti, kimisi kendileri için çalışan insanları soğuk bir nezaketle buna mecbur gibi hissettirirlerdi ve onlar da nedenini bilmeden minnet içinde başlarındaki kişiye hayranlık duyarlardı, kimisi onları tanır ve bu işe uygun olarak eğitilmiş birisi olarak, bu eğitimin hakkını vererek sıfatını hak ederdi. Sonuncusu ise liderlerdi, gerçek yöneticiler arasından çıkan ve çalışanlarının izlemek için can attığı, kimi zaman kitleleri takip ettirmeyi başarabilen kişiler. İşte James oğlunun böyle biri olmasını istiyordu. Onun patron değil, lider olmasını arzu ediyordu. Bir zamanlar babası da ona aynısını yapmıştı. Ve James bundan asla pişman olmamıştı. Harry de kendisi bilmese de yavaş yavaş kıvama geliyordu. Yine de James'in acelesi yoktu. Oğluyla kafa kafaya çalışabileceği günleri iple çekse de, bir baba olarak üstüne düşeni en iyi şekilde yapabilmek için zaman gerektiğini biliyordu.

Harry, uzun ve rahat bir banyodan sonra biraz dinlenmek için yatağına uzandı. Akşam yine Draco ile buluşacaktı. Genç adam şu tanışma gerçekleşene dek, barlardan çıkmayacaktı belli ki. Onun görevi de o zamana dek arkadaşına göz kulak olmaktı. İçini çekip gözlerini kapattı.


Pansy, mutfaktan gelen kahve kokusuyla uyandı. Bileğindeki pırlanta taşlı saat, öğleyi geçtiğini belirtiyordu. İçini çekerek kalktı ve koltuğun kenarına bıraktığı kısa sabahlığını sırtına geçirdi. Banyoya ilerledi. Mutfaktan gelen tabak sesleri Hermione'nin bir şeyler hazırladığını belli ediyordu. Elini, yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa geçti.

"Günaydın!"

"Günaydın Pansy. Aslında öğleyi geçti ama-" Hermione gülümseyerek omzunu silkti. "Otursana kahvaltı hazır. Bir de sürpriz."

Pansy kaşını kaldırdığında, arkadaşı gülerek elindeki servis tabağının kapağını açtı. "Fransız tostu."

İkisi birlikte geçmişi hatırlayıp gülümserken, Hermione kahveleri doldurdu ve salona geçip geri geldi. O anda evde yumuşak bir müzik yankılanmaya başladı. Az sonra tıpkı tanıştıkları akşamda olduğu gibi hararetli bir sohbete dalmışlardı.

Telefonu çalıp da Hermione koşturduğunda, Pansy ikinci fincan kahvesini içiyordu. Onun alıştığı gibi olmasa da, neyse ki arkadaşı da kaliteli kahve kullanıyordu. Genç kadın, Hermione'nin süper durumu olmasa dahi bazı şeylerin kesinlikle basit ya da ucuzunu tercih etmemesini takdir ediyordu. Kaliteli, doğal ya da sağlıklı olanı seçerdi. Fincanı masaya bırakıp gözlerini ufak mutfakta gezdirdi. Şu dizayn bile onun zevkini kanıtlıyordu. Gerçi onun bu sadelik tutkusu ile zaman zaman dalga geçtiği olurdu, ama nedenini anlayabiliyordu. Hiç mutfağa girmeyen birisi de olsa, pansiyonun mutfağını hatırlıyordu. Her şey tıkış tıkış ve üst üsteydi. Dolaplar ağzına kadar dolu görünüyordu ve tezgâhın üstünde bir tabağı koyabilmek için bile bir sürü şeyi indirmek gerekiyordu. Onun dehşeti karşısında Hermione gülmüş ve normal pek çok insanın, ne yazık ki benzer mutfaklarda bu şekilde yaşamak zorunda olduğunu söylemişti. Bu onu gerçekten de irkiltmişti. İlk defa olarak kendi dünyası dışında başka dünyalar da olduğunu fark etmesini sağlamıştı. Ama Hermione hayal ettiği şeylere yavaş yavaş ulaşıyor gibi görünüyordu. İyi bir iş ve sonrasında da güzel ve sade bir ev ilk hayaliydi.

Gözleri tabağında bıraktığı ekmek parçalarına döndü. Hafifçe gülümsedi. Tanıştıkları akşam da tostun kenarlarını yememeye çalışmıştı, ama Hermione şaşırmıştı. Okuduğu okulda zayıf kalmak konusunda çok ciddi bir tutum olduğunu anlatmaya çabalamıştı, ama genç kız umursamamıştı. Ufacık bir parça ekmek alıp ucundan ısırdı ve tadını çıkardı. Kendisine ancak bu kadar izin verebilmişti. Ekmeğin tadı ve müziğin tatlı nağmeleri onu yıllar öncesine götürdü.

Madam Maxime'in Lady Okulu, öğrencilerinin dışarıda geçirdiği saatler konusunda çok titizdi. Aristokrat hanımefendiler ve zengin sınıfın kızları, her an bir risk ile karşı karşıya kalabilirlerdi. Aileler için kaçırılmak, fidye istenmekten bile daha büyük bir tehlike vardı ki, o da masum ve saf kızlarının bir servet avcısı tarafından kandırılması ve bir rezalete sebep olmasıydı. İşte bu yüzden kızlar titizlikle kontrol ediliyor, yanlarında özel refakatçileri olmadan kesinlikle dışarı çıkamıyorlardı. Fakat elbette her zaman kurallara uymayı sevmeyen birkaç öğrenci çıkıyordu. Pansy de, bir okul kermesi sırasında tanıştığı yakışıklı genç adamla bir akşam dansa gitmek için okuldan gizlice kaçmıştı. Ama gecesi hiç de umduğu gibi geçmemişti. Çocuk fazla ukala ve serseri çıkmış, onu bir motele götürmeye kalkmıştı. Pansy ise bu kaba davranış karşısında ona ağzına geleni saymış, hakkında düşündüklerini –onu budala bulduğunu da ekleyerek- açıkça söyleyivermişti. Sosyete kızı olması, onu boyun eğen biri yapmıyordu, gerekince rahatlıkla kendini savunabiliyordu, fakat bu davranışı ters tepmiş, çocuk onu bomboş bir caddede bırakıp gitmişti.

Sonuç, gecenin ve deli gibi yağan yağmurun altında beş parasız ve arabasız, tek başına kalakalmak olmuştu. Hepsinin üstüne, ıslak bir sıçan gibi görünerek otel kapılarından kovulmak ona inanılmaz ağır gelmişti. En son çaresi yürüyebildiği en yakın noktadaki pansiyonlardan biri olmuştu ve Pansy yıkılmak üzereydi. Paranın önemini o gece bir kez daha anlamış, kendi kendine asla çıktığı erkeklere güvenmeyeceğine ve yanında mutlaka birkaç kredi kartı taşıyacağına söz vermişti. Sözünü de tutmuştu. Bir daha kimse onu sokakta terk edememişti.

Bu pansiyondan da kovulmasına şu kadarcık bir şey kalmışken, kendi yaşlarında kahverengi saçlı bir kız atılıp odanın parasını ödeyebileceğini söylemişti. Pansy, kimseden böyle bir şey beklemezdi. Fakat kız, oda olmadığı için sonunda kendi odasını paylaşmaya bile razı olmuştu.

