Kapı hemen açıldı. Zümrüt yeşili bir cüppe giymiş uzun boylu, siyah saçlı bir büyücü kadın duruyordu karşılarında. Çok sert bir yüzü vardı, Harry'nin aklına gelen ilk şey, bu kadınla ters düşülmemesi gerektiği oldu.
"Birinci sınıflar, Profesör McGonagall," dedi Hagrid.
"Teşekkür ederim, Hagrid. Bana bırak artık."
Kapıyı ardına kadar açtı. Giriş Salonu öylesine büyüktü ki, içine Dursley'lerin evi bile sığabilirdi. Taş duvarlar, Gringotts'ta olduğu gibi, meşalelerle aydınlatılıyordu, tavan ise görülemeyecek kadar yüksekti, tam karşılarındaki görkemli mermer merdiven üst katlara çıkıyordu. Taş döşeli salonda Profesör McGonagall'ı izlediler. Harry sağdaki kapının arkasından yüzlerce sesin oluşturduğu uğultuyu duyabiliyordu - okuldakilerin geri kalanı oradaydı herhalde - ama Profesör McGonagall onları salonun yanındaki küçük, boş bir odaya görürdü. İçeri girip birbirlerine her zamankinden daha çok sokuldular, çevrelerine baktılar tedirginlikle.
"Hogwarts'a hoşgeldiniz," dedi Profesör McGonagall.
"Ders yılı baslangıcı şöleni biraz sonra başlayacak, ama Büyük Salon'da yerlerinizi almadan önce seçim yapılacak, hangi binalara verileceğiniz saptanacak. Seçim son derece önemli bir törendir, çünkü burada kaldığınız sürece, binanız Hogwarts'taki aileniz gibi olacak. Derslere kendi binanızdakilerle gireceksiniz, kendi binanızın yatakhanesinde uyuyacaksınız, boş vakitlerinizi binanızın ortak salonunda geçireceksiniz. Dört bina var; adları Gryffindor, Hufflepuff, Ravenclaw ve Slytherin. Her binanın kendi soylu tarihi var, her bina çok önemli cadılar, büyücüler yetiştirmiştir. Hogwarts'ta bulunduğunuz sürece yaptığınız iyi işler bina notlarını yükseltir, kurallara uymamak da bina notlarını düşürür. Yıl sonunda toplam notu en yüksek olan bina, Bina Kupası'yla ödüllendirilir, büyük bir onurdur bu. Dilerim hepiniz kendi binanizin notlarına katkıda bulunursunuz. Seçim Töreni biraz sonra bütün ögrencilerin önünde yapılacak. Bu arada beklerken hepiniz kendinize çekidüzen verin."
Gözleri bir an Neville'in sol kulağına dogru kaymış cüppesine, Ron'un kirli burnuna takıldı. Harry saçlarını düzeltmeye çalıştı tedirginlikle.
"Hazırlıklar tamamlanınca döneceğim," dedi Profesör McGonagall. "Lütfen sessizce bekleyin."
Odadan ayrıldı. Harry yutkundu. Çevresine bakındı merakla, herkesin korku içinde olduğunu gördü. Hermione Granger'dan başka kimsenin pek konuştuğu yoktu, o da öğrendiği büyüleri hızlı hızlı tekrarlıyor, acaba hangisine sığınsam diye düşünüyordu. Harry onun söylediklerini işitmemeye çalışıyordu. Demek sınavın ne olduğunu pek çok kişi bilmiyordu. Genede hiç böyle tedirgin olmamıştı, okulda ögretmeninin peruğunu, artık nasıl becerdiyse, maviye çevirdiğini yazan raporu eve, Dursley'lere götürdüğü zaman bile. Gözlerini kapiya dikmisti. Her an Profesör McGonagall içeri girip onu alınyazısının yazdığı yere sürükleyebilirdi. Derken öyle bir şey oldu ki, Harry yarım metre havaya sıçradı - arkasında duran birkaç kişi çığlık atmıştı.
"Ne oluyor?"
