İkinci Bölüm: Bütün Umutlar Sönüyor
Bu sadece bir başlangıçtı. Günlerdir, gecelerdir devam ediyordu, öyle ki öğrencileri Snape'in bitkinliğini yüzünden anlayabilecek hale gelmişlerdi. Tabii ki birçoğu sınırdaki saldırılar yüzünden olduğunu tahmin ediyorlardı, en akılsızları bile İksir Profesörlerinin geceleri nereye gittiğini biliyorlardı, ama gerçekte kâbuslar yüzünden çok az uyuyabiliyordu.
Her şeyi tekrar yaşıyordu.
17 Ekim'de başladı her şey, Voldemort'un Black'in Avalon'dan yok olduğunu öğrendiğinin ertesi günü. Seherbazlar haberleri bir hafta kadar saklamayı başarmışlardı, ama öğrenilince gazeteler deliye dönmüştü ve raporlar doğruysa (ve Bella genelde Karanlık Lord'un ilgi duyduğu yerdedir), Voldemort kendini kaybetmişti.
Hogsmeade bu yüzden oldu.
Snape bunu düşündükçe kendini kötü hissediyordu, ertesi gün Hogwarts profesörleriyle ölüleri gömerken daha da kötü hissetti kendini. Genellikle diğerlerinin kendisi hakkında ne düşündüklerini umursamazdı, ama ihanete uğramış bakışlar kendi kendini yemesine neden oluyordu. Sinistra en kötüsüydü; yıllardır birlikte çalışıyorlardı, hiçbir zaman gerçekten arkadaş olmamalarına rağmen, tavırları acı vericiydi, gözyaşları kuruduktan sonraki soğukluğu gibi.
"Bu kadar alçalacağını düşünmemiştim." diye tıslamıştı Auriga, sonra da cevap vermesine olanak vermeden yürüyüp gitmişti.
Hiçbir zaman cevap veremezdi zaten, ama bu, onun olanları açıklama isteğine engel değildi. Bunun onun seçimi olmadığını ve karanlığın gaddar döngüsünden kaçmak için her şeyi verebileceğini anlamıyordu hiçbiri -Remus bile ona, gitmeden önce korkulu gözlerle bakmıştı - Severus daha önce ne Dumbledore'u bu kadar özlemiş, ne de kendini bu kadar yalnız hissetmişti.
Beş gün sonra, Stephen Hoopner'ın ölümünde de bulunmuştu, Seherbazın bir kahraman gibi ölüşünü izlemişti. Diğer seçeneğin sorulmasını ve reddedilmesini izlemişti ve halkın, ölen bir adam tarafından gösterilen bu cesareti yok saymasını...
"Yeniden düşünmeyecek misin?" diye sordu Lucius sessizce, çok sessizce. Voldemort'un bu adımı ikna etmek için sadece en kıdemli aileleri yollamasında bir mesaj var mıydı? Bir Malfoy'u. Snape'i. Lestrange'i. Black'i - Malfoy'la evli olmasına rağmen, hala en eski kana sahipti. Ama Bellatrix'i göndermemişti. O, sağlıklı bir şekilde kullanamıyordu mantığını.
Ah... Ve bu çok mantıklıcaydı.
Hoppner cevap vermemişti. O acıyı iyi biliyordu, Azkaban'da dayanabilmişti. Ona kıyasla bu bir hiçti.
Saatlerce. Stephen'ın karısı ve genç kızı köşede baygın yatıyorlardı, çoğunlukla Snape'in yaptıkları yüzünden, ama bu onun ikisini merhametle bağışlamasını sağlamamıştı. Bu çifte yaşamaları için izin verilmişti, çünkü Karanlık Lord'un onlar için başka planları vardı. Oğlan büyümüştü, açık bir şekilde Hoqwarts'ın dışında ama evinde de değil. Onlarla daha sonra ilgilenirdi.
Gün ağarmaya başlamıştı ve en kıdemli Hoppner boyun eğmemişti. O eğmezdi ve bunu biliyorlardı, onun yerine bağırmasına neden olmuşlardı. Rodolphus işkencede karısı kadar iyi değildi, ama birlikte 4 Ölüm Yiyen yerin tamamını kanla kaplamışlardı. Kıdemli ve saf kan.
Bunun gibi zamanlar Snape'in karanlığa sırtını dönmesinin ilk nedeniydi.
Hala, Hoppner meydan okumaya devam ediyor, çektiği eziyetlere acı bir kahkahayla karşılık veriyor ve yapabildiklerinin en iyisinin bu mu olduğunu soruyordu. Cesur adam. Salak adam.
Diğerleri gibi o da öldü, daha asil bir şekilde. Ve daha az bir amaç için.
Stephon Hoppner'ın genç oğlu, Gnaeus, İşaret'i annesini ve kız kardeşini kurtarmak için aldığında da oradaydı. İkisi de Azkaban'da çürüyorlardı, ama ikisi de incitilmemişti. Hatta birlikte durmalarına izin verilmişti, ama bu Ruh Emicilere karşı yararlı olmamıştı. Onları oraya götürdüğündeki yüzlerini hatırlıyordu.