Pansy'nin dudakları hafifçe kıvrıldı. Hermione'nin yabancı dil eğitimi almaya yeni başladığı belliydi, çünkü Fransızcası çok iyi değildi. O gece birlikte yedikleri, Paris tınıları eşliğindeki Fransız tostu genç kıza o güne kadar yediği tüm spesiyallerden daha lezzetli gelmişti. Sokakta değildi, beş yıldızlı bir otelde de değildi, ama kurulanmış, ısınmış, karnı doymuştu ve bu İngiliz kızı ile sohbet eğlenceliydi. Onun Londra'dan bahsettiği anlarda içi hafifçe burulmuştu. Çünkü kendisi de İngiltere'de doğmuştu, ama o kadar çok seyahat etmişti ki, ülkesini tanımaya fırsatı olmamıştı. Kendini bildi bileli, annesinin hazırlattığı programlara uymuştu. Mrs. Parkinson'un da kendi programı vardı. Bu planlara hiç dâhil edilmeyen baba ise, kendini zaten işlerine vermiş olduğundan durumun farkında bile değildi.

Pansy içini çekerek kalkıp fincanını doldurdu. Düşünceleri tekrar pansiyona gitti. Ertesi gün okula dönmüş, durumu anlatmış, azar işitmiş, ama babasının duymaması yolunda Madam ile bir sürü ödün vererek anlaştıktan sonra Hermione'ye bir çek yollamıştı. Fakat çek geri dönmüştü. Kız çeki kabul etmemişti, çok fazla olduğunu, sadece ödediği miktarı verecekse alacağını söylemişti, zira çalışması gerekiyordu. Pansy de karşılık verebilmek için bir sebep aranmış ve birden okul ödevleri ve bunlardan ne kadar nefret ettiği aklına gelmişti. Lady okulunda bile tarih ve matematiğe ihtiyaç duyulması bazı kızların hoşuna gitmese de, katlanıyorlardı. Zengin babalar için kızlarının çekler ve hisse senedi üzerindeki rakamları doğru okuması yeterli olsa da, okul doğal olarak onlardan daha fazlasını bekliyordu. Bu ani gelen ilhamla hep yaptığını yapmış ve dersler için yardım istediğini belirtmişti. Böylece hem ona bir şeyler daha verebilecek hem de karşılığında ödevlerden kurtulacaktı. Fakat hiç de öyle olmamıştı. Bu kız ona kafa tutmuş, ödevlerini yapmaya kesinlikle yanaşmamış, öğretirim, ama asla senin yerine yapmam demişti. Kendisi önce epey şaşırmış, ikna etmek için hediye falan teklif etmiş -ayakkabı, elbise falan- ama kız ona kapıyı göstermişti. Pansy o sırada kızın dobralığından etkilendiğini fark etmişti. Açıkçası hayatında onu pohpohlamayan ve rahat rahat kafa tutabilen birinin varlığı hoşuna gitmişti. Sıradan bir kızla arkadaşlık kurduğunu düşünerek arada bir şaşırsa da, bu arkadaşlık nedense bitmemişti. Yardımları da karşılıklı olmuştu. Hermione ona derslerini anlatırken, o da genç kıza dil pratiği yaptırıp daha iyi olmasını sağlamıştı.

İki kız, birdenbire boş zamanları birlikte geçirir olmuşlardı. Sinema, tiyatro, müze derken Paris'i alt üst etmişler ve bu arkadaşlıktan zevk almışlardı. Sonra nihayet kaçınılmaz an gelmiş ve Hermione evine dönmüştü. Pansy ilk hafta onun yazıp yazmayacağını merakla beklemişti, sonra bir mektup gelmişti. İlk mektupları mailler takip etmiş ve arkadaşlık bitmemişti. Pansy'nin okulu bittikten sonra da yine annesinin hazırladığı programla dünyayı dolaşmaya çıkmıştı. Annesi biraz da kızını gözden uzakta tutarak, yaşı geldiğinde ortaya çıkarıp en mükemmel damat adayını bulmayı hedeflemişti. Pansy bunu hiç fark etmemişti. Zira okuldan ayrıldığı gün Hermione'ye attığı mailde tek bir kelime vardı; özgürlük.

Genç kadın içini çekerek bardağındaki koyu kıvamlı sıvıya baktı. Özgürlük buraya kadardı işte. Arkadaşı mutfağa girince de başını kaldırdı.

Hermione yerine oturup, "Ginny. Susmak bilmedi bir türlü." diye güldü.

Pansy de gülümsedi. Ancak bu dalgın bir gülümsemeydi ve Hermione'nin yüzündeki tebessüm silindi. Tüm gece yapılan tartışma sanki tekrar patlak vermek üzereymiş gibi bir gerginlik oluştu.

"Pansy sakın yine başlama-"

"Lütfen Herm."

"Bunu bana sorduğuna bile inanamıyorum?"

"Senden başkası yapamaz."

"Kimse yapmaz ki zaten, hem gireceğin aileye bunu nasıl yaparsın?"

"Bak açıklayacağım-"

"Zenginlerin gururu yok mu sanıyorsun?"

"Ortaya çıkmayacaksın ki. Aile içinde bir tanışma."

"Ha, bir yerlere gidilmeyecek yani?"

"Tamam, birkaç davet olabilir, ama-"

"Davet mi?" Hermione'nin iyice tepesi atmıştı. "Önce aile içinde, sonra davet. Ah, belki de düğün günü tam zamanında yetişirsin ha?"

"Herm, hayatım, inan bu işler tamamen geleneksel. Ben uygun bir şekilde dönüp, Mrs. Malfoy ve eşi ile konuştuktan sonra her şey yoluna girecek."

"Anam Tanrım Pansy, her şeyi düşünürdüm, ama senin kadar zeki birinin bu kadar saçmalayacağını düşünmezdim."

"İnan saçmalamıyorum. Draco Malfoy'un da bu düğün işinden pek memnun olduğunu sanmıyorum. Seni temin ederim yapabilse, o da yerine başkasını koyardı."

"Ne yani? Bu beni ikna mı etmeli?"

"Sadece orada bulunacaksın. Hepsi bu."

"Pans, bu iş öyle basit değil."

"Beni yalvartacak mısın?"

"Sen de yalvarma!"

"Bak daha önce de yapmıştık, eğlenmiştik hatırlarsan."

"Tanrı aşkına, o zaman sadece birkaç çocuğu kandırmıştık, nasıl kıyaslarsın?"

"Ama inanmışlardı Herm ve hepsi de sosyetedendi. Şimdi de inanırlar."

Genç kadın onu şöyle bir süzdü ve gözlerini kıstı. "Malfoy'larla bir alıp veremediğin mi var? Çünkü gelinin sen değil de yerine yolladığın biri olduğunu öğrenilince biraz olay çıkacak."

"Reklamın iyisi kötüsü olmaz." diye kestirip attı Pansy. "Sadece bana güvenemez misin?"

"Başka bir şey olsa inan sonuna dek güvenirdim, ama bu olmaz." Hermione o itiraz edemeden kalktı. "Dışarı çıkmalıyım, Ginny dükkânda, ama bugün alınması gereken malzemeler var, o çıkamayacağına göre en azından onları alayım. Şimdi ya benimle gel ya da evde kal. Akşama yetişirim."