Soluğu kesildi. Çevresindekilerin de. Arka duvardan yirmi kadar hayalet süzülmüştü odaya. İnci beyazıydı hepsi, hafifçe saydamdı, birbirleriyle konuşarak, birinci sınıf öğrencilerine hiç bakmadan, kayarcasına ilerliyorlardı. Bir konu üzerinde tartışıyor gibiydiler. İçlerinden şişman bir keşişe benzeyeni,
"Bana kalırsa, bağışla ve unut, ona ikinci bir olanak tanımalıyız -" diyordu.
"Sevgili Keşiş, Peeves'e yeteri kadar olanak tanımadık mı? Hepimizin adını kötüye çıkarıyor, üstelik hayalet bile değil - sahi, siz ne arıyorsunuz burada?"
Daracık pantolonlu, yakalıklı bir hayalet birinci sınıf öğrencilerini fark etmişti ansızın. Kimse yanıt vermedi. Çevrelerinde gülümseyerek dolaşan şişman Keşiş, '"Yeni öğrenciler!" dedi. "Anlaşılan seçme-ayırma işlemi var."
Birkaç kişi sessizce baş salladı.
"Hufflepuffta görüşmek umuduyla!" dedi Keşiş. "Benim eski binam orası."
"Size güle güle," dedi tiz bir ses. "Seçme Töreni başlamak üzere."
Profesör McGonagall dönmüştü. Hayaletler teker teker süzülerek karşı duvardan geçip yok oldular. Yeni ögrencilere, "Tek sıra olun," dedi Profesör McGonagall, "beni izleyin." Ayakları kurşun gibi ağırlaşmıştı Harry'nin, kırçıl saçlı bir çocuğun arkasında sıraya girdi, odadan çıktılar, salonun sonundaki çift kanatlı kapıdan geçip Büyük Salon'a vardılar. Harry böyle garip, böyle görkemli bir yeri hayal bile etmemişti. Öteki öğrencilerin oturduğu dört uzun masanın üstünde havada uçuşan binlerce, binlerce mum aydınlatıyordu ortalığı. Masalara pırıl pırıl altın tabaklar, kupalar konulmuştu. Salonun ucunda öğretmenlerin oturduğu bir başka uzun masa vardı. Profesör McGonagall birinci sınıf ögrencilerini oraya götürdü; yeniler, eski öğrencilerin karşısında sıralandılar; öğretmenler arkalarında kalmıştı. Titrek mum ışığında kendilerine bakan yüzlerce surat, solgun fenerlere benziyordu. Öğrencilerin aralarında yer almış hayaletler, puslu gümüşler gibi parlıyorlardı. Harry, kendilerine dikilmiş gözlerden kaçınmak için başını kaldırdı, yıldızlar serpiştirilmiş kadife siyahi bir tavan gördü. Hermione'nin, "Dışarıdaki gökyüzüne benzemesi için büyülenmiş. Hogwarts Tarihi'nde okumuştum," diye fısıldadığını duydu. Orada bir tavan olduğuna, Büyük Salon'un gökyüzüne açılmadığına inanmak çok güçtü doğrusu. Harry başını hemen indirdi; Profesör McGonagall, yeni öğrencilerin önüne üç ayaklı bir tabure yerleştirdi sessizce. Taburenin üstüne de sivri uçlu bir büyücü şapkası koydu. Yamalar içindeydi şapka, eski püsküydü, son derece kirliydi. Petunia Teyze olsa, onu evin kapisindan içeri sokmazdı. Salonda kim varsa gözünü şapkaya dikmişti şimdi, o da dikti. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra hafifçe kıpırdadı şapka. Kenarına yakın bir yerlerdeki yırtık, ağız gibi açıldı şapka bir şarkı tutturdu:
"Bu şapka, dersiniz, çirkin mi çirkin!
Ama öyle hemen karar vermeyin.
Toz olurum varsa benden güzeli,
Eşsizim kendimi bildim bileli.
Ne kasket dinlerim ne de silindir,
Şampiyonluk kaçmaz, hep bana gelir.
