-*- Harry Potter kitabı, filmi ve karakterlerine sahip değilim. -*-

Draco Malfoy eski bir pikap kamyonetin tepesinde sırt üstü uzanıyordu, dudaklarından sigara sarkıyordu ve gözleri kapalı, zihnine girmeye çalışan bütün düşünceleri kovmaya çalışıyordu. Rüzgarlı bir gündü; bulutlar gri ve beyaz bir öbek halinde dönüp duruyorlardı, ağaçlar son yapraklarını da dökmüştü. Ve yağmur yağmadığından hava daha da soğuk hissettiriyordu.

"Draco kalkıp bana matkabı uzatır mısın?" sesi Draco'nun huzurlu düşüncelerini böldü. Gözlerini yavaşça açtı ve gerçeklik geri döndü. Başını çevirdi ve Dave'in eski paslı bir arabada çalıştığını, giysisinin ve yüzünün her zamanki gibi yağla kaplı olduğunu gördü.

"Tabii," diye yanıtladı, sigarasını yere fırlattı ve arabanın üstünden indi.

"Hey, dikkat et, onun yerdeki benzinlerin üzerine düşmesini istemeyiz," diye uyardı Dave, Draco araç masasına gidip istenilen aleti alırken.

"Sakin ol yaşlı adam, burayı ateşe verecek değilim."

Draco ona doğru yürüdü ve matkabı uzattı; Dave'in çalışmasını izlerken arabaya doğru biraz eğildi. Başka bir sıkıcı Çarşamba günüydü ve kedi Bob'la bakışma yarışması dışında bir şey yapmamak üzere ufak tamirci dükkanına tıkılıp kalmıştı.

Dükkan için oldukça ağır bir gündü, hatta olağandan daha yavaş ve Draco kendini boşluğa bakar, hayal kurar ve düşünüp taşınırken buluyordu. Genellikle programı o kadar doluydu ki böyle şeyler yapmak için vakti olmuyordu; ama şu anda vardı ve bunun hiçbir anını sevmediğini fark etti.

Kafasındaki en büyük yer kaplayan şey Macnair'in durumuydu. Oğlan görünüşe göre ötmemişti; Draco akşam haberlerinden gördüğü kadarıyla polisin bu soygunla ilgili yeni bir kanıtı yoktu. Ve bu onu, bir sürü suçtan kaçmasından daha fazla rahatlatmıştı. Polis bütün bu hırsızlıklarla, saldırılarla, kaçırma olaylarıyla ve cinayetlerle büyün bir panik içinde savaşmaya çalışıyordu.

Draco şehrin aşağı yokuş inen bu sarmalında bir rol oynadığı gerçeğini sevmiyordu. Her gün polisin içeri girip onu tutuklayıp gideceği korkusuyla yaşaması gerçeğini de sevmiyordu. Bunun olmasına izin veremezdi; annesinin ona ihtiyacı vardı.

Annesinden bahsetmişken…

"Hey Dave, bugün erken çıkabilir miyim, annemi kliniğe götürüp check-up yaptırmam gerekiyor."

"Ha?" Dave yanlışlıkla bir tornavidayı yere düşürerek ayağa kalktı. Kedi Bob, sesten korkmuş bir şekilde Draco'nun daha önce üstünde yattığı eski pikapın altına fırladı. "Ah, tabi, tabi elbette; sanırım geri kalanı kendim halledip dükkanı kapatabilirim."

"Teşekkürler." Draco üstündeki aletleri bir kenara koydu ve çıkarken Dave'e el salladı. Bu sefer bulunmasının gerekli olduğu bir yer olduğunu düşünerek caddeleri normalde yürüdüğünden biraz daha hızlı yürüdü.

Başka bir sigara arayışıyla ceketinin ceplerini yoklarken o gün sonuncusunu içtiğinin farkına vardı. İç çekerek ellerini ceplerine soktu ve yürümeye devam etti. Benzin istasyonunun orada hızlı bir mola verecek ve yeni bir paket alacaktı.

