BÖLÜM SEKİZ - PATLAK VERMEK

"Üzgünüm, söylememeliydim."

"Evet, kesinlikle söylememeliydin. Ne diye söyledin ki?" diye yapıştırdım ve sonra bardağımdan büyük bir yudum aldım. "Gerçekten, Potter. Paylaşılabilecek tüm dertler arasından ne diye bunu seçtin?"

Karşımdaki sandalyeye oturdu ve omzunu silkti; gözleri aramızdaki zemine odaklanmıştı. "Bilmek istemeyeceğinizi söyledim, ama ısrar ettiniz. Ayrıca, zaten, tahmin etmiş olmalıydınız."

"Ne?" Ne diyordu bu?

"En son burada olduğumuzda."

Zihnim geriye gidip anıyı aradı ve buldu. Muhtemelen yumuşaksındır da. Midem yere vurdu. Gerizekalı! "Potter, o anda seni sadece kızdırmaya çalışıyordum. Haberlerin tamamen sürpriz olarak geldiğine seni temin etmeme izin ver." Ve asıl konu. "Ve sana konuşmayı önerdiğimde rüyanı kastediyordum."

Ona baktım. Bir anlığına gözlerime baktı ve sonra bakışını kaçırdı. Sanırım yanaklarında hafif bir kızarma görüyordum. Bir anda zaten onun rüyası hakkında konuşuyor olduğumuz dank etti. Kendimi berbat hissettim. Ve bahsedilen rüyadan sonra kendisini sakinleştirmek için beni izlemesinden dolayı hafif şaşırmış. Kibrimi savuşturdum ve önceki alternatifin yanında bunun daha iyi olduğuna kendimi ikna etmeye çalıştım. Bardağımı dikerek başka bir tane daha doldurdum.

"Ben de biraz alabilir miyim?" Bir anlığına ona baktım ve kafamın içindeki reddedici sese bir göz attım. Görünüşe göre vicdanım tam olarak düzelmemişti. İç çekerek başka bir bardak çağırıp onun eline tutuşturdum. "Teşekkürler."

"Şerefe," diye mırıldandım ve içtim. Uzun bir süre sessizlik içinde oturduk, ben de sakinleşmeye çalıştım. Bununla uğraşmak için profesyonel bir yol vardı. Dehşete kapılarak donup kalmanın profesyonel bir yol olmadığına gayet emindim. Ben öğretmendim. Ve öğretmenlerin işi de yol göstermek… Ah, lanet olsun, ben rol modeli falan değildim. Bunu yüzüme çarptığında anlamış olması gerekirdi. Profesyonelliğin canı cehenneme. Başımı kaldırıp baktığımda onu beni izler halde buldum. Gülümsedi.

"Bunun hakkında, benim olduğumdan daha fazla rahatsız oldunuz sanırım." İçkisinden bir yudum aldı ve sonra titreyerek yüzünü buruşturdu.

"Hm. Ve neden olduğunu açıklamama izin ver. İnsanlar hakkında bilmeyi umursamadığım birtakım şeyler var. Seksüellik de bunların başında yer alıyor. Bunun beni ilgilendirmediğini belirteceğim çok ortada mı?"

Bardağında kalanların hepsini bir yudumda içti ve beklentiyle geri uzattı. Başka bir tane doldurdu. "Dikkat et. Seni yatağa taşımak zorunda kalmak istemiyorum," dedim ve sonra yirmi yıldır ilk kez kızardım. Potter, kendi kızarıklığına rağmen güldü. Ahlaksız küçük velet. Burnumdan soludum ve kafamda dönüp duran sözümü görmezden gelmeye çalışarak içtim.

"Daha iyi hissediyorum," dedi. Kaşımı kaldırdım. "Buraya geldiğimizden beri, her şey bir garipti."

"İlginç. Ben olsam işlerin garipleşmeye yeni başladığını söylerdim."

"Sizi bu kadar mı rahatsız ediyor?"

"Evet."