Oh... Hatırlıyordu.
"Neden kendine bunu yapıyorsun?" diye fısıldadı Severus yarım yamalak, zorla başını ellerinden kaldırarak. Dirsekleri bu kadar süredir masa başında durduğu için acımıştı.
İç çekti ve elini sıktı, bunu onun açıklığa kavuşturabileceğini ümit ederek. Ama bir cevap yoktu. Böyle olduğu için bir neden. Sadece yıllardır uyuyamama ve onu izleyen kâbuslar. Karanlık Lord yeniyordu, hasta olmak istedi. Sen zaten hastasın, Severus, diye hatırlattı kendine sertçe. Sapkın ve acımasız, hatırladın mı?
Kendi siniri bile artık acıtmıyordu, tekrar ayağa kalktı, yatağa gitmeye çalışarak. Belki kâbuslar geri gelmeden birkaç saat uyuyabilirdi, bütün öldürdüğü insanların yüzünü görmeden önce. Yalnız Hoppner diğerleri gibi çok rahatsız etmiyordu, çünkü Hoppner tamamıyla masum değildi. O seçimini çok önceden yapmıştı.
Ve hala... göz ucuyla baktı, Snape Gelecek Postası'nın ilk sayfasındaki manşeti gördü ve korkuyla sindi.
Görev Terk Edildi diye Keith Lindsay tarafından yazılmış en göze çarpan başlığı okudu. Daha önceden Charles Li tarafından yazılan ve daha yaratıcı bir şekilde Son ve Olmayan Umut olarak adlandırılan bir yazının yalnızca devamıydı, ama bir nedenden dolayı, başlık içinde bir boşluk hissetmesine neden oldu.
Olayın duyulmasından yirmi dokuz gün geçmişti. Olayın olmasından ise otuz altı, Remus'a göre ki o bilirdi. Farklı bir şeydi, Severus gazetelerin hala bu konuyla ilgilenmesine şaşırabilirdi, ama bu farklıydı. Bu trajikti.
Gazetelerin, önce Sirius Black'i parçalara ayırmasını izlemişti, ilk önce yaptıklarını kederle, daha sonra ise öfke ile karşıladılar. Halkın tepkisi de aynı gibiydi - öfkeyle sınırlandırılmış bir kayıp hissi ve her gün artan savaşın getirdiği boşluk hissi. İlkinde Severus haklı çıktığı içinde vahşide memnun olmuştu. Ama şimdi sevinçli olmakla dehşet arasında gidip geliyordu. Ne yaptığını bilmiyor mu? Severus az da olsa anlayabiliyordu ve ondan üç tehlikeli iksiri istediğinde Black'in nasıl baktığını hatırlıyordu.
Çoğu insan, Black'in döndüğünde Voldemort'un tarafını tutup, ışığı sonsuza kadar kaybedip etmeyeceğini merak ediyordu. O gözlere bakmış olan Severus ise bunu asla yapmayacağını biliyordu. Bu adam ya savaşır ya da bunu denerken ölürdü.
Ama kahramanlar kaçtıklarında işe yaramıyorlardı.
Önemli değil. Savaşa verdikleri emekler, karanlığa gömülüyordu.
12 Ekim. Sihir Bakanlığı yanmamış olsaydı güzel bir gün olabilirdi.
Aylardır Bakanlık'ın yeniden yapılanması için uğraşılıyordu, mümkün olduğunca ele geçirilmemesini sağlamak için. İçindeki yüzlerce çalışanı korumak için bina dikkatlice yapılandırılıyordu, sıkıcı Gelecek Postası'nın bile saldırı sonrasında yeniden yapılan Bakanlık için söyleyeceği güzel şeyleri vardı. Sadece bir hafta önce, yeni bina daha fazla kutlamayla açıldı, bitmiş ve karanlığa karşı yapılan saldırıya bir sembol olarak gösterilerek. James Potter iyi konuşmuştu, umutlar, hayaller ve yeni başlangıçlar hakkında.
Snape Bakanlık yanarken diğerleriyle durup, kahkahalar atmıştı. Durmuş ve bütün o masum insanların dışarı kaçışlarını izlemişti. Bazıları başarmış, bazıları ise başaramamıştı. İlk saldırıda Marcy Basil'i ele geçirmişlerdi. İkincisinde ise, iki haftadan daha kısa bir zaman sonra, Mafalda Hopkirk'i. Önemsiz görevliler iki saldırıda da ölmüşlerdi, ama Basil bir bölümün başındaydı ve James'in sadık destekçilerindendi. Snape onun yokluğunun Bakanlık için büyük bir kayıp olduğunu, James'in ona ihtiyacı olduğunu biliyordu, özellikle de Black'in kötü sonuçlanan yok oluşu ve Dung Fletcher'in ölümünden sonra - Fudge Potter'ın idaresini kaybetmeye başladığını düşünen tek insan değildi. Basil'in varlığıyla bölüm başkanları dengelenmiş oluyor, güç James'in tarafında duruyordu. Bu, tabii ki de, onun ele geçirilmesine engel olamamıştı.