Draco yürürken çoğunlukla başını önünde tutardı; yanından geçen insanların bakışlarına katlanmaya kendini zorlamak istemiyordu ama bugün etrafına dikkat etmeye karar verdi.

Soğuk havaya rağmen çıplak ayakla caddede koşuşan çocuklar vardı; arkada bıraktıkları küçük kardeşleri bağırır ve ağlarken onlar birlikte top oynuyor ve yarış yapıyorlardı. Anneleri içeriden çocuklara dikkatli olmaları ya da küçük kardeşleriyle iyi oynamaları için bağırıyordu. Elbette bu,ju onlar koşmaya devam ederlerken bir kulaklarından girip ötekinden çıkıyordu. Küçük çocukların bağırışlarının ve kahkahalarının sesi kulaklarını dolduruyordu.

İp atlayan ve yere tebeşirle çizgiler çizen bir grup kızın yanından geçti; birkaçı ona dehşete düşmüş bakışlar atarken birkaçı gülümseyip elini salladı. Bunların hiçbirine dikkatini vermeyerek yanlarından geçti ve öteki caddeye giden köşeden döndü.

Her iki tarafta binalar ve benzin istasyonları olan sokaklardan yürüdü. Birçok binanın duvarında grafiti olduğunu ve eski bir fabrikanın kırık camlarını fark etti. Bu oraya bakımsız ve pis bir görünüm veriyordu. Verandalarda oturan evsizler ve sigara, bira içen, bahiste bulunan gençler vardı.

Eski bir benzin istasyonuna doğru yürüyerek kapıyı açtı ve içeri girdi. Küçüktü ve pek temiz değildi ama çok ucuza sigara satıyorlardı. Gazetesini okuyarak oturan orta yaşlı bir adamın durduğu tezgaha doğru yürüdü. Draco dikkatini çektiğinde gazeteyi katladı ve bir kenara koydu.

"Nasıl yardım edebilirim?" diye sordu huysuz bir tonla.

"Bir paket istiyorum," dedi Draco, arkasında durup sigaraların içinde durduğu bölmeye doğru başını salladı. "En ucuzundan."

"Peki," diye yanıtladı adam ve bölmeyi açtı. Kırmızı ve beyaz bir paketi seçip tezgaha koydu. Parasını ödemeye çalışırken Draco dışarıdan sesler geldiğini duydu.

Omzunun üstünden baktı ve dışarıdaki bir grup oğlanın camdan onu gösterirken konuşup gülüştüğünü gördü.

'Harika,' diye düşündü. 'Bela.' Dikkatini adama geri çevirdi ve fark edilmemiş gibi davranmaya devam etti.

Kapının açılmasının ses duyuldu ve Draco ceplerinden sigaranın parasını bulmaya çalışırken içeri birkaç oğlan girdi.

Birkaçının arkasına geçtiğini hissetti. Bütün vücudu gerildi; kim olduklarını bilmiyordu ama muhtemelen pataklayabilecekleri birini arıyorlardı. Ve o da bu seçim için mükemmeldi.

"Hey sarı," dedi biri, Draco sigarasını kapıp ayrılmak için döndüğünde. "Ne aldın bakalım?"

"Sigaralar?" diğeri böldü.

"Hey, birini vermeye ne dersin?"

"Basıp gidin," diye hırladı Draco, aralarından geçmeye çalışırken. Görevli onları hafif bir sıkıntıyla izliyordu, sanki böyle şeyler hep başına geliyormuş gibiydi. Draco'nun bundan da şüphesi yoktu.

"Vay vay vay, asabiyiz ha?" en büyük olanı dükkandan çıkış yolunu kapamıştı. Draco paketini cebine koydu ve yumruklarını sıktı, gerekirse onları kullanacaktı. Kavga için birkaç aptalla uğraşacak gününde değildi.

"Çetin ceviz olduğunu mu düşünüyorsun?" diye sordu biri onu geri ittirirken; oğlan ondan birkaç santim kısaydı ama kesinlikle daha kaslıydı. Etraftaki herkes güldü ve yuhaladı.

