10 Mayıs 1977

'Von Dierke'in atışıyla Bigonville maçın ilk sayısını buluyor.' diye haykırdı sunucu. Fransızca'yı pürüzlü bir Alman aksanıyla konuşuyordu. 'Bigonville Bombacıları Grodzisk Cincüceleri karşısında 10'a 0 önde. Bigonville'in önümüzdeki yıl Kamboçya'da yapılacak olan dünya kupası için Lüksemburg Ulusal Takımı'na 4 oyuncu verdiğini hatırlatmakta yarar var.'
Parlak pembe bir cüppe giymiş olan kızıl saçlı adam mavililerin arasında sert zigzaglar çizerek ilerliyordu. 'BIELSKI!' dedi sunucu heyecanla bağırarak. 'Marcin Bielski, şu an son sürat Bigonville kalesine doğru ilerliyor. Juncker'in yolladığı Bludger'dan kurtulmayı başardı, kaleye doğru- Juncker ikinci bir Bludger yolladı ve- QUAFFLE'I DÜŞÜRÜYOR! Yapmaması gereken bir hata, çok fazla zaman kaybediyor ve Bigonville kalesi ilk tehditi atlatıyor.'

***

Gazetenin ön sayfasında kalın puntolarla 'Sihir Bakanlığı Çalışanı Ölü Bulundu!' yazıyordu. Manşetin altına yerleştirilmiş fotoğrafta zayıf, çökük yüzlü bir adam ve karısı ışıltılı yüzlerle gülümsüyordu.
Alastor Moody gazeteyi spor sayfasına da göz attıktan sonra belirgin bir hayal kırıklığı ile gazeteyi kapatıp masanın üzerine koydu. Pembeli yedi oyuncunun altın kupayı kaldırırken çekilmiş fotoğrafıyla servis edilen haber canını sıkmıştı. Haberin başlığı 'Avrupa Kupası, tarihinde ilk kez Polonya'da.' idi.
Prewettlar'ın kestane rengi saçlı olanı Gideon Moody'e 'Evan Rosier hâlâ bulunamadı.' dedi. Alastor Moody 'Ve bulunamayacak da.' diye cevap verdi. 'Ölüm Yiyenler'in Karargâhı'nda olduğuna yirmi galleonuna bahse girerim, sorun Karargâh'ın yerini bulmakta.'
Rubeus Hagrid iri yarı yumruğunu masaya vurdu. 'Redburn her zaman iyi bir çocuk olmuştu.' dedi, gür sesiyle. 'Okuldan atıldığım dönemde beni savunan az sayıda öğrenciden biriydi.'
'Mundungus Fletcher Rosier'i Knockturn Yolu'nda gördüğünü söylüyor,' dedi Emmeline Vance. O sırada, elinde bir tabak patates püresiyle, odadan içeri girmiş olan Fabion 'Yalan.' diye cevap verdi Emmeline'e. Ahşap masaya oturmuştu. Püreyi hızla yemeye başladı. 'Fletcher'ın söylediği hiçbir şeye inanmam.' dedi tabağı yarılayıp bir nefes aldıktan sonra.
Emmeline yüzünde belirgin bir tiksintiyle Fabion'a bakarak 'Yemekten yeni kalktık.' dedi. 'Orada da bir sürü şey yedin. Bu kadar obur olmak zorunda mısın?'
'Molly'nin onunla görüşmeyi azaltmasına şaşmamalı' diye güldü Hagrid. 'Çocuklarının ona çekmesinden korkuyor. Oğlan dayıya çeker demişler.' Gideon'a döndü. 'Onun yeniden hamile olduğunu duydum.'
'Hamile, evet.' dedi Gideon. 'En son konuştuğumda bir kız olana kadar deneyeceğini söylüyordu.'
'Büyük cesaret doğrusu,' dedi Emmeline. 'Şu zamanda üç çocuk bile büyük riskken.'
'Ah; ama Charlie'yi görmelisiniz.' dedi Gideon. Ailesinden konuşmaya başlayınca gözlerinin için parlamıştı. 'Kesinlikle çok yetenekli.'
Hagrid ve Emmeline Vance gülümserken Alastor Moody 'Saçma,' dedi. 'Benim hastalık iznimden daha sık doğum izni alıyor.'
'Sen hiç hasta oldun mu ki?' diye sordu Benjy, bir kahkaha atarak.
'Bir keresinde olmuştum.' diye cevap verdi Moody. 'Maaşına zam istiyorsan senden de aynı performansı beklerim.'