Azkaban'da hayat bile ölümden beterdi.
Bu yüzden savaştı ve öldürdü ve yakaladı. Aslında Snape -yanındaki aptalların düşündüğü gibi- bu çarpışmaların Bakanlık'ı ele geçirmek için olmadığını biliyordu. Amaç basitti: bir düzinesini öldür ya da yüzünü göstermeye cesaret eden Seherbazlara haince saldır ve gül. Bakanlık başarısızlığından düşerken gül.
Başarısız oldular. Alice Longbottom bile denemesine rağmen o karışıklıktan kurtaramamıştı. Bir şey eksikti. Ama üç Seherbaz, bir buçuk düzine kadar Ölüm Yiyen'e karşı hayatta kalamazdı. Hele ki Bakanlık çalışanları kaçıyorsa ve bu şekilde başaramadılar.
Bütün o masum seyirciler yollarına çıkmakta çok iyiydiler. Alice Longbottom'ı kemik kırma büyüsü ile vurmaya çalışırken -ki ayağına isabet ettirmeye çalışıyordu-, Snape onlardan birini öldürmüştü ama salak tam da lanetin önüne çıkmış ve kafatası patlamıştı. Garip bir şekilde, Alice parçacıklar yüzüne doğru gelirken bağırmamıştı bile. Sadece Snape'i Imperius laneti için hedef seçmiş ve az kalsın onu avlayacaktı.
Bazen gerçekte hangi tarafta olduğunu merak ediyordu.
"Incendio!"
Az kalsın istemeden onu ateşte yakacaktı -ki bu öğrencilerine her zaman vermek istedi öğüdü kanıtlıyordu: dikkatli olun! - ve Alice'in sinir bozucu öğrencisi kibar lanetler yollarken yana kaçtı. Hogwarts öğrencilerinin genel sorunu buydu. Ölüm Yiyen olmadıkları sürece, kaçınılmaz olarak onu öldürmeye çalışıyorlardı.
Snape ayağa kalktığı anda bir patlama yeri sarstı tekrar onu yere düşürdü. Küfretti ve kendini tekrar ayağa kaldırdı.
"Hadi gidiyoruz!" diye emir verdi ve diğerlerinden karşılık olarak isyankâr bakışlar aldı. Özellikle de Osborne Blackwood'dan, Ölüm Yiyen hiyerarşisinde kendi gücünün büyüklüğü ile ilgili bir yanılgıya sahipti. Osborne anlaşılır bir şekilde asasını sallamaya devam etti -diğerleri ise Snape'in ona uğursuzluk büyüsü yapıp, Bakanlıktan sürükleyerek çıkartacağına emindi.
Üstelik patlama, yaptıkları saldırının sonucuydu. Bakanlığın parlak kapıları hibe edilmişti, büyük ihtimalle Salamander tarafından, salak adamların söndürmek için büyük çaba harcamasına rağmen yanıyorlardı. Salaklar, alevler saatlerce yanacaktı.
Ve o zaman, Ölüm Yiyenler Azkaban'a, çığlıklarını dinleyerek gidebilirdi.
"Neredeler?" diye sordu James yumuşakça.
Snape ona yan yan baktı. "Tabii ki, Azkaban'da," diye cevapladı. "Senin bildiğini zannediyordum."
"Belki biliyordum." James içini çekti ve odasındaki eski ve gösterişli takvime baktı. Dumbledore'dan ona miras kalan şeylerden biriydi, ama gerçekte tek sevdiğiydi. 14 Ekim. Bakanlığa yapılan saldırıdan iki gün ve Voldemort'un Hogsmeade yaptığı baskından 1 ay geçmişti. Sirius'un yok olmasından beri bir ay ve dürt gün geçmişti. "Sadece..." Bu kelimeleri söylemek zahmetine girmedi: onlar daha çocuk. Snape olanların farkındaydı ve herhangi bir şey yapmaya gücü yetmiyordu. "Sirius'a ihtiyacımız var."
"Bunu ona söyle" diye cevap verdi Snape sertçe.
James'in omuzları düştü. "Eğer bulabilseydim, söylerdim."
"Ne arkadaş."
"Öyle söyleme." James neredeyse bağırdı.
İki kara kaş kalktı. "Doğru değil mi?"
"Onu yargılamaya hakkın yok!" bağırmamak çok zordu, sertçe konuşmamak ise imkânsız. Küçücük bir sebep için çok fazla sinirlendiğinin farkındaydı, ama kendine engel olamıyordu. Sinirleri yıpranmıştı ve baskı gittikçe artıyordu.
"Yok mu?" diye karşı çıktı soğukça Snape. "Onun ne yaptığını gördüm. Onun yürüdüğü yolu gördüm. Ve ben, geri dönmeye cesaret ederse şaşırırım." Gözleri parıldadı. "Kendini kandırma, Potter. Eğer dönerse senin hatırladığın adam olmayacaktır."
