KİTAP2 - OĞLAN BİLMEMELİ

BÖLÜM ALTI - HEDİYELER

"Tamponları ayarladım, Severus. Her şey yolunda."

Ah ne harika. Kış tatilinde, Dumbledore Noel şenliklerinde eğlenirken ben Harry Potter'ı septiriyor olacağım. Bu da şu lanet espritüel çaylağa katlanmam gerektiği ve benim yaptıklarımın bile Dumbledore'un gülmesini engellemeyeceği anlamına geliyordu.

"Bu kadar kaygılanma. Sana bir şey olmaz."

Bana bir şey olmaz. Elbette bana bir şey olmaz. Benim kaygılandığım kişi Potter'dı zaten. Oğlan, bırak cisimlenmeyi, lanet bir sindirme iksirine bile odaklanamıyordu. Zindanda parçalarını ve zerrelerini kaybedip duracaktı. Ve tatilimde Potter'ın kayıp parçalarını etraftan toplamak yerine yapmayı tercih edeceğim milyon tane şey düşünebiliyordum. Sanırım yalnızca bir oda olmasına şükretmeliydim. Ve bunun gerekli bir eğitim olduğu konusunda Dumbledore'a istemeye istemeye katıldığımı itiraf etmek zorundaydım. Eğer aptal oğlan, yine Voldemort'un ellerine düşseydi en azından kaçmak elinden gelebilecekti. Aynısını, Voldemort için de umalım.

Dur. Bu düşünceden dolayı midem yere vurdu, hemen düşünceyi uzaklaştırdım. Üzülerek söylemeliyim ki Dumbledore'un haberlerini içime atmayı öğrenmem çok uzun sürmüştü. Çalışmalarımız dışında, diyebilirim. On dört yıldır bir Ölüm Yiyen'i oynuyordum. Bu zaman boyunca hafıza üzerindeki marifetlerim öncelikliydi. Bu konuda harikaydım, en etkili insanı bile doğruyu söylediğim konusunda kandırmayı becerebiliyordum. Kendi kendimin sır tutucusuydum.

Kendimi tatil boyunca yeniden eğitecektim.

"Ben gidiyorum o halde. Birkaç gün sonra siz ikinizin nasıl ilerlediğinizi görmek için gelirim. Eğer işler çığırından çıkarsa bana nasıl ulaşacağını biliyorsun. İyi geceler, Severus. Ve Harry'e de benim selamlarımı ilet, hm?"

Dudağımı büktüm ve o da kapıyı arkasından kapatmadan önce kıkırdadı. Bu adamın bana işkence yapmayı sevdiğine dair açık bir izlenim edindim. Dumbledore'un sadist olduğu aklıma geldi. Voldemort'un düşmanlarına kullandığı gücü o, dostlarına kullanıyordu. Bütün yaptığı oğlanı paketleyip benim kucağıma bırakmaktı –O'nu sevdiğim herhangi bir şeyle hemen takas edebileceğim konusuna değinmiyorum bile.

Potter, Noel stokumdaki bozuk meyveli kekti.

Nefes alabilmek için masamın üstüne bıraktığım kırmızı şarabı almaya gittim. Bir tane bile öğrenciyi lanetlemeden geçirdiğim başka bir dönem için ufak bir ödül. Kendime bir bardak doldurdum ve odama yeni konmuş ilaveye doğru yürüdüm: Slytherin yeşilinde deri bir sandalye. Albus Dumbledore, Zeki Kral, 'dan bir ödüldü, her ne kadar söylendiği kadar öyle olmasa da. Ona bunu söylediğimde haşarı bir çocuk gibi gözlerini kırpıştırmıştı. Bu kendini bilmez hareket karşısındaki kızgınlığım, söylemekten utanıyorum, beni aniden oturtacak kadar bitkinleştirmişti. Üstünde bir stres-azaltıcı sihir olduğundan şüpheleniyordum çünkü şu anda kafamın içinde rahatlatıcı bir mırıltı duyuyordum ve vücudum karıncalanmaya başlamıştı.