"Hey, bunu dışarıda halledin!" diye bağırdı tezgahın arkasındaki adam. "Bir grup serseri geliyor… dükkanımda bela çıkarıyor…" diye mırıldandı gazetesini açarken.

"Adamı duydun," dedi en irileri diğerlerine sırıtırken. Kapıyı açtılar ve Draco'yu dışarı ittirdiler. Draco onlara döndü, sinir olduğu bütün yüzünde yazılıydı.

"Bu saçmalıklarla uğraşacak vaktim yok," dedi sıkılı dişlerinin ardından. "Beni yalnız bırakın."

"Ne o, dövüşemeyecek kadar korkak mısın?"

"Evet, bir çeşit kız falan mısın sen?"

Draco parmaklarını esnetti ve çenesini sıktı; suratlarına nasıl da bir tane geçirmeyi istiyordu… ama kendini tuttu. Olması gereken daha önemli bir yer vardı. Onlara cevap vermeden arkasını döndü ve yürümeye başladı. Bu büyük bir hataydı.

İki büyük elin arkadan onu ittiğini hissetti, ellerinin ve dizinin üstüne yuvarlandı. Dizinin yere değdiği yerlerden kotunun parçalandığını hissetti ve sert çimentodan avuç içleri çizildi.

"Bize öylece arkanı dönüp gidecek misin?"

"Ona biraz saygı öğretmeliyiz, ne dersiniz?"

Diğerleri bunu onaylar şekilde haykırdı. Draco çabucak ayağa kalkıp çıldırmış gibi gözükerek onlarla yüzleşti. Hepsi aynı anda ona doğru geldi. Yani bu şekilde mi oynayacaklardı? 'Bir, sürü dolusu korkak.'

O da yumruğunu savurdu ve en yakındaki çeneye isabet ettirdi. Oğlan diğerlerinin arasına gerileyerek acıyla uludu. Draco kendini yeni bir saldırı için hazırladı, gerekirse hepsine birden karşı koyacaktı.

Geri kalan onun üstüne atlamakta tereddüt etmedi. En irileri Draco'nun kollarını kavrarken bir diğeri, karnına dizini geçirdi. Hırlayarak ve acıyla sarsılarak yere düştü ve kendini büzdü. Yüzüne düşen saçlarının arasından onlara baktı.

'Hepsiyle başa çıkamam, çok iriler ve kalabalıklar.'

Biraz daha alaycı kahkahalar duyulurken Draco gerilemeye çalıştı ama birisi sırtına ayağıyla basarak onu engelledi. Yüzü betona bastırılıyordu ve kurtulmaya çalışmak için yerleri tırmalarken tırnakları ayrıldı ve kanamaya başladı.

"Hey!" biri caddenin karşı tarafından bağırmıştı. Yere vuran ayak sesleri Draco'nun kulaklarına çarptı ve başını kaldırdığında Blaise, Goyle, Crabbe ve Nott'un onun yönüne geldiğini gördü.

Draco çetenin başı olduğunu düşündüğü en iri olan, küfretti. Arkasındaki kişi gerilerken ayağın arkasından kalktığını hissetti. Draco dizlerinin üstünde doğruldu.

"Tek seferde beş kişiyle dövüşmek istemediğime göre…" Draco'nun yüzüne son bir tekme atıp sarışının yere düşmesine sebep oldu, çetesini toplayıp koşmaya başladı. Draco, kendi çetesi onun yanına gelirken, gittikçe azalan ayak seslerini dinledi.

"Hey," dedi Blaise, Draco'nun kolunu kavradı ve ayağa kalkmasına yardım etti. "Olanları gördük. Ne oldu öyle?"

Draco kan tükürdü ve tekmelendiği yanağını ovdu. Saçı perişan olmuştu ve giysileri kir ve kan damlalarıyla kaplanmıştı. Yırtılmış kotu ve çizilmiş elleri onun bu görüntüsüne sadece katkıda bulunuyordu.

"Yalnızca kavga arayan birkaç kişi," diye yanıtladı Draco üstündeki tozları silkelerken. "Birden ortaya çıkıp beni pataklamaya başladılar."