Hogwarts okulunda Seçmen Şapka'yım,
Her gün, her ay, her yıl başka başkayım.
Karşımda şöyle bir ürperin biraz dünyada hiçbir şey gözümden kaçmaz.
Eğer geçirirsen beni başına
Gideceğin yeri söylerim sana. Seni Gryffindor'a yollarım belki,
Zamanla olursun aslanın teki,
Yiğittir orada kalan çocuklar, Hepsinin yüreği, nah, mangal kadar.
Belki de düşersin Hufflepuff'a
Haksızlığı hemen kaldırıp rafa
Adalet uğruna savaş verirsin,
Her yere mutluluk götürmek için.
Ravenclaw kısmetin belki,
Oradakilerin hiç çıkmaz sesi,
Mantıktır onlarca önemli olan, öyle kurtulurlar tüm sorunlardan.
Düşersin belki de Slytherin'e sen,
Bir başkadır sanki oraya giden,
Amaçları için neler yapmazlar,
Açıklasam bitmez sabaha kadar.
Giy kafana beni!
Çekinme sakın!
Birinci koşul bu: Korkmayacaksın!
Hiç kimseye gelmez kötülük benden,
Şapkalar içinde en uysalım ben."
Şarkı sona erince salonda bir alkış koptu. Şapka eğilerek dört masaya da selam verdi, sonra sessizliğe gömüldü yine. Harry'nin istasyondan hatırladığı Ron adlı çocuk, "Demek şapkayı geçireceğiz başımıza!" diye fısıldadı. "Fred'i öldüreceğim, ifritlerle güreşmekten söz ediyordu."
Harry belli belirsiz gülümsedi. Evet, şapkayı giymek ifritlerle güreş yapmaya kalkışmaktan çok daha iyiydi, ama keşke herkesin gözü önünde giymesek diye düşünüyordu. Şapka bir sürü soru soracaktı anlaşılan, Harry'nin ise ne cesareti üstündeydi, ne de hazır cevaplığı. Yüreği ağzındaydı. Eğer kendisi gibiler için bir bina olsaydı, her şey ne kadar kolaylaşacaktı. Profesör McGonagall, elinde uzun bir parşömen kağıdıyla birkaç adım öne çıktı.
"Adınızı söylediğim zaman şapkayı giyip tabureye oturacak, hangi binaya ayrıldığınızı öğreneceksiniz," dedi. "Abbott, Hannah!" Sarı at kuyruğu saçlı, pembe yüzlü bir kız çıktı ortaya, şapkayı kafasına geçirdi. Şapka gözlerine kadar indi. Kız oturdu. Bir an sessizlik "HUFFLEPUFF!" diye bağırdı. Şapka. Sağdaki masadan bir alkış koptu, Hannah gidip Hufflepuff masasına oturdu. Harry, Şişman Keşiş hayaletinin kıza neşeyle el salladığını gördü.
"Bones, Susan!"
Şapka, " HUFFLEPUFF!" diye bağırdı yine, Susan da seğirtip Hannah'nın yanında yerini aldı. Harry Hufflepuff'lar en azından neşeli bir topluluğa sahip diye düşündü.
"Boot, Terry!"
"RAVENCLAW!"
Bu kere soldan ikinci masadan bir alkış koptu; Ravenclaw'dan birkaç kişi ayağa kalkıp, yanlarına gelen Terry'nin elini sıktı. "Brocklehurst, Mandy" de Ravenclaw'a katıldı, ama "Brown, Lavender" yeniler arasında ilk Gryffindor'lu oldu, en uçtaki sol masa alkıştan inledi; Harry, Fred ve George ikiz kardeşlerin ıslık çaldıklarını gördü. Derken "Bulstrode, Millicent" Slytherin'li oldu. Belki Harry'ye öyle geliyordu, ama Slytherin için anlatılan onca şeyden sonra, o masadakilere kararsız bakıyordu. İçi bulanmaya başlamıştı. Şimdi. Eski okulundaki spor derslerinde nasıl takımlara ayrıldıkları geldi aklına. En son o seçilirdi, kötü oyuncu olduğu için değil, Dudley'e yaranmak için - kimse ondan hoşlandığının sanılmasını istemezdi.