***

'Lordum' dedi kalın sesli, iri yarı adam. Dizlerinin üzerine çökmüş; koltukta oturmakta olan bir diğer adamın cüppesinin siyah eteklerine bakıyor, sesi heyecandan titriyordu.
Bulundukları oda genişçe fakat karanlık bir salondu. Yerler kırmızı halıyla; duvarlarsa antika eşyalarla kaplıydı. Bir köşede büyük bir gümüş ayna vardı. Odanın içindeki maskeli birkaç kişi de odanın köşelerine çekilmişlerdi.
Bir seksen beş boyundaki Dean Wilkes dizlerinin üzerinde kıpırdamadan duruyordu. Otuz iki yaşındaydı ve yedi senedir Karanlık Lord'un hizmetindeydi. 'Lord'um' diye tekrar etti.
Lord Voldemort uzun tırnaklı elleriyle tuttuğu asasını salladı ve duvardaki meş'aleler parlayıp yeşil bir alevle yanmaya başladılar.
'Wilkes,' dedi Voldemort, tiz sesiyle. 'Sonunda gelebildin. Evan'ın senden gelecek haberleri dört gözle beklediğine eminim.'
Maskelilerden biri huzursuzca kıpırdandı. Lord Voldemort ona döndü ve 'Sen de bize katılmak istemez misin Evan?' diye sordu.
Maskeli adam yaklaştı ve reverans yapıp Wilkes'in yanına eğildi. Wilkes'in aksine o daha küçüktü. Boyu bir yetmişten biraz daha azdı.
'Maskeni çıkar.' diye buyurdu Voldemort. Evan Rosier maskeni çıkardı ve ince yüzü görüldü.
'Raven Redburn'ü öldürürken aklından ne geçtiğini sorabilir miyim Evan?'
'Lordum,' diye cevap verdi Evan Rosier, zar zor duyulan bir sesle. 'Imperius ile mücadele etmeye başlamıştı. Uyanmaya başlamıştı.'
'Bugün Rosier'in evinde ne gördüğünü anlat Wilkes.'
'Lordum Seherbazlar tepeyi arıyorlardı.' diye cevap verdi Dean Wilkes. 'Evan Rosier'i bulmalarına yarayacak bir şey. Onun Ölüm Yiyen olduğuna dair bir kanıt.'
'Kimliğini açık ettiğinin farkında mısın, Rosier?'
'Lordum, eğer yapmasaydım daha fazla-' Evan Rosier ızdırap içinde sustu, çığlık atmamak için kendini sıkıyordu. Lord Voldemort kendinden memnun gülümsedi.
'Lordum,' dedi Dean Wilkes. 'McKinnon'a Imperus Laneti yapmayı başardım.'
Lord Voldemort'un gözlerinden kırmızı bir parıltı geçti. 'Hangi McKinnon?'
'Steve McKinnon.'
'Seherbaz olan McKinnon mı?' diye sordu Voldemort. 'Zümrüdüanka Yoldaşlığı üyesi olan? Dumbledore'un çok güvendiği Steve McKinnon.'
Dean Wilkes başını sallayınca Voldemort bir kahkaha attı. 'Görüyor musun Rosier?' dedi kahkahalarının arasında. 'Sen beni ne duruma düşürüyorsun, Wilkes ne yapıyor? Wilkes, sen çıkabilirsin.'
Uzun boylu adam odadan çıktıktan sonra Voldemort 'Evan Rosier,' diye tısladı. 'Seni affetmek istiyorum.'
Evan Rosier umutla başını kaldırıp Lord Voldemort'a baktı. 'Lordum bağışlayıcılık konusunda çok cömertler.' dedi. 'Beni affettikleri için asla pişman olmayacaklar.'
'O kadar da çabuk değil.' dedi Voldemort. 'Bu gece bir göreve çıkmanı istiyorum. Madem deşifre oldun...'
Evan Rosier 'Lord'um ne isterlerse yapmayı hazırım.' dedi. Voldemort gülümsedi. 'Kurtulmanı istediğim bazı insanlar var. Bazı Yoldaşlık üyeleri. Madem deşifre oldun.'