"Bunu bilemezsin. Emin olmazsın," diye sertçe cevap verdi James, mide bulantısıyla savaşarak. "Onu tanımıyorsun."
Cevap soğuktu. "Sen de tanıyamayacaksın."
22 Ekimde iki tane haber aldılar, ikisi de birbirinden beterdi. İlki, kör Seherbaz Gabriel Binns'in sonunda St. Mungo'dan 21'inin akşamı taburcu olduğuydu, evine kız kardeşiyle birlikte ilerliyorlardı. Muggle Londra'sında küçük bir savaş meydan gelmiş ve kör Seherbaz yarım deste kadar Ölüm Yiyenle karşı karşıya gelmek zorunda kalmıştı ki bu hiç de adil değildi - hele ki ikiz kardeşi Bellatrix Lestrange tarafından vahşice öldürülünce. Kanıtlar Samantha Binns'in savaştığını gösteriyordu- ama yeterli olmamıştı.
Kadının ölüm ilanında Sirius Black'e dönmesi için bağırıyorlardı ve onu dünyanın karanlığa kaymasının nedeni olmakla suçluyorlardı. Kahramanlar, diye yazıyordu Charles Li, onlara ihtiyaç duyanlara arkalarını dönmezlerdi. Sirius Black yürüyüp gitti, ama Büyücü dünyasına daha fazlasını borçluydu. Ona ihtiyaçları vardı ve o kim oluyordu ki reddediyordu. Dünya her ne yapıyor ise ondan daha değerli değil miydi? Samatha Binns'in ve diğer bütün o masum insanların ölümü onun suçuydu.
Ve onun erkek kardeşi, Azkaban'da çürüyen başka bir Seherbazdı. Onun yakalanmasıyla Azkaban'daki tutsak sayısının, hepsi dört ila on iki yaşlarında olan yüz yirmi iki çocukla birlikte toplam yüz yirmi yediye çıkmıştı. Çocukların, onlar için savaşacak aileleri kalmamıştı.
Ama hala en kötüsü Laçenne'di.
Voldemort genellikle Avrupa'ya pek ayak basmazdı, ama görünüşe göre Fransa'nın İngiltere'ye olan yakınlığı bu şansı ellerinden alıyordu. Bellatrix Lestrange ve arkadaşlarının Gabriel Binns'i ele geçirmelerinden sadece birkaç dakika sonra başka bir karşılaşma oldu - bu seferki Dünya'nın en safkan büyücü şehrindeydi. Birçok günümüz büyü geleneklerinin kalıntıları Laçenne'den geliyordu ve neredeyse bütün önemli büyücü ailelerinin burada akrabaları vardı. Laçenne'de On Dört'ün beşinci ailesi olan Montague'ların aile malikâneleri bulunuyordu. . Dünya'daki en eski şehirdi ve önemli olan herkes orada bulunmuştu. Bazıları bunu sevmiyordu - onlar da Seine'in ağzında oturacak bir yer buluyorlardı, Laçenne, bir büyücü şehrinin olması gereken her şeydi.
Genel olarak Laçenne'in sakinleri güvende olmayı istiyorlardı ve şehirleri Eugene Legarde ile kesinkes korunuyordu. En eski büyücü şehrinin başkanı olduğunu söylerken gururlanıyorlardı ve onun haklı olduğunu söylerken daha da fazla gururlanıyorlardı: Karanlıkla savaşılması gerekti.
Bir saat içinde, şehir cesetler dışında bomboştu. Voldemort ve yandaşları bir tane bile tarihi ve ünlü binaya dokunmamıştı - Karanlık Lord, bütün nüfusun yok edilmesini emretmişti. İki bin yıllık eski evleri yalnız bırakmıştı. Üç bin beş yüz büyücü ve cadıyı katletmişti -çoğunu uykularında, ama bazıları savaşmıştı. Sadece altmış kısa dakika sonra, Laçenne bir hayalet şehir olmuştu, kelimenin tam anlamıyla.
Beşi dışında hepsini... Beş seherbazı Voldemort Azkaban'a yollatmıştı: Christophe Montague, Thierry Moreau, Charlotte Fournier, Josette Simon, ve Marie Roux. Hepsi savaşmıştı. Hepsi başarısız olmuştu.
Azkaban'a beş tane daha.
Mahkûm yüz otuz üç, Sam Ackerly'di. bir Seherbazdı ve Edward Ackerly'nin (Riddle evine yapılan baskında katledildi) oğluydu, karsına ve dokuz yaşındaki oğluna ölene kadar işkence edilmesini izletilmiş ve açıklanamaz bir şekilde evinden çıkarılmıştı. Voldemort'un bu çoktan kırılmış asamdan istediği büyücü komitesinin kavrayışlarının ötesindeydi, ama Ackerly Azkaban'a gitti.
Bir sonraki Mafalda Hopkirk'tü, Bakanlığa yapılan ikinci saldırıda ele geçirilmişti. Birincisine göre daha az zarar verilmiş olsa da- fiziksel anlamda- ikinci saldırıdaki ölülerin sayısı yirmi yedi bakanlık görevlisiydi, üççeyreği geçiyordu. Fudge bu kanlı cinayete bağırdı ve James de intikam için ant içti, ama hiçbir tatlı konuşma bu yıkımı iyileştiremezdi.
