21 eylül

Ciddiyim ki bu iş bitmeden gülmekten öleceğim. Hemen açıklayayım.

Hafta sonunu hayırlı bir işe harcadık, kurabiyeleri hazırladık. Ve yepyeni görevler düşündük. Evet, tamamlamam gereken bir görevim var artık. Her neyse, mutfağa gidip gereken bütün malzemeleri evcinlerinden aldıktan sonra pişirmeye başladık. Üstüne büyüyü yapabilmemiz için bizim pişirmemiz gerekiyordu. Ve bu iş… en azından ilginçti. Ve kesinlikle karmakarışık. Ama sizi ayrıntılara boğup sıkmayacağım… Yine de Colin'in saçındaki hamuru çıkarabilmesi için en az üç kez duş alması gerektiğini söylemeden geçemeyeceğim.

Her neyse, kurabiyeler yapıldı, bla bla. Colin hala etrafımdayken aptalı oynuyor ve hislerine dair bir şey söylemeyi reddediyor. Yani… Colin'i boşverin. Ve sonunda kurabiyeleri iletme zamanı gelmişti… Ki bunda da başarılı olduk.

Pazartesi sabahı erkenden iksir sınıfına sızdım ve Profesör Snape'in masasına bir tepsi kurabiye bırakıp sinsice dışarı çıktım. Kimse beni fark etmemişti, bu yüzden planın ilk kısmı başarıyla tamamlanmış oldu.

Kahvaltı olaysızca geçti ve ilk dersimiz iksir olduğundan her zaman yaptığım gibi erkenden gidip arkaya oturarak beklemek için Luna'yı yanıma aldım. Oraya vardığımızda kurabiyeler hala dokunulmamıştı ve Profesör Snape henüz gelmemişti. Aslında sınıfta olan bir tek bizlerdik.

Yalnızca bir dakika sonra Profesör Snape cübbesini sürüyerek, tamamen berbat bir moralle içeri girdi. Masasına gitti ve kurabiyeleri fark etmesine rağmen tüy kalemini aramaya başladı.

Gözümün ucuyla onu seyrederken her ne kadar bir kitaba gömülmüş gibi dursa da arada sırada kurabiyelere şüpheli bakışlar attığını gördüm. Sonra onlara büyüler mırıldanmaya başladı ve ondan sonra onlara gözlerini dikip biraz daha baktı. Vee… Luna ve benim ona dikkat vermediğimizden emin olduktan sonra birinden ufak bir ısırık aldı. Neredeyse yerimden zıplayıp neşeyle haykıracaktım ama kendimi tutmayı becerip kitabımın ardından sırıttım. Ağzındakileri tartarcasına biraz çiğnedi, yüzüne kendinden memnun bir ifade yerleştirip kurabiyenin geri kalanını da bitirdi, masanın üstündeki diğer kurabiyelere uzandı. Kendime not: Snape tam bir kurabiye canavarı. Tam bir rüşvet malzemesi.

Diğer öğrenciler yavaş yavaş sınıfa doluştu ve zil çaldı, ders başladı. Ama seksi yaratık hala bir yan etki göstermiyordu. Tahtadan ileri şifa iksirlerini kopyalarken tedirgince, "büyünün işlemesi ne kadar sürüyor?" diye Luna'ya fısıldadım.

"Quaglar* kadar," diye cevapladı, notlarını hararetle geçirirken. Onu daha fazla sorgulamamaya karar verdim.

Büyünün etkilerini göstermeye başlaması için dersin yarısının geçmesi gerekti. Her zamanki duruşumu bozarak, bir soruya cevap vermeye ve dikkati kendi üstüme çekmeye karar verdim. Sabırla, elim havada, bana bakmasını bekledim ve sonra… Bana birkaç saniye gözlerini kırparak boş boş baktı. "…Miss Page?" diye sonunda hırladı, kaşlarını şiddetle çattı. Cevabımı verdim, buna karşılık homurdandı, puan vermedi, konuşmasına devam ederken arada sırada dönüp dönüp bana bakıyordu.