***

Argus Filch kalenin kapısını açmaya gittiğinde karşısında Benjy Fenwick'i gördü. 'Geç' dedikten sonra homurdana homurdana kenara çekildi.
'Size de tünaydın .' dedi Benjy, içeri girerken.
'Zaten yeterince üşüdüm,' dedi hizmetli. 'bir de seninle uğraştırma beni.' Atkısını boynuna bir kat daha doladı.
'Bu okul Apollyon'dan sonra daha kötüsünü görmez demiştim; ama o bile senin kadar aksi değildi.'
Kendi kendine gülerek bahçeden geçti ve binanın içine girdi. Albus Dumbledore'a rapor vermesi gerekiyordu.
Büyük Salon'da olabileceği ihtimaline karşın içeri baktı; ancak salonda öğle yemeklerini yemekte olan öğrencilerden başka kimse yoktu. Dumbledore'un ofisine çıktı.
Ofis, Müdür Kulesi'nin en tepesindeydi. Şifreyi söyleyip içeri girdiğinde Dumbledore'u dergi okurken buldu.
'Muggle dergileri mi?' diye sordu Benjy, müdüre.
'Ah, sadece zaman geçiriyordum.' diye kıkırdadı Dumbledore. Dergiyi özenle katlayıp masasının çekmecesine koydu ve ellerini kavuşturup Benjy'e baktı. 'Otur lütfen'
'Evan Rosier'in evinde hiçbir şey bulunamadı.' dedi Benjy, deri koltuğa oturup. 'Kanıt olarak kullanabileceğimiz hiçbir şey yok. Sanırım Moody'nin başı bu yüzden biraz ağrıyacak. Bakan az önce bizzat ofisime geldip onun kaynakları bu şekilde harcamasından rahatsız olduğunu söyledi. Ayrıca yine işte değildi; ben onun saha görevinde olduğunu söyledim; ancak inandı mı bilmiyorum.'
'Alastor'u işten kovmaya cesaret edemezler.' dedi Dumbledore, yorgun bir sesle. O sırada gelen bir tıkırtı üzerine ikisi de geri dönüp kapıya baktılar.
Üniformalı iki genç içeri girdi. Erkek olanı orta boyluydu. Siyah saçları dağınıktı; başının arkasında bir tutam inatçı bir şekilde dimdik ayakta duruyordu. Kız ise, zayıf ve beyaz tenliydi. Uzun, kızıl saçları vardı. İkisinin de göğsünde Öğrenci Başkanı olduklarına dair birer rozet takılıydı.
'James, Lily.' dedi Dumbledore, şaşırarak. 'Bu ziyaretinizi neye borçluyum?'
'Sizinle bir şey konuşmak istiyorduk Profesör.' dedi Lily, gülümseyerek. 'Ancak kapıda bir iki arkadaşımız daha var; ancak onları içeri alsak mı almasak mı bilemedim, şifreyi bilmemeleri gerekiyor sonuçta.'
Dumbledore gülümsedi ve James'e 'Git ve 'i ve diğerlerini çağır.' dedi. James odadan çıkarken Lily'i Benjy'e 'Sizi hatırlıyorum.' dedi. 'İlk gece bizi Ortak Salon'a siz götürmüştünüz. Benjy Fenwick, değil mi?'
'Gryffindor'sun demek.' dedi Benjy. 'Yüzün gerçekten tanıdık geliyor; ama ismini hatırlayamadım.'
'Lily Evans.'
Bu sırada James beraberinde bir kalabalıkla geri dönmüştü. Üçü erkek dört kişiydiler. Erkeklerden uzun boylu olan ikisi Sirius Black ve Remus Lupin'di. Sirius Black gerçekten çok yakışıklıydı. Onun yanında kısa boylu Peter Pettigrew vardı. Dörtlünün en sonunda ise, leylek gibi bacaklarıyla, Lily'nin en yakın arkadaşı, pembe saçlı Dorcas Meadows vardı.
'Beraberinizde getirdiklerinizi gördüğümde ' dedi Dumbledore, gözlerini James'inkilere dikerek. 'ne maksatla gelmiş olduğunuzu tahmin edebiliyorum ve ne yazık ki cevabım hayır.'
'Profesör, buradakilerin hepsi reşit.' dedi James. 'Hepimiz on yedi yaşına girdik.'
'Cevabım değişmeyecek . Ayrıca bunu sağda solda konuşuyor olmanız benim başımı ağrıtacak. Zümrüdüanka Yoldaşlığı gizli bir topluluktur. Bu konuyu babanızla konuşacağıma emin olabilirsin. Ayrıca, böylesine tehlikeli bir iş okul çocuklarına göre değil.'
'FYBS lere girdik bile.' dedi Sirius. 'Bir ay sonra mezun olacağız. Ayrıca ben, James ve Dorcas Seherbazlık için başvurduğumuzda mülakata kabul edildik. Daha sınav sonuçlarımız gelmeden hem de.'
'Seherbaz olma ihtimalinizin bulunması sizi ölümsüz yapmaz.' dedi Dumbledore. 'Öğrencim olduğunuz sürece, bu okula bağlı bulunduğunuz sürece, bunu kabul etmiyorum. Lütfen, haziran ayına kadar bu konuyu bir daha açmayın.'