Ve sonra daha da karmaşıklaştı.
Avalon. 25 Ekim 1992. Yeni bir yıl ve yeni bir Seherbaz sınıfı (4905) Ocağın ilk gününde karda geliyordu. Fransızlar ve İngilizler heyecanlı, hızlı bir tempoyla taktikleri ve prosedürleri standartlaştırarak ve -en önemlisi- birbirlerinden öğrenerek çalışıyorlardı. Fransızlar neredeyse bir yüzyıldır herhangi bir savaşla karşılaşmamışlardı ve onların son büyük tehdidi neredeyse güçsüz kötü bir büyücüydü, Voldemort ya da Grindelwald'la boy ölçüşemezdi ki ikisiyle de Britanya kendi başına karşılaşmıştı, ama İngilizlerinde fark ettiği gibi Fransızlar sayı olarak üstündüler. Azkaban'a akınları, yok edilmiş Bakanlıkları ya da Diagon Yolu yoktu. Onlar hala güçlülerdi.
"Jean...?" Bill Weasley Avalon'un ana odasına doğru yürüdü, yapacağı şeyden nefret ederek. Bütün Fransız Seherbazların liderleri, kaşlarını kaldırarak ona baktı.
"Ouais?"
Bill yutkundu.
Jean'i gerçekten sevmeye başlamıştı -Fransız adam birazcık suratsız olmasına rağmen, komikti ve iyi kulakları vardı. Jean'in mücadeleleri sonucu, Avalon'da şu anda dokuz Fransız Seherbaz vardı... ve planlarda en yeni sınıf Fransız Seherbazları getirmek vardı. Bu, tabii ki de, bir sırdı ve hiçbir Seherbaz bunu kendi hükümetiyle paylaşmıyordu; Alice suratsız bir şekilde başını sallamış ve onlar anladığında ortaya çıkacağını söylemişti.
Ama ortaya çıkması her zaman güzel bir şey değildi.
Yavaşça, Bill Jean'ın karşısındaki sandalyeye oturdu ve yaşlı seherbazın yüzünün uğursuzca sertleşmesini izledi. Bill genellikle duygularını kontrol etmesini iyi bilirdi, ama bu durumda, yüzünden her şeyin anlaşabildiğine emindi. Kendine engel olamıyordu, sertçe yutkundu.
"Sorun ne, Bill?" diye sordu Jean yavaşça, kendi sesinden korkarak.
Konuşmadan önce derin bir nefes aldı. "Bir... saldırı oldu." Artık atlat bunu, Weasley! dedi kendi kendine, acı çekmesine izin verme! "Ölüm Yiyenler, geçen gece. Karın-"
Jean konuşamadı, ama Bill'in kelimesi ağzından çıktığında yüzü bembeyaz oldu. Yavaşça eli ağzını kapatmak için kalktı ve gözleri büyüdü
"Çok üzgünüm," diye fısıldadı Bill, yetersizlik hissi bir anda ortaya çıktı. Ama başka söylenecek ne vardı?
"O..." nefesi yetmiyordu, kontrol için çabaladı. " O ö -"
"Evet," diye yanıtladı Bill olabildiğince kibar bir şekilde. Ama Seherbazlar birbirlerine yalan söyleyemezlerdi, uçurum kadar uzak ülkelerde olsalar ve aralarında çok fazla yaş farkı olsa bile. "Al."
Küçük bir parça kâğıt aralarında birkaç dakika Jean olanları kabul edene kadar asılı durdu, elleri titriyordu. Ama çok fazla değil- sadece bir parça kâğıttı, başka bir Seherbaz tarafından baykuşla yollanmasının güvenli olmayacağını düşündükleri için şömineden elle verilmişti. Bill kâğıdı çoktan okumuştu, kimin için olduğunu bilmiyordu, mühürsüzdü, mektupta adres yazmıyordu ve postacısı o kadar hızlı gözden kaybolmuştu ki İngiliz Seherbaz'a kime verilmesi gerektiğini söylememişti. Şimdi, kendini her tarafı gözetleyen sinsi bir kedi gibi hissediyordu.
Jean notu yavaşça açtı ve satırları okumaya başladı. Bill adamın gözlerinin kapanmasını izledi ve sonra tekrar açıldı, odaklanmış olarak. Fransız Seherbaz yutkundu.
"Gitmem gerek," dedi yumuşakça. "Şimdilik, ailesine anlatmak gerek... onlar Muggle, bilirsin. Anlamazlar."
Kısmen mahcup olarak, kısmen kendini gülme için zorladı ve Bill de ayağa kalktı.
"Arkadaş ister misin?" diye sordu kelimelerini düşünemeden. Avalon'da görevleri vardı, ama onlar bekleyebilirdi.
"Hayır." Jean başını sakince salladı. "Yalnız gideceğim."