"Çaresine bakarız," diye cevapladı Blaise ve yanında dikilen üçlüye başını salladı. Diğer çetenin gittiği yöne doğru koşmaya başladılar. "Sen iyi misin?"

"İyiyim," diye homurdandı Draco. "Ama gitmem gerek."

"Görüşürüz dostum," dedi Blaise geri kalanlarla birlikte koşmaya başlarken. Draco onlar gözden kaybolana kadar izledi ve sonra evine doğru dönüp yürümeye başladı.

'Lanet olası aptallar sağ olsun, artık geç kaldım,' diye düşündü sinirle, yeni sigara paketini açtı ve içinden bir tane çıkardı. Yolculuğunun geri kalan kısmı oldukça olaysızdı, yine de birkaç kişi onun bu kanlı görünüşüne garip bakışlar yolladı. Her bakan gözden 'bela açıcı çeteci' bakışını neredeyse okuyabiliyordu. Vücuduna sancılar gönderen yaralı yüzü ve karnından dolayı acıyla tıslamamak için elinden geleni yaptı. Dilini diş etlerinden geçirdi ve orada hala duran kanın metalik tadını aldı.

Sigarasını dibine kadar içti, evine ulaştığında bir kenara attı. Becerebildiği kadar saçlarını yatıştırıp, yüzünde hiç kan olmadığından da emin olduktan sonra kapıdan içeri yürüdü.

İlk fark ettiği şey babasının evde olmadığıydı. Bu iyi bir şeydi. İkinci fark ettiği şey annesinin kalkmış ve holdeki yüklüğe doğru yürüyor olduğuydu. Yavaş ve büyük bir güçlükle hareket ediyordu. Draco kapıyı kapatarak ona doğru koşturdu, kolunu tutup ona yardım etti.

"Ah, eve gelmişsin hayatım," dedi Narcissa ona bakarken. "Ben de paltomu alıyordum."

Draco onun için kapıyı açtı ve eski ama favorisi olan paltosunu çıkardı. Giymesine yardım etti ve çantasını uzattı.

"Teşekkür ederim, annene çok yardımcı oluyorsun," dedi elini kaldırıp oğlunun yanağına koyarken. Gülümsemeye başlamıştı ama yüzüne dikkatli bir bakış atınca kaşları çatıldı.

"Buraya ne oldu?" diye sordu çenesini tutup daha iyi bakabilmek için yüzünü çevirirken. Solgun tenindeki sararan eziği görmüştü.

"Hiçbir şey anne," dedi Draco, annesinin bileğini tutup yüzünden uzaklaştırdı.

"Başka bir kavga daha mı?" diye sordu kadın ona.

"Endişelenme, tamam mı? Şimdi sadece randevumuza gitmek için endişelenelim."

"Oraya yürüyecek miyiz?" diye sordu Narcissa, Draco onu kapıya yürüttü, zayıf elini tutarak onu yöneltti.

"Taksi çevirebilirim," diye yanıtladı Draco.

"Ama çok pahalı olur, bunu kaldıramayız," dedi annesi kapıdan dışarı çıkarlarken.

"Benim param var anne, sen merak etme."

"Peki, eğer bundan eminsen…"

Annesini merdivenlerden dikkatle indirdi ve kaldırıma yürüdüler. Bir taksi çevirmek için elini kaldırdı. Birkaç tanesi yanından geçip gitti ve sonunda bir tanesi durduğunda birkaç dakika geçmişti. Draco kapıyı açtı ve annesinin girmesini bekledikten sonra o da girdi.

"Nereye?" diye sordu taksi şoförü.

"Hastaneye lütfen," dedi Draco. Şoför başını salladı ve arabayı sürmeye başladı. Draco dikkatle annesini inceledi; ne kadar da yorgun ve çelimsiz gözüküyordu. Çok fazla kilo kaybetmişti ve bir zamanlar güzel olan altın sarısı saçları omuzlarından öylece sarkıyordu. Gözlerinin altında kocaman halkalar vardı ve teni hastalıklı bir sarı renkteydi.