Pansy ona başını sallayıp, hemen kalkınca, genç kadın iç geçirdi. Yüzündeki ifadeden kararlı olduğunu anlamak çok kolaydı. Yol boyunca baskı yapıp duracaktı. Aynı şeyleri daha kaç kez dinlemeye gücü yeterdi acaba?


Rivoli Bar, müşterilerine her zamanki ışıltısı ile hizmet veriyordu. İş çıkışı olması dolayısıyla müşteriler, ağırlıklı olarak bar kısmını tercih etmişti. İnce uzun salonda, sağda solda, kadife koltuklarda oturan birkaç çift haricinde iki müşteri daha vardı. Bu gece daha sessiz ve gözden uzakta bir köşeyi tercih etmiş olan şık giyimli iki erkek, masada derin bir sohbete dalmışlardı.

"Alışmak mümkün mü sanıyorsun? Daha bir gün oldu." Draco bir yudum viski içti.

"Sadece sordum."

"Tamam. Bu en hassas konum olacak bundan böyle."

"Seçeneğin olmaması çok kötü."

"Olmaz mı?" diye güldü Draco. "Alternatifim Maureen Talbot."

Harry, kadehini dudaklarına götürürken, eli havada bir ıslık çaldı. "Uvvv! Dostum yağmur-dolu olayı gibi oldu. Maureen ha!" Hafifçe titrermiş gibi yaptı. "Tanrı korusun!"

Draco sırıttı. "Hayal kurmaya devam et. Eğer Pansy ile nişanlanırsam, Maureen kime kancayı takacak?"

Harry dehşetle ona döndü. Draco güldü. Sinsice eğilip fısıldadı. "Sence bir Malfoy ayarında kim var başka?"

"Olmaz."

"Ne olmaz?" dedi Draco daha da çok sırıtarak.

Harry kalkar gibi yaptı. "Hemen babama gidip iflasımızı açıklamasını istemeliyim."

Draco kahkahayı bastı. Harry de sırıtarak tekrar oturup başını iki yana salladı. "Şaka bir yana gerçekten yapabilirim."

"İnanırım." dedi sarışın genç adam hâlâ gülerken.

"O kızla nasıl çıktığını bile anlamıyorum." diye homurdandı Harry. "Ben kadınlarımı –nasıl desem- sıcak severim. O kadın buzdolabından farksız."

"Her zaman değil." Sırıttı. Harry'nin birden gözleri büyüdü. "Aman Tanrım, hayır! Nerede? Maureen'i duvara dayanmış halde hayal edemiyorum."

Draco bir kahkaha attı. "Hayal edebilirsin, emin ol."

"Uvvv!" Siyah saçlı genç adam gözlerini etrafta dolaştırdı. "Belki de bana kancayı takmak için çabalamasına izin verebilirim."

"Tanrım, Harry Potter çok ayıp."

"Söyleyene bak! Tüm sosyetik dilberlerin tadına bakan kim?"

"Abartma lütfen. Senin dokunduklarına dokunmadım."

İkisi bir an bakışıp sırıttılar ve tekrar kadehlerine döndüler.

"Ciddi miydin?"

Bu soru üzerine kısa bir sessizlik oldu. Sonra Harry iç geçirdi. "Hayır, ciddi değilim, belki Cho olmasa izin verebilirdim. Sadece ne yapacağını görmek için. Ama olmaz."

Draco arkasına yaslanıp arkadaşını süzdü. "Cho ile ciddi misin?"

Harry yine bir süre sessiz kaldı, sonra başını olumsuzca salladı. "Cho çok tatlı bir kız. Ailenin bebeği gibi yetiştirilmiş, ayrıca fazla duygusal. Aramızda bir sorun olmasa da birbirimize pek uygun olmadığımız kesin. Ki bu cümle de saçma, çünkü aramızda pek bir şey yok. Hatta hiçbir şey yok, sadece takılıyoruz. Ben hayatımda, hımm biraz cıvıl cıvıl ve ne bileyim ateş parçası gibi bir şey istiyorum galiba."

"Ateş parçası?" Sarışın genç adam tek kaşını kaldırmıştı. "Ria gibi mi?"

Harry güldü. "Biliyorum, bu babamın ona taktığı lakap. Fakat çevremdeki en yakın iki örnek, annem ve kız kardeşim oldu. Onların ikisi de tıpkı babamın dediği gibi ateş parçası."

Küçük Ria'nın hayat dolu gülümsemesini düşünen Draco başını salladı. "Bunu en başından beri biliyordum zaten. Sen kurallara uyamazsın."

"Herhangi bir kurala uymak zorunda değilim, babam da uymamış, ama o ve annem mükemmel bir çift, o yüzden kuralları hiç takmıyorum. Yani Maureen gibi birisi sırf sosyete mensubu ve birbirimize denk olduğumuz için peşimde dolanabilir, ama annem hayatta bu evliliğe izin vermez."

Lily Potter'ın yumuşacık görünümlü, ama istediği an herkese kök söktürebilecek olağanüstü bir kadın olduğunu çok iyi bilen Draco içini çekti. Lily, Maureen gibi birini gelin diye evine sokmazdı. Keşke annesi de evlilik konusunda böyle düşünseydi. "Çok şanslısın, Harry."

"Biliyorum." Harry gülümsedi, ama Draco'nun yüzündeki endişeyi fark edince tebessümü silindi. "Dostum, belki her şey daha iyi olur."

Silkinen Draco zoraki gülümsedi. Bu konuyu düşünmemek için Harry'ye geri döndü. "Peki, Cho ile ayrılacak mısınız o zaman?"

Harry, konu değişikliğini arkadaşının hatırı için kabullendi. Garsona işaret edip içkilerinin tazelenmesini beklerken, bir elini uzun koltuğun arkasına atıp, ayak ayak üstüne attı ve buruk bir şekilde güldü. "Doğruyu söylemek gerekirse Cho'nun hâlâ Diggory'yi unutamadığını sanıyorum."

"Ne?" Draco şaşkınca baktı. "Ciddi misin? Chang'ler onu öldürür."

İçkileri geldiğinde kısa bir an sessizlik oldu. Garson uzaklaşınca Harry bir yudum içti ve bardağını masaya bıraktı. "Sorun da bu, saklamaya çabalıyor, ama hâlâ ona âşık olduğuna kalıbımı basabilirim."

"Bir manşet daha olacak desene."

Harry başını salladı. Chang ailesi, aşırı zengin olmasa da sosyetenin saygın bir üyesiydi. Bir parçası olduğunuz bu sosyal ortam sizi belli kurallarla sınırlardı, ancak jet sosyetenin kurallarına uymakla ona dâhil olmamak arasında seçim yapmanız gerektiğinde, çevre kazanırdı. Kurallar kuralları doğurur ve en sonunda sıkışıp kalırdınız. Bu durum, sonunda bazen bir isyana ya da yanlış bir harekete yol açıverirdi.