Bill yutkundu. "Apta-"
"Aptalca bir şey yapmayım?" Jean onun yerine cümleyi bitirdi, başını sallayarak. "Arkadaşım, yapmam. Henüz değil ve" -sonunda sesi çatallaşmıştı- "yapılması gereken çok iş var."
"Ailen...?"
"Hepsi öldü."
Bill o zaman tam olarak ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu; sadece orada dikilip, Jean'ın salondan yürüyüp gitmesini izledi, sakin ve kendine hâkim olarak ama birkaç dakika önce orada olan şeyi özleyerek. Karizmatik ve neşeli Fransız Adam sessizce gitmişti ve adımları kesin olarak gözükmüyordu. Herkes için ailesinden birini kaybettiğinde yaşananlar aynıydı, ama Jean yeni bir kategorinin ilk üyesiydi. Voldemort artık Fransız Seherbazları da hedefliyordu.
"Burada bulaşarak ihanet ediyormuşuz gibi geliyor," diye yavaşça söyledi Peter. Remus sessizce onu onayladı, ateşin yanında oturmuş, asıl demir çubukla ateşi sürekli karıştırıyordu - soylu Black ailesinin eski eşyaları arasından onlardan nasıl bir tane bulabildiğini sadece Tanrı bilirdi. Belki de uzun zamandır oradaydı.
"Her gün nasıl hissettiğimi düşünüyorsunuz?" diye sordu James üzgünce. "Burada yaşıyorum."
"Neden Godric's Hallow'u tekrar inşaat etmiyorsun?" diye sordu düşünceli bir şekilde Peter.
James omuzlarını silkti. "Söylemesi yapmasından daha kolay... Ama eninde sonunda yapacağız."
"Her neyse." Kimse söylemek istemese de Remus konuşmanın arasına girdi. Göğsü ağrıyordu. "Sirius hakkında."
"Evet." Peter irkilmişti.
"Onu bulmamız gerek." Bazı zamanlar vardı ki Remus mantığın sesi olmaktan nefret ediyordu, bu onun doğal rolü olsa da. Ve apaçık olanı belirtmekten de.
"Benim artık yeni fikrim kalmadı," diye itiraf etti James, bir yandan da, gözlüklerini sinirli bir şekilde ovuşturuyordu. "Mektuplara cevap vermiyor - hepsi açılmamış bir şekilde geri geliyorlar. Ve her yere baktık... Bağıran Baraka'ya, Avalon'a, eski dairesine, Hogsmeade'nin yakınlarındaki mağaralara, burasıyla tünel arsındaki bütün Muggle ve sihirli parklara..."
"Artık İngiltere'de olduğundan bile şüpheliyim," dedi Remus, James'in sesi iyice azalmışken.
"Kayıp köpek yakalayıcıları onu bulamamışlar, Pati Ayak olarak saklanmıyor," diye ekledi Peter. "Bütün adayı aradılar ve Fransa'yı."
Remus içine çekti. "Bulunmak istemiyor."
"Bunu önemsememiz mi gerek," diye karşılık verdi James sertçe ve Remus omzunu silkti. Evet, önemsiyorlardı... ve çok fazla önemsiyorlardı. Onlar arkadaşlarını önemsiyorlardı, ama sorumlulukları omuzlarını yüklenmişti ve onlar sadece bir arkadaşlıktan daha önemli olmalıydılar- ama değildi. Sirius'un yok olması acı veriyordu. Şimdi bir buçuk aydır yoktu.
"James, bulunmak istemeyen bir Seherbaz'ı bulmanın ne kadar zor olduğunu bilirsin," dedi Peter sessizce.
"Ama imkânsız değil," diye cevapladı Seherbaz sakince. "En azından Alice ve diğerlerinin de bizim gibi başarısız olduğunu biliyoruz. Birkaç hafta önce Bill Weasley ve Nymphadora Tonks'u da onu aramak için yolladılar, ama hiçbir şey olmadı. İkisi de şimdi Avalon'da."
Peter inledi ve Remus tartışmadı. Genellikle Sirius'u düşünmemeye, nerde olduğunu veya başının belada olup olmadığı hakkında endişelenmemeye çalışıyordu, ama James ve Peter'in yanındayken bu imkansızdı ve acısı fışkırıyordu. Acısı ve görüleri...
Bir figür, büyük adımlarla uzun bir yolda ilerliyor. Karanlık cüppeler arkasından kamçılanıyordu, karanlık gökyüzüyle dans edermişçesine.
Elinde asası bile yok ve Remus yüzünü göremiyor, ama görmesine gerek de yok.
Bir adam.
Fırtına.
Yalnız.
Yürüyor.
Gök gürüldüyor.
James kolunu tutarken, gözlerini kırpıştırdı. "İyi misin, Aylak?"
Lakabı bile acı veriyordu. "İyi olacağım. Sadece başka bir görüydü."
"Kötü müydü?" diye sordu Peter yumuşakça.