"Finch-Fletchley, Justin!"
"HUFFLEPUFF!"
Harry'nin gözünden kaçmadı, şapka bazen binanın adını hemen bağırıyor, bazen de karar vermek için azıcık düşünüyordu. Sırada Harry'nin yanında duran kırçıl saçlı çocuk, "Finnigan, Seamus", Gryffindor'a ayrıldığını öğrenmek için taburede tam bir dakika oturdu.
"Granger, Hermione!"
Hermione koşarcasına gitti tabureye, şapkayı kafasına telaşla geçirdi. "RAVENCLAW!" diye bağırdı. şapka. Korkunç bir düşünce belirdi Harry'nin kafasında, zaten insan tedirgin olmaya görsün, kafasına hep korkunç düşünceler takılır. Ya kendisi hiç seçilmezse ne olacaktı? Ya uzun süre, çok uzun süre, gözlerine kadar inen şapkayla orada öyle oturup kalırsa, sonunda Profesör McGonagall gelip şapkayı çıkarırsa, bir yanlışlık olduğunu söyler de onu yeniden trene götürürlerse? Boyuna kurbağasını yitiren Neville Longbottom, adı seslenildiğinde, tabureye giderken sendeledi, az kalsın düşecekti. Şapkanın karar vermesi epey vakit aldı. Sonunda "GRYFFİNDOR" diye bağırınca, Neville kafasında şapkayla masaya koştu, sonra da kahkahalar arasında dönüp onu "MacDougal, Morag"a uzattı. Adı söylenince, hemen ileri atıldı Malfoy, şapkayı daha kafasına değdirir değdirmez karar açıklandı:
"SLYTHERİN!"
Malfoy, son derece hoşnut, arkadaşları Crabbe ile Goyle'un yanına gitti. Pek fazla kişi kalmamıştı şimdi. "Moon"... "Nott"... "Parkinson"... sonra bir çift ikiz kızkardeş, 'Tatil" ile 'Tatil"... sonra "Perks, Sally, Anne"... derken, sonunda -
"Potter, Harry!"
Harry bir adım atınca, alev hışırtılarını andıran fısıltıların yükseldiğini duydu salonda.
"Potter mi dedi?"
"Şu ünlü Harry Potter mi?"
Şapka gözlerine inmeden önce Harry'nin son gördüğü şey, salondakilerin onu dikkatle süzmeleri oldu. Sonra da şapkanın içindeki karanlığı gördü. Bekledi. "Hmm," diye incecik bir ses geldi kulağına. "Güç. Çok güç. Bakıyorum, bayağı gözüpek. Kafa da fena değil. Yetenek de var, evet, öyle - kendini kanıtlama tutkusu... bak, bu ilginç... Seni nereye yollasam acaba?" Harry taburenin kenarlarına sımsıkı yapışıp, şapkanın kendinden mi bahsettiğine emin olamadı. "Evet senden bahsediyorum! Biliyor musun, büyük usta olabilirsin sen, hepsi kafanın içinde, Slytherin de büyük ustalık yolunda çok şey kazandırabilir sana." Harry duyduklarını düşündü, sonra Hagrid'in dedikleri aklına geldi. "Slytherin olacağına Hufflepuff olsun, Sapıtan cadılar, büyücüler içinde Slytherin'de bulunmamış tek kimse yok. Biri de Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen' di." Ama büyük usta olmak hemde kendisi! "Eveet Büyük usta olabilirsin hepside içinde. Eğer istemezsen o zaman seni..." "TAMAM" Harry'nin aklına ilk gelen buydu çünkü diğer arta kalan birinin büyük usta olabileceğini düşünmüyordu. Kısa bir kararsızlıktan sonra; "SLYTHERİN!" Harry, şapkanın son kelimeyi salona doğru bağırdığını duydu. Bu kezde Mr Ollivander'in söylediklerini düşündü. "Sizden büyük işler