Draco doktora ziyaretlerinin faydalı olmasını umdu; doktorlar annesiyle ne yapacaklarını pek bilmiyorlardı. Ve bütün o uzmanların önerdiği karmaşık testleri yaptıracak paraları olmadığından sadece düzenli şekilde check-up ve ilaç tedavisinden başka bir şey yapamıyorlardı.

Taksi yolculuğu kısaydı; hastanenin ön kapısına ulaşmaları on dakika sürdü. Draco annesinin taksiden çıkmasına yardımcı oldu ve cebine uzanıp taksinin parasını ödedi. Parasını aldıktan sonra taksi şoförü gaza basıp uzaklaştı ve Draco bir kez daha annesinin elini tuttu ve onu kapıya yöneltti.

Bu hastane de diğer hastaneler gibiydi; yerler parlıyordu ve ayakların çok fazla geçtiği yerler solgundu. Duvarlar açık maviye boyanmıştı ve asılı duran portreler buraya biraz canlılık katmıştı. Görünüşe göre bitmek bilmeyen (ve bir şekilde ürkütücü) koridordan yürürlerken portreleri inceledi. Koridorun bitmemesini, uzun olmasına değil, yavaş ilerlemelerine bağladı.

Bekleme odasına açılan kapıya ulaştılar. Annesini oturttuktan sonra Draco hemşire üniforması giyen genç bir kızın oturup telefonla konuştuğu masaya doğru gitti. Parmaklarını cilalı yüzeyde gezdirirken sabırla konuşmasının bitmesini bekledi.

"Kiminle randevunuz var efendim?" diye sordu kız. Draco dikkatini ona yöneltti. Kız yirmilerinin başında duruyordu; kahverengi saçları saçının tepesinde at kuyruğu yapılmıştı ve çok fazla dudak parlatıcısı sürmüştü. Ağzının suyu akıyor gibi gözüküyordu.

Hafifçe suratını buruşturarak Draco yanıtladı, "Doktor Pinter-Brown'un annem Narcissa Malfoy'la randevusu var."

Kız randevu dosyasına baktıktan sonra başını salladı. "Pekala, siz lütfen oturun, doktor şu andaki hastasıyla işi bittiğinde sizi görecek."

Draco teşekkür etti ve odadaki magazin dergilerinden birine yorgunca bakan annesinin yanına oturmaya gitti. Yaralı yanağını ovarak sandalyesine yaslandı ve tavanı izlemeye başladı. Odanın içinde annesinin kesik nefesi hemen yanında, öteki hastaların öksürükleri ve fısıldaşmaları ileriden duyuluyordu.

Yaklaşık on beş dakika sonra muayene odasının kapısı açıldı ve otuzlarının ortasında gözüken başka bir hemşire elinde çizelgeyle dışarı çıktı.

"Narcissa Malfoy," diye bağırdı, odanın etrafına bakarak. Draco kalktı ve annesinin kalkmasına yardımcı olup kapıya ilerletti.

"Sen neden gidip biraz etrafa bakınmıyorsun Draco?" dedi Narcissa içeri girmeden önce. "Uzun sürebilir ve burada beklerken sıkılacağını düşünüyorum."

"Peki," diye onayladı, Narcissa içeri girerken. Oradan ayrıldı ve iyice aydınlatılmış koridora ilerledi. Hemşireler hastaları tekerlekli sandalyede itiyor, doktorlar birbiriyle konuşuyor ve ziyarete gelen aileler yanından geçiyordu. Yürürken yanındaki pencerelerden baktı; hastaların sigara içtiği ve aileleriyle görüştükleri geniş fıskiyenin etrafındaki bahçe çok hoş bir manzara veriyordu.

İkinci kata giden merdivenlere yürürken burasının daha genç hastaları tuttuğu yer olduğunu düşündü. Üç ile on yedi yaş arasındaki çocuklar etrafta yürüyor ya da aileleri ve hemşireler tarafından yürütülüyordu. Buradaki duvarlar bol karalama ve çocukların yaptığı en meşhur çizgi film karakterlerinin kağıt resimleriyle doluydu.

Serbeste koridorlarda yürüdü, arada içinden televizyon sesi gelen odalara bakıyordu. İlaç verilen ya da iğne vurulan çocukların bağırış sesleri uzaktan duyuluyordu.