"Üzgünüm. Ben düşünmüştüm ki- Neyse boşverin." Bir anlığına yüzümü taradı sonra da gözlerini ateşe çevirdi.

"Ne?"

"Ben düşünmüştüm ki… siz anlarsınız."

Baş belası. Kahrolasıca. Lanet.Vicdanım hayata gelip başını çılgıncasına sallamaya başladı. Derin bir nefes aldım. "Anlıyorum."

"Öyleyse, değilsiniz. Gay." Gözleri bir kez daha benimkileri buldu, gözlerini kaçıran bu sefer bendim.

Bunu cevaplama.

"Burada benim yönelimlerimi tartışmak için bulunmuyoruz."

Ah, işte bu harikaydı. Bir de göğsüne pembe üçgen(1) koyup odada "Biz Bir Aileyiz"(2) diye şarkı söyleyerek danset bari. Lanet.

"Biliyordum," diyen bir gülücük dudaklarının kenarında belirdi. Saklamak için bardağını kaldırdı.

"Benim hakkımda keşfettiğini düşündüğün şeyleri, Mr. Potter, küçük işbirlikçilerin bilmek zorunda değil."

"Ah, tanrım. Profesör, eğer onlara söylemek istesem, ki öyle bir şey yapmayacağım, bunu nasıl keşfettiğimi açıklamaya nereden başlayacağımı bile bilemem. Ayrıca, birisinin endişelenmesi gerekiyorsa bu ben olmalıyım. Siz 'Slytherin Kralı''sınız, hatırladınız mı?"

Haritadan söz etmesine burnumdan soludum. Bir espri, gidip kıçından ısırsa bile onun ne olduğunu anlayamazdı. "Merak etme, karanlık sırrın benimle birlikte güvende." Sesimden alaycılık akıyordu ama oğlana bakarak onun, incelikli aşağılamamı anlayamadığını düşündüm.

"Biliyorum. Size güveniyorum."

Kesinlikle anlayamamıştım. Ve şimdi de beni bir kez daha rahatsız hissettirmeyi becermişti. "'Sanırım' dedin. Bundan, emin olmadığını mı anlamalıyım?"

Omzunu silkti. "Sanırım eminim?" Bir soru. Emin olduğundan bile emin değildi. Sabırsızca soludum.

"Pekala, gay olduğunu sana düşündüren şey nedir?" Büyük bir yudumlarla içmeye devam etti ve gözlerini indirdi. İç çektim. Bu konudan vazgeçmemiz için ısrar eden oydu, o halde ben ne diye ondan ayrıntıları istemek için ısrar edip duruyordum? "Yani, kızlarla ilgilenmiyorsun. Ben sen ve Granger'ın…"

"Tanrım, hayır!" diye öksürdü ve sonra yüzünü buruşturdu. "O benim arkadaşım! Skeeter'ın yazısına inanmadınız, değil mi?"

Anıya sırıttım. En nahoş anılarımdan biri. Hala, oğlanı aşağılamalarımı azaltmaya çalıştığımdan, o günkü anıları umursamamaya çalıştım. Elbette, yazıyı dikkate almamıştım. Ve kesinlikle büyücü dergilerinde yazan şeylere inanacak kadar aptal değildim. "Öyleyse, kızlarla ilgilenmiyorsun."

"Eh, bi ara şu Ravenclawlı kız vardı. Ama bu sadece onun iyi bir Quidditch oyuncusu olmasından dolayı olmalı."

Kahkahamı zor tuttum. Yani, kızların süpürgesine ilgi duyuyordu. Bu basmakalıp şey bana bile fazlaydı. "Evet, Quidditch ve aşk… gerçekten çok alakalı."

Bana azarlayan bir ifadeyle baktı ve sonra gülümsedi. "Çok komik."

"Yani, öyleyse ilgi duyduğun oğlanlar mi?" Neredeyse adamlar diyecektim ama tam zamanında kendimi durdurdum. Ne dilediğine dikkat et… Kes.

