.

.

.

Bölüm 2 (Harry)


LİMON ŞATO, HORMONLAR VE UĞURSUZ KEHANET

.

.

.

Cumartesi sabahı ilk uyanan Harry oldu. Tüm arkadaşları dünkü partinin yorgunluğuyla horul horul uyuyordu. Kırmızı perdeleri aralayıp kasvetli Hogwarts arazisine çabucak bakan Harry, montunu kaptığı gibi kahvaltıya indi.

Haftasonları Büyük Salon'daki kahvaltı self-servisti. Tom'un deyişiyle elf-servis. Herkesin aynı saatte yemeğe inmesi imkânsızdı, dolayısıyla boş tabağıyla konuşarak istediği kahvaltıyı sipariş eden öğrencilerin önünde birkaç saniye içinde yiyecekler beliriyordu. Hermione, yemekleri hazırlayıp yollayanların ücretsiz çalıştırılan ev cinleri olduğunu öğrendikten sonra haftasonları sadece meyve gibi pişirilmeyen şeylerle beslenme kararı almıştı. Zavallı yaratıkların fazla mesai yapmasını istemiyordu.

Büyük Salon oldukça boştu. Beşinci sınıf üstü kimsenin olmadığı bile söylenebilirdi. Parti bayağı yorucuydu demek. Harry herkesin bir an evvel kalkmasını diledi, çünkü bugün Hogsmeade'e gitmek istiyordu. Aslına bakılırsa, yarın da... Gezici bir büyücü tiyatrosu bu pazar büyücü kasabası Wigtown'da inanılmaz eğlenceli bir gösteri planlıyordu ve tüm okul -birinci sınıflar dahil- davetliydi. Tüm okul, profesörler eşliğinde Hogsmeade'den bir anahtar aracılığıyla ışınlanacak ve gösteriden sonra oradaki handa konaklayacaktı. Okulun ilk gününden beri herkesin dilindeki olay buydu.

Gryffindor masasında birkaç birinci ve ikinci sınıf, son sınıftan birkaç kişi ile kahvaltı eşliğinde sohbet ediyordu. Aralarında yeni çocuk Ash de vardı. Çocuk, Harry'i görünce hafifçe gülümsedi ve sohbetine geri döndü. Harry, masanın onlardan birkaç metre uzağına kurulup esnedi ve Dırdırcı'nın içindekiler bölümüne göz gezdirdi. Beş Farklı Aşk Büyüsüyle Onu Geri Kazanın, Doğayı Kontrol Etmenin Püf Noktaları, Siz-de-Kar-Kraliçesi-Olun Seti: Buz Püskürtme Büyüsü Hediyeli, Acayip Kızkardeşler'le Özel Söyleşi, Işıldayan Saç Stilleriyle İlgi Odağı Olun, Herkes Kâhin Olabilir Mi?...

"Yulaf lapası, bir haşlanmış köy yumurtası, kızarmış tost," dedi boş gümüş tabağına bakarak. Bir Pop! sesiyle hepsi tabağında belirdi. Harry bir şeyi daha hatırlayarak yüzünü buruşturdu. "Balkabağı suyu." Anında koca bir bardak balkabağı suyu geldi.

Hermione orada olsaydı Harry, bu zalim hareketi yüzünden kafasına kalın bir kitabı yerdi. Özür dilerim, ev cinleri. Balkabağı suyundan koca bir yudum aldı.

Harry yumurtasını kırmak için masaya vurmak üzereyken bir gölge ışığını ve Dırdırcı'yı kapattı. Önünde dikilen kişiye bakmak için kafasını kaldırdığında gördüğü kişi arkadaşlarından biri değildi, siyahlar içerisindeki Snape'ti. Bugün her zamankinden daha huysuz görünüyordu.

Karga sesiyle "Potter," dedi sıktığı dişlerinin arasından. Kapkara gözleri tehditkâr bir hoşnutsuzlukla parlıyordu. "Duyduğum kadarıyla ilk haftadan başımızı belaya sokmuşuz. Tahammül edilemez kibrinin boyundan daha hızlı uzadığını görmek beni şaşırtmadı." Ağzından yavaş yavaş dökülen kelimelerin her biri Harry'e hissettiği nefretle zehirlenmişti sanki. "Seni Profesör Umbridge'e gizli bakanlık bilgilerinden haberin olduğunu söylemeye iten delilik miydi, yoksa siz Gryffindorluların cesaret olarak adlandırdığı su katılmamış saf aptallık mı?"

Snape bu sene performansını yükseltmiş olmalıydı, artık Harry'i azarlamak için kahvaltı saatinin bitmesini bile beklemeyecekti anlaşılan. Harry gözlerini devirmek için can atıyordu, fakat Gryffindor kum saatini daha fazla boşaltmamak için ifadesiz bir yüzle profesörü dinlemeye devam etti.

"Babana olan benzerliğin fiziksel görünüşten çok daha derine iniyor, Potter. O da stratejik düşünceden yoksun, duygularıyla anlık karar veren aciz bir avanağın teki." Harry sinirlenmişti şimdi. Yumruklarını öyle bir sıktı ki, avucunun içindeki yumurta çatlamaya başladı, fakat yine de sesini çıkarmadı. Snape, ellerini masaya koyup yüzünü Harry'ninkine iyice yaklaştırdı. Öfkesi her bir kırışığına kazınmıştı. "Kaybolan büyücüleri nereden duyduğunu bilmiyorum ama seni temin ederim ki Grindelwald ile bir ilgisi yok. Sadece incelikten yoksun bir moron gördüğü iki alâkasız kötü olayın kaynağının aynı şey olduğu kanısına varır, hem de bunu gösteren hiçbir kanıt olmadan... Gryffindor'dan elli puan." diye ekledi tekrar doğrularak. "Belki çeneni kapatmana teşvik eder."

Kafasını hane puanlarını gösteren kum saatlerine çeviren Harry, kırmızı kumların hatırı sayılır bir kısmının eksilmesini izledi. Bunu Ash de fark etmiş olmalıydı, göz ucuyla Harry ve Snape'i izliyordu. Snape ise hala olduğu yerdeydi, gözlerini Harry'e dikmişti. Muhtemelen Harry'nin sinirine dokunduğunu biliyordu ve bunun her anından zevk alıyordu. Onu tatmin etmek istemeyen Harry, birkaç saniye sabırla yüzüne baktıktan sonra, "Birlikte kahvaltı yapmak mı istiyorsunuz, Profesör?" diye sordu arsızca. "Dırdırcı'da ışıldayan saç stilleriyle ilgili bir makale okuyordum." Snape'in yağlı saçlarına baktı. "Sizin bu tavsiyelere ihtiyacınız olduğunu düşünmüyorum. Ama isterseniz yumurtamı paylaşabiliriz." Çatlak yumurtayı kaldırıp gösterdi. Kaybedecek bir şeyi yoktu artık.

Snape, Harry'i şaşırtarak gülümsedi. Ama daha çok acı çekiyormuş gibi görünüyordu. "Komik olduğunu düşünüyorsun, değil mi Potter? Her zaman söyleyecek bir şeyin var. Belki düşük çenen seni içinden çıkılamaz bir belâya soktuğunda kendini kontrol edebilmenin önemini anlarsın. Unutma ki hayatın espri anlayışı seninkinden daha karanlık." Öğretmenler masasına doğru bir adım attıktan sonra tekrar döndü. "Gryffindor'dan beş puan. Bu da kötü esprin için." Uzaklaşan Snape'in arkasından bakan Harry sakinleşmek için derin bir nefes aldı. Önce Umbridge, şimdi Snape. İkisi evlenmeli ve her gece birbirlerine çenelerini kapatmalarını söyleyerek sessiz sakin bir hayat sürmeli.

Harry, Dırdırcı'nın aşk büyüleriyle ilgili kısmını okur ve Tom'u büyülemeden elde edip edemeyeceğini merak ederken içeri Hermione ve Weasleyler girdi. Hepsi yorgun görünüyordu. Esneyerek Harry'nin etrafına oturdular. Anlattıklarına göre gün doğumuna kadar dans etmişler, süpürge üzerinde düello yapmışlar, süpürgesinden düşenleri ceza olarak daha fazla içki içki içmeye zorlamışlardı. Harry, en yorgun görünen kişinin uçmayı pek beceremeyen Hermione olduğunu fark etti.

Kahvaltısını çoktan bitirmiş olan Harry, arkadaşlarının yemek yiyip kendilerine gelmelerini beklerken onlara Umbridge'in cezasından bahsetti. Harry çay kısmına geldiğinde asasıyla meyvelerini dilimleyen Hermione kaskatı kesildi ve asasını bıraktı.

"Harry, bu korkunç!" diye viyakladı. Şişik göz kapakları endişeyle açılmıştı. "Profesör Umbridge'in çayına attığı şeyin ne olduğunu bilmiyorum, ama kulağa yasal gelmiyor."

Harry gözünün ucuyla dolmaya başlayan Slytherin masasına kaçamak bir bakış attı. Pansy Parkinson neredeyse Tom'un kucağına oturmuştu, kısa siyah saçlarını kulağının arkasına atıp bir kahkaha attı. Tom'un tutkuyla anlattığı bir şeyi koca gözlerle, ve gözlerinden de büyük bir gülümsemeyle dinliyordu. Tom'un yüzünde muzip bir ifade vardı, gözlerini Pansy'ninkilerden ayırmıyordu. Harry'nin iç organları, Ron'un Felaket aldığı İksir ödevi parşömeninin çöpe atılmadan önceki son hali gibi buruşup üzgün bir topa dönüştü.

Mısır gevreğini yemeyi bırakan Ron kaşlarını çatmıştı. "Dumbledore'a söylemelisin." Ginny de onaylarcasına kafasını salladı.

Hermione iç çekti. "Profesör Dumbledore okulda değil. Profesör McGonagall ve Profesör Reddingwall ile birlikte Londra'ya gittiklerini duydum. Sebebini bilmiyorum ama Profesör Sprout, Profesör Flitwick'e anlatırken kulak misafiri oldum."

Ron, Hermione'ye öğretmenleri gizlice dinlemeyi bırakmasını söylerken Harry onları dinlemiyordu bile. Dumbledore ve McGonagall okulda değilse Harry'nin bu konuyu konuşacağı biri de yok demekti. Snape'e anlatacak hali yoktu zaten. Muhtemelen Umbridge'e, bir dahaki sefere Harry'e vereceği çayı daha acı verici yapması için malzeme tavsiyesi verirdi. Harry, okul müdürü dönene kadar beklemeye karar verdi.

Fred ve George ise pek endişeli görünmüyordu. Hatta yüzlerinde sabırsız bir ifade vardı, birbirlerine bakıyorlardı. "Harry, bu iş bizde," dedi Fred. "Bize güven, o cadı pişman olacak," diye devam etti George.

Fred ve George, Umbridge'e verecekleri karşılığın acı verici detaylarını planlarken Hermione'nin onları çatık kaşlarla terslememesi hoş bir sürprizdi. Belki de bu yıl gerçekten daha asi birine dönüşüyordu. Kafasını iki yana sallarken kabarık bukleleri salınan kız yine de "Başımızı daha fazla belâya sokmamaya çalışın," dedi ve ağzına kırmızı elmadan bir dilim attı. Harry onun bir gülümsemeyi sakladığına yemin edebilirdi.

o

o - o - o - o

o

Yağmur öyle bir şiddetlendi ki, Harry'nin Hogsmeade hayalleri yalan oldu. Sıcacık Büyük Salon bile büyülenmiş şeffaf tavana çarpan sağanaktan dolayı rahatsız edici görünüyordu. Harry tam bir kupa sıcak çikolata için Hagrid'in kulübesine doğru yol alırken Gryffindor Quidditch takımı kaptanı Angelina Johnson onu Giriş Salonu'nda durdurdu.

"Harry, Quidditch antrenmanını unutmadın, değil mi?"

Harry gergin bir gülümsemeyle cevap verdi. "Tabii ki unutmadım."

Unutmuştu.

Angelina, yirmi dakika sonra oldukça rahatsız görünen sarı-kırmızı Gryffindor Quidditch takımını yağmurlu araziye çıkarmıştı bile. Pazartesi günü Slytherin'e karşı oynayacakları maçın stratejisini tartışırken yürümeye başladılar. Islak çamurdan sıçrayan çamur üniformalarını kirletiyordu, fakat Angelina hava koşullarının Quidditch'in önüne geçmesine izin verecek biri değildi. Hatta bir keresinde kar yağışı yüzünden antrenmanı iptal etmek isteyen Fred'e, "Havadan ateş okları yağıyor olsa bile umrumda değil, Weasley!" diye bağırmıştı.

Quidditch sahasına girdikleri an nahoş bir sürprizle karşılaştılar. Slytherin takımı oradaydı. Harry'nin kalbi bir anlığına durdu. Tom da orada olmalıydı. Hemen kafasını yukarı kaldırdı. Gözlüğüne çarpan yağmur damlalarıyla savaşarak, kelebekler gibi uçuşan yeşil üniformalar karmaşasını taradı. İşte oradaydı Tom. Diğer iki Slytherin kovalayıcısıyla paslaşarak kuzeydeki kaleye doğru uçuyordu. Marcus Flint'in oldukça uzağa attığı Quaffle'ı yıldırım hızıyla yakalayıp çevik bir manevrayla ortadaki deliğe soktu. Çok iyiydi. Yaptığı neyde iyi değil ki, diye iç geçirdi Harry.

Gryffindor takımını gören Slytherinliler, alarm verilmiş gibi endişeyle inişe geçti. Marcus o kadar sert inmişti ki, süpürgesini doğrultup eline alırken sendeledi.

"Burada ne işiniz var?" diye sordu Angelina'nın dibine kadar yürüyerek. Slytherin takımı arkasına dizildi. Gryffindor takımı da Angelina'nın arkasına geçti. Yağmur damlaları iki takım kaptanının da yüzünü dövüyordu.

"Asıl sizin burada ne işiniz var, Flint? Profesör McGonagall sahayı bizim için ayırdı."

"Profesör Snape de bizim için ayırdı! Daha bu sabah konuştuk," diye hırladı Marcus. Suratı kıpkırmızıydı. Bu sırada Gryffindor takımını desteklemeye gelen kişiler kutu kutu abur cuburla yukarıdaki tırabzanlarda belirdi. Ron ve Hermione'nin orada olmasına şaşırmayan Harry, onlarla birlikte gelen Luna, Ash, Savannah ve Sierra'yı görünce daha da mutlu oldu. Henüz karmaşayı görmemişlerdi belli ki, oturacakları bölgeye yerleşmeye çalışırken kendi aralarında konuşuyorlardı.

Angelina'nın kızgınlığı köreltici sağanak yağışta bile belli oluyordu. "Hafta boyunca sahayı siz kullanacaksınız diye gelmedik, Flint. Tamamen jest olarak. Karşılığını böyle mi ödüyorsunuz?"