Remus sessizce başını salladı. Sirius gittiğinden beri gördüğü görülerden diğerlerine bahsetmişti, sırlar sadece onların birlikte olmaya bu kadar ihtiyaçları olduğu bir zamanda bölebilirdi. Sağ olsunlar ki, Peter ve James onu anlamış ve onu suçlamamışlardı. Sirius'un uzun zamanlı sırlarını, ne yazık ki, açıklamak çok daha zordu... Her neyse idilerse...
"Onu bulmamız gerek," dedi James kararlı bir şekilde.
"Nasıl?" Remus sesinin bu kadar umutsuz olmasından nefret etti, ama gerçek ve görüleri... Uğruna savaştıkları her şey, sadece bir adamın gitmeyi seçmesi yüzünden ölüyordu. "Sen kendin her yere baktığımızı söyledin."
Bir seçim her şeyi değiştirebilir.
James cevap verecekti, durdu, omuz silkti. Uzunca bir süre o ve Remus birbirlerine baktılar, Sirius'un yokluğu yüzünden oluşan odanın boşluğu dışında bir şey düşünmeye çalışarak. Sanki o upuzun on yılı, Sirius'un öldüğünü ve sonsuza kadar yok olduğunu düşünerek geçirdikleri on yılı tekrar yaşıyorlardı. İşler hep böyle mi oluyor? diye düşünde Remus, kalbi kırık bir şekilde. Ona kavuşalı ancak bir yıl oluyordu ve şimdi yeniden mi gitti? James'in ela gözlerinden aynı acıyı görebiliyordu.
"Öyleyse belki de, biz, onu arayanlar olmamalıyız," dedi Peter birden.
"Ne?" Remus ve James ona dik dik baktılar ve Peter gülümsemeye çalıştı. Ama bu gayreti başarısız oldu, çünkü onunda en az diğer ikisi kadar kalbi ağrıyordu.
Remus başını yavaşça salladı. "Evet..."
"O zaman biz de başka birini bulalım. Yıllardır bir sürü şey bulmuş birini."
"Hı?" James meraklı bir şekilde ona baktı.
Peter gülümsedi. "Merak etme, Çatalak. Bir fikrim var."
Karanlık ve karanlık.
Artık günler geçerken, saymıyordu; o sadece çalışıyor, gelişiyor, kanıyor ve hatırlıyordu. Gerçekleri ve hayali artık birbirinden ayıramıyordu. Her şey aynı geliyordu.
Sadece normalliğin parçaları deri günlüğün sayfaları arasında yatıyordu. Bu, geride kalan akıl sağlığından tek parçaydı - Bir amaç. Amaç. Bu sözcüğü karanlıkta tekrar ve tekrar düşünürken yüksek sesle söylemediğini sanıyordu. Onun bir amacı vardı.
Adım adım.
Gün be gün.
Karanlık.
Tık, tık
"Tekrar olamaz," diye kendi kendine homurdandı ve şişko, tembel ve turuncu kedisi Cleopatra'ya kızgın bir bakış atmak için durakladı. Pattie, tabii ki aralıksız kapının çalmasını göremezden geliyordu - eskiden bundan korkuyordu, ama günde üç defa (öğünler kadar doğaldı) kapının vurulmasından sonra, zavallı artık vazgeçmişti. Şimdi sadece tezgâhın üstünde yatıp miyavlıyordu.
Julia Pattie'yi tezgâhtan indirmek için durdu - onu çok sevmesine rağmen tezgâhın üstünde yatmaktan vazgeçmesi gerekiyordu. Julia yemeğinde kedi tüyünün olmasına tahammül edemezdi.
Pattie, Julia'ya karşı kendi metoduyla çığlık attı, hırlayarak ve aşağı zıplarken tükürerek. Julia, ise onu görmezden geldi. Tekrar.
"Ce qui vous veulent?" diye bağırdı, kim olduğunu kesin olarak bilerek ve ailesinin onu kibar bir şekilde büyütüp, kapıda kimseyi bırakmaması gerektiğini öğretmemiş olmalarını dileyerek. Neden sadece evde yokmuş gibi davranamıyorum diye sordu kendine yüzüncü kez, bir yandan da kitap yığınından kurtulmaya çalışıyordu. Temizlik yapmam gerek. Tekrar. Her zaman temiz olması gerekiyordu. Binaları kirli olmayabilirdi, ama karmakarışıktı. Annesinin gurur duymayacağına emindi.
Aynı zamanda, ailesinin Muggle dünyasında bir Muggle kütüphanecisi olarak yaşadığını öğrenseler, mezarlarında dönüp duracaklarını biliyordu. Sıkıcı bir işti çoğunlukla, ama uyum sağlamasına yardım ediyordu ve Julia hiçbir zaman kitap okumayı sevmekten vazgeçmemişti. En azından yapacak bir işi vardı - bu Jerry'i hayran bırakıyordu, eskiden onunla evlenmeye istekliydi ve yan kafede bir işi yoktu.
Kapının diğer tarafından homurtular geliyordu; en azından korkunç Fransızcasıyla kızı etkilemeye çalışmıyordu. Julia on dörtlerin Fransızcasını konuşurdu, ona annesi öğretmişti, bir Montague ve gerçek bir Fransız. Jerry diğer taraftan... Jerrry Silverman New Yorkluydu. Ve Fransızca biliyormuş gibi davranıyordu.