beklememiz gerektiğini düşünüyorum, Mr Potter... Ne de olsa, Adı Anılmaması Gereken Kişi büyük işler başarmıştı korkunç, evet, ama büyük işler." Şapkayı çıkarıp ağır ağır Slytherin masasına yürüdü. Seçildiği, üstelik Hufflepuff'a gönderilmediği için öyle rahatlamıştı ki, Salon suspus olmuştu, Slytherinlerin hafif şaşkın nerdeyse etkilenmiş bakışlarını fark etmedi bile Harry. Malfoy'un karşısına oturdu. Sonra ortaya korkunç bir hayalet çıktığını gördü; gözleri bomboş bakıyordu. hayaletin, çökük bir yüzü, gümüş rengi kan lekeleriyle dolu bir cüppesi vardı. Malfoy'un sağına oturdu, ama Malfoy bundan hoşnut olmadı. Harry anında bakışlarını çevirdi. Yüce Masa'yı daha iyi görebiliyordu şimdi. Kendisine en uzak uçta Hagrid oturuyordu, gözleri karşılaşınca Hagrid gülümsemeye çalıştı, ama bozulduğu belliydi. Harry de mahçup bir şekilde gülümsedi ona. Orada, Yüce Masa'nın tam ortasında, kocaman yaldızlı bir koltukta Albus Dumbledore oturuyordu. Harry, trendeki Çikolatalı Kurbağa kartından hemen tanıdı onu. Salonda hayaletler kadar ışıl ışıl parlayan tek şey, Dumbledore'un gümüş rengi saçlarıydı. Harry, Çatlak Kazan'daki tedirgin delikanlıyı, Profesör Quirrell'ı da tanıdı. Kafasındaki kocaman mor sarıkla pek tuhaf görünüyordu. Ayrılacak üç kişi kalmıştı sadece. "Turpin, Lisa" Ravenclaw'a düştü. Sıra Ron'a geldi. Ron'un suratı yemyeşil olmuştu şimdi. Bir saniye sonra da şapkanın "GRYFFİNDOR!" diye bağırdığını , yanındaki iskemleye çökerken, abisi Percy Weasley, "Bravo, Ron, harika!" dedi; bu arada "Zabini, Blaise" de Slytherin'e seçildi. Profesör McGonagall kâğıdını katladı, Seçmen Şapka'yı alıp çıktı. Harry önündeki boş tabağa baktı. Ne kadar acıktığını şimdi fark etmişti. Balkabağı poğaçaları çoktan sindirilip gitmişti. Albus Dumbledore ayağa kalktı. Kendisini hiçbir şey bundan daha çok mutlu edemezmiş gibi, kollarını iki yana açıp öğrencilere gülümsedi. "Hoşgeldiniz!" dedi. "Hogwarts'ta yeni bir yıla hoşgeldiniz! Şölen başlamadan önce bir şeyler söylemek istiyorum. Söylüyorum işte: Zırla! Tırla! İncik! Boncuk! "Tesekkür ederim!" Yerine oturdu yine. Herkes çığlıklar atarak alkışladı. Harry gülsün mü gülmesin mi, bilemiyordu. Burnuna bir takım kokular geldi. Tabağına baktığında Harry'nin ağzı bir karış açıldı. Önlerindeki tabaklar yiyeceklerle doluydu şimdi. Sofrada, yemek isteyeceği hiç bu kadar çok şey görmemişti o güne kadar: kızarmış et, kızarmış piliç, pirzola, sosis, sucuk, biftek, haşlanmış patates, kızarmış patates, cips, mayonez, bezelye, havuç, salça, ketçap, bir de, her nedense, naneşekeri. Dursley'ler Harry'yi aç bırakmazlardı doğrusu,-cezalar hariç- ama Harry de hiçbir zaman canı istediği kadar yemek yiyemezdi. Neye uzansa Dudley kapardı hemen, kusacak kadar çok yemiş olsa bile. Harry, nane şekeri dışında, her şeyden biraz biraz aldı, başladı yemeye. Hepsi çok lezzetliydi. Herkes yiyebildiği kadar yiyince, yemekler uçup gitti