Başka bir odayı kafasında pek bir düşünce olmadan geçiyordu ki içeriden gelen tartışma sesini duydu.

"Sana söylüyorum Hermione, ben iyiyim!" diye şikayet etti tanıdık bir ses.

"Harry! Bayıldın sen. 43 derece ateşin vardı!"

"Ama artık geçti ve iyiyim! Yalnızca buradan gitmek istiyorum."

"Ama doktorlar ayrılmana yetecek kadar iyi olduğundan emin olmak istiyor, yeniden bayılman ya da ateşinin yine yükselme ihtimali var."

Draco kapının önünde mümkün olduğunca sessiz dikildi ve konuşmayı dinledi. İkisini de hemen tanımıştı; Harry Potter ve o gece restoranda onunla beraber olan kızdı. Oğlanın ne kadar hasta göründüğünü ve tuvalete giderken bayıldığını hatırlıyordu. Yere devrilmeden önce bileğinden tuttuğunda ne kadar hafif olduğunu yeniden anımsamadan edemedi. Harry'i niye tuttuğunu tam olarak bilmiyordu ama içgüdüsel olarak yaptığını tahmin ediyordu. Normalde yapacağı bir şey değildi, ki bu da kafasını karıştırıyordu.

"Harry kendine bakmak zorundasın," diye üsteledi kız, Hermione iç çekerek. "Kötü hissettiğini bize söylemeliydin. Senden böyle bir şey için nefret edemeyiz ya!"

"Ben… üzgünüm Hermione," diye mırıldandı Harry. "Bu kadar karmaşa yaratmak istememiştim."

"O kadar kalın kafalısın ki! Senin için endişelendik. Neredeyse ölüyordun ve yine de yardım istemedin."

Kızın son cümlesinden sonra gergin bir sessizlik oldu. Draco tekrar konuşmaya başlayacaklar mı diye merak ederken omzunda bir el hissetti.

"Yardım edebilir miyiz?" Draco başını kaldırdı ve restorandaki adamın yukarıdan ona baktığını gördü.

"Ee.. hayır… yani…"

"Ah, sen o geceki garsonsun, değil mi?" Adam ona gülümsedi. "Yardımın için sana teşekkür etmek istiyorduk biz de. Harry'i görmek için mi geldin?"

"Ah, ee, aslında yo… gerçekten."

"Saçmalık! Eminim Harry kendini minnettar hissediyordur. Neden içeri girip onu ziyaret etmiyorsun? Olman gereken bir yer var mı?"

"Eh şu anda değil."

"Harika." Adam Draco'nun hiçbir itirazını dinlemeden resmen onu içeri itti. Draco tökezleyerek kapıdan içeri girerken içeride oturan ikili şaşkınlıkla ona baktı.

"Bakın kim var burada," diye duyurdu adam. "Restorandaki o kibar genç adam."

"Draco?" diye sordu Harry, biraz kafası karışmış gibi duruyordu. "Neden buradasın?"

"Benim… annemin bir rahatsızlığı var da," diye mırıldandı, bütün bu durumdan dolayı kendini garip hissediyordu.

"Ah anladım," diye başını sallayarak cevapladı Harry. Draco başını kaldırıp baktığında dün geceden çok daha iyi olduğunu ama yine de solgun ve hasta gözüktüğünü fark etti. Açık yeşil olan hasta önlüklerinden giyiyordu ve bileğinin etrafındaki bantla gergince oynuyordu.

Gözünün kıyısıyla kabarık saçlı kızın -Hermione'nin, Harry'i sertçe dirseğiyle dürttüğünü ve başıyla onun yönünü gösterdiğini gördü. Harry hafifçe hızardı ve dudaklarını ısırdı.

"Ben ee… beni dün gece yakaladığın için teşekkür ederim," dedi Harry sessizce. "Çünkü sanırım… yere düşmek pek de hoş bir deneyim olmazdı." Draco, Harry'nin ona böyle davrandığı için kendini aptal hissettiğini söyleyebilirdi. Belki de oğlan, birisinin ona böyle bir şey yapacak kadar ondan hoşlanabileceğini hiç düşünmemişti.