İlk tıklatmayı duyduğumda rahatsız olamayacak kadar hoşnuttum. Belli belirsiz, oğlana şifreyi söylemeyi reddettiğim için hayıflanmaya başlamıştım, böylece kapıya gidip açmak zorunda kalmazdım. Neredeyse yatışmış halim, hoşnutluğun etkisi azaldığında kalkmam için emir verdi. Ayağa kalkar kalkmaz, oğlana, odama serbest giriş hakkı tanıyan düşünceyi aklımdan geçirdiğim için kendimi azarladım. O buradayken o sandalyeye oturmamaya karar verdim. Böyle bir durumda naziklikle söz verdiğim bir şeyin sorumluluğa sahip çıkamazdım.

Düşünce karşısında tüylerim ürperdi ve kapıyı açtım.

Dumbledore'un oğlana özel hayatıma girmesine izin vereli bir hafta olmuştu. Üçüncü geceden sonra özür diler gibi gözükmeye çalışmayı bırakmıştı. Şimdi bana olan küstahlığıyla ben kapıyı açar açmaz karşımdaydı. Korku verici dudak bükmeme rağmen. Geriye çekilip girmesi için elimi salladım. Her zaman yapıyordum. Kendi vicdanım, zayıflığımla beni lanetleyecek kadar bıktırıcı hale gelmişti, bunu bu kadar sık düşündürecek olaylar olması da cabası. Onun yerine bütün şikayetleri toplayıp, hepsini kendi tiksinti yağmurum altında ezmek için kendimle savaşa girmiştim. Bu savaş genelde oğlan gece kaldığında ortaya çıkıyordu.

Beni geçti ve normalden daha büyük bir sırt çantası getirdiğini fark ettim.

"Taşınıyor musun, Potter? Dur tahmin edeyim, müdürden izin aldın, değil mi? Belki başka bir izin kağıdı almışsındır."

Bana baktı. Gözlerini devirdi. Bana.

Fazla genel bir olay olmuştu bu. Benim hamlelerimi tamamen görmezden gelmesi, beni asla konuşamaz duruma sokmasını açıklayamazdı. Diğer tüm öğrenciler benim önümde titrerdi ve benim gazabıma uğramaktansa adamotlarıyla öpüşmeyi tercih ederlerdi. Potter ilgisizce omuzlarını silkiyordu. Ona iğneli bir uyarıda bulunuyordum, ve o gözlerini deviriyordu. Onun terbiyesizliğinden kaskatı kesilmiştim. Bu oğlan ölmeyi hak ediyordu.

Kes.

"Bu sabah ayrılmak zorunda olduğumuzdan, Gryffindor'da kimsenin kalmadığını gördüğümde, burada kalabileceğimi düşündüm. Bir sorun yoksa. Bu sefer ben kanepeyi alırım." Bu oğlan sanki seçeneğim varmış gibi davranmaya cüret ediyordu. Onun kalmasına izin vereceğimi gayet iyi biliyordu. Sanırım hayatım boyunca neden olduğunu kavrayamayacaktım, ama kalmasına izin verecektim.

Onun varlığından hoşlanıyorsun. Hiç de bile.

Ağır başlı davranıp sorusunu cevaplamamayı seçtim. Onu dışarı atamazdım ama onu davet etmeyi de reddediyordum. Kapıyı kapattım ve şömineye doğru yürüdüm. Hogwarts'a köşkten çağırdığım sandalyeye oturdum. Oğlanın çantasını yere koyup yürüdüğünü duyabiliyordum.

Sandalyeye baktı sonra da bana alaycı bir sırıtış attı. Onun için aldığımı düşünmüştü. Onu hayal kırıklığına uğratmaktan mutluydum.

"Bu bir hediye," diye açıkladım.

"Kimden?"