***

'Bekâr evi dedikleri bu oluyor herhalde.' dedi Molly Weasley, kardeşlerinin evine şöyle bir göz atarak. Ev fazlasıyla dağınıktı.
Kızıla çalan saçları vardı. Karnı burnundaydı. Kucağında bir yaşında bir bebek vardı. O içeri girdikten sonra babasının elinden kurtulan kumral saçlı çocuk 'Gideon Dayı!' diye bağırarak koştu ve Gideon'ın kucağına atladı.
'Elimden kurtuluverdi.' dedi Arthur Weasley. Yedi yaşındaki diğer çocukla birlikte o da içeri girmişti. Molly onaylamadığını belirtircesine başını iki yana salladıktan sonr tekrar şimdi kucağında beş yaşındaki Charlie'yle dikilmekte olan erkek kardeşine döndü. 'Bu ev neden bu kadar pis?'
'Bu hafta sıra Fabion'daydı.' diye homurdandı Gideon. 'Ben de inat ettim toplamadım.'
'İyi iş becerdin,' dedi Molly ve asasını salladı. Kıyafetler kendi kendilerine katlanıp çekmecelere yerleşirken 'Bu ev birgün başınıza yıkılacak.' diye homurdandı.
'Yine ne konuşuyo' bu yav?' dedi Fabian kardeşlerine bakarak. 'Umarım gelirken yiyecek bir şeyler de getirmişsindir.'
'Boğazından başka bir şey düşünme zaten. Bu eve bir kadın lâzım. Artık hiç değilse biriniz evlense diyorum.'
'Bul da evlenelim.' dedi Fabian, Arthur'un elindeki tepsiye umutla bakarak.