Cho Chang de, ailesinin tatlı kızı, nasıl olmuşsa bir akşam yemeği çıkışında karşılaştığı, yeni yeni adı duyulan bir modele tutuluvermişti. Önceleri gizli devam eden yasak aşk, bir magazin haberi ile sosyete dünyasında patlamıştı. Yakışıklı model Cedric Diggory ile çiçeği burnunda sosyete güzelinin öpüşürken çekilmiş resimleri günlerce gazetelere bayram ettirmişti. Neyse ki Chang ailesi bir Malfoy ya da Potter gibi ünlü değildi, ama bu kameraların Cho'nun peşinde koşmalarını engellememişti. Cedric Diggory, bu işten Cho'dan çok daha fazla kazançlı çıkmış, en az üç dergi ile uzun süreli bir anlaşma imzalayıvermişti. Elbette bu imzalardan birisi de ona Amerika'nın yolunu açmıştı. Şu sıralarda Amerikalı bir aktris ile resimleri çıkıyordu basında. Cho ise her şeyi sessizce sineye çekmiş, kederini de içine atmış ve tam o sırada sevgilisinden yeni ayrılmış olan Harry ile yolları kesişmişti. Birbirlerinden hoşlanmışlar ve çıkmaya başlamışlardı. Harry, bu ilişkinin asla uzun süreli olmayacağını biliyordu. Zaten yakınlaşmak için bir çaba dahi göstermemişlerdi. Aralarında göstermelik bir iki öpücük dışında hiçbir şey yoktu. Kendisi de Cho da birine gerçekten tutulana kadar vakit geçiriyorlardı o kadar. Sosyete de zaten buna alışkındı. İlişkileri ciddileşecek olsa da kimse bir şey demezdi. Chang ailesinin başına talih kuşu konduğu söylenirdi sadece. Bazı aileler ise daha yüksek düzeyde olmasına rağmen kendi kızlarını seçmediği için ona ateş püskürürdü o kadar.

"Cho onu unutamadığını inkâr ediyor."

"Elbette eder," dedi Draco. "Kadınlar buna beyaz yalan diyor," durup sırıttı. "En azından Maureen öyle demişti."

Harry güldü. "Annem duymasın sakın, bu lafa çok kızar." Kaşlarını çatarak annesini taklit etti. "Yalanın pembesi beyazı mı olurmuş? Sakın bir daha duymayayım genç adam!" Harry sustuğunda Draco katıla katıla gülüyordu.

"Annen müthiş bir kadın."

"Babam da öyle diyor."

Tam o anda caddede ortalığı inleten bir motor sesi duyuldu. İkisi birden başlarını çevirip pencereye doğru eğildiler. İki spor araba, birbirlerinin önüne doğru ataklar yaparak son hızla caddeden geçti. Bardaki kristal kadehler hafifçe şıngırdadı. Diğer pencerelerin yanında oturan müşterilerden onaylamaz mırıltılar yükseldi. İki genç adam da arabalar kaybolana dek izledikten sonra hâlâ gözleri pencerede boş yola baktılar.

"Weismann mıydı o?" Draco'nun burnu cama yapışmak üzereydi.

"Olmadığını düşünmek istiyorum, ama korkarım ki gözümle gördüm."

Draco nihayet geri çekilip tuhaf nazarlarla Harry'ye baktı. "Böcek yeşili?"

Harry de pencereden uzaklaşıp yüzünü ekşitti. "Mahvetmiş arabayı. Anlamıyorum, ne tür bir adam bir Weismann'a çuvalla para döküp, sonra arabayı böcek yeşiline boyatır?"

"Crabbe!" diye dudak büktü Draco. Sonra güldü. "Ya Goyle'un Diablo'suna ne diyorsun?"

"Hıı." diye ofladı Harry sıkkın bir sesle. "2000 model ve turuncu. Hem de fosforlu."

"Crabbe ve Goyle." dedi Draco yüzünü buruşturarak. "Bu ikisi bir gün beni öldürecek."

"Eh, artık Lamborghini ayağa düştüğüne göre arabayı değiştirmek şart oldu."

"Saçmalama. Eski bir modeli anca ele geçirmiş, yakında paralar. İkisi de salak."

Harry de aynı ifadeyi takınıp başını salladı. "Hödükler!"

"Annen duymasın."

"Duysun, o ikisinden hiç hoşlanmıyor. Sonradan görmeler, ama olay bu değil. Sorun bu kadar aptal olmaları."

"Bu yarışlar falan umurumda değil de," diye onayladı Draco. "Ben arabalara acıyorum. Hele bir gün Ferrari alacaklar diye ödüm kopuyor."

Harry birden güldü. "Ah sen iyi haberi bilmiyorsun."

"Ne?"

Harry yine güldü. "Ferrari bu ikisine araba satmıyormuş, kara listeye girmişler."

Draco'nun gözleri hayretle açılırken, kahkahayı bastı. "Eh, süper, bu yılın en iyi haberi. Hatta yüzyılın."

Harry de gülerek elini salladı. "Nihayet akıllı bir firma. Hem zaten hiç anlamamışımdır, kafalarının içinde bir gram beyin bulunmadan nasıl sürebiliyorlar?"

"Sürdüklerini kim söyledi ki? Yarın bir gün çarparlar. Yazık olacak o iki arabaya."

"Çoktan olmuş zaten."

"Hiç sorma!" İçkileri tazelenirken kısa süre sustular.

"Kadınlar konusuna geri dönelim, ortam tatlansın." diye yanlarından geçen bir kadının bacaklarını süzdü Draco.

"Kadınlar dedin de, esas uzman göründü." diye Draco'nun tam arkasında bir yere bakarak, yüzünde bir tebessümle ayağa kalktı Harry. Onun bakışlarını izleyen Draco döndüğünde gülümsedi.

"Gördün mü Remus? Bu genç adamlar iş stresini atıyorlar." Neşeli sesin sahibi siyah saçlı, yakışıklı adam, yanında gülümseyen kahverengi saçlı bir başka adamla birlikte yaklaştı.

"Stres fazla değildir umarım." dedi kahverengi saçlı olanı Harry ile el sıkışırken. İki genç güldü.

"Size katılalım mı, yoksa 'kibarca yok olun' havasında mısınız?"

İkili tekrar gülerken Draco başını salladı. "Doğrusunu istersen Sirius, 'biraz neşelenmeye ihtiyacımız var' havasındayız."

Harry başını salladı. "Az önce böcek yeşili bir Weismann gördük de."

Sirius'un yüzü ekşidi. "Crabbe mi Goyle mu?"

"Crabbe."

"Pfff! O cüsseyle nasıl sığmış o arabaya?"

Kahkahalar yükseldi. "Başka sorun yok yani?" diye sordu diğer adam.

"Aslında var, Remus." dedi yan yan Draco'ya bakan Harry. "Sevgili Draco çook zor bir durumda." Vurguları o kadar abartılıydı ki, Draco ona yüzünü buruşturdu, Harry güldü.

"Hımm… İmdat alarmı!" diyerek onu süzen Sirius, Harry'nin yanındaki sandalyeye oturdu. Remus da Draco'nun yanına geçtiğinde içkilerini ısmarladılar.

"Eee? Anlatın derdinizi. Sirius Black emrinizde."

Gülüştüler. Remus başını iki yana sallayarak söylendi. "Önemliyse anlatmayın." Sirius'u işaret etti. "Ağzından ne çıkacağı belli olmaz."

İki genç hemen Sirius'a döndüklerinde, o ağırbaşlı bir hava takınarak rol kesti. "Öğütlerim hep doğru çıktığı için biraz endişeli."