Pansy Parkinson, sabırsız ve sert bir kahkaha attı. "Tembelliğinizi bize jest diye yedirebileceğinizi mi sanıyorsunuz?" Harry, onun yüzüne yapışmış küt saçlarıyla ıslak bir sıçana benzediğini düşündü. Sonra kendisinin de muhtemelen harika görünmediğini hatırladı ve içi burkuldu.

Tom öne adım attı. Islanmış saçları yüzüne sadece onun sergileyebileceği doğal bir zarafetle dökülüyordu. Yağmurdan dolayı gözlerini kısmış, kaşlarını çatmıştı. Arazinin aydınlığında buz mavisi görünen gözleri korkutucu bir soğuklukla ışıldıyordu. "Belli ki ortada bir yanlış anlaşılma var. Profesör McGonagall ile konuşup antrenmanınızı erteleyebilirsiniz."

Sesi neredeyse emir verir gibi gür çıkmıştı. Tom, Quidditch konusunda bayağı tutkuluydu. Bu işi Harry'den daha fazla ciddiye alıyordu. Angelina'yla yarışabilirdi doğrusu.

Cevap veren Ginny oldu. "Profesör McGonagall okulda değil." Onun safir renkli bakışları de neredeyse Tom'unkiler kadar soğuktu. Tırabzanlardaki izleyiciler de bir sorun olduğunu fark etmişti artık. Hepsi gerginlikle aşağıdaki süpürgeli kafileyi izliyordu. Ron patlamış mısır yiyordu. Ah, Ron...

Angelina bıkkınlıkla of çekti. "Merlin aşkına, iki gün sonra maçımız var! Ne yapacağız?"

"Bariz değil mi?" dedi Fred.

"Birlikte oynayacağız," diye tamamladı George.

o

o - o - o - o

o

On dört süpürge de aynı anda havalandı. Görünüşe göre antrenmandan ziyade maç-öncesi-maç yapacaklardı. İki takım da hâliyle stratejilerini rakipleriyle paylaşmak istemiyordu, fakat başka şansları yoktu. Gerekirse yeni stratejiler üretebilirlerdi.

Harry tüm oyuncuları altında bırakacak kadar yükseldi ve Snitch'i aramaya koyuldu. Gözlüklerine çarpan yağmurla işi oldukça zordu doğrusu. Pazartesi yağmur yağmamasını diledi.

Ginny, Marcus Flint'ten kaptığı Quaffle'ı kolunun altında sabitleyerek Slytherin kalesine doğru atağa geçti. Pansy'nin onu durdurmak için fırlattığı Bludger birkaç santimle ıskaladı. Adrian Pucey ve Tom, Ginny'i engellemek için kızı iki yandan sıkıştırdı ve soldaki tırabzanlara doğru yöneltmeye başladı. Ginny, kuğu gibi bir atiklikle süpürgesini yükseltip havada parende attı, iki kovalayıcıyı şaşırtmayı başardıktan sonra doğrulup sert inişe geçti. Ustalıkla tekrar eline aldığı Quaffle'ı tüm gücüyle sağdaki deliğe fırlattı. Sayı! Slytherin tutucusunun böyle bir çevikliğe karşı hiç şansı yoktu.

Gryffindor seyircisi havaya uçtu. "Ginny! Ginny! Ginny!" Hermione ise tezahürata katılmak yerine Harry'nin dikkatini çekmek için çılgınca el sallıyor ve ellerini gözlerine götürüp hayali daireler çiziyordu. Oh! Harry hemen mesajı aldı ve asasını çıkarıp gözlüklerine doğrulttu.

"Impervius," diye mırıldandı. Yağmur artık Harry'nin gözlüklerini ıskalayıp geçtiği için normal bir insan gibi görebiliyordu. Tekrar Snitch'i aramaya koyulan Harry, bir anda kendini beğenmiş gülümsemesiyle karşısında beliren Draco'nun sarı kafasını görünce durakladı. Slytherinlilerin alaycı gülümsemeye olan yatkınlığı neydi böyle? Draco bir şey söylemek için ağzını açtı, fakat Harry hızlı davranarak yanından uçup geçti.

Bu sırada Tom, Pucey'nin fırlattığı Quaffle'ı süpürgenin altından sarkan ayaklarıyla sıkıştırarak yakaladı. Gryffindor kalesine doğru avı için atağa geçen bir şahin gibi hızlanıyordu şimdi. Karşısında Ginny, Angelina ve Katie vardı. Kalede de Alicia. Sayı yapması imkansız, diye düşündü Harry. Tom ise bana mısın demeden karşısındaki dört Gryffindorluya karşı taarruza geçti. Üç kovalayıcı da aynı anda Tom'a doğru atılırken Fred de (veya George) yukarıdan bir Bludger yolladı. Tom, süpürgesiyle sekiz rakamına benzeyen bir şekil çizip hızla hepsinden kurtuldu. Üç kızın süpürgesi birbirine çarptı, Bludger da Alicia'nın süpürgesine. Tom ise yavaşlayıp ortadaki deliğe Quaffle'ı eforsuzca geçirdi. Harry bunu düşündüğü için kendisinden bile utanıyordu, fakat ister istemez Tom'un deliklere bir şeyler sokma konusundaki yeteneğinin tam olarak neleri kapsadığını merak etti.

Slytherin takımı sevinçle bağırırken Tom gülümsemiyordu. Tekrar pozisyona geçmişti bile. Top fırlatılırken kaşları hala çatıktı, kafası yüzde yüz oyundaydı. Harry'nin kafasının yüzde doksanı da Tom'daydı. Oyuna nasıl konsantre olabilirdi ki, Tom'un tüm kaslarını gösteren koyu yeşil üniforması, spor ayakkabıları, süper kahraman edasıyla uçuşan pelerini, yağmur damlacıklarıyla süslenmiş belirgin elmacık kemikleri ve kuzgun siyahı saçlarının üzerindeki altın rengindeki parıltıyla. Altın rengindeki parıltı mı?

Harry, hayatı buna bağlıymış gibi atağa geçti. Malfoy'un Snitch'i görüp görmediğini bilmiyordu, umrunda da değildi. O kadar hızlı uçuyordu ki Impervius büyüsü bile hızıyla başa çıkamıyordu, sert yağmur yüzünü ve gözlüklerini kırbaçlamaya başlamıştı. Harry, beklenti ve heyecanla elini uzattı. Snitch parmaklarının ucundaydı. Tam o sırada göz ucuyla Quaffle'ın Tom'a paslandığını gördü, ve Tom da yakalayabilmek için hızla havalandı.

ÇAT!

Harry ve Tom'un süpürgesi tok ama gür bir patırtıyla çarpıştı. Harry, ağzında hissettiği feci acıyla yüzünü buruştururken arkasındaki tırabzandan gelen hayret naralarını bu gürültülü yağmurda bile duyabildi. Snitch avucunun içindeydi, biliyordu; fakat süpürgesinin üzerinde de değildi artık, düşüyordu. Tüm gücüyle Tom'a sarılmıştı. O da süpürgesini kaybetmişti. Ne yazık ki yer çekimi hiçbirinin başa çıkamayacağı kadim bir büyüydü. Etraflarındaki tırabzanlar gittikçe yükseliyordu. Öyle hızlı düşüyorlardı ki gökten inen yağmur damlaları bile havada hareketsiz duruyormuş gibi görünüyordu. Harry, kendisini en kötüsüne hazırladı. En azından sevdiğim adamın kollarında öleceğim.

Birbirine kenetlenmiş iki genç, ıslak çime tüy gibi bir iniş yaptı. Kırılmayan ayakları sert zemine yavaşça bastığı halde Tom'u bırakmadı Harry. Felç geçirmişti sanki, istemsizce titriyordu. Az önce ne olmuştu öyle?

Harry, kaslı vücuduna ağaç dalına sarılmış bir koala gibi yapıştığı çocuğun kendisi gibi titremediğini fark etti. Sadece biraz koşmuş gibi hızlıca nefes alıp veriyordu. Harry'nin kafası Tom'un göğüs hizasındaydı, dolayısıyla yüzüne bakabilmek için kafasını kaldırmak zorunda kaldı. Tom pek korkmuş görünmüyordu, hatta biraz eğlenmiş gibiydi.

"Hadi ama, Potter. Sence süpürgeden düşerek ölecek biri miyim?" dedi sadece ikisinin duyabileceği bir sesle. Yüzleri o kadar yakındı ki, Harry onun nefesini kendi içinde hissedebiliyordu. Harry de rahatlamıştı şimdi, o kadar rahatlamıştı ki hissini tamamen yitirdiğini düşündüğü yüz kasları koca bir gülümsemeyle onu ele verdi. Ah! Dudağı patlamış olmalıydı. Yağmurun dövdüğü yüzünü acıyla buruşturdu.

"Ne kadar alçakgönüllüsün, Tom," dedi Harry kesik soluklar arasında. Diğer takım oyuncuları endişeyle inişe geçmişti. Tom maç modundan çıkmıştı belli ki, çünkü Harry'i delip geçen bu açık renkli gözler hiç soğuk ve rekabetçi değildi artık. Harry'nin dudağındaki kanı sildi. "Tebrikler."

"Hey, ikiniz, gidip bir oda bulun artık!" Yukarıdaki tırabzanlardan gelen bu ses Savannah veya Sierra'ya aitti. Harry, Tom'a sarılmayı bırakmadığını fark etti ve hemen utançla geri çekildi.

"Harry! İyi misin?!" diye bağırdı Ginny. Onlara doğru koşuyordu.

Harry tam ağzını açıp cevap verecekken, dizleri vücudundan ayrıldı. Ya da Harry öyle olduğunu düşündü. Bir anda sırtüstü yere yapışmıştı. Şu ana kadar hissettiği en büyük acıyı yaşayan Harry elleriyle yüzünü kapatıp ıslak çamurun içinde yuvarlanmaya başladı.

"Hey, ne yaptığını sanıyorsun?! Maç bitti!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı Ron yukarıdan. Hermione ve Luna da bağırıyordu, ama sesleri o kadar tizdi ki Harry ne dediklerini bile duyamadı.

Acılar içerisinde kıvranan Harry'nin anladığı kadarıyla Pansy Parkinson ona bir Bludger fırlatmıştı. Bacakları hem kopmuş gibiydi, hem de ortaçağda kullanılan eklem esneten işkence makinelerine sokulmuş gibi sızlıyordu. Fakat gururundan geriye kalan son parça Harry'nin ses çıkarmasına izin vermiyordu. Bugün öleceğim, orası artık belli oldu. Ama bunu sessizce yapacağım.

"Oyundan önce arayıcımızı sakatlamaya çalışıyorsun!" diye tısladığını duydu Angelina'nın. Savannah ve Sierra yukarıdan çıkarabildikleri en yüksek sesle Pansy'i yuhalıyor ve ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. Yanlış duymuyorsa Fred ve George da aynı şekilde.

Harry, Tom'un da Pansy'e bir şeyler dediğini duyabiliyordu, ama çektiği acının kuvvetinden artık konuşmalara konsantre olamıyordu. Bacakları nasıl hem kırılmış hem de yanmış gibi acıyabilirdi? Kısık gözlerinin arasından Pansy'nin omuz silkip, "Bludger inatçıydı o kadar, kontrol edemedim arkadaşlar," diye kendisini savunduğunu gördü. Külahıma anlat, orospu. Ahhh!

Harry, Pansy'nin hala konuştuğunu duyabiliyordu. Ahhh! "Bir arayıcıdan daha çevik refleksler beklerdim. Ayrıca az kalsın kovalayıcımızı öldürüyordu." Kafasını çevirip Harry'e küçümserce baktığında o sosyopat gözlerde sempati kırıntısı bile yoktu. Harry aptal değildi. Asam nerede?

Harry asasını cebinden çıkardığı gibi yattığı yerden Pansy'e doğrulttu. Islak vücudu acı ve öfkeyle dolup taştığı için konsantre olmasına bile gerek yoktu. "Flipendo!" diye haykırdı.

İzleyiciler şokla ellerini ağızlarına götürürken, Pansy görünmez bir dev ona tüm gücüyle tekme atmış gibi havalandı ve onlarca takla atarak sahanın öbür ucuna tatmin edici bir sesle düştü. Bu sefer bağırma sırası Slytherin'deydi. Keşke zemin ıslak çim değil de demir dikenlerle dolu olsaydı, diye düşündü Harry. Çektiği ızdırabın etkisiyle kafasını ıslak çamura yaslayıp gözlerini kapattı.

"Burada ne oluyor?"

Harika, tam şu an ihtiyacım olan şey! Ahhh! Harry'nin gözlerini açmasına gerek yoktu. Bu karga sesi her yerde tanırdı. Snape nasıl oluyor da Harry'nin düştüğü her zor durumda işleri daha da boka çevirmek için bir köşeden yarasa gibi fırlayabiliyordu?

"Mr. Potter, Ms. Parkinson'a şato sınırları içinde saldırı büyüsü mü yaptınız?"

Harry, ne gözlerini açtı, ne de cevap verdi. Şu an son istediği şey Snape'le uğraşmaktı. Dişlerini sıkarak aynı büyüyü Snape'e de yapmamak için kendisine hakim olmaya çalıştı. Asasını bırakmış, titreyen iki eliyle dizlerini ovuyordu şimdi.

Gryffindor takımı bir ağızdan Harry'i savunurken Slytherin takımı da karşı çıkıyordu. Artık nefes almakta bile zorlanan Harry, Tom'un kimin tarafını tuttuğunu merak ediyordu, fakat merakını gideremeden zayıf düşen zihni Quidditch Sahası'nı terk etti.

o

o - o - o - o

o

"Madam Pomfrey bile mi?" "Evet, Hogsmeade'e doğru yola çıktılar." "Koskoca şatoda bir tek biz mi varız yani?" "Dumbledore ve McGonagall duyunca köpürecek, orası kesin." "Korkunç, yağlı saçlı nemrut sefil. Pislik." "Ron! Kelimelerine dikkat eder misin?" "Pazartesi günkü maçı da mı iptal etti?" "Evet, Pansy'nin bacağı oynayacak durumda değilmiş." "Sakatlandıysa neden geziye gitti o zaman?"

Buğulu konuşmalar kakofonisi, sıcacık yatağında yatan Harry'i uyandırdı. Karanlık dünyası aydınlanırken Hastane Kanadı'nda olduğunu fark etti. Hemen eliyle yatağının yanındaki komidini yoklayıp gözlüğünü buldu.

Etrafındaki sandalyelerde ona hüzünle gülümseyen bir düzine genç vardı. Weasleyler, Gryffindor Quidditch takımı, Hermione, Luna, Savannah, Sierra, Ash, Dean, Neville, Seamus, Tom. Tom... Harry'nin bayılmadan önceki sorusu yanıtlanmıştı. Tom onun yanındaydı, onun tarafını tutmuştu. Uzun camlardan içeri sızan güneş ışığı huzmelerinde dans eden tozlara bakarken Harry'nin içi tarif edilemez bir neşeyle dolup taştı. Bacakları da normale dönmüştü, örtünün altında ikisini de rahatça kıpırdatabiliyordu. Peki neden herkes üzgündü?