***

Kararmak üzere olan hava tatlı bir yeşillikteydi. Prewett'ların bataklıktaki şirin evininin mutfağı etraftaki tek ışık kaynağıydı. Kurbağa vraklamaları ve sinek seslerine evden gelen insan sesleri karışıyordu.
'Bu sefer bir kız olacak,' diyordu kadın. 'Hissediyorum.'
'Çok heveslenme derim Molly.' dedi adam. 'Benim ailemde pek kız çocuk olmaz. Ağabeyim William'ın altı çocuğu da erkek.'
'Gerekirse yirmi tane doğururum. Ama bir kızı öylesine istiyorum ki.'
Havada aniden tekinsiz bir kara bulut belirdi. Bulut küme küme toplanıp ilerliyor, hızla Prewett'ların evine yaklaşıyordu. Bulut tıpkı suda dağılan mürekkep gibi yayıldı ve çimenlerin üzerinde katılaşarak kara cüppeli beş figüre dönüştü.
Üç tanesi gümüşten kurukafa maskesi takmıştı. Diğer ikisinin maskesi ise altındı. Altın maskelilerden kısa boylu olanı asasını çekti ve eve yaklaştı.
'Incendio,' diye fısıldadı. Asasının tükürdüğü alevler çatıyı tutuşturdu. Arkadasındaki dörtlü de bahçeyi tutuşturmuştu. Uzun boylu gümüş maskeli 'Calamus' diye tıslayarak etrafa ateşten oklar fırlatıyordu.
'Ölüm Yiyenler' diye haykırdı kadın. 'Merlin aşkına, Ölüm Yiyenler buradalar.'
'Molly, kaç! Çocukları alıp kaç!'
'Bu halimle cisimlenemem.'
'İçeri git o halde!'
'O da gelmiş mi? Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen de burada mı?'
'MOLLY SANA İÇERİ GİT DEDİM!'
Fabion ve Gideon Prewett'ın dışarı çıkmasıyla ortalık birden karıştı. İki kardeş sırtlarını birbirlerine vermiş, dövüşüyorlardı.
'O keçi sakalını nerede görsem tanırım.' diye tısladı Fabion. 'Evan Rosier bu!'
Altın maskeli adam gülerek maskesini çıkarttı. Diğer tarafta Gideon gümüşlülerden biriyle kıyasıya mücadele ediyordu.
Ölüm Yiyen Avada Kedavra diye bağırırken Gideon Impedimenta diye haykırdı. Gideon'un asasından fışkıran mor ışın Ölüm Yiyen'in neon yeşiliyle çarpıştı. Sonra mor ışın yeşilin etrafında sarmallar çizerek ilerledi ve Ölüm Yiyen'i göğsünden vurdu. Adam mor bir titreyişle tepe üstü yıkıldı.
Hasmından kurtulan Gideon diğer iki gümüşlüye yöneldi ve 'Cascadion!' diye bağırdı. Asasından fışkıran altın rengi ışın tıpkı su damlaları gibi etrafa dağıldı. Ölüm Yiyen büyüyü kesti ve ona bir lanet yolladı. Gideon'u ıskalayan lanet evin duvarında patladı.
'Sersemlet!'
Arthur Weasley de şimdi evden çıkmıştı. Yolladığı büyü kaçmakta olan diğer altın maskeli Ölüm Yiyen'i ıskalayınca 'Colloshoo!' diye bağırdı. Ölüm Yiyen olduğu yerde kaldı. Ayakları yere yapışmıştı.
Fabion Prewett maskesini açmak için yapışmış Ölüm Yiyen'e doğru ilerlerken Ölüm Yiyen vücudunun izin verdiği ölçüde döndü ve 'Ruptispektis!' diye tısladı. Fabion gözünü tutarak tepe üstü yere yıkıldı. 'Acıyor! Acıyor!'
Savaşanlar Fabion'a bakmak için durduğunda Gideon fırsattan istifade edip asasını gökyüne kaldırarak bir şeyler fısıldadı. Asadan fırlayan gümüş şahin kanatlarını çırpararak havalanırken Gideon 'Moody'e git!' diye bağırdı.
Gideon'un bağırmasıyla savaşanlar tekrar hareketlenmişti. İki gümüşlü Arthur'a yönelmişti. Kızıl saçlı adam, büyüleri kesmekten başka bir şey yapamıyor, karşılık vermeye fırsat bulamıyordu.
Kayınbiraderinin sıkıştığını gören Gideon maskesi düşmüş olan -adı Igor Karkaroff'tu- üçüncü Ölüm Yiyen'i sersemlettikten sonra Arthur'un yanına gitti.
'Yoldaşlık geliyor' diye bağırdı Gideon, ufuktaki beyaz bulutu işaret ederek. İki Ölüm Yiyen şimdi daha ateşli dövüşmeye başlamışlardı. Arthur Weasley gerileyerek eve girdi ve 'Protego Horribilis' diye bağırdı. Asasından çıkan turuncu ışın evin önünde ışıktan bir kalkan oluşturdu.
'Yangını söndür Arthur!' dedi Gideon, hâlâ Ölüm Yiyenler'le dövüşerek.
'Bu kadar mı?' diye bağırdı Alastor Moody. Asasından fırlayan ipler Ölüm Yiyenler'den birini bağladı; diğer Ölüm Yiyen ise korkuyla buharlaştı. 'Bütün bu yaygarayı dört tane budala için mi kopardınız?'
'Dört değil.' dedi Gideon, hızla etrafına göz atarak. 'Evan Rosier nerede?'