"En büyük hayranından."

"Hagrid?"

Kaşımı kaldırdım ve dudağımı büktüm. Sırıttı. Lanet olası velet.

"Sevmediniz mi?"

"Bir bozukluğu var. Sanırım lanetlenmiş. Sen oturabilirsin."

Homurdandı ama sözümü dinledi. Onu, az önce deneyimlediğim rahatlamayla yıkanırken izledim. Gözlerini kapattı ve aklına ne gibi görüntüler geldiğini düşünmemeye çalıştım. Dudakları memnun bir gülümsemeyle kaplandı ve iç çekti. Kırmızı şarabımı kafama diktim.

"Ah tanrım… ah, bu çok hoş," diye soludu ahlaksızca. Gözlerimin iki katı kadar büyüdüğünün farkındaydım. Sandalyemde kıpırdandım ve dudaklarının hafifçe aralandığını önemsememeye çalıştım. Hoşnut bir şekilde inledi ve gözlerini kırpıştırarak açtı. Bana rüyadaymış gibi baktı.

"Tanrım. Bunu kim verdiyse sizi çok seviyor olmalı. Oturmak istemediğinize emin misiniz?"

Bu yoruma homurdanabilirdim ama nefesinin kesilmesi ve ardından "tanrım, aynı parmaklar varmış gibi hissettiriyor…" diye fısıldaması zihnimi öfkeyle savurdu. Gözlerimi, fazlaca heyecanlı çocuktan çektim ve öğrencimi taciz eden sandalyemin yanındaki şişe şarabına odakladım. Almak için eğildim. Omzuma dokunan bir eli hissettiğimde dondum.

"Snape, denemelisin," diye fısıldadı ilgisizce.

İkilem. Belli ki üstünde yeteri kadar zaman geçirmediğim sandalyeye oturup aynı tepkileri verme riskini göze alabilirdim, ya da oğlanı başımdan atabilirdim. İki seçenek de cazip görünmüyordu. Ya da makul.

Oğlan, ayağa kalktı ve kendini kontrolünden dolayı onu sessizce alkışladım. Öteki sandalyeye oturdu ve ben de ona bakmaya devam ettim.

"Hadi."

Hareket etmedim, o kalktı ve beni fiziksel olarak sandalyeye oturtmak için çabalamaya başladı. Beni geriye doğru düşmemem için tutmasından dolayı fazlasıyla sersemlemiştim. Kendimi bir anda insanı günahkar edecek kadar yumuşak sandalyede buldum ve otomatik olarak arkaya yaslandım. Rahatlatıcı mırıltı yine zihnimi doldurdu ve kaslarım, bir kez daha, karıncalanmaya başladı. Kendimin iç çektiğini duydum ama bunu kontrol ediyor gibi gözükmüyordum. Potter'ın bahsettiği "parmaklar" devreye girmeden önce orada ne kadar oturdum bilmiyorum. Gözlerim, kapalı olduğunun farkında değildim, aniden açıldı. Potter'ın bana sırıttığını gördüm ama parmakların, bütün istemli hareketlerimi engelleyerek bütün vücudumun her bir noktası üzerinde çalışmasından dolayı, onu paylayamayacak kadar paralize olmuştum. Birisi inledi ve korku ve dehşet içinde onun ben olduğumu fark ettim.

Belli belirsiz bir ses, "Mutlu Noeller, Profesör," dedi.

Bir şekilde kendimi sandalyeden çekebildim. Şuurum başımdan aşağı dökülürmüş gibi geri geldi. Vücudum iyi yoğrulmuş ekmek hamuru gibiydi, beynimse sanırım aynı şekilde hissediyordu. Oğlan şöminenin önündeki halının üzerine uzanmıştı ve uyuyor gibiydi. Yüzünün, yanan alevlerin ışığı altındaki güzelliğiyle donakaldım. Oynaşan gölgeler iyice dikkat çekici olmasını sağlıyordu. Yanına diz çöktüm ve uyandırmak için elimi göğsüne koydum. Sanırım.