Sebebini Luna açıkladı. Snape, tüm Gryffindor takımını, Slytherin'in antrenmanını sabote ettiği için cezalandırıp geziye katılmaktan men etmişti.

Savannah da aldırmaz bir gülüşle ekledi. "İzleyicileri de 'müstehcen kelimeler kullanarak takım ruhunu demotive etme' gibi bir saçmalık uydurarak cezalandırdı. Hepimizden de yirmi puan düşürdü." Hermione'nin neden birisi ölmüş gibi göründüğü anlaşılmıştı şimdi.

Sierra devam etti. "Ash hiçbir şey söylememişti gerçi. Kuruyla birlikte yaş da yandı."

Harry kendisini kötü hissediyordu. Çekinerek Ash'in yakışıklı yüzüne bakıp halden anlar bir tavırla gülümsedi. "Özür dilerim."

Uzun boylu çocuk, diktiği kumral saçlarını eliyle geriye itti ve rahat bir ifadeyle omuzlarını silkti. "Hanemdeki öğrencilerle birlikte olmayı gösteriye tercih ederim. Senin iyi olman daha önemli." Sonra da bir şeyi unutmuş gibi ekledi. "Ayrıca, gördüğüm en yetenekli arayıcılardan birisin, Harry. Snape'in bizden çaldığı puanların hepsini geri kazanacağından adım gibi eminim." Yeşil gözleri sadece gurur olarak nitelendirilebilecek bir gülümsemeyle aydınlanmıştı.

Son sınıftaki Ash'in bu kadar kişinin önünde ona iltifat etmesi, Harry'nin egosunu üç şişe İske-Büy kadar beslemişti. Tom'un oturduğu sandalyede rahatsızca kıpırdadığını ve gri-yeşil kravatıyla ilgilendiğini fark etti. Bu kıskançlık olabilir miydi? Daha da neşelenmişti şimdi.

Mahçup bir gülümsemeyle siyah saçlarını dağıtan Harry, "Teşekkür ederim," dedi. Sonra da umursamıyormuş gibi Tom'a kayıtsız bir bakış attı. "Sen neden buradasın peki? Snape, Slytherin'in gurur kaynağını cezalandırmış olamaz herhalde."

Snape'in gelecek sene Öğrenciler Başkanı olacak Slytherinliyi cezalandırma ihtimali, ponpon kız eteğiyle dans ederek Gryffindor Quidditch takımına tezahürat yapma ihtimalinden daha düşüktü. Tom, kalmayı kendisi istemiş olmalıydı.

Tom, ciddiyetle kafasını kaldırıp Harry'e baktı. "Hayır. Burada kalmayı seçtim çünkü süpürgeme verdiğin zararın acısını senden çıkarmak istiyorum. Yataktan kalkmayı başardığın an seni oraya tekrar yatıracağım."

Gryffindor için yas tutan Hermione dışında herkes güldü. Neden bilmiyordu Harry, fakat Tom'un esprisini ifade etmek için kullandığı kelimeler kanını hızlandırmış, ensesindeki tüyleri kaldırmıştı. Bir şeyleri gizlemeye çalışır gibi örtüyü toplayıp kabarttı Harry, en az otuz saniye daha yataktan kalkamayacaktı, orası kesindi. Kendisini itici şeyler düşünmeye zorladı. Snape'i ve adaletsiz cezasını düşündü. Evet, işe yarıyordu.

"Pazar günü bomboş bir şatoda ne yapacağız peki?" diye sordu en sonunda, iç çekerek. Pencereden güneşli yemyeşil araziye baktı. Hava bile onunla dalga geçiyordu.

Ron düşünceli düşünceli mermer zemini inceliyordu. "Snape'in odasına gizlice girip malzemelerini karıştırabiliriz," dedi. Hermione'nin yüzündeki korkutucu ifadeyi görünce ellerini havaya kaldırdı. "Şaka yapıyorum!"

Hermione ödev ve S.B.D.'ler hakkında bir şeyler söylerken, Savannah ve Sierra hepsine delirmiş gibi bakıyordu. Sanki ikisinin dışında hepsinin görmeyi reddettiği apaçık bir çözüm vardı ortada.

"Hayat size limon verdiğinde ne yaparsınız, arkadaşlar? Suyunu yaranıza sıkıp acının tadını mı çıkarırsınız?" diye sordu Sierra kaşlarını kaldırarak.

"Yoksa hepsini dilimleyip tuz ve tekila bardaklarını mı hazırlarsınız?" diye tamamladı Savannah gülümseyerek. İki kız da sarı-kırmızı kravatlarını gevşetti, sarı saçlarını arkaya attı ve gömleklerinin birkaç düğmesini açtı. Fred ve George bacak bacak üstüne attı, şimdi bir şeyleri saklama sırası onlardaydı.

Tom da onaylarcasına başını salladı.

"Eğlenmek için bir gösteriye ihtiyacımız yok," dedi muzipçe. "Snape bize şato şeklinde devasa bir limon verdi."

o

o - o - o - o

o

Savannah ve Sierra, Quidditch takımıyla birlikte tüm şato ve araziyi Sonorus büyüsüyle kocaman bir hoparlöre çevirmek üzere dağıldı. Fred ve George, süpürgelerinin üzerine atlayıp şatonun araziye bakan kısmına her renkten büyülü şeritler asmaya başladı. Diğer öğrenciler de mutfaktan içki ve çerez yürütmekle meşguldü. Harry'e hiçbir şey yapmamasını söylemişlerdi, muhtemelen yeterince acı çektiğini düşünüyorlardı. Tom ve diğerleri, kolları çeşitli yiyecek ve içeceklerle dolu bir halde güneşli Hogwarts avlusunda belirirken, Harry oturduğu çimlerden Fred ve George'un eserini inceliyordu.

İkizler, şatoyu sarıp sarmalayan ışıklı süslemelerin tam ortasına her renkten parıldayan harflerle "Sümsükus Snape, Siksir Profesörü," yazmıştı. O kadar kötüydü ki, komikti. Hermione'nin bunu görünce kalp krizi geçireceğini biliyordu Harry.

Ki haklıydı. Hermione, Harry'nin yanına gelip bir Muggle gece kulübü gibi ışıldayan şato cephesine baktığında hayretle ellerini ağzına götürdü ve taşıdığı paketler yumuşak çimlere saçıldı. Bir anda Savannah'nın derin sesi her taraftan yankılandı, tüm şato ve araziyi inletecek gürlükteydi. "Deneme! Bir, iki... Ah... Saçım... Saçım düğmene takıldı, Sierra. Ayy, kopardın, seni aptal sürtük!"

Herkes kahkahayı bastı. Harry, şimdi çok daha iyi hissediyordu. Buradaki ortamı herhangi bir gösteri grubuna tercih ederdi.

Yaşarım günümü sonuncusuymuş gibi

Yaşarım günümü geçmiş yokmuş gibi

Yaparım böyle tüm yaz, tüm gece

Yaparım istediğimi gönlümce

Hogwarts arazisinin camları elektronik Muggle şarkısının basıyla bangır bangır sallanıyordu. Asi gençler, yemyeşil ağaçlar ve rengarenk çiçeklerin sarmaladığı avlunun ortasındaki çimlere daire şeklinde oturmuştu, kenarları tuzlu shot bardaklarını tokuşturuyorlardı. Harry, diğer herkesle birlikte tuzu yalayıp bardağındaki tekilayı tek bir dikişte içti ve hiç zaman harcamadan limon dilimini ısırdı. Of. Fena yakıyor. Herkes yüzünü buruşturdu. Zavallı Hermione kusacak gibi görünüyordu. Savannah ve Sierra ise içtikleri şey balkabağı suyuymuş gibi ağızlarını şapırdattı ve ikincileri koymaya başladı.

Gençler rahat bir havayla şakalaşırken üçüncü bardağını içen Harry'nin içindeki tüm kuşkular, tüm dertler bir anda maziye karıştı. Mantıklı kararlar vermesini sağlayan iç sesi puslu bulutlar arasında yok olup gidiyordu, ve bu, üzerlerine vuran güneş ışığının tadını tam anlamıyla çıkarmasını sağlıyordu.

Evet, şafağa kadar kalbimin sınırını zorlayarak dans edeceğim

Ama sabah geldiğinde bitmemiş olacak işim

Yaparım böyle tüm yaz, tüm gece

Bu seferkini hepsinden farklı geçireceğim

Fred ve George, Sierra ve Savannah'yı ayağa kaldırmıştı, kahkahalar eşliğinde delirmiş gibi hızla dans etmeye başladılar. Kıpkırmızı saçları güneşte alev gibi parlayan Ron, gözleri Ginny tarafından kapatılmış ve oldukça rahatsız görünen Hermione'nin ağzına avuç avuç fasulye şekerlemesi tıkıyordu. Hermione'nin ağzındaki iğrenç binbir çeşit fasulyelerin tadına verdiği tepki çığlığını duyan herkes kahkaha attı.

İndim aşağı, çıktım yukarı

Kuruttum dalgasız suları

Dönmeliyim eğlenceli ritmime

Luna, Quidditch takımına ve beşinci sınıftaki çocuklara Cansararlardan bahsederken, Tom ve Ash, Harry'nin tam karşısında yan yana oturmuş konuşuyordu. Harry onların ne hakkında konuştuğunu duyamayacak kadar uzaktı.

Asla olmaz bende kaygı

İndim aşağı, çıktım yukarı

Yaşadığım andır en önemli olanı

Dönmeliyim eski ruh halime

Savannah, Harry'i ense yakasından tuttuğu gibi çılgın dans hortumuna dahil etti. Harry, reddedebileceğini sanmıyordu. İkizler karmaşası -yoksa dördüzler mi demeliydi- şu Muggle çizgi filmindeki Tazmanya Canavarı gibi hızla dönerek Harry'i bir çember içine aldı ve etrafında dans etmeye başladı. "Hadi, Harry. Bize numaralarını göster!" diye bağırdı Fred. Onlara ayak uydurmaya çalışan Harry, vücudunu çılgınca sallarken poposuna gizemli bir şaplak yedi. Fakat nedense bunun Fred veya George'dan geldiğini düşünmüyordu. Bu yeni kızlar bir acayipti.

Şimdi Ron da Hermione'yi dansa kaldırmıştı. İkizler kadar olmasa da oldukça çılgınca dans ediyorlardı. Hermione'den beklenmeyecek bir performans, diye düşündü Harry, arkadaşları hoplarken. Ginny Dean'i, Neville Luna'yı, Seamus da Angelina'yı kaptı. Şimdi Katie, Alicia ve Ash de yerlerinden kalkıyordu. İkizlerin arasından sıyrılan Harry, Tom'un oturduğu yerden karanlık bir bakışla onu süzdüğünü gördü.

Sadece bir vurulmaydı

Doyamıyordum, doyamıyordum ama

Bir heyecan furyasıydı

Bıraktım gittim ama

Harry'nin kalbi sıkıştı. Tom'un her an kalkıp yanına gelebileceğini hissediyordu. Hayır, bunu yapacağını biliyordu. Biliyordu işte. Harry'nin beklentiyle baktığı Tom, bir shot votka attı ve hızla doğruldu. Dans eden gençlere doğru yürüyordu. Evet, evet, evet...

Sadece bir vurulmaydı

Söz verip durdum iletişimde kalacağıma

Patladı gitti tüm olay ama

Bıraktım gittim dolayısıyla

Fakat Harry'e elini uzatan Ash oldu. Tom da saniyeler içerisinde Alicia ve Katie'ye katılmıştı. Şaşkınlıkla gülümseyen Harry, Ash'le birlikte hızlı bir tempo tutturdu. Aklının bir kısmı Tom'da kalmıştı ama. Acaba Tom gerçekten Harry'le dans etmeye mi niyetlenmişti?

Oyun olmadan, blöf olmadan

Daha iyiyim ben kelepçeler olmadan

Evet, güneş doğmayacak üzerimize

Alkolün etkisinden miydi, bilmiyordu Harry, ama Ash harika görünüyordu. Güneş ışığı kumral saçlarını ve yeşil gözlerini öyle güzel aydınlatıyordu ki, bir Ken bebeği kadar mükemmeldi. Ve güzel kokuyor, bu da bir artı, diye düşündü Harry.

Savannah, minik adımlarla koşarak tüm dans edenlere içki dağıtıyordu şimdi. Kravatı yok olmuştu, dolgun göğüsleri gömleğinden herkese selam veriyordu. "Ellerinizi boş görmeyeceğim!" diye bağırdı ve Fred'in yanına döndü. Harry ve Ash, içi votkayla dolu olan shot bardaklarını tokuşturdu.

Vuruldum başka birine şimdi

Heyecanlandırıyor bu şıpsevdi hayat beni

Tek şansın var kızartmak için beni

Biraz fazla geç ikincisi

Savannah, Fred'i elinden yakalayıp zavallı çocuğu kolunun altında topaç gibi döndürüyordu şimdi. Ash, Harry'nin gözlerinin içine bakarak votkasını dikti. Harry de gözlerini onunkilerden ayırmayarak onu takip etti. Ash'in omzunun üzerinden görünen Tom, Alicia ve Katie ile gayet eğleniyormuş gibi görünüyordu. Harry'e gözünün ucuyla bile bakmıyordu. Belki de boş yere umutlanmıştı.

Kafasını hızlıca sallayıp kendine gelen Harry, endişelerinden ve hayatındaki tüm negatif düşüncelerden, eski derisini üzerinden atan bir yılan gibi sıyrıldı. Şu an sarhoş olabilirdi, ama iyi hissediyordu. Neden normal hayatında da kafasını böyle boşaltmıyordu ki? Tom ondan hoşlanmıyorsa ne olurdu yani? Eğlenmek varken neden üzülmeyi seçiyordu? Bir şeyleri değiştirmeliydi.

Sıradaki şarkı başlarken Harry, kafasındaki sinyaller işaret vermiş gibi ani bir dürtüyle Ash'i ellerinden yakaladı, ve dönmeye başladı. Zümrüt yeşili gözleri şaşkınlıkla açılan Ash'in kirli sakallı güçlü çenesi bir gülümsemeyle genişledi, fakat hemen Harry'e ayak uydurdu. İki genç birleştirdikleri elleriyle birbirlerinden güç alarak hızla dönüyordu şimdi.

Yatakta, kal yatakta

Teninin hissi kilitli kaldı aklımda

İçine çeke çeke beni harca

Umrumda değil, ne istersen uygun bana

Şatonun büyülü ışıkları, dans eden diğer gençler, turuncu ağaçlar, yeşil ağaçlar, çiçekler ve diğer her şey hızlı bir ışık bulamacına dönüşmüştü; çevreleri parlayan bir girdaptı sanki, ve tüm arazi bu girdabın içine çekilip yok oluyordu.

Sarhoş gündüzden geceye, istiyorum seni burada tutmayı

Çünkü siliyorsun gözyaşlarımı

Yaz aşkları ve kavgalar, hep böyle bizimki

Ve tüm bunun sebebi...