"Bilmiyorum."

"Ah, tanrı aşkına- Potter, bir erkeğe ya da bir kıza ilgi duyup duymadığını bilmiyorsan nasıl gay olduğun gibi absürd bir sonuca vardın?" Ne diye bu konuşmaya katılmıştım ben?

"Siz bana neyin yanlış olduğunu söylemem için ısrar etmeye başlamanızdan önce ben de bunu çözmeye çalışıyordum!" diye bağırdı, ardından da hemen özür diledi. Yeniden konuşmadan önce bir an daha sessizlik içinde oturduk. "Ne zamandır biliyorsunuz? Yani, nasıl…"

Sesi azalarak yok oldu. İşte şimdi konuşmamızın; alkolün, hızlı düşünme kapasitemi etkilemesine lanet okuduğum kısmına gelmiştik. Bir çocuğun babası hakkında bilmemesi gereken şeyler vardır. İroni bana öyle hızlı çarptı ki başım döndü ve nerdeyse oğlanın sorusunu unuttum.

"Profesör? Üzgünüm. Eğer söylemek istemiyorsanız-"

"Gençtim. Bir çocukluk arkadaşına hisler beslemeye başladım." Eski bir acılık dilimin üstünü kapladı. Onu bardağımın içinde kalanlarla birlikte geri yuttum. Oğlana -babasının aynısı diye bir kez daha hatırladım- bakamıyordum bir türlü. Gözleri hariç –o duygusuz kadından kalan tek kalıcı özellik.

"Peki, ne oldu?"

Ah, birkaç kez denedik. Heteroseksüel olduğuna ve dünya üzerindeki en az ilgi çekici kadınla evlenme kararını vermeden önce tüm arkadaşlarına benim bir sapık olduğumu ve onu taciz ettiğimi söylemeye karar verdi. Sonra öldüren lanetin yanlış tarafında bulundu ve on yıl sonra gay oğlu beni ziyaret etmeye geldi.

İkinci kez düşününce: "Hiçbir şey. O heteroseksüel olarak büyüdü, bense böyle."

"Çok kötü. Üzgünüm."

Evet, olmalısın. "Çoktan atlattım." Yalancı.

Oğlanın babası için oluşturduğu imajı yıkmadan önce konuyu hemen değiştirmeye karar verdim. Onun hakkındaki her şeyin kafasında parçalanıp yok olacağını izlemekten zevk almayacağımdan değildi, ama içimden bir ses her şeyin daha kötüye gidebileceğini söylüyordu. Bilinçli yanımdan, odaklanabildiğim bir konu seçtim.

"Peki, madem böyle samimi bir konuşma yapıyoruz, benim bilmek istediğim şeyleri söylemen konusunda ısrar edeceğim. Rüyalarını anlat." Ağzı açıldı ve kızardı. "O rüyalar değil, seni aptal, kabusların. Neredeyse burnumu kırdığın gece ne görüyordun?"

Utancı geçti ve yüzü yine ifadesizleşti. Sabrım giderek taşıyordu. "Potter, söyle hadi."

Başını aptalca salladı. "Bu çok aptalca." Hogwarts'taki dolabımda duran ve oğlanın bütün her şeyi saatlerce anlatmasını sağlayacak kristal şişeyi çağırmayı düşündüm. Lanet olsun, bir şeyleri getirmeyi unuttuğumu biliyordum işte. Ona ters bir bakış attım ve uysal bir şekilde iç çekti. "Bazen üçüncü görev hakkında rüya görüyorum. Ve yalnızca… o gece de o rüyayı görüyordum ve tam Kılk-Pettigrew kanımı aldığı sırada omzuma dokundunuz." Gözlerini indirdi ve başını yine salladı. "Profesör, bunun hakkında gerçekten konuşmak istemiyorum."