"Harry."

Gözlerini hemen açtı. Gülümsedi. "İyi misiniz?" Sesi yine beni kendime getirmişti ve bunun ağırlığıyla ensemdeki kasların gerildiğini hissettim. "Bana 'Harry' dediniz. Sanırım sandalye kafanızı karıştırdı." Güldü.

"Dumbledore," diye mırıldandım ve can sıkıcı nesneye hor gören bir bakış attım. O anda 'Dumbledore''dan daha fazla şey söylemeye çalıştığımı fark ettim.

Esnedi ve gerindi. "Sanırım bu gece uyuyabileceğim. Fazladan battaniyeniz var mı?" Beynim durdu ve ona aptalca baktım. Sandalye, diye karar verdim, en güçlü büyücüyü bile savunma konusunda beceriksizleştirecek güce sahip, gerçekten çok tehlikeli bir Karanlık Sanatlar aracıydı. Yapımcısını bulup Sihir Bakanlığına bir şikayet mektubu yazmaya karar verdim. Dumbledore bana ne diye böyle bir şey vermişti ki? Midem kasıldı. Belki de o değildi; belki sadece konulmuştu. Lucius benim oturacağımı bilerek, sersemlemiş halimden faydalanmak için koymuş olabilirdi. Draco'ya koydurmuş olabilirdi. Oğlanla çalıştığımı biliyor muydu? Belki bu gece gelip Harry'i almayı deneyecekti. Potter, diye kendimi düzelttim.

"Profesör? İyi olduğunuza emin misiniz?"

"Potter, yatakhane." Kaşlarını kaldırdı. Cümlenin geri kalanına ne halt olduğunu merak ettim.

"Neden?"

"Hayır. Şimdi. Git." Homurdandım ve durumu kavradım. Kelimeler eksikti. "Hayır. Benimle tartışma, seni küçük velet, şimdi zamanı değil. Git." Olmalıydı. Her neyse. Mesajım anlaşılmış gibiydi. Onun tek başına yürümesine izin vermemem gerektiğini fark ettim. Ona eşlik etmeliydim.

"Peki, tamam. Ama anlamıyorum. Sorun ne?" Fark ettiğim kadarıyla, kızgın değil endişeliydi.Yürüyüp ayakkabılarını aldı ve ayaklarına geçirmek için sandalyeye yürüdü. Dikkat etmediğim bir şeyler mırıldandı. "Sakın oraya oturma," diyebilmek için ağzımı ikna etmekle fazlaca meşguldüm.

"Sakın." O oturduğunda bunu söyleyebilmeyi becermiştim. Bana, benim deli olduğumu düşünürmüşçesine baktı.

"Sakın ne?" dedi sonunda.

"Sandalye. O. Ben." Beynimin bir kısmı bazı şeyleri mantıklı şekilde birbirine bağlayabiliyordu ama konuşmayı kontrol eden kısmı bunlardan kopuk gibi gözüküyordu. Ağzımın hareket ettiğini hissediyordum ama hiçbir şey duyamıyordum.

"Ah. Üzgünüm. Siz sandalyedeyken uyumamalıydım. Satın aldığım kadın bunun beyni lapaya dönüştürdüğünü söylememişti."

Kelimeleri duydum. Her bir sesin ayrı bir anlamı vardı. Bu anlamları bir araya getirmeye çalıştım ve birkaç dakika sonra başardım. Elbette, zaman kavramım bu şeytani yapının içine emilip alınmıştı, yani aslında ne kadar sürdüğünü hiç bilmiyordum.

"Sen? Ben. Ama. Neden?"

Beynim yeniden bir araya gelene kadar konuşmamaya karar verdim ve bir daha konuşmamamın mümkün olmaması durumunu düşündüğümde baştan aşağı panik oldum. Panik, orada oturan acınası oğlana karşı duyduğum öfkenin hemen altındaydı. Öfkeden köpürüyordum ve bunu ona söyleyemediğim için daha da köpürüyordum.