Tek bir odak noktası vardı Harry'nin: Sarı-kırmızı kravatı gömleğinden düşecek kadar aşağı sarkmış, karışık kumral saçları güneşte parlayan bu kaslı yedinci sınıf öğrencisi.

Vücutlardan konuşuyorsak şimdi

Mükemmel sendeki, koy üzerime bari

Uzun sürmeyecek yeminle

Beni doğru seversen, sikişiriz ebediyen

Yine ve yine ve yine

Ash dışındaki her şey dönüyordu, Harry'nin tereddütleri sönüyordu, ve görüş alanındaki tek kişiyi arzulayacak kadar sarhoştu. Kafasının içinde Tom'un sesini duyuyordu. Kuralları çiğnediğin için cezalandırıldığında moralini en çok ne düzeltir biliyor musun, Harry? Daha fazla kuralı çiğnemek.

Diğer gençler sarhoşken yapılmaması gereken bu cesurca hareketten etkilenmişti galiba. Harry onları göremiyordu, fakat endişeli kahkahalarını ve tezahüratlarını duyabiliyordu. Hermione'nin, "Harry, kusacaksınız!" diye bağırdığını duydu. Savannah ve Sierra da aynı anda bağırdı, "İşte gerçek Gryffindorlular!"

Fakat Hermione haklıydı. Bir anda midesi bulanan Harry, dönmeyi bıraktı ve koşa koşa avlunun ortasındaki havuza yöneldi. Bu da bir hataydı tabii, koşarken dünyasının dönmeye devam edeceğini tahmin edememişti. Dengesini kaybedip kendi ayağına takılarak komik bir şekilde yere yuvarlanan Harry, son anda yüzünü havuzun içine gömüp müziği bile bastıran iğrenç bir gürültüyle kusmaya başladı.

Vücutlar

Sadece eğlenceye kullandığımız bebek-yapıcı vücutlar

Tüm grup gülmekten kendini kaybetti. Harry bile kusma atakları arasında kendine hakim olamayıp kahkahayı patlattı. Kahkahası yarıda kesilip öğürmeye dönüştü, bir kez daha kustu.

Vücutlar

Hadi kullanalım hepsini her bir parçası yok olana kadar

"Kesin sesinizi," diye inledi Harry kafasını hafifçe kaldırarak. Görebildiği kadarıyla Ron kasıklarını tutmuştu, gülmekten ağlıyordu. Fred, George, Savannah ve Sierra tüm Quidditch takımıyla yerde yuvarlanıyordu. Hermione, Ginny ve Luna birbirlerini dürtüyorlardı, resmen yarılmışlardı. Tom ve Ash bile yaşlarına ve cüsselerine yakışmayacak bir çocuksulukla kendilerini taş banklara atmıştı, tepiniyorlardı. Harry bir daha kustu. Utanç hissetme kabiliyetini sonsuza kadar bu bulanık havuzun içinde bırakacağını düşünüyordu.

o

o - o - o - o

o

Saatler öğleden sonra biri gösterirken içki ve dans faslını geride bırakan gençler, parti oyunlarına geçmeye karar verdi. Luna'nın muhteşem fikriyle başladılar. Asalarını kullanarak birbirlerinin alınlarına parlak harflerle bir ünlünün ismini yazacaklardı, ve her biri alnında yazan ünlüyü temsil edecekti. Doğal olarak kendi alınlarında yazan ismi göremeyen yarışmacılar, diğerlerine sordukları sorularla temsil ettiği ünlüyü tahmin etmeye çalışacaktı. İlk doğru cevabı veren kişi oyunu kazanacak ve bir sonraki oyunun ne olacağına karar verecekti.

Fakat şöyle bir bit yeniği vardı bu oyunda: Her yanlış cevap veren kişi, Muggle çocukların Luna'ya hediye ettiği bongdan bir nefes, ee, Muggle bitkisi, çekmek zorundaydı.

"Ben kimim?" diye sordu Neville. Alnında kırmızı harflerle Merlin yazıyordu.

"Oyun öyle işlemiyor, Neville," diyip güldü Hermione. Onun alnında da mor harflerle Gilderoy Lockhart yazıyordu. Neville gönülsüzce içine çektiği dumanı üflerken öksürdü. Hermione'nin kahverengi gözleri heyecanla açılmıştı. Sıra ondaydı. "Hmm, ben yazar mıyım?"

Herkes bir ağızdan "Evet!" diye bağırdı. Hermione, "Kitaplarımdan biri derslerde kullanılıyor mu?" diye devam etti. Herkes heyecanla onayladı. "Bathilda Bagshot muyum?" Bütün gençler Hermione'yi yuhaladı. Sıradaki!

Hermione, ürkek bir ifadeyle pembe bongu Neville'ın elinden aldı. Hayatında ilk kez kafayı bulacağı için aşırı derecede ürkmüş görünüyordu. Bongdan çektiği nefesi ciğerlerinde tutmaya çalışırken destansı bir başarısızlıkla öksürmeye başladı.

Sıra Ash'teydi. Göz rengine çok benzeyen yeşil bir Salazar Slytherin yazıyordu alnında. "Müzisyen miyim?" diye sordu. Herkes yuhaladı. Sıradaki! Hafifçe öksürerek görevini tamamlayan Ash de bongu Harry'nin kucağına attı.

Sıra Harry'deydi şimdi. Kimin ismini taşıdığı konusunda hiçbir fikri yoktu. "Hogwarts'ın kurucularından biri miyim?" Herkes yuhaladı. Sıradaki! Harry, elinde tuttuğu cam aletten çekebildiği kadar büyük bir nefes çekti ve yanındaki Luna'ya pasladı.

Ciğerleri yanıyordu, ama öksürmemişti. Tom da bunu fark etmişti görünüşe göre, cesaret verircesine göz kırptı. İkisi de aynı geceyi hatırlıyordu muhtemelen. Evet, yine bu his. Yine tüm doğayı kafasının içindeymiş gibi duymaya başlayan Harry, etrafındaki ağaçların ve rengarenk çiçeklerin ne kadar güzel olduğunu fark etti, sanki hepsini ilk kez görüyordu. Derin bir nefes aldı. Hermione de bukleleriyle oynuyor ve kıpkırmızı gözlerle etrafını inceliyordu, yüzünde hulyalı bir gülümseme vardı. Harry kıkırdamamak için kendini zor tuttu. Hermione'yi böyle görmek o kadar garipti ki, paralel bir evrende olup olmadıklarını merak etti.

Şimdi Luna'daydı sıra. Alnındaki isim Celestina Warbeck'ti. "Acayip Kızkardeşler grubundan biri miyim?" diye sordu Luna. Cesur bir hamleydi, ama gençler yine de yuhaladı. Luna omzunu silkti ve bongdan derin bir nefes çekip, sanki bu işi yıllardır yapıyormuş gibi koca bir duman bulutunu rahatça dışarı saldı. Zaten büyük olan gözleri iyice açılmıştı şimdi. Sıradaki!

Ron. Angelina. Dean. Katie. Ginny. Alicia. Seamus. Fred. George. Savannah. Sierra. (Savannah ve Sierra herkesi güldürerek pembe aleti iki kez kullandı.) Sıra Tom'daydı şimdi. Alnında siyah harflerle Severus Snape yazıyordu. Harry gülmemek için vücudunu öyle bir sıktı ki, kaburgalarının çatlayıp çatlamadığını merak etti. Bu ilginç olacaktı.

"Erkek miyim?" diye sordu Tom gruptaki kırmızı gözlü gençleri inceleyerek. Herkes kıkırdayarak onayladı. Tom yanlış cevap vermemesine rağmen bongdan bir nefes çekti. "Kırk yaşın üzerinde miyim?" Herkes yine onayladı, Tom her cevaptan sonra bir nefes çekmeye devam ediyordu. "Öğretmen miyim?" "Evet!" "Saçlarım siyah mı?" "Evet!" "Saçlarım yağlı mı?"

Tüm grup kahkahaya boğuldu. Tom'un onayı duymaya ihtiyacı yoktu bile. Kazandığını biliyordu. "Severus Snape miyim?" diye sordu.

Ron ciddileşmişti. "Evet, ama nasıl bildin? Snape ünlü bile değil," dedi. Kıpkırmızı göz hatları merakla açılmıştı.

Tom, tüm ağzına yayılan bir gülümsemeyle cevabı yapıştırdı. "Weasley, alnıma ismi yazarken o kadar sinirli görünüyordun ki, o isim Snape'ten başkasına ait olamazdı."

o

o - o - o - o

o

Sıradaki oyuna Tom karar verdi. "Bir tür saklambaç" olarak nitelendirdiği bu oyunda ebe olarak seçilen kişi, büyüyle kör edilecek ve saklanması için şatonun içine salınacaktı. Diğer herkes on beş dakika bekledikten sonra onu bulmak için şatoyu talan edecekti. Şatonun her yerine girmek serbestti, fakat büyü kullanmak yasaktı.

Bir önceki oyunun galibi Tom olduğu için, bu oyunun ebesini -daha doğrusu kurbanını- seçme hakkı da ondaydı.

Tom, seçeneklerini gözden geçirirmiş gibi yaparak sahte bir düşünce ifadesiyle grubu taramaya başladı. Gri gözler Harry'nin üzerinde durdu.

"Seni seçtim, Potter," dedi aniden. İlginç bir şekilde, bunun olacağını kestirebilmişti Harry. Sanki bu anı daha önce yaşamışlardı. Büyücüler bile şu deja vu saçmalığından muzdaripti demek.

Oyuncular şatonun önünde dizilirken, Harry bu gizemli oyunun bir sakatlığa sebep olmaması için dua ederek giriş kapısına yürüdü. Bacakları daha yeni iyileşmişti sonuçta. Arkadaşları, onu yakalamak için hevesle parlayan kızarmış gözleri ve tehditkâr gülümsemeleriyle oldukça korkutucu görünüyordu doğrusu. Harry, birkaç Muggle korku filminin böyle başladığını hatırlayarak irkildi.

"Sana on beş dakika veriyoruz," dedi Tom yüksek sesle. Gözlerinin içine bakarken yüzüne kazınmış fesat ifade Harry'nin şu ana kadar gördüğü en karanlık ve en baştan çıkarıcı şeydi. Son kelimesini neredeyse fısıldar gibi söyledi. "Saklan."

Ve Harry kör oldu. Rock enstrümanlarının gürültüsü tüm şatoyu doldururken Harry hiç vakit kaybetmeden karanlık şatoya girdi, duvarları elleriyle yoklayarak merdivenlere doğru sendelemeye başladı. Elinden geldiğince hızlı olmaya çalışıyordu. Bir çocuk gibi heyecan ve neşeyle atıyordu kalbi.

Bak şu sendeki şansa, bil ki değil bu boşuna

Işıldıyordun daha önce, ama artık değil öyle

Büyülü merdivenlerin basamaklarına takıla takıla tırmanan Harry, kimse onu bulamazsa ne olacağını sormayı unuttuğunu fark etti. Ama hemen bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı. Kafası oyunda olmalıydı. İkinci merdiven, üçüncü merdiven.

"Oğlum, dur, DUR!"

Dördüncü merdivenin sonundaki hareket eden resimlerden biri, boşluğa adım atmak üzere olan Harry'nin hayatını son anda kurtardı.

Say bildiğin ruh hallerini, bil ki değil onlar daimi

Sabırlıydın daha önce, ama artık değil öyle

Harry kaprisli beşinci kat merdiveninin gelmesini beklerken, göremediği tabloya teşekkür etti ve nazikçe onu takip eden gençleri yanıltmasını tembihledi. Zaten eğlenceye muhtaç olan bıkkın tablolar hemen heyecanlı seslerle onayladı ve fısıldaşmaya başladı. Tamam, tablolar da cepte.

Harry, yedinci kata çıktı. Doğal olarak her yer zifir karanlıktı. Luna'nın onu İhtiyaç Odası için hangi koridora götürdüğünü hatırlamaya çalışıyordu. Neyse ki duvardaki taşlara yeterince bakmıştı, kapının tam durduğu yeri elleriyle seçebileceğini düşünüyordu.

Nedir bu kötü yan, bahsedip durduğun

Nedir bu hissiyat, çok emin olduğun

Sağ, sol, sol, sağ. Evet doğru koridorda olmalıydı şimdi. Off, hayır! Bu koridorun duvarları soğuk ve pürüzsüzdü. Bazılarında da kumaş goblenler vardı. Burası değildi. Bir sonraki koridor da değildi. Ondan sonraki de.

"Harry!" Bir kız sesi müziği bastırarak şatoda yankılanırken, Harry bir tavşan gibi kaskatı kesildi ve kulaklarını dikti. Muhtemelen Ginny'di bu.

Harry, eğlenceli olarak nitelendirilebilecek bir korkuyla adımlarını yavaşlattı ve sessizce başka bir koridora girdi. Sağ, sol, sol, sol.

"Haaa-ryyy!"

Fred veya George'a aitti bu ses. Sesleri oldukça aşağıdan geliyordu. Korku filmlerindeki psikopat katiller gibi bağırıyorlardı. Harry, gülmemek için elini ağzına bastırdı ve duvarları okşayarak yoluna devam etti. Evet, bu koridorun duvarları kesinlikle taştan yapılmıştı, doğru yolda olmalıydı.

Tüm arkadaşlarını topla, değil ki onlar boşuna

Razıydın daha önce, ama değil artık öyle

Harry'nin karanlık dünyası, onu belinden yakalayıp havaya kaldıran bir çift güçlü el tarafından sarsıldı. Panikle çığlık atmaya çalıştı, ama ağzına bir el bastırılmıştı. Onu yakalayan her kimse, misk eseri taşıyan bir parfüm kullanıyordu, ve ters dönmüş kaplumbağa gibi debelenen Harry'nin başa çıkamayacağı kadar güçlüydü. Gizemli figürün onu bir yere sürüklediğini hissetti.

Harry, buz kesti aniden. Hermione'nin gösterdiği fotoğrafları hatırlamıştı: Dehşet. Aklına fotoğraftaki Hogwarts sembolü geldi. İçinden bir ses, onu yakalayan kişinin arkadaşlarından biri olmadığını söylüyordu. Harry sahip olduğu tüm güçle karşı koymaya çalıştı.

Nedir bu kötü yan, bahsedip durduğun

Nedir bu hissiyat, çok emin olduğun

Bir kapının açıldığını duydu Harry, hala çırpınıyordu. Kapının kapanmasıyla şatonun her yanını sarmalayan müzik sesi anında kesildi. Ve Harry'nin görüşü ona tekrar bahşedildi.

İhtiyaç Odası'ydı burası, ama Luna'yla geldiği günden daha farklıydı. Öncelikle, içeride dört metrelik sihirli bir yaratık yoktu. Renksiz şeffaf pencereler, yanan şömine, kırmızı bir halının üzerine kurulmuş yeşil koltuk takımı ve ahşap kitaplıklarla sıradan bir eve benziyordu.