Artık ben de duymak istemiyordum. Dumbledore tarafından anlatılmış ufak parçalarını duymuştum. Duyduğum kadarı kanımı dondurmaya yetmişti. Bu hikayeyi, bütün duygusal yüküyle birlikte, birinci elden dinlemek, aklımı kaçıracağımı düşündürecek kadar korkutuyordu beni. Bir anda durduk yerde anladım ama konyağın bulandırdığı kafamda bile anladığım şey gayet netti.

"Kendini suçluyorsun, değil mi?" Soru ağzımdan bir seferde döküldü, ki hiç pişman değildim. Gözlerini kırpıştırdı ve başını salladı.

"Bunun benim suçum olmadığını biliyorum." Boğazını temizledi.

"Bilmek ayrı şeydir. Buna inanmaksa tamamen başka. Bunun nasıl olduğunu bilirim, Potter. Sahneyi kafanda yeniden yeniden yaşarsın ve tüm yaptığın hatalara odaklanırsın, Diggory'i ölümden kurtaracak bir yol bulmaya, bağlanmanı engellemeye, Karanlık Lord'un vücuduna yeniden kavuşmasının önüne geçmeye. Haklı mıyım?" Olduğumu biliyordum. Bu oyunu öylesine sık oynuyordum ki artık midemde kocaman delikler oluşmuştu. Oğlanla benim ne kadar ortak noktamız olduğunun farkına vardığımda neredeyse ağzım açık kalacaktı. Birden, neden olduğunu anlamıştım, ona yardım etmek için neden seçildiğimi anlamıştım.

Şimdi çok yardımcı oluyorsun, değil mi? Kapa çeneni.

"Lütfen durun," diye fısıldadı.

Sesindeki hüzün isteksizlikle dolmama sebep oldu. Daha fazla üstelememeye karar verdim. "Peki. Ama Potter, buna bir son vermelisin. Yoksa sonun benimki gibi olur." Bakışını kaldırıp bana baktı ve sırıttı. Sırıtışını gülümsemeye döndürdü ve bunu gördüğümden dolayı memnun oldum. Bu kadar memnun olmamam gerektiğini fark ettim. Büyük bir yudum içtim ve kafamdaki homurdanan sesi susturmaya çalıştım, Sonu seninki gibi olacak kadar zamanı yok, değil mi?

"Peki siz bu gece rüyanızda ne görüyordunuz, Profesör?"

Oğlanla tanıştığımdan beri zilyonuncu kez yüzüm nasıl kızaracağını hatırladı ve yirmi yıldır ikinci kez de bunu gerçekleştirdi, oğlana lanet okudum. Birden gözlerimi kaçırdım, onları da lanetledim hemen. Sesime elimden geldiğince korkutucu bir ton vermeye çalıştım. "Bu seni ilgilendirmiyor Potter." Daha çok seni içeriyor, Potter.

"İki yüzlü."

Tam üstüne bastın.

Bu öğleden sonra ayrılıyorduk ve birden Dumbledore'un bizi hiç kontrole gelmediğini fark ettim. Bunun ne anlama gelebileceğini düşünürken midem yalpaladı. Hep, yaşlı yarasanın bizi mezara gömeceğini düşünmüştüm. Ama şimdi bu adamın ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordum. Ölmesi mümkündü. Geri kalanımız için onun ölümünün ne anlama geleceğini düşündüm. Oğlan için.

"Ben yaşadığım sürece çocuğu korumayı hedefliyorum, Severus."

Ya sonra? Sonra ne olacaktı? Seçim. Evet, ve öyle bir seçim ki. Kendini insanlık adına feda etmek ya da yaşayıp Voldemort'un yarattığı terör ortamına izin vererek herkesin öldürülmesini izlemek. Mideme makul büyüklükte taşlar yerleşti ve titreme yönündeki dürtümü bastırdım. "Adil değil" kelimeleri zihnimden geçti ve dünyanın hiçbir yerinde adalet olmadığını kendime anımsatarak düşünceyi uzaklaştırdım.

"İyi misiniz?"

