BÖLÜM ON - SUÇLULUK
Akan suyun sesiyle uyandım –patlamak üzere olan idrar kesemin acı verici bir hatırlatıcısı. Gözlerimi açtım ve zindanın serinliğini fark ettim –Snape'in odası. Ve zihnimde çok bulanık bir anı: Buraya geliyordum, o kağıtları okurken ben içiyordum, çok içiyordum, sandalyede uyuyakalıyordum…
Dirseklerime dayanarak kendimi doğrulttum ve odaya baktım. Ayağımın ucuna serilmiş kotumu görünce, işte o zaman onun anısı, büyük bir kuvvetle bana çarptı. Yastığa geri düştüm.
Ah, kahretsin.
O anı hatırlayınca, dudaklarım karıncalandı ve midem dolanıp fiyonk haline geldi. Belki sadece bir rüyaydı. Sadece rüya. Lütfen tanrım, sadece rüya olsun.
Hayır. Rüyalarımda hiç geri çekilmiyordu.
Banyoda suyun kapandığını duydum ve gözlerimi kapattım. Belki uyuyor numarası yapsam onunla hiç yüzleşmek zorunda kalmazdım. Şu anda kaybolmayı çok isterdim ama daha sonra kafamda Hermione konuşmaya başladı: "Bu arazide cisimlenemezsiniz. Ah! Bu kitabı okuyan bir tek ben miyim?" Snape banyodan çıkmadan önce Voldemort'un şatoya girip beni öldürmesi için dua ettim. Hiç boğuşmazdım da. Asamı kenara çekip nazikçe gülümser ve kelimeleri söylemesini beklerdim. Hatta bana yapacağı bu iyilikten dolayı teşekkür bile ederdim.
"Potter." Çok geç.
Yastığı kafamın üstüne geçirmem çok mu çocuksu olurdu? Gözlerimi ihtiyatla açtım. Bana ufak bir şişe bir şey verdi. Muhtemelen iksirdi. Onun yerinde olsam, beni zehirlerdim. Şişeyi ondan aldım ve başımı kaldırdım.
"Akşamdan kalmışlık için," dedi soğukça. Muhtemelen beni yok etmeden önce tamamen sağlıklı olmamı istiyordu. Böylesi daha tatmin ediciydi.
"Akşamdan kalmışlığım yok," dedim ama yine de iksiri almıştım. Keşke olsaydı. Belki acı içinde olsaydım daha nazik olurdu. Ah, bekle. Snape'ten bahsediyoruz. Ne kadar acı içinde olursam o da o kadar mutlu olur. Teslim olmuş bir şekilde iksiri içtim. Boğazımdan mideme kadar olan bütün yol yandı. Ve ayrıca anımı görmezden gelmemi sağlayan kafamdaki bulanıklığı dağıttı. Birden her şey çok çok çok açık hale geldi.
Bütün olaylar film şeridi gibi oynamaya başladı –yaptığım her şey, söylediğim her şey. "Bu gece rüyamda yine seni gördüm, Profesör." Seni aptal budala. Aptal, aptal… Yastığa geri düştüm ve gözlerimi sıkıca kapayıp hala bir kaçış yolu var mı diye arandım. Yataktan uzaklaşıp odadan çıktığını duydum. Birkaç dakika ölmüş olmayı diledikten sonra kalktım, kotumu yeniden giydim, onu çekip çıkarırken neler görmüş olabileceğini düşünürken neredeyse kusacaktım.
Ah tabi, onun önünde rezil olmaya alışığım, değil mi?
Yerden pelerinimi almadan, beni haşlamak ve hayatından yeniden yollamak için sabırsızlıkla beklediği oturma odasına yürümeden önce banyoya acil bir yolculuk yaptım. Eğer şanslıysam bütün yapacağı bu olurdu. Derin bir nefes alarak eşiği geçtim ve bu işe yaramazsa, kendimi ayaklarına fırlatarak af dilemeye karar verdim.