Yavaşça yere bırakılan Harry, hızla arkasını döndü. Karşısında duran uzun boylu figür, beyaz gömleğinin kolları iliklenmiş, gri-yeşil kravatlı Tom Marvolo Lupin'den başkası değildi. Harry nefes nefeseydi, ve oldukça sinirlenmişti.

"N-Ne? Neden? Nasıl?" diyebildi sadece. Tom, Harry'nin buraya geleceğini nasıl bilebilmişti? Neden onu bir katil gibi kaçırmıştı? En önemlisi, oyunu yine o mu kazanmıştı?

"İstediğim sorudan başlayabilir miyim?" diye sordu Tom, serinkanlı bir gülümsemeyle. Harry'nin endişeli yüzü onu eğlendirmiş gibi görünüyordu. Eliyle odanın ortasındaki koltuklardan birini işaret etti. Hâlâ çileden çıkmış gibi görünüyordu Harry. Birkaç saniye boyunca hareket etmese de, burnundan nefes alarak koltuğa oturdu en sonunda. Gözlerini Tom'dan ayırmıyordu. Tom da karşısındaki koltuğa kuruldu.

"Burası İhtiyaç Odası," dedi Tom.

"Biliyorum."

Tom kaşlarını kaldırdı. Harry de "Ne sandın?" der gibi bir ifadeyle ona baktı. Harry de bir şeyler biliyordu sonuçta.

"Buraya ne için geliyorsun, Potter?" Tom'un sesinde hakiki bir merak vardı.

Harry, Luna'nın sırrını ele verecek bir şey söylemektense ölürdü. Kaşlarını çattı. "Bu odayı karanlıkta beni gasp etmeye çalışan manyaklardan saklanmak için kullanıyorum."

Tom baştan çıkarıcı gülümsemesiyle koltuğunda doğruldu. Hala Harry'den alamayacağı bir cevabı bekliyordu.

Harry konuyu değiştirdi. "Burada soruları ben sorarım, Tom. Bu gizemin sebebi neydi? Buraya geleceğimi nerden bildin?" Yanan şömineye baktı. "Neden diğerlerinin yanında değiliz?" Kendi içinden de "Babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi?" diye ekledi. Bir insanın kendi kendine espri yapması normal bir şeydi, değil mi?

Yüzünün bir kısmı şöminede dans eden ateşin ışığıyla parlayan Tom etrafına baktı, düşünceli görünüyordu. "Burada zaman kuralları biraz farklı işliyor," dedi. "Bu odanın kendine ait kadim bir... bilinci... var. Bu odada saatler boyunca kalıp, çıktığımızda sadece beş dakika geçmiş gibi arkadaşlarının yanına dönebiliriz. Veya beş dakika kalırız, ama çıktığımızda dışarıda yıllar geçmiş olur."

Harry'nin gerildiğini görünce rahatlatmak için ekledi. "Merak etme Harry, odayı açan kişinin isteğine bağlı bu." Aytaşı grisi gözler, Harry'nin zümrüt yeşili gözlerine kenetlenmişti. "Ve şu an zamanı olabildiği kadar yavaşlatma niyetindeyim."

Harry kızarmaya başladı. Tom konuşmaya devam etti.

"Buradayız, çünkü seninle yalnız kalmak istiyorum."

Zaten kızarmış olan Harry, şimdi de ürpertiyle sararmaya başladı. Hanesinin renklerini gerçek bir Gryffindorlu gibi taşıyor olmalıydı. Tom, gözlerini Harry'ninkilerden ayırmıyordu. Biraz rahatsız görünüyordu şimdi. Söyleyeceklerini kelimelere nasıl dökeceğini bilmiyor gibiydi.

"Burada olacağını nasıl bildiğime gelirsek... Açıklaması biraz zor." diye başladı. Yeşil koltuktan kalktı ve yavaşça şöminenin önüne yürüdü. Sırtını şöminedeki alevlerin turuncu ışığıyla dalgalanan gri taş duvara yasladı ve kollarını birleştirdi. "Açıklamaya, boş vakitlerimde Zihinbend pratiği yaptığımı söyleyerek başlamam gerekiyor."

Harry'nin Zihinbend'in ne olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. Tom da bunu anlamış olacaktı ki, hızlıca ekledi. "Zihinbend, sihrin zor ve nadir kullanılan bir dalı. Zihnin anlaşılması güç doğasını keşfetmekle ilgileniyor. Zihinbend'e senin yüzünden başladım, Harry."

Harry nasıl oluyor da bir soru soruyordu, ama aldığı cevaplar kafasını daha da karıştırıyordu? Koltuğunda doğruldu ve tüm dikkatiyle Tom'u dinlemeye başladı.

"Seninle iki yıl önce gerçek anlamda dost olduk. Hatırlıyor musun? Malfoy, McGonagall'ın arkasından gülünç yüz ifadeleri yaparak dalga geçiyordu. Sen de yüzündeki ifade donup kalsın diye onu lanetlemiştin. Malfoy'un yüzü, Madam Pomfrey onu düzeltene kadar keseli sıçan gibi kalakalmıştı." Kafasını iki yana sallayarak güldü.

Harry nasıl unutabilirdi? Snape kendi rekorunu kırarak o yıl Gryffindor'dan iki yüz puan düşürmüştü. O lanete karşılık aldığı ceza yüzünden yıl sonu kupasını kaybetmişlerdi. Ama Harry de güldü. Panikleyen Malfoy'un 'üüü, üüü' sesleriyle yardım istemesi, hatırlaması zevk veren bir görüntüydü.

"Sen cezadayken yanına gelmiştim, ve ilk kez gerçek anlamda konuşmuştuk," dedi Tom tekrar ciddileşerek. "Birbirimizle zevklerimizi, korkularımızı, tutkularımızı ve sevdiğimiz müzikleri paylaştık. Klasik ergen muhabbeti."

Harry kaşlarını çattı. "Keşke iş gücünü de paylaşsaydık, Tom. Ben aç karnımla sihir kullanmadan yerleri silerken kılını bile kıpırdatmadan geveleyip durmuştun. Aslında dürüst olmak gerekirse, o gün sana biraz gıcık olmuştum."

Tom yaramaz bir bakış attı Harry'e. "Öyle mi? Ama ben ise seni çok sevdiğime karar vermiştim." Harry, heyecandan ısınmaya başlayan yüzünün girebileceği başka bir rengin kalıp kalmadığını merak ederken, Tom konuşmaya devam etti.

"Senin hayranlık uyandıran biri olduğunu düşünüyordum. Sevdiklerine karşı sadıktın çünkü, komiktin, alımlıydın, akıllıydın. Ama seninle vakit geçirmek istememi sağlayan başka bir şey vardı..." Harry, bu lafları Tom'dan duymayı hiç beklemiyordu. İç organları alev almaya başlamıştı sanki. Karşısında ciddiyetle konuşan bu mükemmel çocuğun üzerine atlayıp gömleğini parçalayarak çıkarmak istiyordu. Ama bu iltifatları her gün duyuyormuş gibi kayıtsız bir yüzle dinlemeye devam etti.

"Bunu nasıl ifade edebileceğimi bilmiyorum, Harry. Ama seninleyken yaşadığım her şey... Hepsini daha önce yaşamışım gibi hissediyorum. Hatta bazen ağzından çıkacak cümleleri saniyeler öncesinden tahmin edebiliyorum. Seninle vakit geçirmek, dopinglenmiş bir deja vu fırtınasına girmek gibi. İtiraf etmeliyim ki, bazen ağır geliyor. Kafa karıştırıcı bir durum."

Harry, biraz önce şatonun girişinde hissettiği benzer şeyi hatırladı. Ama bunu Tom'a söylemedi. Henüz bu duyduklarına nasıl tepki vereceğini bile bilmiyordu.

"Bu yüzden Zihinbend'e başladım. Bilinçaltımın derinliklerinde gizlenen, ulaşılması zor köşelerde cevaplar aramak için. Ama erişebildiğim görüntüler hep bir pus perdesinin ardında gibi. Hepsi anlık ve bulanık. Quidditch pratiğinde süpürgelerimizin çarpışacağını bu yüzden biliyordum, senin buraya geleceğini de. Hatta seninle bu odada geçirdiğimiz bu anın birkaç farklı versiyonunu gördüğüme eminim."

Harry kaşlarını kaldırdı. Tüm bunların ne anlama geldiğini bilmiyordu. Belki de Tom'un sandığı kadar akıllı değilimdir, diye düşündü.

"Vardığın kanı ne peki?" diye sordu Harry.

Tom omuzlarını silkti. "Seninle milyonlarca paralel evrende dost olmamız?" dedi gülümseyerek. "O kadar da kötü bir ihtimal değil, değil mi?"

"Değil," dedi Harry, o da gülümsedi. "Sahi, yıllardır arkadaşız, ama sana bunu hiç sormadığımı fark ettim. Okul bittikten sonra ne olmayı planlıyorsun, Tom? Muhtemelen iki milyon ödül ve dereceyle falan mezun olacaksın."

Tom hiç düşünmeden cevap verdi. "Astronot."

Sihir Bakanı gibi bir cevap bekleyen Harry, şaşkınlıkla kahkahayı patlattı. "Astronot mu?"

"Astronot," diye onayladı Tom.

Hogwarts'ın muhtemelen yüzyıllardır gördüğü en başarılı öğrenci bir Muggle mesleğine geçiş yapacaktı. Salazar Slytherin'in kemikleri mezarında fıldır fıldır dönüyor olmalıydı.

"Uzay ilgimi çekiyor, Potter," diye kendisini savundu Tom. "Bence evren, bildiğimiz büyülerden çok daha etkileyici. Peki sen ne olmak istiyorsun?"

"Otuz yaşında karaciğer iflasından ölen bir alkolik," diye geçiştirdi Harry. Onun astronot gibi havalı bir cevabı yoktu.

"Hadi ama! Ben benimkini söyledim," dedi Tom sahte bir somurtma ifadesiyle. Harry bu mükemmel yüze nasıl hayır diyebilirdi ki.

"Tamam, ama dalga geçmeyeceğine söz ver," dedi Harry. Derin bir nefes aldı. "Seherbaz olsam fena olmaz diyordum."

Tom dalga geçmedi. "Nymphadora gibi yani?" diye sordu ciddiyetle. Doğru ya, Tom'un annesi de Seherbazdı.

Harry, Tom'un annem demediğini fark etti. Kaşlarını çatarak kırmızı halıya baktı. "Remus ve Nymphadora'nın oğlu olmadığını düşünmeni sağlayan şey de Zihinbend mi?"

Tom başıyla onayladı. "Henüz Zihinbend'de yeteri kadar iyi değilim. Kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Ama başkalarının yalan söyleyip söylemediğini anlayabilecek kadar ilerledim. Veya benden bir şeyler saklayıp saklamadıklarını."

Harry, Tom'un olağanüstü yetenekli bir büyücü olduğunu biliyordu. Herkes biliyordu bunu. Dolayısıyla Zihinbend denilen şeyde usta olması an meselesi demekti. İçi ani bir korkuyla doldu.

"Benim zihnim yasak bölge, Marvolo! Sakın içeri girip bir şeyleri karıştırayım deme."

Tom kahkaha attı. "Benden ne saklıyor olabilirsin ki, Potter?" Merakla bakıyordu Harry'e.

Ah bir bilsen, diye düşündü Harry.

"Korkunç Potter aile sırları. Dolabımızda görmek istemeyeceğin iskeletler var, Tom. Zihnini sonsuza kadar yaralayacak şeyler."

Tom, "Bu resmen içine girmem için bir davetiye!" dedi karanlık ama muzip bir ifadeyle. "Yani kafanın," diye ekledi.

Kızaran Harry, bu imaların bitmesini istiyordu. Ya da somut bir sonuca varmasını. Bu kadarı zihnine bir işkenceydi çünkü.

"Bu odadaki anımızın birkaç çeşidini gördüğünü söylemiştin," dedi Harry. "Hepsi aynı mı?"

"Bilmiyorum," diye itiraf etti Tom. "Sanırım küçük değişiklikler var. Bir tanesinde pencerenin kenarında konuşuyorduk, bir tanesinde de şöminenin önündeydik sanırım."

Harry ani bir dürtüyle ayağa kalktı ve yavaşça şöminenin yanındaki Tom'a doğru yürümeye başladı.

"O zaman bu sefer farklı bir şey yapalım mı?" diye sordu. Attığı her adımda kalbi hızlanıyordu. Tom'un gözleri de merakla açılmıştı. Aralarındaki mesafe kapandıkça Harry'nin vücudundaki tüm hücreler, beynindeki tüm nöronlar Tom'un dudaklarına yapışmak için can atıyordu. Tom da birleştirdiği kollarını indirmişti şimdi, beklentiyle Harry'e bakıyordu.

"Mesela..." dedi Harry yürürken, titremeye başlamıştı. Tom harika görünüyor ve kokuyordu, fakat içindeki reddedilme korkusu savaşılamayacak kadar güçlüydü. Yapacağı anlık bir hata, bu mükemmel çocuğu ömrü boyunca kaybetmesine, ve daha kötüsü, ömrünün rezilliğini yaşamasına sebep olurdu. Bir an Tom'un onu ittiğini ve "Harry, üzgünüm, seni o şekilde görmüyorum," dediğini hayal etti. Bu düşünce Cruciatus laneti kadar acı vericiydi. Harry'nin anlık heyecanı bir balon gibi söndü. Aralarında sadece birkaç santim vardı şimdi.

"... sana şarkı söylesem?" dedi Harry, kendisi bile ne dediğine inanamayarak. Sesi güzel değildi ki Harry'nin.

Tom da şaşırmış görünüyordu. "Ee, tamam?" dedi yüzüne her zamanki yamuk gülümsemesini yerleştirmeye çalışarak.

Harry, Tom'a arkasını dönüp salonun ortasına doğru yürürken kendisini zihnen tokatladı ve acilen bir şarkı düşünmeye başladı. Bildiği her şarkıyı unutmuştu sanki. Eh, yapacak bir şey yoktu artık. Battı balık yan gider, diye düşündü Harry. Yıllardır tiyatroda rol alan profesyonel bir sanatçı gibi hızla arkasını döndü kollarını gösteri havasıyla açtı. Yüzüne muzip bir ifade yerleştirmeye çalıştı, ama başarıp başarmadığını bile bilmiyordu. Derin bir nefes aldı ve başladı.

"Parlak, mutlu, görüyorum dünyamı yeni renklerle,

Ateşi yükseltir, gezerim evreni roketimle,"

Harry, Yer çekimsiz ortamdaki bir astronot gibi ağır çekimde yürümeye başladı. Ağlamak istiyordu. Tom tüm dikkatiyle onu izliyordu, en azından eğleniyormuş gibi görünüyordu.

"Uçurtmalarlayım yükseklerde ve rüyalarım mavi,

Yaşarım göklerde, gel sen de yaşa burada,"

Elleriyle Tom'a gelmesini işaret etti. Tüm bu olay onun seviyesinin aşağısındaymış gibi başını iki yana sallayıp güldü Tom, ama yine de geldi. Şimdi hiç edemedikleri dansı etmenin vaktiydi.