"Bu sizin Noel hediyeniz. Sizin için mükemmel bir hediye olduğunu düşündüm. Yani, rahatlamanız için iyi bir yöntem. Belki bir dahaki sefere bu kadar uzun süre oturmamalısınız. Bunun üstüne uyarı gibi bir şey koymalılar gerçekten."

Zihnim çığlık atıyordu, "Hemen, ben seni lanetlemeden, buradan defol, küçük ahmak. Ben yatağa gidiyorum. İyi geceler!"

Kendimi şunu söylerken buldum. "Hemen. Seni. Küçük. Yatağa. İyi." Eğer kızarabilme kapasitem olsaydı, kızarırdım. Sessizlik yeminimi yeniden düzenledim ve o kurtulamadan asamı kaldırıp "Obliviate" diyebilmeyi becerip beceremeyeceğimi merak etmeye başladım. Bir anlığına hayretten ağzı açıldı sonra da kahkahalarla gülmeye başladı. Konuşmamı engellemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ve sonra dönüp telaşla yatak odama yürümeye başladım. Arkamdan kendini sakinleştirmeye çalıştığını duyabiliyordum, kahkahalarla sarsılıyordu. Kapıyı arkamda çarptım.

Gözlerimi aniden açtım ve kötü bir rüyanın ardında kalan görüntülerini kovmak için ışığı yaktım. Konuyu hatırlamıyordum ama duyduğum acıyı hala hissedebiliyordum. Yataktan kalktım ve saate baktım –beş buçuk. Kanepeye doğru yürüdüm ve oğlanın orada olmadığını fark ettim. Yatakhanesine gitmiş olmalıydı –hayatının korkusunu yenerek.

Bilinçli olarak değil ama konuşma yeteneğimi sınadım. Derin bir nefes alıp konuştum, "Ben Severus Snape." Bu iyi gitmişti. Belki daha karışık bir şey. "Ben Severus Snape, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulunda İksir öğretmenliği ve Albus Dumbledore'un uşaklığını yapıyorum."

Her şey yerli yerinde ve yeniden bir arada gibi görünüyordu. Vücudum katıydı ve yüzüm her zamanki kaşları çatık ifadesindeydi. Rahatlayarak iç çektim ve sabahı, hafıza üzerindeki yeteneğim üzerinde çalışarak geçirmeyi planladığım oturma odasına yürüdüm. Oğlanla odaya kapatılmadan önce bunu becerebilmeye dair umudumu kaybetmiyordum. Her an ölebileceği bilgisi kafama yapışmışken onun etrafında bir şeye odaklı kalmak yeterince zordu. Dumbledore'un kelimeleri bir kez daha zihnime sızdı. "Eğer biri Lord Voldemort'u öldürmeliyse, bu Harry olmalı."

Karanlık Lord'u öldürmenin bu kadar zor olduğuna minnettar olduğumu gördüğümde kendime öfkeyle soludum.

Sağ Kalan Karanlık Lord.Gerçekten, başarısı, Harry'nin yanlışlıkla hayatta kalmasından daha çok alkışlanmalıydı. Buna girişen iki kişi hariç herkesi öldürmüş bir ayini başarıyla gerçekleştirmişti. Yo, tamamen başarmadı, diye anımsattım kendime. Sadece bir kısmını tamamladı –ama aynı zamanda en zor kısmını. Ölümsüzlüğe giden bütün yollar arasında, Voldemort en şeytani yolu seçmişti. Kesinlikle, herkese olan üstünlüğü üzerinde ısrar etmişti. Bir kısmım onun gücünden bir kez daha etkilenmişti. İğrendiriciydi, ama etkilenmiştim.