Masanın karşısındaki oğlana baktım ve ifademi kontrol ettim. Bana normal gelmişti. Kaşımı kaldırdım ama konuşmadım. Boğazıma oturan ve boyutu sürekli değişen –şu anda- kocaman şeyden dolayı sesim güvenilmezdi.

"Ne oldu?" Gözleri benimkileri aradı ve oğlanın bir şeylerin döndüğünü nasıl idrak ettiğini merak ederken buldum kendimi. Geçen gece kızarma ataklarına yakalansam da hala yüzümü sabit tutmayı becerebiliyordum.

Boğazımı temizledim. "Hiçbir şey. Neden?"

"Bilmiyorum. Siz, ee…" Oğlan omzunu silkti. "Boşverin." Dikkatini Sihir Tarihi kitabına çevirdi ve okumasına devam etti. Ya da okuyormuş gibi davranmasına, ama yine de iyi oynuyordu.

Aklıma birden, Voldemort'un Dumbledore'u ele geçirse oğlanın da haberi olacağı geldi. Voldemort, yaşlı adamı kendi öldürmekte ısrar ederdi; bundan emindim. Ve elbette oğlan da bir şeyler söylerdi. "Potter, son zamanlarda hiç Voldemort'un faaliyetlerine dair rüya gördün mü? Yara izin seni rahatsız etti mi?"

Sesimi oldukça doğal tutmaya çalıştım ama bana kuşkuyla bakıyordu. "Yakında değil. Neden?" Pek rahatlamamıştım. Bir şey olsa oğlanın yarasından bilirdik ama yara bir faaliyette bulunmuyorsa olan bitenden hiçbir zaman emin olamazdık.

"Sadece merak ettim," diye mırıldandım ve şüpheli bakışlarını görmezden gelmeye çalıştım.

"Bir şeyler oluyor. Ne olduğunu söyleyin. Lütfen."

"Bir şey olduğu yok. Çalış." İfadesinden beni dinlemekle zerre kadar ilgilenmediğini görebiliyordum. Dudaklarını inatla sıktı.

"Bakın, Voldemort'la olan problemde sizin kadar benimde rolüm var," diye ısrar etti. Aslında daha fazla, diyebilirdim. "Eğer bir şey olduysa bana söylemelisiniz. Nasıl olsa eninde sonunda öğreneceğim."

"Bir şey olup olmadığını bilmiyorum, Potter. Ve bütün gece endişeni çekemem." Sesimi yükselttim ve katı bir bakış attım. Lanet çocuğun umurunda bile değildi.

"Bir şey olmadıysa endişelenmezdiniz," diye ısrar etti. "Tanrım, beni korumaktan vazgeçin. Bilmeye hakkım var, değil mi?"

"Müdürün bizi hiç ziyarete gelmemesinden dolayı biraz kaygılandım. Muhtemelen hiçbir şeydir." Bu tamamen doğru değildi. Eğer Dumbledore ortalarda gezinmiyorsa bunun mutlaka bir sebebi vardır. Oğlan ağzı bir karış açık, bana ve sonra kitabına aptalca baktı. Rengi soldu.

"Sizce…" sesi azalarak yok oldu.

"O çok güçlü bir büyücü," dedim, onun kadar kendimi de rahatlatmak için. Dumbledore'un tüm enerjisiyle çalışmasını bir çok kez görmüştüm. Bu bir çok kez de, kesinlikle, ona katılmayı seçmemin güçlü bir anımsatıcısıydı.

"Eğer… Profesör Dumbledore'a bir şey olursa… sizi kim koruyacak?" Ağzım açık kalmıştı. Ben? Bu endişelerinin sonuncusu olmalıydı. Benimkilerin sonuncusuydu. Fark ettim ki -dehşet ve kafa karışıklığından fark edememiştim- elim masanın üzerinden uzanıp oğlanınkinin üzerini, onu rahatlatmak için okşadı. Hayatım üzerine yemin ederim ki onun ne zaman oraya gittiğini anımsamıyordum. Parmakları benimkilerin üstünü örttü, kendimi geri çekmeyi isteyemiyordum. Kalbim panikle hızlandı. Elimi sıktı.