"Şarkı söylerim geceye, bırak söyleyeyim sana da."

Harry, sevimli olduğunu umduğu bir ifadeyle cübbesini üzerinden attı ve olduğu yerde döndü.

"Bebeğim lütfen dinle,

Kafam güzel değil, kafam güzel değil,

Aşığım sadece."

Tom, kahkahasına engel olamadı. Evet, Harry en azından şarkı seçimini doğru yapmıştı. Bu ezik durumdan komedi bahanesiyle sıyrılabilirdi. Sesi de tahmin ettiği kadar kötü çıkmıyordu.

"Görmüyor musun bebeğim?

Kafam güzel değil, kafam güzel değil,

Aşığım sadece,

Sen benim için güzelsin yeterince."

Şimdi Tom da hafiften dans etmeye başlamıştı. Tom, Harry'i valtz yapar gibi kolunun altında çevirdi. İster istemez heyecanlanmıştı Harry. Burada baş başa dans etmeleri, aşağıdaki partide dans etmelerinden çok daha samimi ve tatmin ediciydi.

"Daha aydınlık, daha parlak, bulduğum en büyük yıldızları seçerim,"

Harry, Tom'un başarılı bir astronot olacağından emindi. Bu sefer de o Tom'u çevirdi.

Ve zihnimin en zirve mevkiinde sende-sende-sendelerim,"

Harry sendeleme taklidi yaparken gerçekten sendeleyip koltuğa düştü. "Görmüyor musun bebeğim? Kafam güzel değil, kafam güzel değil, aşığım sadece. Sen benim için güzelsin yeterince!" Harry şarkıyı bitirirken iki genç de kahkaha krizine girdi.

Tom yavaşça alkışladı ve yerden Harry'nin cübbesini aldı.

"Sıradışı bir performans. Ama yanılıyorsun, kafan hala güzel," dedi. Şapşal gibi sırıtarak birbirlerine baktılar.

Harry derin bir nefes aldı. Artık kendisini daha fazla küçük düşürmek istemediği için kalkıp kapıya doğru yöneldi. Mesajı alan Tom, onu takip etmeye başladı.

"Kafandaki sahnelerden birinde böyle bir şey yapmış mıydım?" diye sordu Harry yanında yürüyen uzun boylu çocuğa bakarak.

Tom çarpık gülümsemesiyle Harry'e döndü. "Kesinlikle hayır. Daha önce hiçbir evrende böyle bir şey yaşadığımı sanmıyorum." Harry'nin geçmesi için kapıyı açtı.

Harry imalı bir biçimde kaşını kaldırdı. "Bu da kanıtlıyor ki ben, daha önce tanıştığın tüm Harrylerden daha özelim."

Harry yedinci kat koridoruna çıkarken, Tom'un arkasından sessizce "Öylesin," dediğini duydu.

o

o - o - o - o

o

Hava kararmaya başlamıştı. Ertesi sabah şato sakinleri okula dönecekti, dolayısıyla gençler yarattıkları dağınıklığı toplamakla meşguldü.

"Bu kadar çöp nereden çıktı?" diye sordu Ginny alnını silerek.

George asasıyla binanın üzerindeki ışıkları kaldırıyordu. "Sümsükus Snape yazısını bıraksak olmaz mı?"

Hermione, George'un yanından geçerken gözlerini devirdi ve asasını yerdeki boş şişelere doğrulttu. "Evanesco!" Şişelerin hepsi tıngırtılı sesler eşliğinde yok oldu.

Angelina ve Ash, geniş giriş kapısından çıkarak avluya indi. Onlar da içerideki dağınıklığı temizlemişti. Ash, avludaki öğrenci panosunun önünden geçerken durakladı.

"Bu nedir?" diye sordu. Panoya sabitlenmiş bir broşürü eline alıp merakla incelemeye başladı. Beyaz kağıdın üzerinde rengarenk dans eden harflerle "Muggle Hakları Farkındalık Günü - Kalbi Olan Herkes Davetli!" yazıyordu, altına da gelecek perşembenin tarihi atılmıştı.

Luna gülümsedi. "Onları ben astım. Hogwarts'ta her yıl düzenlediğimiz bir etkinlik bu. 1939'da Londra'da bir alana toplanan, asaları kırılan ve ateşe verilen Muggle doğumlu büyücü ve cadıları anmak için düzenliyoruz. İngiltere'nin karanlık bir geçmişi var, ama bu korkunç olayları geride bırakmamız beni mutlu ediyor. Tekrar olmaması için de elimizden geleni yapıyoruz. Dumbledore her yıl bizzat katılıyor. Muggle haklarını koruma konusunda çok hassastır." Okul müdürüyle ne kadar gurur duyduğu sesinden belli oluyordu.

Kaşlarını çatan Ash broşürü okumaya devam etti. "Anlıyorum."

Neville üzüntüyle nefesini verdi. "Keşke Cornelius Fudge da Dumbledore kadar hassas olsaydı. Son zamanlarda Muggle'lara karşı işlenen nefret suçlarının ne kadar arttığını fark ettiniz mi? Sanki o eski karanlık zamanlara dönüyoruz, ve hiç kimse bir şeyleri değiştirmek için harekete geçmiyor."

"Grindelwald'ı kim durdurabilir ki?" diye sordu Ash, Neville'a. "Gelmiş geçmiş en güçlü büyücü olduğunu söylüyorlar."

Hermione yanlarına geldi. Ellerini birbirine çarparak temizliğin bittiğini belirten bir hareket yaptıktan sonra taş banklardan birine oturdu. Broşürü okuyan Ash'e baktı.

"Fransa'daki durum nasıl, Ash?" Hermione'nin sesi temkinli çıkmıştı.

Ash broşürü tekrar panoya astı, yüzündeki ifade anlaşılmazdı. "Şimdiki durum mu? Rezâlet. O yüzden buradayım." Derin bir nefes aldı. "Bizim geçmişimiz de sizinkinden pek farklı değil. Tarih kitaplarının yazmayı reddettiği, geçmişe gömülmeye çalışılan olaylar var. 1915'teki Bulanık soykırımı bunlardan biri. Ülkenin çoğu bu olayın hiç gerçekleşmediğini iddia ediyor. Kurbanların kaçmayı başaran çocukları ve torunlarının anlattıklarını hiçe sayıyorlar. Sanki yeterince inkâr ederlerse söyledikleri gerçek olacakmış gibi..."

Bir sessizlik oldu. Bu olaydan hiçbirinin haberi yoktu, ama Ash'in söylediklerine bakılırsa bu şaşılacak bir şey değildi.

"Peki bu etkinlikte neler yapıyorsunuz?" diye sordu Ash.

"Çok heyecanlı değil. Muggle-Büyücü kardeşliğiyle ilgili hikayeler ve şarkılar," dedi Ginny. "Ama istersen gelebilirsin."

"Memnuniyetle," dedi Ash. "Muggle ilişkileri tutkulu olduğum bir konu."

Hepsi şatonun girişinden gelen ani bir sesle irkildi ve korkuyla yerinden sıçradı. Kehanet Profesörü Sybill Trelawney'di bu. Her zamanki gibi rengarenk örgü şallarını kuşanmıştı, vücudunun her uzvundan onlarca boncuklu aksesuar sallanıyordu. Profesör Trelawney, Astronomi Kulesi'ndeki odasını nadiren terk ederdi. Geziye katılmayacağını nasıl tahmin edememişlerdi? Neyse ki tüm yasadışı parti malzemelerini yok ettik, diye düşündü Harry.

"Duyduğumun müzik sesi olduğunu tahmin etmiştim," dedi Trelawney, dalgın bir ifadeyle onlara doğru yürürken kolyeleri şıkır şıkır sesler çıkarıyordu. Koca gözlüklerinin ardındaki gözler hepsini endişeyle süzüyordu. "Canımı almak için gelen ölüm meleğinin şarkısı sanmıştım," dedi hazin bir sesle.

"Ölüm meleği İsveçli bir elektropop şarkıcısı mı?" diye sordu Savannah boş bir ifadeyle. Harry gülmemek için midesini sıktı. Kahvaltı sırasında onlar da Hermione gibi kehanet sanatını pek ciddiye almadıklarını söylemişlerdi. Hatta Sierra, tüm kâhinlerin sahtekâr olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmişti.

"Kuledeki odamdan sesleri ayırt etmek zor oluyor," diye kendisini savundu Trelawney. Şimdi o da taş banklardan birine oturmuştu. Her hareketi konuşması gibi yavaştı ve buram buram drama kokuyordu. Bir süre koca gözleriyle karşılarındaki öğrencileri birer birer süzdü.

"Cam kürem bana burada büyük bir parti yapıldığını söyledi," dedi titrek, derin bir sesle. "Zararlı dumanlar! Bardaklardan taşan yasadışı sıvılar! Öğretmenlerin dedikodusunu yapan asi gençler!"

Bir sessizlik oldu. Tüm gençler korkuyla kaskatı kesildi.

"Pencereden gördüm, çocuklar! Sadece bir espriydi," dedi Trelawney gülerek. Sesi bile daha normaldi şimdi. Rahatlayan gençler derin bir nefes aldı.

"Ne yani, benim hiç genç olmadığımı mı sanıyorsunuz?" diye sordu Trelawney kaşlarını kaldırarak. Renkli şallarını ve şıkırdayan bilekliklerini gösterdi. "Eğlenen gençlere kızacak bir tip gibi mi görünüyorum? Eğer kızacak olsaydım sebebi beni davet etmemeniz olurdu."

Herkes güldü, Savannah ve Sierra bile. Şimdi hafta boyunca arkasından konuştukları profesöre biraz daha sempatiyle bakıyorlardı.

"Eh, o zaman sizi bizimle bir kadeh şarap içmeye ikna edebilir miyiz, profesör?" diye sordu Sierra.

Trelawney, evlilik teklifi alan genç bir kız gibi heyecanla elini ağzına götürdü. "Hiç sormayacaksın sanmıştım!" Zaten kocaman olan gözleri şu tropik yavaş loris hayvanının gözleri gibi açılmıştı.

Bir süre Profesör Trelawney ile oturup sohbet ettiler. Birkaç kadehten sonra çakırkeyif olan profesör, onlara yeni gelen profesörleri hiç gözünün tutmadığını, ve bakanlığın okul yönetimine karışmaktansa parçalara dağılan ülkeyi düzene sokması gerektiğini düşündüğünü itiraf etti. Harry ister istemez Trelawney'i yanlış değerlendirdiğini düşünüyordu şimdi, belki de kadıncağız sandığı kadar deli ve sahtekâr değildi.

Quidditch takımı esneyip yatmaya gideceğini bildirdi. Yorucu bir gün geçirmişlerdi. Angelina, Katie ve Alicia'nın ardından Neville da geniş şato kapısından geçerek kayboldu. Onların ardından da Fred ve George.

Ginny, Seamus, Dean ve Luna ile bir bankta sohbet ediyordu. Savannah ve Sierra, Trelawney'i oldukça sevmeye başlamış olmalıydı, kadını aralarına almışlardı ve kıkırdayarak bir şeyler konuşuyorlardı. Kadehlerindeki şarap, gülmelerinin sarsıntısıyla arazinin karanlık toprağına dökülüyordu. Ron ve Hermione de başka bir banktaydı, oldukça samimi görünüyorlardı. Harry'nin içi bu manzara karşısında mutlulukla doldu. İkisi birbirini hak ediyordu gerçekten.

Ash de Harry'nin yanında oturuyordu, Holyhead Harpileri'nin yakalayıcısı hakkında tartışıyorlardı. Tom, herkesten biraz uzaktaydı, bir ağacın altına oturmuştu. Asasıyla çimenleri koparıyor, sonra tekrar toprağa gömüyordu. Harry, kimseyle sosyalleşmeyecekse Tom'un neden yatmaya gitmediğini merak etti. Tom, sanki Harry'nin onu düşündüğünü hissetmiş gibi aniden kafasını kaldırıp ona karanlık bir bakış attı.

Ve bir çığlık duyuldu.

"Aah! Arkadaşlar!" Savannah ve Sierra, oturdukları banktan sıçrayarak kalkmıştı. Dört ayak üstü yere kapanmış Trelawney'e endişeyle bakıyorlardı. Herkes kadının etrafına toplandı, boş şarap kadehi çimenlerin üzerinde yatıyordu.

"İçkiyi fazla mı kaçırdı?" diye sordu Ron. Bembeyaz kesilmişti.

Trelawney, kafasını kaldırdı ve acı dolu bir ifadeyle yıldızlara baktı. Sıkılmış yumrukları çimenleri koparacak gibiydi. Sanki hiçbirini görmüyordu.

"Karanlık gece çöküyor!" diye feryad etti Trelawney. Sesi daha önce Harry'nin duyduğundan çok farklıydı, ağlayan küçük bir kız gibi geliyordu sanki. "Dehşet! Vahşet! Acı zamanı delip geçiyor, çok acıyor, biri durdursun! İhanet yakıyor! Nedenini öğrenmek istiyor! Yok olmasını istiyor. Yok olmak istiyor! Çok acıyor, çok..." Gözlüğünün altından süzülen yaşlar çenesinden kara toprağa akıyordu. Tuttuğu çimenleri koparmıştı, elleri toprak içindeydi. Trelawney'nin etrafındaki herkes ellerini ağzına götürmüştü, şok ifadesiyle izliyorlardı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu.

Trelawney doğruldu, göz bebekleri yuvalarının arkasına kaydı, neredeyse bembeyazlardı şimdi. Bu sefer daha derinden, kalın ve korkutucu bir sesle konuştu. "Karanlık gece çöküyor! Yeşiller terk ettiğinde dehşet her yanı saracak! Siyahlar beyazların kılığına girecek! Uçan yeşil alevler altında dans eden yüzlerce ışık bir anda sönecek! Bir ömür binlerce ömür yaşayacak karanlıkta, deri çürüyecek, zihin altüst olacak, öfke katlanacak! Yeşiller dönüp uzlaştığında dehşet sonsuzlukta kaybolacak! İntikam toprağı beslediğinde karanlık huzurla dolacak! Ama yeşiller için çok geç olacak, onun cezası sonsuzlukta kaybolmak! O kişi şu an bu avluda, aramızda!"

Profesör, son cümlesinden sonra tekrar çöktü. Vücudu baştan aşağı titriyordu. Gençler endişeyle birbirlerine baktı. Luna, korkuyla Ginny'e sarılmıştı. Ron ve Hermione kaşlarını çatmıştı. Ash'in yüzü kül gibiydi. Yerdeki kadına bakan Tom'un yüzü ifadesizdi. Savannah, Sierra, Dean ve Seamus, bir şeyler yapmasını bekliyormuş gibi Harry'e bakıyordu. Harry, yavaşça profesöre doğru yürüdü.

"Profesör?" Elini derin nefesler alan kadının omzuna koydu.

Trelawney, yavaşça doğruldu ve elbisesini düzeltti. Herkesten daha şaşkın görünüyordu.