Diğerleri yine gülerken Remus gözlerini devirdi. "Hayır, öğütlerinin doğru çıkabilmesi için bir tomar para harcaman yüzünden endişeliyim."

Bu sefer masa kahkahalara boğuldu. Sirius omzunu silkti. Başını çevirip dip masada oturan bir sarışına 'seni beğendim' bakışı attı ve egosunu okşayacak kadar bir süre oyalanıp, gözlerini masaya çevirdi.

Sirius Black ve Remus Lupin, Harry'nin babasının en yakın arkadaşlarıydılar. Onlar da tıpkı Draco ve Harry gibi çocukluklarından beri beraberdiler. Özel okulda birlikte okumuşlardı. Okulda sıkı dost olan pek çok kişinin yaptığı gibi bir grup kurmuş ve kendilerine 'Çapulcular' adını vermişlerdi. Çapulcular arzu ettikleri gibi sürekli olmamıştı. Çünkü başlangıçta dört kişiden oluşan Çapulcular, yoluna üç kişi olarak devam etmek zorunda kalmıştı. Buna sebep olan kişi, dördüncü çapulcu, Peter Pettigrew, kısa boylu sulu gözlü, her an panik atak krizleri yaşayabilecekmişçesine heyecanlı, garip biriydi. İlk başta, daha okula yeni başlamış olmanın verdiği tecrübesizlikle gruplarına dâhil ettikleri çocuk, ilerleyen zamanlarda, gruptan gruba laf taşımaları, ispiyonculuğu ve içten pazarlıklı davranışları yüzünden gruptan atılmıştı. Geriye kalan üç çapulcudan bunun intikamını alabilmek için fırsat kollayan Peter, üçü de birbirinden zeki bir takımla karşı karşıya kaldığının farkına bile varmadan, yaptığı beceriksiz planla işini yüzüne gözüne bulaştırmış, tüm okula rezil olmuş ve sonuçta kötü niyeti yüzünden okuldan atılmıştı. Duyduklarına göre babası o kadar kızmıştı ki, onu devlet okuluna yollamış ve parayı kesmişti. İlerleyen yıllarda da ölen babasından miras kalan tüm parayı borsada oynayıp kaybettiğini ve annesi ile birlikte ülkeyi terk ettiğini duymuşlardı. Daha sonra da ondan hiç haber almamışlardı. Ta ki Sirius'un kardeşi Regulus Black, Amerika'dan bir kart atana kadar. Dediğine göre Peter Pettigrew New York'ta taksi şoförü olarak çalışıyordu. Regulus onu uzaktan görmüş, ama konuşmamıştı. Bu karttan sonra da adı bir daha anılmadı.

Artık yoluna gerçek Çapulcular olarak devam eden, üç kişilik ekipten Sirius Black, hem Draco'nun annesi Narcissa'nın kuzeni olarak Malfoy ailesi ile akrabaydı, hem de Harry Potter'ın vaftiz babasıydı. Öte yandan Remus Lupin de Ariana'nın vaftiz babasıydı.

Potter ailesi içinde her iki adamın da özel bir yeri vardı. James'in can dostları olarak bağlılıkları asla tartışılmayan bu iki adam, farklı karakter özelliklerine rağmen çok da iyi anlaşan birer ortaktılar. Birlikte kurdukları B&L Danışmanlık, müşterilerine iş hayatında halkla ilişkiler, finans ve organizasyon alanında hizmet veriyordu ve kendi türündeki firmaların salyalarını akıtarak izledikleri iki dev şirkete, Malfoy ve Potter Holding'lere danışmanlık yapıyordu ki, sadece bu ikisi bile onları zengin etmeye yeterdi.

B&L Danışmanlık ilk kurulduğu anlardan itibaren, Black ve Lupin ikilisi müthiş bir uyumla çalışmışlar, Lupin'in hayır diyemediği yerlerde Black işe girişmiş, Black'in ümit görmediği durumlarda da Lupin gelecek olduğunu fark etmiş ve hiç yanılmamıştı. Şimdi, sadece İngiltere değil, diğer ülkelerde açtıkları yan ofislerle de neredeyse tüm dünyadaki büyük şirketlere hizmet sağlıyorlardı. Bu başarı, her iki adamı da bugün ilgilendikleri şirketlerin çoğundan daha zengin kılmıştı. Aslında Sirius Black'in kendi ailesinden gelen zenginliği çalışmasa da ona yaşamı boyunca yetebilirdi, fakat sahte tembel tavırlar takınmasına rağmen, Sirius o kadar enerjik ve çalışkan bir adamdı ki, para için değil sırf istediği için iş hayatına atılmıştı. Elbette bir de arkadaşı Remus'la birlikte çalışma fikri ona cazip gelmişti. İkisi birlikte olmasalar, Sirius işleri başkasına bırakıp hayatını yaşayabilirdi.

Remus Lupin ise doğuştan zengin birisi değildi. Zengin okulunda okuyabilmesi, kazandığı bir burs sayesinde olmuş, ama bu burs mükemmel arkadaşlarla tanışması için ona gerçek bir şans vermişti. Sirius ve James'in ilk başlardaki ukala ve şımarık tavırlarına rağmen, aralarında bir dostluk oluşmuş, ayrım yapmadan onu kabullenmişler, arkadaşlıkları ise maddi dengesizliklere rağmen bugüne kadar gelmeyi başarmıştı. Kaldı ki zaman içinde bu dengesizlik de ortadan kalkmış, B&L Danışmanlık sayesinde Remus da zenginler listesine girmeyi başarmıştı. Buna rağmen eski hayatını ve ailesinin sıkıntılarını asla unutmayan Remus, güvenli yatırımlarla akıllıca kararlar almış ve dikkati de elden bırakmamıştı. Sirius'un bir diğer kuzeni ve Narcissa'nın kardeşi olan Andromeda Tonks'un akrabalarını ziyarete gelmesiyle de hayatı kökünden değişmişti. Zira Andromeda'nın Dora adında neşeli, canlı ve tatlı bir kızı vardı ve ilk görüşte ikisi de birbirlerinden etkilenmişlerdi. Remus'un bir aile kurma arzusu ile arkadaşının kuzeni ile ilgilenme konusundaki çekingenliği de, Sirius'un şaka yollu sataşmaları sonucu ortaya dökülmüş, sonra nasıl olduysa Remus kendini Dora ile nişanlı bulmuştu. Bugün, mutluluklarını perçinleyen on yaşında yaramaz bir oğulları olan sevgi dolu bir çifttiler.

Masadaki sohbet işten güçten kısa havadislerden sonra esas konuya geçmişti. Sirius evlilik meselesine kahkahalarla gülmüş, Draco'yu kızdırmıştı. Hayatı hafife alması zaten çevresinde hep azarlamalara ya da öğütler almasına sebep olurdu. Kırkını geçmiş olmasına rağmen, hâlâ simsiyah saçları ve gri gözleri ile muhteşem bir yakışıklılığa sahip olan Sirius, kadınların bu durumdan şikâyetçi olmadığını söyleyerek, çekiciliğini kullanıp öyle ifadeler takınırdı ki, karşısındaki hiç kimse ona uzun süre kızgın kalamazdı. Harry ona hayrandı. Onun olduğu yerlerde diğer erkeklerin fazla şansı kalmıyor da olsa, vaftiz babası ile oturup sohbet etmeye bayılıyordu. Şu anda bile pek çok kadın onunla göz göze gelmeye çabalıyordu. Sirius, tek tek hangisinin, hangi yönde, hatta kaç derece açıda oturduğunu bile adı gibi bilmesine rağmen, etraftaki kadınların gözlerinin üstüne çevrildiğini fark etmemiş görünmekte de ustaydı.