Her neyse, iki dersimiz olduğundan notların yerini uygulamalı ders aldı. Profesör Snape neler yaptığımızı kontrol etmek için sınıfı geziyordu. Bana yaklaştığında pek iyiye işaret olmayacak şekilde bakışlarının kin dolu olduğunu gördüm. Sonra, elbette, gidip kazanı karıştırmakta kullandığımız kepçeyi masanın altına düşürmek zorundaydım. Eğilip elimden gelen en hızlı şekilde aldım ve gerileyip kalkarken… Poposuna omzumu geçirdim. Herkes görmüştü. Bana dönüp kaşlarını çatarken tam bir sessizlik oldu. "Miss Page," diye tısladı. Yutkundum. "Ceza." Sonra yürüyüp gitti. Hmm, beklediğim kadar kötü değildi.

Dersin geri kalanında bir şey olmadı, tabii Profesör Snape muhtemelen alışkanlıktan olsa gerek beni görmezlikten geldi. Zil çaldığında eşyalarını en yavaş toplayan bendim (her zamanki gibi) ve beni masasına çağırdı. Bazen Profesör Snape'in hız manyağı olup olmadığını merak ediyorum. Belki büyüye karşı böyle bir tepki veriyor olabilirdi ama yine de garip davranıyordu. Ayağını yere düzenli olarak vuruyor ve sanki gölgelerden biri fırlayıp üstüne atlayacakmış gibi etrafa bakınıyordu. "Profesör?" diye sordum. Kaşlarını çattı.

"Bu akşam saat sekizde ofisime geleceksiniz, Miss Page. Gidebilirsiniz."

"Peki, efendim."

Pekala, bu gece ceza. Öğrenci başı olarak uygunsuz bir durumdu ama zaten bu pozisyonu hak ettiğimi hiç düşünmemiştim. Bu da beni okulun standartlarını sorgulamaya itmişti doğrusu. Eh.

Başka sıkıcı bir gün. Peh. En azından Ginny ve Colin iksir dersinde olanları anlattığımda biraz eğlendiler. Profesör Snape'i popodan omuzlamamı komik bulmuşlardı.

Saat sekiz dolaylarında zindanlara ilerleyip Profesör Snape'le olan feci derecede seksi cezama gittim. Kendimi hırpalayıcı bir cezaya hazırlayarak Profesör Snape'in ofisine girdim ve onu oturup çatırdayan ateşe bakar bir halde buldum. Bu garipti çünkü genellikle asla ateş yakmazdı. Dikkatimi masasına çevirdiğimde her şeyinin yerde yattığını gördüm. Sanki hepsini yere fırlatmış gibi… Belki, bilmiyorum, bir öfke krizi gibi bir şey... Yine, bu da garipti. Ve henüz beni fark etmemişti. Gürültüyle boğazımı temizledim. "Profesör?" Hafiften yerinden sıçrayarak çatık kaşlarıyla bana döndü.

"Miss Page," diye mırıldandı, beni şüpheli gözlerle süzerek.

"Ben… Ee… Cezam için gelmiştim."

"Ah… Evet… Elbette." Sanki aklı başka bir yerde gibiydi.

"Ee… Peki… Ne yapacağım?" Kaşlarını çatarak yavaşça gözlerini kırptı.

"Bu dağınıklığı topla." Sonra da odadan çıkıp gitti. Peh! Etrafı dağıtıyordu ve bunu ben temizlemek zorunda kalıyordum? Ben kendi dağınığımı bile anca topluyordum! Eh, diye düşündüm, belki seksi bir şeyler bulurum. Ya da masasının çekmecelerine bir göz atarım.

Tabii, çekmeceler sıkıca kilitli olduğundan bu imkansızdı. Masasının üstünde özel tek bir şey bile yoktu! Ama birkaç mektup vardı, çoğunluğu da Müdürdendi. Biri açılmamıştı, yeşil bir mührü vardı ama ışığa tuttuğumda içinden bir şey göremedim. Yani bir şeylerini karıştırdığımdan değil de… Heh.

Her şeyi temizlemem o kadar da uzun sürmedi, ben de bu yüzden geri kalan zamanımı bana faydalı olabileceğini umduğum bir şeyler arayarak geçirdim. Görünüşe göre Snape beni unutmuştu, çünkü iki saattir sesi soluğu çıkmıyordu. Sonra geri döndüğünde bana şaşkın bir ifadeyle baktı ve, "Ah. Sen hala burada mıydın?" dedi. Söylemeye bile gerek yok, bu cezamın bitmesi demekti. Bana sorarsanız, oldukça hayal kırıklığı yaratıcı bir şekilde.