"Ço-çocuklar? Kendimden mi geçtim?" Elini boğazına götürdü, sesi eski haline dönmüştü. Az önce olanları hatırlamıyormuş gibi görünüyordu. "Şarabı fazla kaçırdım galiba. Alkol toleransım biraz düşüktür. Özür dilerim çocuklar, biraz dinlensem iyi olur." Şaşkınlık içerisinde şatoya sendeleyip gözden kayboldu.

Uzun bir sessizlik oldu. Az önce ne olmuştu öyle? Bu gerçek bir kehanet miydi?

Hermione kaşlarını çattı. "Teatral bir şov. Neden şaşırmadım?"

Ginny, Hermione'ye katılıyormuş gibi başıyla onayladı.

"Bence de," dedi Ash. "Kehanet saçmalıktan ibaret." Fakat yine de derinden etkilenmiş gibi bir hali vardı.

"Kaçık dramatik ihtiyar, gecemizi mahvetti," diye şikayet etti Ron. "Ona birazcık sempati duymaya başlayayım dedim, tabii ki beni hemen pişman etmeyi başardı."

Sinirleri bozulan öğrenciler yavaş yavaş Ortak Salonlarına dağılmaya başladı. Harry, sadece Hermione'nin duyabileceği bir sesle, "Peki neden 'Dehşet' kelimesini bu kadar sık kullandı sence?" diye sordu.

"Harry, profesörlerin hepsinin fotoğraflardan haberi var," diye fısıldadı. "Bu, sadece bir performanstı. Kehanet denilen şey gerçek değil. Kafamızı meşgul eden bu kadar şeyin arasında bir de bunu düşünme lütfen. İyi geceler."

Hermione, Ron ve Ginny'e yetişip yatakhanenin yolunu tutarken Harry olduğu yerde kaldı. İlk kez arkadaşlarına katılmıyordu. İki yıldır Trelawney'nin dersini alıyordu Harry, onu hiç böyle görmemişti.

O kişi şu an bu avluda, aramızda! Kaybolan büyücülerin sorumlusu burada kafayı bulup eğlenen öğrencilerden biri miydi yani? Weasleyler ve Hermione olamazdı. Dean ve Seamus da olamazdı. Buradaki herkesi çok iyi tanıyordu. Yani Ash, Savannah ve Sierra dışında, fakat onlar da seri katil çıkacak tiplere benzemiyordu. Şu yeşil olayı da neydi öyle? Harry, Tom'un Slytherinli olduğunu hatırlayınca irkildi. Ama o da olamazdı. Çözmeye çalıştığı bu kadar sorun arasında neden büyücüleri kaçırsın? Luna da iyi geceler dileyip giriş kapısından şatoya girerken, Harry derin bir nefes aldı. Luna'dan bahsediyor olacak hali yoktu ya...

Tom, Harry'nin yanında belirdi. Harry, birden bir şeyi hatırladı.

"Trelawney transa geçmeden önce kafanı kaldırıp bana baktın," dedi kaşlarını çatarak. "Bunun olacağını biliyor muydun?"

Tom karanlık bir ifadeyle Harry'nin gözlerinin içine baktı. Hiçbir şey söylemedi. Hayır dememesi Harry için yeterli bir cevaptı.

"Peki bu sence gerçek bir kehanet miydi?"

Tom yine cevap vermedi. Harry sinirlenmeye başlıyordu ama.

"Tom, eğer bildiklerini benimle paylaşmaya niyetin yoksa hiçbir şey anlatma," diye şikayet etti. "Hiçbir şey bilmemek az şey bilmekten daha iyi."

Tom'un yoğun, karanlık ifadesi değişmedi. "Ben de az şey biliyorum, Harry," dedi sadece.

Harry iç çekti. "Peki Trelawney'nin bahsettiği kişinin hangimiz olduğu konusunda bir fikrin var mı? Girift zihninin derin köşelerinden bunu da çıkarabilir misin?" Son cümlesini dalga geçer gibi söylemişti, ama bu Tom'un hoşuna gitmiş gibi görünmüyordu.

"Ulaştığımda sana söylerim," dedi sinirli bir tonla. "Belki de söylemem. İyi geceler."

Harry, derin bir nefes alarak Tom'un gitmesini izledi. Neden bu kadar gizemli olmak zorundaydı? Ve onun gizemliliği Harry'i neden bu denli cezbetmek zorundaydı?

o

o - o - o - o

o

Pazartesi sabahı geziden dönen şato halkı, izledikleri şovun mükemmelliği hakkında çenesini kapatamıyordu bir türlü. Birinci sınıflar, yedinci sınıflar, yabancı öğrenciler, hatta profesörler bile sanki Wigtown'da hayatlarının en güzel gününü geçirmişti. Slytherinliler en kötüsüydü, ne zaman cezalandırılan Gryffindorluların yanından geçseler, ciğerlerinin izin verdiği kadar yüksek seslerle gösterinin ve kasabanın güzelliğiyle ilgili hava atıp duruyorlardı. Ama hiçbirinin bilmediği bir şey vardı, Harry ve arkadaşları onların hayal bile edemeyeceği kadar güzel bir gün geçirmişti. Yani, geceyi saymazsak.

"Biz yokken neler yaptınız bakalım?" diye sordu Hagrid, Ron'un kupasına sıcak çikolata doldururken. Kehanet'ten önceki öğle arasında Hagrid'i ziyaret etmeye karar vermişlerdi.

"Oh, hiç... Ders çalıştık," dedi Harry, bardağıyla gülümsemesini bastırarak.

Koca sakalının ardından muzipçe gülümseyen Hagrid, hiç de ikna olmuş gibi görünmüyordu.

"Heh. Hiç sanmıyorum. Boş şatoya kapatılmış bir avuç ergen Gryffindorlu ders çalışacak, ha? Beni diğerleri gibi aptal mı sandınız?"

Hermione kıkırdadı. "Tamam, birazcık eğlenmiş olabiliriz," dedi. Sonra merakla Hagrid'e baktı. "Wigtown gerçekten anlattıkları kadar güzel miydi, Hagrid?"

"Merlin'in sakalı, hayır! Hayatımın en sıkıcı günüydü, en sıkıcı günü diyorum size! Gösteri de saçmalığın daniskasıydı, en fazla yarım saat sürmüştür. Bütün profesörlerle birlikte yaramaz birinci sınıfların peşinden koşup durduk. Beş kilo vermişimdir," dedi koca göbeğine iki şaplak atarak.

Ron, "Biliyordum," dedi. "Sürü psikolojisi işte! İnsanlar abartılan bir şeyi daha da abartmaya bayılıyor. İntenret kültürü bize ne yaptı böyle?" Abartılı bir şekilde gözlerini devirdi.

"O internet, Ron," dedi Hermione. "Ama temelde haklısın."

Harry, sıcak çikolatasından bir yudum aldı. "Hagrid," dedi merakla. "Dumbledore ve McGonagall nerede? Neden şu yeni profesörle apar topar gittiler?"

Hagrid rahatsızca kıpırdandı. "Bunu size söyleyemem çocuklar. Sizi severim, ama bazı sınırları korumak gerek, ha? Size tek söyleyebileceğim şu, Dumbledore ciddi bir iş olmadığı takdirde okulu bırakıp gezmeye çıkacak bir adam değil. Siz kafanızı böyle şeylere takmayın. Derslerinize çalışmaya bakın."

Hagrid dağınık kulübeyi toplarken Harry düşüncelere daldı. Sormak istediği çok soru vardı, ama Hagrid'in Dumbledore'a olan sadakati sorgulanamazdı. Eğer Dumbledore konuşmamasını istediyse, Hagrid konuşmayacak demekti. Dalgın bir ifadeyle Fang'in boynunu okşarken Hagrid'in kulübesine göz gezdirdi Harry. Tertipliliğiyle tanınan biri değildi Hagrid. Dolayısıyla kulübenin kasırgaya kurban gitmiş gibi görünmesi de şaşırtıcı değildi. Şöminenin etrafındaki Sihirli Yaratıkların Bakımı kitabı açıktı ve sayfaların köşeleri katlanmıştı, patates ve soğan çuvalları açıktı ve etrafa saçılmıştı, şöminenin arkasındaki duvarda birkaç yamuk tablo vardı, önündeki açık valizde ise birkaç pelerin, Luna'nın Harry'e zarfta yolladığı alete çok benzeyen metal bir obje, ve bir çay seti...

"Umbridge hakkında ne düşünüyorsun?" diye sordu Harry.

Hagrid derin bir iç çekti ve valizi kapatıp köşedeki masanın altına itti. Arkasını döndüğünde öfkeli görünüyordu.

"Irkçı ve sihirkayırıcının teki. İstediği kadar kibar gülümsemesinin arkasına saklansın. Mugglelardan ve kırmalardan nefret ettiği belli," dedi tek bir nefeste. Onu çekiştirmek için can atıyormuş gibiydi. "Gençlerin kafasına böyle zehirli insanların girmesi için hiç hoş zamanlar değil bunlar, Harry. İçinde bulunduğumuz tehlikeli siyasi vaziyet belli... Şu Reddingwall denilen adamın da farklı olduğunu sanmıyorum. Ketum herifin teki. Benimle tek kelime konuşmadı."

Kimse yorum yapmadı. Henüz Profesör Reddingwall ile tanışmamışlardı. Öğrenci sayısının fazlalığından dolayı düello dersini ilk dönem sadece altıncı ve yedinci sınıfların almasına izin verilmişti. Harry, onun nasıl biri olduğunu öğrenmek için ikinci dönemi beklemek zorundaydı. Belki de okula dönmez, diye düşündü umutla.

o

o - o - o - o

o

Harry, Ron ve Hermione, Hagrid'e veda edip şatoya çıkan yokuşun yolunu tuttu. Hava güneşliydi, fakat tadını çıkaramıyordu Harry. Aklı hala Trelawney'nin kehanetindeydi. Hermione de bunu fark etmiş olmalıydı.

"Harry, hala o geceyi mi düşünüyorsun? Kaç kere söylemem gerekiyor? O kadın bir sahtekâr."

Tepeye yerleştirilmiş derme çatma taş basamakları tırmanan Harry hiçbir şey söylemedi.

"Bunu söyleyeceğimi düşünmezdim abi, ama Hermione haklı," dedi Ron. Hermione, Ron'un koluna hafif bir tokat attı.

Şatonun önündeki avluya geldiler. Avlu, taş banklara kurulup sohbet eden, ağaçların gölgesinde dinlenen ve avluyu çevreleyen yarı kapalı mekanda hızla derslerine yetişmeye çalışan öğrencilerle doluydu. Üçlü, tam şatoya girecekken arkalarından tanıdık bir ses geldi.

"Potter!"

Draco Malfoy'du bu. Güneş ışığının altında idrar sarısı renginde parlayan saçlarının altındaki bakış oldukça kızgındı bugün. Arkasında her zamanki gibi Crabbe ve Goyle vardı.

"Ne var, Malfoy?" diye sordu Ron. Derse yetişmeleri gerekiyordu, ve vaktini Malfoy'la harcamak istemediği belliydi.

"Seninle konuşan yok, sefil Muggle-sevici," dedi Malfoy, Ron'a aşağılayıcı bir bakış atarak. "Sorunumuz seninle," dedi Harry'e bakarak. Crabbe iki elini birleştirip yumruğundaki eklemleri çıtlattı.

Harry gözlerini devirdi. Bu sert görünüşlü çete tavırları eskimişti artık. "Ne istiyorsun, Malfoy? Dersimiz var."

"Pansy'e yaptığın büyüyü duyduk," dedi Crabbe. Kısık gözleri tehditkâr görünmeye çalıştığı için daha da kısılmıştı.

"Bizden birine saldırırsan, sizden birine saldırırız. Kural bu," dedi Goyle.

Harry, "Ne kuralı?" diye soramadan Crabbe asasını çıkarmış ve Hermione'ye doğrultmuştu bile.

"Genus Circumago!" diye bağırdı.

Panikle haykıran Ron, tereddüt bile etmeden Hermione'nin önüne atladı. Crabbe'in asasından çıkan beyaz ışık Ron'u göğsünden vurdu.

Avludaki öğrenciler hayretle nefesini tutup etraflarına toplanırken, Ron yere kapaklandı.

"D-dizlerim!" diye bağırdı. Çilli yüzü hayret ve acıyla gerilmişti. "Dizlerim ters döndü!"

Malfoy, Crabbe ve Goyle kahkahayı bastı. Birkaç saniye yerde kıvranan Ron'u izledikten sonra, işlerini başarıyla tamamlamış gibi arkalarını dönüp uzaklaşmaya başladılar. Hermione, Ron'la ilgilenmek için yanına eğilmişti, ama ayrılan üçlünün arkasından attığı bakış, Harry'nin bir daha asla görmek istemediği türden bir şeydi. Çileden çıkmış gibi görünüyordu, biraz korkutucuydu doğrusu.

Şaşırtıcı bir çeviklikle asasını çıkardı Hermione, ve ayrılmakta olan üçlüye doğrulttu.

"Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?" diye fısıldadı öfkeyle. "Colloshoo! Accio asalar!"

Malfoy, Crabbe ve Goyle, görünmez bir güç onları yere bağlamış gibi kalakaldı. Ayakkabıları zemine yapışmış gibiydi. Dizlerini kaldırmaya çalışıyorlar, ama ayakları yerden havalanmıyordu bir türlü. Goyle, dengesini kaybedip yere dizüstü kapaklandı, ama güçbela geri doğrulabildi. Bu sırada ceplerinden fırlayan asaları Hermione'nin önüne düştü.

"Ne yapıyorsun? Hemen beni çöz, Bulanık!" diye bağırdı Malfoy. Arkasını bile dönemiyordu. Sesindeki panik seziliyordu.

Avludaki öğrencilerden bazıları Malfoy'un kullandığı kelimeyi duyunca hayretle ve öfkeyle bağırdı. "Bu ne cüret?!" "Bok ye, Malfoy!" "Pis sihirkayırıcı!"

Öğrencilerden birkaçı da Ron'a yardım etmeye gelmişti.

"Harry, biz Ron'u Hastane Kanadı'na götürürken sen Profesör Snape'i çağır," dedi Hermione. "Acele edersek derse yetişebiliriz."

Harry, Hermione'nin böyle bir durumda bile derse yetişme çabasında olduğuna inanamıyordu. Hem de ciddiye almadığı bir derse. Takdire şayan biri, diye düşündü arkadaşının gür kahverengi saçlarının şatonun içinde kaybolmasını izlerken. Ama onu lanetlemeye çalışan kişilere gelirsek...

Harry, yere sabitlenmiş üç zavallı Slytherinlinin önüne geçti. Avludaki birkaç kişi hâlâ merakla onları izliyordu.

"Ne duruyorsun, Potter?!" diye bağırdı Malfoy. "Bulanık arkadaşını dinle, Snape'i çağır. Gryffindor'un kum saatindeki son puanları da düşürmesini izlemek istiyorum."

"Kibarca sormalıydın, Malfoy," dedi Harry zalim bir gülümsemeyle. Asasını çıkarıp Malfoy'un yüzüne doğrulttu. "Pungo!"