sanki, tabaklar yine eskisi gibi pırıl pırıl oldu. Bir an sonra da tatlılar belirdi. İnsanın aklına gelebilecek her çeşit dondurma, elmalı pasta, meyveli pasta, çikolatalı pasta, marmelattı çörek, kek, çilek, jöle, sütlaç... Harry meyveli pastasını atıştırırken, üst sınıflardan bir çocuk çekinerek "Hey Potter bir baksana" diye seslendi. Harry döndüğünde beşinci sınıftan iki çocuğun yanına gelmiş olduklarını gördü. "Benim adım Marcus sana gerçek olup olmadığını sorucaktım?" Eliye alnına dokundu. "Haa, evet" dedi Harry. Eliyle perçemini çekti, o sırada Slytherin masasının tamamı Ravenclawlarında yarısı dikkatini Harry'e verdi. Kısa bir duraksamanın ardından Marcus'un yanındaki bir çocuk "İzi gerçekmiş çıkın bakalım paraları!" dedi. Birkaç keyifsiz mırıldanma duyuldu. Harry'nin içi ısınmış, uykusu gelmisti, Yüce Masa'ya baktı yine. Hagrid kupayı başına dikiyordu. Profesör McGonagall, Profesör Dumbledore'a birşeyler anlatıyordu. Profesör Quirrell, o gülünç sarığıyla, yağlı siyah saçlı, kemer burunlu, soluk tenli bir. öğretmenle konuşuyordu. Olanlar birdenbire oldu. Kemer burunlu öğretmen, Quirrell'in sarığının ardından Harry'nin gözlerine dikti gözlerini - Harry'nin alnındaki ize keskin, sıcak bir sancı saplandı.
"Ahh!" Harry başına götürdü elini.
"Ne oldu?" diye sordu Malfoy.
"Y-yok birşey."
Sancı, geldiği gibi bir anda yok oldu. Ama Harry o bakışın yarattığı duyguyu silkip atamadı - öğretmenin kendisinden hiç mi hiç hoşlanmadığı duygusuna kapılmıştı. Malfoy'a, "Profesör Quirrell'la konuşan o öğretmen kim?" diye sordu.
"O, Severus Snape. Benim vaftiz babam, Slytherin'lerin müdürdür, İksirleri öğretir, çok iyidir ama Karanlık Sanatlarda daha iyidir,Dumbledore ona dersini bilerek vermiyor. bana öğrettiklerini bir bilsen Karanlık Sanatlarda çok bilgilidir o."
Harry, Snape'e baktı bir süre, ama Snape ona bir daha bakmadı. Sonunda tatlılar da yok oldu, Profesör Dumbledore ayağa kalktı yine. Salon sessizliğe gömüldü.
"Öhö - hepimiz yedik içtik, sadece birkaç kelime daha... Ders yılının başlaması dolayısıyla bazı söyleyeceklerim var. Birinci sınıf öğrencileri, okul alanındaki ormanın bütün öğrencilere yasak olduğunu unutmasınlar. Öteki öğrencilerimizden bazlarına da bunu hatırlatmakta yarar görüyorum."
Dumbledore'un ışıl ışıl gözleri Weasley ikizlerinin oturduğu yöne çevrildi.
"Hadememiz Mr Fiich de ders aralarında koridorlarda büyü yapmanın yasak olduğunu sizlere hatırlatmamı istedi. Quidditch seçmeleri ders yılının ikinci haftasında yapılacaktır. Kendi binalarının takımlarında yer almak isteyenlerin Madam Hooch'a başvurmaları gerekmektedir. "Son olarak söylemek istediğim birşey var. Sağdaki üçüncü kat koridoru, çok büyük acılar çekerek ölmek istemeyen herkese kapalıdır."
Harry güldü; gülen bir avuç öğrenciden biriydi sadece.
Malfoy'a, "Şaka ediyor, değil mi?" diye fısıldadı. Omuz silkerek, "Belki de, adam yaşlı kaçığın teki sonuçta," dedi.