"Kadın sana avucuyla uzanıyorsa kaçacaksın, parmağının ucuyla tutana gideceksin ki sıyrılması kolay olsun." Çok önemli bir laf etmiş büyük adam tavrıyla, kadehini havaya kaldırıp sözüne vurgu yaptı ve dudaklarına götürdü.

Remus cık cıklarken, diğerleri güldü. Remus bu genç adamların bu tarz düşünmelerini istemiyordu ve her fırsatta Sirius'un dediklerini düzeltme ya da yumuşatma eğilimi gösteriyordu. Özellikle Harry'nin vaftiz babasına olan hayranlığını bildiği için, gelecekte Sirius gibi olmasını pek de istemiyordu ve James'in de bundan endişelendiğini biliyordu. Sirius'un kendi ailesinin yaşantısı gençlik yıllarının üstünde büyük bir etki bırakmıştı. Üstelik bu sadece Sirius için değil, küçük kardeşi Regulus için de geçerliydi. Ailelerinin boyunduruğundan kurtulduktan sonra özgürlüğe o kadar dalmışlardı ki, hayatlarına kolay kolay kimseyi sokmuyorlardı. Yine de Sirius iş hayatına atılırken, Regulus kendini dünyayı gezmeye adamıştı. Payına düşen miras da bunu en iyi şekilde gerçekleştirmesini sağlıyordu. Regulus'u ancak iki üç yılda bir attığı kartlardan takip edebiliyorlardı.

"İdeal kadın diye bir şey yok yani?" diye alayla sordu Draco.

Sirius havai bir tavırla güldü. "Bir kasa viskiden sonra tüm kadınlar idealdir."

"Sirius!"

"Remus ikide bir beni uyarıp durma."

"Bir gün Sirius, o kadın karşına çıkacak ve o zaman neye uğradığını şaşıracaksın."

Sirius arkadaşına tembelce gülümsedi. "Hayallerini yıkmayacağım dostum." dedikten sonra onu keyifle dinleyen iki gence döndü. "Kadınlar borsa gibidir beyler, insanlar alırken satacak, satarken alacaksın."

"Sağ ol Sirius, doğrusu evlilik öncesi çok aydınlatıcı oldu." Draco gülerken, Harry bardağının arkasına saklanır gibi yaptı.

"Onu dinleme Draco!" Remus hâlâ onaylamaz bir tavırla başını sallıyordu. "Evlilik, iki insanın, aynı yolu ömür boyu birlikte yürümek istemesidir."

"Hayır," diye itiraz etti Sirius. "Evlilik ilk bölümünde kahramanın öldüğü bir aşk romanıdır."

Diğer ikisi yine gülerken, Remus gözlerini kıstı. "Aşksız evlilik, tuzsuz et yemeğine benzer, lokman boğazında kalır."

Draco ve Harry bakıştılar. İki arkadaş laf yarıştırmaya başladıklarında genelde Remus kazanır, Sirius da ya somurtup avutulmayı bekler ya da ruh haline göre omuz silkip gülüp geçerdi.

"Kadın peşinde koşmanın bir zararı yoktur, zararlı olan koşarken pusularına yakalanmaktır." diye yan yan arkadaşına baktı Sirius.

"Kadın peşinde koşmanın en büyük zararı, yanından geçip gittiğin gerçek güzellikleri kaçırmış olmandır."

"Avv, kaçırdığım kadınlar olduğunu biliyordum!" diye hayıflanan Sirius iki genci güldürdü. "Peekiii, sıra bende. Sevmek iki insanın birlikte saçmalamasıdır."

"Sevmek keman çalmak gibidir, bilmeyen sadece gıcırtı çıkarır."

"Ah, yine konuşturdu." diye sırıttı Sirius. Remus onu umursamadı. Hoş bir tebessümle bekliyordu.

"Bir erkek karınızı elinizden aldığı zaman karınızı ona bırakmaktan daha büyük bir intikam yoktur." Sirius eğilip Remus'a selam verdi.

Remus ise başını iki yana sallayarak diğer ikisine döndü. "Şunu unutmayın beyler, bir şeyi en fazla eleştirenler, onu bedavaya elde edenlerdir."

"Uff! Sirius," dedi Draco. "Fena vurdu."

Sirius arkadaşına bir bakış atıp, yüzünü buruşturdu. "Duramıyorsun değil mi?"

"Hayat felsefeni beğenmiyorum diyelim."

"O zaman açık ve net kendi görüşümü bildireyim. Kanımca evlilik denilen şey, iki kişinin başrolde olduğu, ama rollerinin sürekli aileleri tarafından çalındığı ve sabote edildiği bir tiyatro oyunudur."

"Tanrı aşkına Sirius!" Remus içini çekti. Sirius'un gençliğinin etkileri tüm hayatına yansımıştı. Anne ve babalarının kötü aile yaşantıları o kadar içine işlemişti ki, benzer şeyleri yaşamamak için sadece eğlencesine bakıyor ve ciddi ilişki kelimelerinden bile kaçınıyordu. Remus onu suçlayamıyordu. Fakat içinde bir yerlerde onun karşısına çıkacak bir kadın olacağı ve Sirius'un değişeceği umudunu hâlâ yaşatmaya devam ediyordu.

"Bir tek kadınla yaşanır mı dostum?" diye dertlendi Sirius.

"Lafına dikkat et!" diye güldü arkadaşı. "Karım senin kuzenin."

"Eee, şey haklısın, sen sakın başkasına bakma Remus." Hepsi gülerken, Sirius Harry'ye fısıldadı. "Sonra Dora beni öldürür."

"Eh, sonuç?" dedi Harry kadehini kaldırarak. "Draco'nun ve evliliğinin şerefine mi içiyoruz?"

"Senin rahatın yerinde." diye çattı genç adam. "Hiç adil değil."

"Bazıları başkalarını görünce haline şükreder, işte biz buna demokrasi diyoruz." diye sırıttı Harry.

"Sağ ol." dedi Draco somurtarak.

Sirius güldü. "İşte bak noktayı Harry koydu."