"İki dakika. Her şeyi aldığına emin misin?" Başıyla onayladı ve yüzündeki ifade de ona eşlik etti. Dumbledore'u düşünüp düşünmediğini merak ettim ama ona sormayacaktım. Kendi endişelerimi ortaya dökmek istemiyordum. Gözlerini benimkilerle buluşturmak için kaldırdı ve gerildim.

"Profesör, gerçekten ciddi miydiniz, ee, odanızı işgal etmem konusunda?" Birden bakışını kaçırdı ve kendini cevabım için hazırladı. Lanet. Oğlan yine yapmıştı. Onu orda istediğim izlenimi vermeden gelmesine izin verecek bir yol bulmak için zihnim çalışmaya başladı. Onun varlığından hoşlandığımı söyleyemezdim. Ama bunu günlük rutinimin bir parçası olarak kabul etmiştim ve rutinimin bozulmasından hiç hoşlanmazdım.

"Ne oldu, Potter? Daha, bana doyamadın mı?" Buna dürüst bir cevap istemediğimi fark ettim. Ve ona bakarak gayet dürüst bir tanesinin geldiğini söyleyebilirdim. Nefesimi tuttum.

"Her ne kadar bunu duymak sizi sinirlendirecek olsa da, bundan hoşlanıyorum… etrafınızda olmaktan, sadece. Öbür türlü değil… Peki. Aptalın tekiyim." Ellerini yüzüne götürdü ve kendi utancına güldü. Sonra bundan rahatsız olmam gerektiğini hatırladım. Lanet. "Bilmiyorum. Beni sakinleştiriyorsunuz."

Onu sakinleştiriyorum. Yine şu kelime. Onun, bende tamı tamına zıt etki yaratması ne kötü. Rahatsızlığım kontrolü ele aldı. "Seni nasıl sakinleştiriyormuşum? Gerçekten, Potter. Sana berbat davranmam seni sakinleştiriyor? Nesin sen, mazoşist mi?" Bakışımı indirip ona baktım ve bana sırıttı. Söylediğimde sırıtılacak bir şey bulmak için durumumu yeniden gözden geçirdim.

"Belki sakinleştirmek doğru kelime değildir. Ama siz… normal hissediyorum… sizin etrafınızdayken. Ve her zaman berbat da değilsiniz. Sadece… eh, bunu bekliyordum. Bu sadece… sizsiniz. Bu sizin bir parçanız."

"Benim kim olduğuma dair çok fazla fikrin var."

"Eh, geceleri uyuyamamak insana düşünecek çok zaman veriyor."

Sırıtış sırası bendeydi. "Gecelerini beni düşünerek mi geçiriyorsun?"

Kızardı. Bende kızarabilirdim ama Anahtarın zamanlamasına.

Yere indik ve oğlanın Quidditch sahasında nasıl dengede durabildiğini cidden merak etmeye başladım. Bana doğru düştü ve ben de çok şükür o anda çalışmayan sandalyenin üstüne düştüm. Eğer zihnimi kucağımda oturan sakar oğlanı ittirmeye odaklamasaydım Dumbledore'un varlığını fark edebilirdim.

"Hoş geldiniz. Her şeyin iyi gittiğine inanıyorum."

"Albus." Onu, beni endişelendirdiği için azarlamak üzereydim ama gözlerindeki o bakışı görünce durdum. Bir şey olmuştu. Ve birisi ölmüştü. Vücudumun taş kestiğini ve nefesimin kesildiğini hissettim.

"Profesör Dumbledore, size bir şey oldu diye endişelendik." Albus bakışlarını benden oğlana çevirdi ve hüzünle gülümsedi.