Düşünceyi kafamdan silkerek her zaman oturduğum sandalyeye oturmaya gittim. İçinde yürürken, oturma odasının felaket haline bir kez daha bir bakış attım. Bakışım, sandalyede kıvrılıp uyumuş bir vücuda takıldığında yumuşadı. İç çektim. Aşırı meditasyon. Karşısındaki sandalyeye oturdum ve oğlanın uyumasını, dün gece korkudan kaçmamasından dolayı lanetleyerek izledim.

Gözlerim uyurken rahatlamış ve solgun yüzünü dolaştı, anlaşılamaz bir hisle dolu olduğumu fark ettim. Bu yüzün hiç yaşlanma izi göstermeyeceğine dair farkındalığımı bir kenara itmeye çalıştım. Geri kalanımızın bilgelik ve deneyimini gösteren çizgiler onun yüzünde hiç yer almayacaktı. Hiçbir zaman güzel olmayacaktı. Hiçbir zaman bunu önleyemeyecekti.

Rüya görüyordu. Gözlerinin, göz kapaklarının arkasını aramasını izledim. Kurumuş dudakları konuşulamayan sözcülerle oynuyordu. Hafifçe inledi ve alnı kırıştı, ve sonra anlamsız bir şekilde mırıldandı. Kendimi, rüyasının iyi olmasını umarken buldum ve kendimi başka bir duygusal değişime hazır olmadığıma ikna etmeye çalıştım. Yüzünü acıyla buruşturduğunu gördüğümde nefesim kesildi ve nefesi hızlandığında durumu anlayarak dudaklarımı ısırdım.

Daha ne yaptığımı düşünemeden iki sandalye arasını geçtim. "Potter," diye fısıldadım ve elimi omzunu sarsmak için uzattım. Bu temastan dolayı oğlan çığlık attı ve kolunu vahşice savurup burnumun üstüne sıkılmış yumruğunu indirdi. Geriye doğru yere düştüm.

Hak ettin bunu seni acınası aptal. Burnumdaki yarayı kavrayarak irademi nereye koyduğumu merak ettim. Sanırım yanlış bir yere koymuştum.

"Ah Tanrım. Profesör, ben-" Oğlan sandalyeden kayıp yanımda diz çöktü. Elimi yüzümden çekti. "Üzgünüm. Ben sandım ki… o… ee. Üzgünüm." İlk önce sandalyenin konuşma kapasitesini alıp götürdüğünü düşündüm ama sonra onun hiçbir zaman tam cümlelerle konuşamadığını hatırladım.

Temas, acı vericiden çok ürkütücü olmaya başlamıştı. Çabucak iyileştim ve ayağa kalktım. "Ne halt ediyorsun sen burada? Sana odana gitmeni söylediğimi sanıyordum."

"Ah, ben… demek istediğim, kötü hissettim… bilirsiniz. Şu sandalye olayından dolayı. Ben –kaygılandım. Sizin hakkınızda. Bu yüzden, kaldım." Kaygılı. Zihnimi topladıktan sonra ona yapacaklarımdan dolayı kaygılı olmalıydı. Aptal oğlan. "Ama şimdi iyi görünüyorsunuz."

Evet, iyiydim. Ama bütün bir geceyi nasıl pelteye dönüşmeden ya da dermansız kalmadan geçirebilmişti? "Sandalyeye ne yaptın?" diye sordum. Mahcup gülümsemesi şakacı bir sırıtışa dönüştü ve bu yüzden ondan nefret ettim.

"Anahtar sözcük koydum."

Bekledim. Kelimenin ne olduğunu soracak değildim. Bunu yapmamı istiyordu ve bekliyordu. Gözleri benimkilerle buluştu ve bakışlarını benimkinde sabit tutup bana meydan okudu. Ah, kahretsin, bu baştan aşağı saçmalıktı. "Evet, bana söyleyecek misin, söylemeyecek misin?"

Kendinden memnun ve fazlaca hoşnut bir şekilde sırıttı. "Harry."

Elbette.