İsyan yetmemiş, bağırmak veya yalvarmak da çözüm olmamıştı. Fakat Hermione onun bu kadar yalvarıp yakarmasının altında bir şeyler olduğundan şüpheleniyordu. Bu adamla evlenip dediği gibi kraliçe olmaya niyeti olan insan, bunu kendi elleriyle yıkmazdı. Yine de bardakları makineye dizerken, ciddi ciddi bu teklifi düşündüğünü fark ettiğinde dehşetle doğrulmuştu. Akşama kadar işini halletmek için dükkân dükkân dolaşıp, gereken her malzemeyi aldıkları sırada Pansy sürekli çaresizliğinden ve onun biçilmiş kaftan olmasından bahsedip durmuştu. Ne için biçilmiş kaftandı onu anlamamıştı, ama Pansy vazgeçmeye niyetli değildi. Ailesini uğurlamak için acil eve dönmesi gerekirken, o hâlâ burada Hermione'yi ikna etmeye çabalıyordu. Işıl ışıl boncukların arasında, Hermione iş konuşurken sabırla beklemiş, sağına soluna bile bakmamış, dışarı çıkar çıkmaz da tekrar başlamıştı. Eski günler, iyi gün dostluğu, zor durumdaki dosta yardım konusunda uzun uzun vurgular yaparak, direncini kırmak için uğraşmıştı. Pansy kolay pes eden biri değildi, evet, ama kendisine istemediği bir şeyi asla yaptıramayacağını da bilirdi. O yüzden başvurabileceği tek silaha sarılmıştı. Yardıma ihtiyacı olan çaresiz dost rolüne. Meyveleri yıkarken yüzünü buruşturdu. Hayır, onun günahını alıyordu. O asla onunlayken rol yapmaya ihtiyaç duymazdı. Gerçekten istiyordu bunu. Ama neden? Tanrım bu ne kadar mantıklıydı? Burada durmuş, gerçekten de bu teklifi düşünüyordu. Aptal olmalıydı. Hayır, aptal değil, canına susamıştı, kesin. Elinde meyve tabağı ile içeri geçerken farklı bir taktik denemeye karar verdi.

"Diyelim ki kabul ettim," diye başladı söze. "Tam olarak ne yapmamı istiyorsun?"

Pansy umutla başını kaldırdı. "Sadece benmişim gibi yapacaksın. Özel bir şeye gerek yok."

"Fransa'dan geleceğim."

"Evet. Otelde kalacaksın."

"Niye evimde kalamıyorum?"

"Deli misin? Seni almak için şoför yollayacaklar."

"Aman! İyi, otel olsun, sonra?"

"İşte aileyle tanışacaksın."

"Hey Tanrım!" dedi Hermione elindeki bıçağı bırakıp. "Ben senin gibi lady okulunda okumadım. Zengin hanımefendi bunu şıp diye anlayacaktır."

Pansy sabırla iç geçirdi. Hermione'ye dönüp, beş yaşında söz dinlemez bir çocukla konuşuyormuş gibi tane tane konuşmaya başladı. "Evet, gitmedin. Ama birini tutarız ve kısa süreli olarak rol yapabilirsin. Buna kabiliyetin olduğunu biliyorum, çünkü sürekli benimle dalga geçersin."

"Bak o aynı-"

"Elbette aynı şey değil, bunu biliyorum. Ama taklidimi yapmana müsamaha gösterdiğimi de hatırlatmak isterim."

Hermione omuzlarını silkti. "Ne var? Bazen çok komik oluyorsun."

"Sen de ol o zaman hayatım. Mrs. Malfoy'un oldukça zeki bir kadın olduğundan eminim, ama şunu unutma; oraya Pansy olarak gidiyorsun. Yani seni sınava falan sokmayacaklar. Bu evlilik zaten ayarlandı. Senin tek yapman gereken, durumundan hoşnut, Malfoy'lara layık mükemmel bir gelin adayı gibi davranman. Yani 'Cici Gelin' filminde başrol gibi."

"Yaa tabii," dedi Hermione alayla. "Bir süre sonra sen döndüğünde de 'Kıyamet' filmindeki kurban olurum."

Pansy gözlerini devirdi. "Sana bir şey olmayacak dedim."

"Pansy, bu insanların inanılmaz bir gücü var. Ya beni işimden ederlerse, ben onlarla nasıl savaşırım?"

"Kimse sana bir şey yapamaz." Pansy kendinden emindi. "Arkanda Parkinson var tatlım. Sana bir şey olmasına izin vereceğimi mi sanıyorsun?"

"Ama ama-" Hermione, elindeki havuçtan bir ısırık alırken, bir mazeret daha bulmak için çabaladı. Taktik deneyecekti güya, ama arkadaşı çoktan kaptırmıştı bile.

"Sen zaten sosyete ile alay edip durmaz mısın? İşte sana fırsat. Eğlen, dalganı geç."

"İyi de, bu uzaktan dalga geçmekle aynı şey değil Pans."

"Kendini yemeyi bırak artık. Biraz benim gibi davran yeter. Hem nasılsa sonunda durumu açıklayacağız."

"Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun?"

Siyah saçlı genç kadın ona dikkatle baktı. "Biz Malfoy'larla aynı kumaştanız Hermione. Ortaya çıkıp durumu açıkladıktan sonra sorun kalmayacak."

"Durum dediğin nedir?

Pansy omuz silkti. "Duruma göre değişir."

Kahverengi saçlı genç kadın arkadaşına dik dik baktı. "Bana kelime oyunu yapma hanımefendi. Başa çıkamazsın."

"Bilmem mi tatlım?" diye bal gibi bir sesle konuştu Pansy. "İşte bu yüzden senin gitmeni istiyorum ya."

"Şimdi de yağ çekiyorsun."

"İşe yarıyor mu?"

"Hayır."

Pansy içini çekti. "Tüh!"

"Sana inanacaklar mı Pans? Ya bunu hakaret kabul ederlerse?"

Pansy gülümsedi. "Mrs. Malfoy ile yarım saat baş başa kalmam yeter. Draco için yanıp tutuştuğuma bile inanır. Zaten başka gelin adayı bulamayacağına göre… Hem bu kadar büyük bir servete sahip bir kıza hayır diyebilir mi? İnan bana Hermione sorun çıkmayacak."

Hermione gözlerini kapattı. "Hayal görüyorsun, Pansy."

"Ne demek şimdi bu?"

"Şu demek!" Genç kadın ayağa kalkıp ellerini beline koydu ve arkadaşına baktı. "Bu anlattığın mavalları çocuklar bile yemez. Ya işin içinde başka bir iş var, ya da seni zeki sanırken yanılmışım. O yüzden konuşmaya başla ve çıkar ağzındaki baklayı!" diye söylendi.

Pansy ona bir an baktı ve sanki birden çöktü. "Tamam." Sinirli sinirli eteğinin ucuyla oynarken, Hermione karşısına oturdu ve bekledi. Neden sonra genç kadın başını kaldırdı. "Açıkçası evlenme düşüncesi kanımı donduruyor. Fakat onunla evlenmezsem başka bir aday çıkarırlar, ama asla Malfoy gibi olmaz. O bir kadına vurabilecek en büyük piyango."

"Şu adamdan tuhaf sıfatlarla bahsetmeyi kesecek misin?"

"Ne diyeyim?"

"Ne bileyim, adını falan söyle işte."

"İyi, Malfoy denilen adam evlilik için en uygun aday. Yani onu kaçıramam."

"Beni gönderince onu elinde mi tutmuş olacaksın?"

Sessizlik oluşunca Hermione kaşını kaldırdı. Pansy bir şey söylemesine fırsat vermeden atıldı. "Dile benden ne dilersen, Herm."

"Ne?"

"Ne istersen diyorum."

"Bana rüşvet mi teklif ediyorsun?"

"Zahmetine karşılık ücret diyelim."

"Pansy saçmalama!"

"Tamam, o zaman. Sen söyle!"

"Neyi?"

"Ne istiyorsan. Bunun karşılığında benden bir şey iste."

"Bak Pansy, tek istediğim bu saçma düşüncelerden vazgeçmen. Evlenmen mi gerekiyor? Peki, evlen öyleyse, ama beni bu işe karıştırma."