"Şimdi yataklarımıza gitmeden okul şarkısını söyleyelim!" diye bağırdı Dumbledore. Harry, öteki öğretmenlerin dudaklarına yerleşmiş gülümsemelerin hiç değişmediğini fark etti. Dumbledore, sanki ucundaki bir sineği kovuyormuş gibi, asasını hafifçe salladı; altın sarısı, uzun bir kurdele fırladı asadan; kurdele masaların üstünde yükseldi, yılan gibi kıvrılarak sözcüklere dönüştü.
"Herkes en sevdiği havayı seçsin," dedi Dumbledore, "hadi, başlıyoruz!"
Bütün okul haykırmaya başladı:
"Hogwarts, Hogwarts, geldik sana, Bizi de al kollarına,
Kafamızın içi bomboş, Söyle, bunun neresi hoş?
Saçlı olsun, saçsız olsun Başlarımız bilgi dolsun.
İlginç şeyler öğrenelim Gelişelim milim milim.
Yılmadan hep çalışırız Büyülere alışırız.
Kırılmasın hiç umutlar,
Gün doğmadan neler doğar,"
Şarkıyı herkes değişik zamanlarda bitirdi. Weasley ikizleri ise şarkıyı bir cenaze marşı havasında uzattıkça uzatıyordu. Dumbledore son birkaç dizenin söylenişini asasıyla yönetti, şarkı bitince de en çok alkışlayanlardan biri o oldu. Gözlerini silerek, "Ah, müzik!" dedi. "Burada yaptıklarımızın ötesinde bir büyü! Hadi artık, yatma vakti. Doğru yataklarınıza!"
Birinci sınıf Slytherin öğrencileri, uğultulu kalabalık arasından geçerek başkanlarını izlediler, Büyük Salondan çıkıp mermer merdivene yöneldiler. Harry'nin bacakları, yorgunluktan, tıka basa yemekten, kurşun gibi olmuştu yine. Öylesine uykusu gelmişti ki, Zindanlara inişlerini de labirent gibi zindanlarda döndükleri köşelere dikkat edemedi. Harry daha ne kadar gideceklerini düşünüyordu ki, ansızın durdular. Çıplak nemli bir duvarın önüne geldiler. Sınıf başkanı "Pure ordinem" dedi, Duvarda gizlenmis taş bir kapı kayarak açıldı. Slytherin ortak salonu, yeraltında uzun, alçak tavanlı bir odaydı. Pürüzlü taş duvarları ve tavanı vardı, bu tavandan zincirlerle yuvarlak, yeşilimsi lambalar sarkıtılmıştı. İleride, rafıyla kenarları özenle oyulmus bir şöminenin içinde çıtır çıtır bir ateş yanıyordu, önünde de oyma koltuklar vardı. Ama salonun tamamı ısınmıyordu burasıda zindanlar kadar soğuktu. Duvarlarda kafataslarıyla dekore edilmiş raflar vardı. Birkaç pencere vardı ama gökyüzünü göremedi Harry. Odanın iki yanında koridorlar vardı, erkeklerinkine girdiklerinde gene alçak tavanlı labirent gibi bir yapıyla karşılaştılar her öğrenci için bir tane hücre vardı. Hücreler kapısız ve daracıktı. Yataklar duvarın içine oyulmuş girintili bölmelerden ibaretti, Hücrenin yan tarafında ise sandığının konulduğu ikinci bir oyuk vardı. Diğer yanda ise askılıklar vardı. Harry rahatsız olmayan tek kişinin kendisi olduğunu fark etti diğer birinci sınıflar çökmüşlerdi, bazıları ağlamaklıydı. Draco bile solgun görünüyordu. Ama yılarca merdiven altındaki bir dolabta yaşayan Harry için hücresi çok tanıdık ve rahat sayılırdı. Ayrıca yatağıda soğuk sayılmazdı. Karanlıkta burun çekiş sesleri duyarmış gibi oldu. Yavaşça uykuya dalarken Seçmen Şapka haklıymış galiba diye düşündü.