"Önemli değil," diye cevapladı Draco. Başka gergin bir sessizlik anı daha oldu, her ne kadar garip olsa da ikisinden birisinin babası olduğunu varsaydığı adam bunu fark etmemiş gibi gözüküyordu. Duvarda asılı duran karanlık gökyüzündeki yıldızları gösteren portreye bakarken kendi kendine mırıldandı.

"Peki… eğer sormamın bir sakıncası yoksa," diye böldü sessizliği. "Ne oldu?"

Harry başını kaldırıp ürkütücü yeşil gözlerini (gözlerine ürkütücü mü demişti?) ona çevirdi.

"Ah, sadece hafif bir zatürree," diye cevap verdi ufak oğlan.

"Hafif? Bana pek de hafifmiş gibi gelmedi." Harry kızardı, büyük ihtimalle utançtan.

"Doktorlar böyle ağır olmasının sebebinin kendimi çok zorlamam ve yeteri kadar dinlenmemem olduğunu söyledi."

"Daha önce de dediğim gibi, kendine daha iyi bakmalısın," dedi Hermione bilmiş bir tavırla.

"Beni yağmurda koşturan kimdi, ha?" diye lafı yapıştırdı Harry.

"Eh, benim zatürree olduğumu falan gördün mü? Hayır? Çünkü ben kendime bakıyorum."

"Bu saçmalık. Dünyadaki en sağlıklı insan olsaydım bile hastalanırdım. Ben senin yüzünden hasta oldum. Hepsi senin suçun. Mutlu musun şimdi?"

"Ne kadar sinir bozucusun!" diye hırladı Hermione, ellerini yüzüne kapadı. Draco ikisinin arasında olanları hafif bir şokla izledi. İkisi kavga mı ediyordu yoksa öfke krizi mi geçiriyorlardı belli değildi.

"Hey, hey çocuklar," diye böldü adam. "Heyecanlanmaya gerek yok; Harry senin dinlenmen gerek, Hermione'yle kavga etmen değil. Hermione sen de biraz kendini frenle, Harry'i öfkelendirmenin bir alemi yok."

"Peki baba."

"Özür dilerim Mr. Granger.

"Güzel," diye cevapladı Mr. Granger. "Ayrıca burada bir konuğumuz var, onun önünde kavga etmek pek de uygun bir davranış olmaz, değil mi?"

"Hayır baba," dedi Hermione başını önüne biraz eğerek.

"Güzel. Ben eve gidip anneni kontrol edeceğim, ondan sonra belki ofise uğrayıp birkaç işimi hallederim ama sonra ikinizi de almaya geleceğim. Doktorlar bu gece eve dönebileceğini söyledi."

"Teşekkürler Mr. Granger."

"Eniştene ulaşmaya çalıştık ama evde telefonu açan olmadı. Neler olduğunu anlatmamız için ona ulaşabileceğimiz başka bir yol var mı?"

"Önemli değil, bunu yapmak zorunda değilsiniz," dedi Harry hissiz bir sesle. "Umurunda olmaz zaten."

"Eh… yine de bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Her neyse, ben gitsem iyi olur; siz ikinizle sonra görüşürüz, tamam mı?"

İkisi de başını ve ellerini salladı. Mr. Granger çıkarken Draco'ya da hoşçakal dedi. Draco kendini tamamen durumun dışında kalmış gibi hissediyordu; konuşma sırasında neredeyse gölgelere karışmıştı.

"Pekala… Draco," dedi Hermione ona dönerken. Draco dikkatini ona çevirdi. "Nasıl oluyor da seni okulda hiç görmedim?"

"Hermione… yapma…"

"Ne var Harry? Yalnızca basit bir soru soruyorum."

"Sen boş ver onu Draco, kocaman bir burnu vardır ve onu uygun olmayan her yere sokmaya bayılır."