"Belki de oturmalısın, Harry." Oğlanın yüzünün solduğunu görecek kadar baktım, sonra yere oturdu. Bütün vücudum ürperdi. Eğer çocuğun varlığı gerekliyse, o zaman onun tanıdığı birisiydi. Zihnimin, mümkün olan kurbanların listesini yapmasını durdurmaya çalıştım.

"Ne oldu?" dedim. Kim, diye düşündüm.

"Siz ikiniz burada değilken, korkarım ki…" derin bir nefes aldı ve gözlerindeki hiddeti gördüm. Adamdan fışkıran enerjiden, bir kez daha huşu ile doldum. Yüzü yine sakinleşti ve Potter'a bakarak devam etti. "Harry, Hagrid öldürüldü." Midem yalpaladı, oğlana ya da Dumbledore'a bir türlü bakamadım. Gözlerimi kapattım ve hiddet bütün benliğimi doldurdu. Bütün bedenim kendiliğinden buz kesti. İfademin sertleştiğini hissedebiliyordum. Bu refleks hiç geçmemişti. Ve hiçbir zaman da geçmeyecek gibiydi.

"Nasıl?" Oğlanın sesi benimki kadar istikrarlıydı. Bu beni ürküttü. Gözlerimi açıp yüzündeki o gıcık ifadeyi gördüm ve ona lanet okudum. Onu oraya yerleştirdiğim için kendime lanet okudum. Bu normal değildi. O, normal değildi.

"Devler için elçi olmayı kabul etti. Birisi bunu öğrenmiş. Bu olay olurken Knockturn Yolu'ndan geçiyormuş." Oğlan aynen ondan beklediğim gibi başını salladı. Kendime rağmen, onun hakkında endişelenmeye başladım. Kendime, sadece haberlerden dolayı şoka girdiğini ve daha sonra bir tepki vereceğini söyledim. Birden ondan duygusal bir tepki görmek istediğimi fark ettim. Ve bunu ne kadar çok istediğimden dolayı dehşete düştüm. Normal biri gibi ağlamasını ve kızgın olmasını istiyordum. Yalnızca böyle iyi olacağından emin olabilirdim.

Gözlerimi Dumbledore'a çevirdim ve beni izliyor olduğunu gördüm. Yüzündeki düşünceli ifade diye adlandırdığım ifadeyi gördüm ve omuzlarımı silktim. İfadesi bir an sonra gitmişti. "Harry, bir dakikalığına bize izin verir misin?" Oğlan ayağa kalktı ve Dumbledore onu durdurdu. "Profesör Snape ve ben yan odada olacağız."

Kendimi ayağa kaldırmaya zorlarken fazlaca açık konuştuğunu düşündüm acı acı. İki yüzlü. Çabucak yatak odama yürüdüm ve adamın takip etmesini bekledim. Girdi ve kapıyı arkasından örttü. Gülümsedi ve ben de sert sözcükleri geri yuttum.

"Her şey iyi miydi?" diye sordu. Sabırsızca başımı salladım. "İyi." Yine durdu ve bana söylemek istediği şeyi kafasında düzenlemeye başladı. Geride kalan azıcık sabrım da tükendi.

"Devam et, Albus."

"Severus, sana karşı çok anlayışsız davrandım ve özür dilerim."

Şu andan itibaren bu adam tarafından konuşamaz hale getirilmeye alışacaktım. Ama bu hiçbir zaman… eh, beni konuşamaz hale getirmesini engellemeyecekti. Bunun hakkında rahatsız olmayı daha sonra düşünürdüm. Şimdi şaşkınlıktan yere saçılan çenemi toplamakla fazlasıyla meşguldüm.

"Harry hakkındaki endişelerim beni arada sırada diğerlerine karşı körleştiriyor. Bana müsamaha göstermen oldukça nazikti."

Beni nazik olmakla itham eden bir sonraki kişi, kendini en gerekli yerleri eksik halde bulacaktı. Dilimin ucuna kadar gelen birkaç lanete karşı ağzımı sıkıca kapattım.