"Ce qui vous veulent maintenant?" diye tekrarladı Julia, dışarıya bakabilmek için gözetleme deliğini açtı. Jerry'di, tabii ki de, ama yine de bağırdığı kişiyi görmek istiyordu.
"Umm... İngilizce?" diye yanıtladı Peter utangaç bir şekilde, delikten göz atarak.
"Peter!" Julia büyük bir şaşkınlıkla kapıyı açtı, ve sonra etrafa göz atması gerektiğini hatırladı. Şansına hala bomboştu. "Gir içeri, lütfen."
"Yalnızım, eğer korktuğun bu ise," dedi küçük adam sessizce, içeri girdi ve Julia'nın kapıyı kapatıp (kilitlemesine) izin verdi.
Julia gülümsedi. "Özür dilerim. Paranoyak olmayı öğrendim."
"Ben de."
Peter o kadar sıkıntılı gözüküyordu ki, neredeyse dayanamayıp nedenini soracaktı, ama kendine tam zamanında engel oldu. Bu onu ilgilendirmezdi, tabii ki de - Peki Peter neden buradaydı? Montreal, Londra'daki evine göre bir taşı atma mesafesinde değildi, bir büyücü için bile. Tekrar sormaya yeltendi, yine kendine engel oldu. Annem bunun gibi davranışları unuttuğumu görse beni öldürürdü.
"Otur, lütfen." Sonunda bir şey söyleyebilmişti, Pattie'yi koltuktan ittirerek. "İçecek bir şey ister misin?" diye sordu.
"Hayır, teşekkür ederim." diye cevapladı, oturup ilgiyle etrafa göz gezdirdi. "Çok uzun süre kalamam ve herhalde neden burada olduğumu merak ediyorsundur."
"Evet," diye itiraf etti, karşısındaki sandalyeye oturarak. "Seni burada gördüğüme biraz şaşırdım."
Peter başını salladı, biraz huzursuzlaşmıştı. "Şey... Evde neler olduğu hakkında neler biliyorsun?"
"Az." Julia omuzlarını silkti. "Gerçeği söylemek gerekirse, çok az. Burada Gelecek Postası'nı alamıyorum - beni bulmaları için çok kolay bir yol olurdu ve baykuşlar okyanus yolculuğu yapmıyorlar. Her neyse. Aynı sebep yüzünden Kanadalı Büyücülük'ü de almıyorum. Bunun yanında çok sansasyonel olmadığı sürece Avrupa'yı görmezden geliyorlar."
"O zaman duymadın?"
"Neyi duymadım?"
Peter yüzünü buruşturdu. "Sirius bir buçuk aydır kayıp."
"Ne?" bir anda nefesi kesilmiş ve başı dönmeye başlamıştı. "Kay... öldü mü?"
Kelimelerin ağzından nasıl çıktığını bile bilmiyordu.
"Hayır." Peter hızlıca başını salladı. "Ya da biz öyle olduğunu düşünmüyoruz, aynı zamanda yakalanmadı da." Julia tekrar nefes almaya başladı. "Sadece yürüdü ve gitti. Avalon'u kimseye söylemeden terk etti ve kimse nereye gittiğini bilmiyor."
"Yürüdü ve gitti mi?" diye tekrarladı Julia.
Peter bıkkın bir şekilde başını salladı. "Biz - ben, James ve Remus, gittiğinden beri onu arıyoruz, ama artık fikirlerimiz tükendi."
"Ve siz benim yardımımı istiyorsunuz." Hala Peter'in söylediklerini anlamakta zorlanıyordu, ama yeteri kadar kavramıştı. Sirius gitti mi? Gitti? Soğuk hissetti. Neden kaçtı ki?
"Bunun senin için tehlikeli olduğunu biliyorum," diye cevap verdi tereddütle. "Ve başka bir fikrim olsaydı buraya gelmezdim... Ama olaylar gittikçe kötüleşiyor, Julia, gerçekten kötüleşiyor ve bizim Sirius'a ihtiyacımız var."
"Ne kadar kötü?" diye fısıldadı, Peter'in neden onu bulmak için okyanus aşıp geldiğini düşünmeye çalışarak.
"Bir ay daha dayanamayız diye düşünüyorum." Yutkundu. "Onu bulmamız gerek ve sen bizim tek şansımızsın."
Hızlıca ayağa kalktı, Peter'ın samimiyetini anlamaya çalışıyordu ve onun çok kötü bir yalancı olduğunu da bilmiyor değildi. Karanlık Lord onu tuzağa düşürmeyi düşünüyor olsaydı, Julia anlardı, bunun için asla Pettigrew'u kullanmazdı - hele ki Peter, Voldemort'a sırtını sonsuza dek döndükten sonra, Julia onun arkadaşlarına ihanet etmektense öleceğini biliyordu. Küçük Peter Pettigrew, göründüğünden çok daha güçlüydü.
"Hazırlanayım."
Çeviren: asli_han_