"Ah…" Draco'nun aklına gelen tek şeydi cevap olarak. Onunla karşılaştırıldığında o ikisi çok fazla neşeliydi. Onlar gibi insanlarla nasıl başa çıkabileceğini bilmiyordu. Kaba olmak da istemiyordu, özellikle içlerinden biri hasta olduğu için. "Sanırım önemli değil."

"Peki çalışmak ve ara sıra okula gitmek dışında neler yapıyorsun?" Tanrım, bu kız gerçekten her şeye burnunu sokuyordu.

"Ee… birkaç işim daha var ve bazen… arkadaşlarımla takılıyorum."

"Eh, kulağa oldukça normal geliyor," diye yanıtladı Hermione, aldığı sınırlı bilgiden dolayı hayal kırıklığına uğramış gibiydi.

Draco ensesini kaşıdı ve ikisiyle de göz teması kurmaktan çekindi. Harry arada öksürüyordu ama bunun hasta olduğundan mı yoksa gerginliğinden dolayı mı olduğu belli değildi.

Gözleri odanın etrafında gezindi, oyuncak ayı ve ayçiçeği olan çerçeveli fotoğrafa baktı. Bir kez odayı tamamen taradıktan sonra gözleri ister istemez yatakta oturan ve kucağında duran ellerini seyreden Harry'e kaydı. Siyah saçları gözlerine düşüyor, neredeyse yüzünün tamamını kapıyordu. Dudaklarını nasıl çiğnediğini, kanın hücum ederek kızarmasına sebep olduğunu fark etti…

'Hey, ıyy, neden bunu fark ettim mi şimdi?' Draco derhal dikkatini bileğindeki saate çevirdi.

"Ee, sizinle konuşmak güzeldi…" dedi kapıya gerilerken, "ama gitmem gerek artık."

"Ah, pekala," dedi Hermione kalkıp onun elini sıktı. "Seninle tanışmak güzeldi."

"Seninle de."

"Hoşça kal Draco," dedi Harry el sallarken, gözlerini kucağından çekmemişti. Draco bir şekilde bundan dolayı hayal kırıklığı hissetti; başını kaldırıp ona bakmasını ve böylece onun gözlerine son bir bakış atabilmeyi umuyordu.

'Neler oluyor böyle?' Bunu düşündüğüne inanamıyordu. Zihnine daha fazla fikir üşüşmeden önce buradan ayrılmayı umarak çabucak ayrıldı ve yolda neredeyse birkaç çocuğu yere yıktığını umursamadan koridorda koştu. Odadan yeteri kadar uzaklaştığında durdu ve elini saçlarından geçirdi.

'Tanrım, bu gerçekten uygunsuz ve garipti," diye düşündü, birinci kata giden merdivenlere ilerlerken. 'Kendimi neredeyse Alacakaranlık Kuşağı'nda gibi hissettim.'

Annesini bıraktığı bekleme odasına giden yolu buldu, kapıyı çekip açtığında annesinin hala işinin bitmediğini gördü. Bir sandalyeye oturdu, zihninin daha az ürkütücü düşüncelerle dolmasını umarak eline bir dergi aldı.

Yirmi dakika sonra kapı sonunda açıldı ve annesi dışarı adım attı.

"Nasıl gitti?" diye sordu onun yanında, odadan çıkarlarken.

"İyiydi tatlım," dedi oğlunun elini hafifçe pat patlarken. "Gayet iyi. Endişelenmene gerek yok."

Annesinin sözlerinin teşvik edici olmasına rağmen ellerinin nasıl hafifçe titrediğini ve sesinin çatallaştığını fark etmeden edemedi. Sanki bir şey saklıyor gibiydi.

'Muhtemelen hayaller görmeye başladım,' diye düşündü, onu dışarı yürütüp başka bir taksi çağırırken. Kalabalık bulutların arasından birkaç damla yağmur yanağına düştü. Daha fazla damlalar düşerken başını kaldırıp gökyüzüne baktı. 'Sadece hayal görüyorum. Değil mi?'

Çevirmen notu: 8. bölümün yarısında bırakmışım. Fandom değişikliği yapmam sebebiyle hikaye çevirim muhtemelen bundan ileri gitmeyecek..