"Ama bunun bedelinin ne olduğunu merak ediyorum. Çok cömertçe boş zamanını ve özel yaşamını feda ettin. Omuzlarına çok korkunç bir sırrın ağırlığını yükledim. Senden beklemem gerekenin çok üstündeydin, Severus. Üzgünüm."

"Bu nereye varacak, Albus?" Soru, durdurmaya fırsatım olmadan ağzımdan çıkmıştı. Adama karşı burnu büyüklüğümden dolayı duyduğum rahatsızlık artmıştı. Genelde böyle oluyordu. Kurbanlık koyun olduğumun da gayet farkındaydım.

"Sorumluluklarını azaltıyorum."

Midem hopladı, üstelik tam olarak neden olduğunu da bilmiyordum. Sanki tam yılbaşı hediyesini açtığı anda, hediyesi elinden alınmış çocuk gibi hissediyordum. Bu fikrin farkına vardığımda kendimi zihnimden şöyle bir tokatladım. Heyecanlanmış olmam gerekirdi. İstediğim buydu, değil mi?

"Oğlana şimdiye kadar verdiğin eğitim onu güvende tutmaya yetecektir. Tatiller boyunca senin varlığına ihtiyaç duymayacak."

"Peki ya gece yarısı ziyaretleri?" Sesim sertti ve midemde, soğukkanlı kalma kapasitemi emip götüren derin bir çukur oluştu. Derin derin nefes aldım.

"Elbette, bu sana bağlı. Her zaman öyleydi. Ama durmasını istiyorsan, onu kaybolan koridorlardan uzak tutmak için yapabileceği başka bir şeyler bulabilirim." Adam şefkatle gülümsedi, ben omzumu silktim.

"Onun ağladığında yaslanacağı omuz olmama ne oldu?" Soğukluk ve iğneleme olması gerektiği gibiydi ve bundan dolayı minnet doluydum. Bana dikkatle baktı ve ben de omuzlarımı dikleştirip ona baktım.

"Harry'nin zorunluluğu dışında döneceği kişiyi seçmem haksızlık olurdu. Bunu sana sormam da yeterince aptalcaydı. Şimdi, arkadaşlığınıza devam edecekseniz, bu tamamen senin isteminle olacak."

Kendimi duygusuzlaştırdım ve midemin sürüklenmesini görmezden gelmeye çalıştırdım. Bunun hakkında düşünmek zorunda değildim. Seçim yapılmıştı. Vücudumun sakinleştiğini hissettim ve boğazımı temizledim.

"Pekala, Albus. Oğlanın aptal bir şey yapmasını önlemeye devam et."

Yaşlı adam iç çekmeden ve iyi günler dilemeden önce bir anlığına bana baktı. Potter'ı onunla gitmesi için çağırdığını, sonra da odamın kapısının yavaşça kapandığını duydum. İçimde bir yerde de başka bir kapı çarparak kapandı.

NOTLAR: 1."pink triangle" : Pembe Üçgen, eşcinsel kültürün en sık rastlanan ve en popüler simgelerinden biridir. Kökeni 2. Dünya Savaşı'na uzanan Pembe Üçgen, Naziler tarafından cinsel tercihleri nedeniyle toplama kamplarına konulmuş erkek eşcinsellere (gay) verilmiştir. Yine cinsel tercihleri nedeniyle tutuklanmış eşcinsel kadınlar (lezbiyenler) ise Siyah Üçgen takmak zorunda bırakılmıştır. Eşcinseller, Nazi rejiminin baskı ve soykırımına maruz kalan gruplardan biridir.
Pembe Üçgen, Gökkuşağı Bayrağı ile birlikte eşcinsel yürüyüşlerinin ve eşcinsel haklarının başlıca sembollerinden biri olarak kullanılmaktadır. (kaynak : gnoxis forum)

2."we are family" : Biz Bir Aileyiz, Sister Sledge'in disko şarkısı. gay marşlarından biri. (kaynak : ekşi sözlük)