"Sana ne istersen alırım." diye söylendi Pansy. "Yat, kat, uçak?"

"Yat, kat istemiyorum." diye söylendi Hermione ve durakladı. "Hem uçağı ne yapacağım Tanrı aşkına?"

"Uçarsın."

"Çok komik!"

"Bir ev alırım. Tam istediğin gibi. Kiradan kurtulursun."

"Pansy," dedi genç kadın tane tane. "Eğer sana yardım etmek gibi bir durum söz konusu olsaydı, bunu bir şey karşılığında yapmazdım."

"Biliyorum tatlım, o yüzden senden rica ediyorum. Ne olursun? Hem bana borçlusun." diye son kozunu oynadı Pansy.

"Sadece beni peşimi bırakmayan birinden kurtardın. Aynı şey değil." diye itiraz etti genç kız. Geçmişte ona sülük gibi yapışan bir genç ile karşılaşmış ve 'hayır'dan anlamayan yılışık bir erkeğin nasıl bir şey olduğunu öğrenmek zorunda kalmıştı. Tüyleri ürperince omuzlarını kaldırdı. Dünyada yapışkan bir erkekten daha kötü bir şey yoktu, orası kesin. Ama arkadaşı bunu ona karşı kullandı diye de kızmıştı.

Ona kötü kötü bakınca, Pansy özür diler gibi bir tebessüm takındı. "Çaresizim Herm."

"Belli oluyor." Hermione'nin gözleri, sanki kasıtlı olarak orada bırakılmış görünen açık dergiye takıldı. Gündüz hepsini kendi toplamıştı, ama biri açılmıştı işte. Aynı küstah bakış, sanki ona meydan okuyordu.

"Lütfen Herm," diye usulca yalvardı Pansy. "Sosyetenin nasıl olduğunu az çok gördün. Bu tatil, altın kafesime girmeden önce eğlenmek için son şansım. Lütfen, bana yardım et."

Hermione ona şöyle bir baktı. Altın kafes mi? Altın kafesmiş… Kafese falan gireceği yoktu, ipler onun elindeydi zaten. İçini çekti. Öte yandan planlı programlı bir evlilik düşüncesi Hermione'nin tüylerini diken diken ediyordu. Pansy'nin mensubu olduğu sosyete bu tarz evliliklere alışıktı belki, ama yine de gazetelerde bir sürü kaçamak okumuyorlar mıydı? Demek ki arada bir onlar da bunalıyordu.

"Pansy," dedi çaresizce son bir hamle yaparak. "Seni anlıyorum inan, ama belki rahatsız olduğunu belirten bir mektupla tarihi ileri atabilirsin."

Pansy başını olumsuzca salladı. "Yapamam, babam söz vermiş. Yunanistan'a gidecekleri için ne kadar sevinsem azdır. Fakat bahar sonu dönecekler ve onlar geldiğinde düğün hazırlıkları başlamış olmalı. Hem ertelersem babam haberi alır ve açıklama yapmam gerekir."

"İşim ne olacak?"

"Ortağın yok mu? Tatil yap."

"Senin oyunun için tatilimi mi kullanacağım?"

"Ne olur Herm, bu hayatımın en önemli işi."

"Evlilikten bir iş olarak bahsettiğine inanamıyorum."

"Ne var bunda?" diye omuz silkti Pansy. "Evlilik bir iştir hayatım. İş hayatında da sözleşmede hatalar olabilir, değil mi? Önemli olan imzayı atmadan önce hatayı yakalamak."

"Bu şekilde devam edeceksen, ben yokum."

"Tamam, tamam."

"Bana her şeyi açıklamıyorsun Pansy, bu adamla gerçekten evlenmeye niyetin var mı? Doğru söyle!"

"İdeal olduğunu söyledim ya."

"Bana kaçamak cevaplar verme."

"Çok eğlenceli olacak Herm, inan bana."

"Eğlenceli mi? Kimin için?" diye inledi Hermione. Küstah yakışıklıya her şey onun suçuymuş gibi ters bir bakış fırlattı. Neden yumuşamaya başladığını bilmiyordu. Ya da dur bakalım, yumuşuyor muydu yani? Bu oyuna kalkarsa başına neler gelirdi kim bilir? Annesi babası duysa aklını kaçırdığını düşünürlerdi. Onun gibi biri sosyetede gelin rolü yapacak… Bu Paris'teyken yaptıkları ufak şakalar gibi değildi. O şakalar kimseyi incitmemişti. Aman Tanrım! O zengin aile iki dakikada foyasını ortaya çıkartır ve onu kapı dışarı ederdi. Peki, Pansy'nin bu ısrarının tek nedeni o Blaise denilen adam mıydı? Daha doğrusu Pansy neden bu kadar ısrarcıydı? Ne yapmaya çabalıyordu acaba? Niye kendi gitmiyordu? Malfoy çok mu zor biriydi? İki adamdan birini seçmek için zamana mı ihtiyacı vardı? Gülmemek için kendini tuttu. Malfoy karşısında adı ne olursa olsun fakir bir adamın bir şansı yoktu ki. Pansy de parasız biriyle hele hele de sosyetede adı bilinmeyen biriyle asla evlenmeyeceğine göre… Dalgın dalgın, gözlerini ona dikmiş, sanki fikrini bekliyormuş gibi tebessüm eden yakışıklı adama baktı. Nasıl biriydi acaba? Hayır, bu merak etmesi gereken en son şeydi. Kararlı bir şekilde, onu umutla süzen arkadaşına baktı.

"Sadece birkaç tane yalan söyleyeceğiz Herm," diye atıldı Pansy. "Sadece beyaz yalanlar."

Sıkıtıyla içini çekerek acı acı güldü. Onun için ne kadar kolaydı. Peki, o ne zaman bu oyunu ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı? Gözü kapalı bu riske girecek miydi? Sırf arkadaşının hatırı için kendini riske edecek miydi? Onun tanıdığı Pansy, kimseye borçlu kalmazdı. Yani evet, onu koruyacağından şüphe etmiyordu, ama Malfoy'ların da eli her yere uzanabilirdi. O zaman ne yapacaktı? İçini tekrar çekip, onu umutla süzen yeşil gözlere döndü.

"Beni koruyacaksın."

"Kesinlikle."

"Eğer başıma bir şey gelirse Pans-"

"Sana söz veriyorum Herm."

Pansy sevinçle yerinden fırlarken, genç kadın içini çekti. Ne yapıyordu bilmiyordu, ama içinde bir yerlerde yaşayan kural kırıcı, küçük şeytan dışarı fırlayıvermişti sanki. Sosyete umurunda değildi, hatta onları kandırma düşüncesi hoşuna gitmese de, içinde yaşayan para tutkunu garip insanları yakından görme fikri eğlenceliydi. Ama hepsinden önemlisi, Pansy'nin ona ihtiyaç duymasıydı. O her zaman cüretkâr planlar yapardı, ama bugüne kadar hepsinden zarar görmeden çıkmayı başarmıştı. Aynı şeye güvenmesi gerekiyordu, öte yandan başarıp başaramayacağını da merak etmişti. O kadar da zor olmamalıydı değil mi? Arkadaşı ne demişti?

Sadece beyaz yalanlar…