***

Kara cüppeli Ölüm Yiyen koridorda hızla yürüyordu. Dışarıdaki çığlıklar evin içinde yankılanıyordu.
Üst kattaki yatak odasına girdi. Odanın köşesinde kadın kucağında çocuğuyla çömelmişti. İki tane çocuğu da ellerinden tutuyordu.
Rosier'i gördüğünde kadın başını kaldırdı ve yaşlı gözlerle 'Lütfen,' diye fısıldadı. 'Çocuklarım, lütfen...'
Evan Rosier güldü ve asasını kaldırıp Molly'e doğrulttu.
'Lütfen,' diye yineledi kadın.
'Biliyor musun?' dedi Rosier gülerek. 'Seni öldürmeyeceğim.'
Kadın inanamadı. 'Teşekkür ederim,' diye fısıldadı, inanmaya yine de cesaret edemeyerek.
'Ama dünyaya yeni bir Weasley'in gelmesine gerek yok, değil mi? Zaten yeterince kanıbozuk var.'
Asasını biraz aşağı indirdi ve 'Crucio!' diye bağırdı. 'Crucio! Crucio!' Molly Weasley rahmini tutarak iki büklüm oldu ve acıyla haykırmaya başladı.
'Burada bir yerde olmalılar.' diye bağırdı biri dışarıdan. Evan Rosier odadan çıktı. Koşarak merdivenden aşağı indi, birini sersemlettikten sonra kendini dışarı attı. Gideon Prewett ve Alastor Moody dışarıdaydı.
Yerde yatmakta olan Igor Karkaroff'u kaptığı gibi buharlaştı.
'Şunları paketleyelim,' dedi Moody. 'Molly'nin iyi olduğuna eminim, merak etme.'
Gideon kaşlarını çattı. Marlene McKinnon ile Caradoc Dearborn bağlanmış Ölüm Yiyen'le ilgileniyorlardı. Alastor ve Gideon da yere yapışmış olanına yöneldiler.
'Sarı saçlarına bakarsak, eğer erken konuşmuyorsam, Lucius Malfoy'u yakalamış olabiliriz.' dedi Moody. 'Belki de bir maaş ikramiye alırım, ne dersin? Haha, Malfoy'un kokmuş postu daha fazla eder eminim.'
Alastor Moody altın maskeyi çektiğinde Steve McKinnon'ın tombul suratıyla karşılaştı.

***

'Karınız çok iyi ' dedi Şifacı, Arthur'a. Odadan dışarı çıkmıştı. 'Duygusal olarak sarsılması dışında bir şeyi yok.'
Kadın menekşe rengi gözleriyle şimdi derin bir oh çekmiş olan Arthur'a bakıyordu. 'Ancak, bebeği kaybettik. Buraya geldiğinde düşük çoktan gerçekleşmişti. Yapabileceğimiz bir şey yoktu, gerçekten üzgünüm.'
Arthur başını salladı. O an, Molly'den başka bir şey düşünmüyordu. 'Ona siz söylemek istersiniz diye düşündüm.' diye devam etti Şifacı. Arthur teşekkür etti. 'Bir kızdı.'
Arthur'un ellerini okşadıktan sonra 'Hastayı fazla yormayın.' dedi. 'Şimdilik ikiden fazla ziyaretçi almaması daha iyi olur.'
Arthur kapıyı açıp içeri girdi. Molly, şimdi ayılmış, tavana bakıyordu. Gözlerinde yaşlar birikmişti. 'Bir şey söylemene gerek yok,' dedi kocasını gördüğünde. 'Artık onu hissetmiyorum. Gittiğini biliyorum.'
'Onu çok güzel yetiştirecektik.' dedi Arthur, gözünde yaşlarla gülümseyerek. 'Ve çok güzel bir kız olacaktı.'