Acıyla çığlık atan Malfoy'un yüzü, yüzlerce arı tarafından sokulmuş gibi kızarmaya ve şişmeye başladı. Harry asasını hemen diğer iki yardakçıya doğrulttu. "Pungo! Pungo!"

Üç Slytherinli de tanınmayacak hale gelen yüzlerini tutarak acı içinde haykırıyordu. Harry, eserini zevkle inceledi. Domates soslu bir hamurişi tabağına bakıyordu sanki. "Daha yakışıklı görünüyorsunuz," dedi. Slytherinliler acıyla dolu çığlıklar atmakla meşguldü, cevap veremediler bile.

"Bizden birine saldırırsan, hepinize saldırırız. Kural bu," diye son lafını söyledi Harry, ve zaferle gülümseyerek şatoya doğru yürümeye başladı. Adımlarını bilerek yavaş tutuyordu, arkasından gelen çığlıkları duymak hoşuna gidiyordu. Kafasında Tom'un sesi vardı. Sevdiklerine karşı sadıktın çünkü...

o

o - o - o - o

o

Hermione, Astronomi Kulesi merdivenlerinin başında Harry'e yetişti ve Ron'un yarın akşama kadar düzeleceğini bildirdi. Harry rahatlamıştı, fakat yaptıklarını anlatınca, ve bir de üstüne Snape'i çağırmadığını söyleyince Hermione fena kızdı.

"Senin yüzünden Gryffindor eksi puana düşecek, Harry!" diye bağırdı. Ama o kadar puan kaybetmişlerdi ki, artık önemi yoktu bile. O da bunun farkında olmalıydı.

Gryffindorlu gençler, Astronomi Kulesi'nin tepesine vardığında nefes nefese kalmıştı.

"Yemin ederim, bir gün bu merdivenlerde can vereceğim," dedi Neville son basamağa tırmanırken. Bayılacak gibi görünüyordu.

Tam o sırada dersliğe açılan el merdiveninden koca bir çift ayağın indiğini gördüler. Yedinci sınıftaki Ash'in burada ne işi vardı?

"Ash? Burada ne işin var?" diye sordu Harry.

Ash, onu gördüğüne biraz şaşırmış gibiydi.

"Profesöre bakmaya geldim," dedi kafasıyla yukarıyı işaret ederek. "Dünkü olaydan herhangi bir şeyi hatırlayıp hatırlamadığını merak ediyordum."

"Hatırlıyor muymuş?" diye sordu Hermione. Ash kafasını iki yana salladı ve sarmal merdivenlerden aşağı inerek gözden kayboldu.

"Ne olayı? Dün ne oldu ki?" diye sordu Neville merakla. Harry, bu olayın duyulmasını istemiyordu nedense. Profesörün şarabı fazla kaçırdığını ve yere düştüğünü söyleyerek geçiştirdi.

Neville el merdivenine tırmanıp sınıfa girerken Hermione, Harry'nin kolunu tuttu.

"Ash dün kehaneti ciddiye almadığını söylememiş miydi?" diye sordu ciddiyetle.

Harry, boş merdivenlere baktı. Kuşkucu biri ciddiye almadığı bir kehanet için bu kadar merdiveni tırmanır mıydı? Hermione haklıydı. Ash'ten şüphelenmeye başlaması mı gerekiyordu yani? Gözleri yeşildi sonuçta.

Ders, dün geceki kehanetin yanında sıkıcı bir pembe dizi gibi kalırdı. Trelawney, öğrencilerden birbirlerinin çay fincanlarını okumalarını istiyordu. Harry, doğal olarak Hermione'yle eşleşmişti. Sembolleri deşifre etmelerini sağlayan kitaptan yardım alarak birbirlerinin çay yapraklarını okumaya başladılar.

"Hmm. Sence bu hilal mi, yoksa bir fasulye mi?" diye sordu Harry, fincanı Hermione'ye göstererek.

"Benim görmemem gerekiyor, Harry!" dedi Hermione, fincanı iterek. "Ayrıca o ısırılmış bir elma," diye ekledi sabırsızca.

Harry, kitabın sayfalarını karıştırdı. "Isırılmış elma," diye okumaya başladı. "Baştan çıkarmayı veya çıkarılmayı sembolize eder. Kötü alâmet belirtisidir. Fincanında ısırılmış elma çıkan kişinin zehirlenerek ölmesi veya intihar etmesi yüksek ihtimaldir. Of. İyi görünmüyor, Hermione."

Hermione abartılı bir şekilde gözlerini devirdi ve fısıldadı. "Kitapları da öğretmenin kendisi gibi dramaya yatkın."

Kıkırdayan Harry, arkasına yaslandı ve Hermione'nin kaşlarını çatarak onun fincanına bakmasını izlemeye başladı. Kızın burnu neredeyse Harry'nin fincanına girecekti.

"Bir düğüm görüyorum," dedi. "Yanındaki de sanırım... ateş... Ne yani, düğümleri mi yakacaksın?" Şaşkın bir şekilde kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı. "Düğüm. Sonsuzluğu sembolize eder. Fincanında düğüm çıkan kişinin sonuçlandırması gereken bir mücadelesi olması muhtemeldir. Düğümü çözmeden ölmesi, ruhunun arafta hapsolmasına sebep olabilir." Hermione huysuzca burnundan soludu. "Araf diye bir şey yok," diye kestirip attı. "Ruh diye bir şey de..."

Sayfaları tekrar çevirdi ve devam etti. "Ateş. Acı ve ızdırabı sembolize eder. Dehşet verici bir alâmet belirtisidir. Fincanında ateş çıkan kişinin dayanılmaz acılar çekeceği, işlerinin asla yolunda gi- Ay, Harry, yapamayacağım gerçekten." Fincanı sertçe masaya bıraktı. "Bu kitapta güzel bir şey yazmıyor. Fincanında pamuk şeker çıksa bile dayanılmaz acılar içinde can vereceğini söyleyecek. Bu saçmalığa inanıyor musun gerçekten?"

Harry omuz silkti. Yan masadaki Neville ve Dean'e doğru eğildi. "Nasıl gidiyor?" diye sordu.

"Benimki güzel," dedi Dean gülümseyerek. "Kalp ve yüzük var. Görünüşe göre tutkulu bir aşk beni bekliyor."

"Benimki de fena değil," dedi Neville. "Fincanımda kanatlar var. Uçacağımı söylüyor, yani güzel bir şey. Ama kuzgun da çıktı. Kötü bir sürprizi sembolize ediyormuş. Umarım büyükannemin sağlığı yerindedir."

Hermione ikna olmuş gibi görünmüyordu.

o

o - o - o - o

o

Yine yorucu bir gündü, diye düşündü Harry sıcak yatağında. Ama hiç uykusu yoktu. Hermione'nin gösterdiği fotoğrafları, Trelawney'nin kehanetini ve ister istemez çay fincanında çıkan sembolleri kafasından çıkaramıyordu. Dumbledore'un okulda olmaması da hissettiği endişe duygusunu yoğunlaştırıyordu. Dumbledore'suz bir Hogwarts'ta uyumaya çalışmak, tipi varken çatısız bir evde uyumaya çalışmaktan farksızdı. Hastane Kanadı'ndaki Ron'u ziyaret etmeye karar verdi.

Ortak Salon'da Fred ve George vardı. Savannah ve Sierra'yla şöminenin etrafında bağdaş kurmuş, ellerindeki kupalardan sıcak bir şeyler içiyorlardı. Harry onlara Ron'un yanına gideceğini söyleyince Fred, "Küçük Weasley'e iyi dileklerimizi ilet," dedi. "Ayrıca yarın iyileşeceğini hatırlat, üzüntüden dizini dövmesin."

"Evet, bu lanet onu fena dize getirdi," dedi George.

"Biz de çok üzüldük," dedi Savannah. "Duyunca dizlerimizin bağı çözüldü."

Herkes gülerken Harry, "Sizden nefret ediyorum," dedi.

"Bir dakika Harry," dedi George, şimdi ifadesi ciddiydi. "Şimdiden haber vereyim. Snape sana çok pis kızdı, dostum. Biz de Ron'un yanından geliyoruz. Madam Pomfrey yaraladığın üç işe yaramaz Slytherinliyi tedavi etti, ama Snape'in öfkesiyle karşılaştıktan sonra senin hastanede kaç gün geçireceğin meçhul."

Harry bunu tahmin edebiliyordu zaten. Ama artık Gryffindor'un kırılacak puanı kalmamıştı. Snape ne yapabilirdi ki? Puanları gösteren kum saatini kapıp Harry'nin üzerinde mi parçalayacaktı? Serinkanlılıkla kafasını sallayan Harry, Şişman Hanım'ın portresine doğru yürümeye başladı.

"Harry!" diye bağırdı Sierra. Harry tekrar arkasını döndü.

"Sen iyi bir arkadaşsın, Harry," dedi Sierra. "Arkadaşının kötü gününde dizinin dibinden ayrılmıyorsun. Gece boyunca diz dize oturup sohbet edin."

Fred ve George bağırdı. "Vay canına, Sierra! Kombo yaptın!"

Harry tekrar etti. "Sizden. Nefret. Ediyorum."

o

o - o - o - o

o

Harry, Hastane Kanadı'nın bulunduğu kuleye dördüncü kattaki kestirmeden gitmeye karar verdi. Kış yaklaşıyordu, ve gecenin bu saatinde soğuk araziye çıkmak istediği son şeydi. Mesleğini sağlığa adayan çeşitli azizleri resmeden goblenlerle süslenmiş Hastane Koridoru'nun bir duvarı açıktı ve araziye bakıyordu. Taş koridor düzinelerce meşaleyle aydınlatılmıştı, fakat buna rağmen şato dışından esen serin hava Harry'nin tüylerini ürpertiyordu.

Ron'a geçmiş olsun hediyesi olarak getirdiği Binbir Çeşit Fasulye kutusunu inceleyerek Hastane Kanadı'na yürürken, ayağına takılan sert bir şey ani ve büyük bir gürültüyle yere kapaklanmasına sebep oldu. Bu arbede sırasında hem asasını, hem de fasulye kutusunu yere düşürmüştü. Gözlüğü de uçup gitmişti. Taş zemine çarpan asadan birkaç küçük patırtı ve renkli kıvılcım çıktı. Rengarenk fasulyelerin tüm koridora saçıldığını duyabiliyordu.

Dünyası bir anda bulanık bir karmaşaya dönüşen Harry, şaşkınlık ve endişe içinde zemini yoklayarak gözlüğünü bulmaya çalıştı ki neye takılıp düştüğünü görebilsin. Gözlüğünü taktığında her şey netleşti ve Harry takıldığı şeyi gördü, fakat görmemiş olmayı diledi.

Vincent Crabbe rengarenk fasulyelerle dolu taş zeminde, Harry'nin ayaklarının dibinde sırtüstü yatıyordu. Yüzü patlıcan rengine çalan bir mora dönüşmüş ve şişmişti. Cansız gözleri ardına kadar açıktı, ve dehşet dolu bir ifadeyle boşluğa kilitlenmişti. Harry, boğazını baştan sona kaplayan ince bir yara izi gördü. Boğulmuş.

Harry'nin kanı dondu. Vücudunun her yeri titremeye başladı. Kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibiydi. Bu bir şaka olamazdı, değil mi? Birkaç adım geriledi, koşup yardım çağırmalıydı. Sonra durdu. Bacakları titriyordu. Nereye gideceğini bilmiyordu bile. Dumbledore yoktu, McGonagall yoktu. Harry, çaresizlik içinde düşündü. Gözlerini yerdeki korkunç manzaradan ayıramıyordu. Snape... Evet, Snape'e gidecekti.

Harry'nin önündeki koridordan telaşlı ayak sesleri gelmeye başladı. Ve bir tanıdık erkeğin sesi. "Bilmiyorum, Profesör. Karnı ağrıyordu, yürüyüşe çıkmıştı. Sizce buraya dönmüş ola-"

Köşedeki koridordan Draco Malfoy, Gregory Goyle, Pansy Parkinson ve Tom belirdi. Hepsinin üzerinde gece kıyafetleri vardı, ve Harry'i görünce ani bir duraksamayla birbirlerine çarptılar. Gözleri önce budala gibi dikilen Harry'e, sonra da arkadaşlarının yerde yatan cansız bedenine kaydı.

Pansy tüm şatoyu ayağa kaldıran bir çığlık atarken olayı daha da kötüleştirebilecek tek şey oldu. Dörtlünün arkasından siyahlar içindeki Snape ortaya çıktı, gördüğü manzarayı idrak etmesi birkaç saniye sürdü. Snape, Harry'e hiçbir zaman şefkatle bakmamıştı, fakat bu seferki bakışında daha farklı bir şey vardı. Harry'nin ensesindeki tüylerin dikilmesini sağlayan bir şey. Snape, ondan korkmuş gibi görünüyordu.

Malfoy ve Goyle, arkadaşlarının cesedinin önüne çöktü ve Harry'nin içini parçalayan bir hüzünle ağlamaya başladı. Harry, onları ağlarken görünce üzüleceğini asla düşünmemişti. Pansy'nin çığlığı hıçkırıklara dönüşmüştü, Tom'un yüzündeki ifadeyi okuyamıyordu Harry. Tom'a bununla ilgisi olmadığını söylemek istiyordu, bağırmak istiyordu. Ama dili tutulmuştu.

"Potter, ne yaptın sen?" diye sordu Snape, serinkanlılığını korumaya çalışmış, ama başaramamıştı. Harry'e değil de, Harry'nin arkasındaki duvara bakıyordu sanki.

Birkaç adım gerileyip arkasını dönen Harry, gecenin ikinci şokunu yaşadı. Meşale alevlerinin gölgesinin dans ettiği taş duvarda bir mesaj vardı. Ateşle duvara alazlanmış gibi görünüyordu.

Mugglelar Asla Diz Çökmeyecek! Sihirkayırıcılar, Hepinizin Kökünü Kurutacağız!

Pansy yutkundu, yanakları kıpkırmızı gözlerinden akan gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Yüzündeki nefret ve öfke ifadesi korkutucuydu. Yataklarından fırlayan şato ahalisi, yarı uyanık bir vaziyette etraflarında toplanmaya başladı, hepsi kargaşanın kaynağını merak ediyordu. Manzarayı gören herkes gürültüyle nefesini tutuyor veya çığlık atıyordu. Kalabalık büyürken, Pansy titreyen parmağıyla Harry'i işaret etti.

"Arkadaşımızı öldürdü! Bulanık arkadaşının intikamını almak için! Arkadaşımızı bir MUGGLE GİBİ ÖLDÜRDÜ!"

Parmağını, boynunda telle boğulmuş gibi bir iz bulunan Crabbe'e çevirdi. Fısıldaşmaların dalgalarla yayıldığı kalabalık gittikçe büyümeye başlamıştı. Öndekiler arkadakilere neler olduğunu anlatırken, bembeyaz kesilmiş tüm yüzler Harry'e kafesinden kaçmış tehlikeli bir vahşi hayvanmış gibi bakıyordu.