"Profesör-"
"Acele etmezsen kahvaltıyı kaçıracaksın. Kırk beş dakika sonra dersin var." Kendini masasındaki parşömenlerle meşgul edip bana bakmadı.
"Dün gece hakkında, Profesör-"
Kafasını kaldırıp baktı ve dudaklarını büzdü. Bakışlarını yakaladım ve aniden, o an, bilincime yüzdüğünde ürperdim. O da sertti. Karnıma bastırdığı zamanki hissi anımsadım. Beynimdeki bütün kelimeler uçtu ve yüzümü alevler bastı. Vücudumun geri kalanı da normalden biraz daha sıcaktı.
"Dün gece olanları unutman akıllıca olur."
Ah. İşte bu iyiydi, değil mi? Ama bunun anlamı…
"Bütün geceyi mi, efendim? Yoksa sadece… biliyorsunuz." Kulağa ne kadar aptalca geldiğini biliyordum. Gözlerimi indirip tekrar kızarmamaya çalıştım. Cevap vermediğinde devam ettim. Biliyordum yapmamalıydım ama ağzım benim iznim olmadan oynamaya başlamıştı. "Özür dilerim, Profesör Snape. Gerçekten. O kadar içmemeliydim. Ve şey için de… ee… şeyi…ah tanrım. Üzgünüm." Ellerimin arkasına saklandım. Evet kesinlikle çenemi kapamalıydım. Birisi bir şeyler gevelemek üzereyken, ağza yerleştirilip dili felce uğratan bir alet olmalıydı.
"Potter, git. Bunu daha sonra tartışırız."
Bundan dolayı rahatlamamalıydım ama bunu en azından benimle daha sonra konuşacağı olarak anlayabilirdim. Kendimi onun üstüne attığım için bana bağıracaksa da, ki hak etmiştim, beni dışarı atmayacaktı. En azından, henüz.
Ah tanrım. Ne düşünüyordum ki?
İçimden inledim ve özrümün samimiliğinden şüphelenmeden cübbeme sarındım. Bu şekilde hem dehşete düşmüş hem de sertleşmiş olmanın mümkün olabileceğini bilmiyordum. Bu da dün geceki hikayenin onun açısını açıklıyordu. Ben, öteki taraftan, şu anda hiç rahat değildim.
Kapıya yürüdüm, arkamı döndüm ve mırıldandım, "Görüşürüz." Bu bir soru değildi ama kesinlikle öyle anlaşılıyordu. Hay…!
"İyi günler, Mr. Potter."
Tabağıma gözlerimi diktim ve Profesör Snape'in öğle yemeği için Büyük Salon'da olmadığını önemsememeye çalıştım. Sanırım benden kaçıyordu. Ben olsam ben de kaçardım. Daha sonra konuşmamıza dair önerisini inceleyip, bu konuşmamızın nasıl yönlere gidebileceğini düşünürken patates püreme şekiller çizdim.
Mr. Potter, size dokunmakla ilgilendiğimi nasıl düşünürsünüz. Neredeyse kusacağım. Dışarı.
Eh, belki değil. İlgisi gayet açıktı sonuçta. Sertliğinin hayalini tekrar hissettiğimde midem alt üst oldu. Doğru. Devam et.
Potter, kendiliğinden ortaya çıkan seks önerine merakım uyandığını itiraf etmekle beraber, bu şehvet gösterin beni iğrendirdi. Sınıfımın dışında bir daha seni görmek istemiyorum; aslında sınıfta da görmek istemiyorum ama bunun hakkında bir şey yapamam. Üreme organının hala yerinde durduğuna minnettar olmalısın. Şimdi defol gözümün önünden.
Muhtemelen aklında olana daha yakın. Ve bir de:
Potter, senin o sarhoş halinden faydalanmak istemedim. Ama madem artık ikimizde ayığız, bir an önce soyunup ikimizin de rüyalarını gerçeğe dönüştürebiliriz.
Şüphesiz ki asla. Ama insanlar hayal kurabilir.
"Harry?" Tabağımdan başımı kaldırdım.
"Hm?" Hermione yine o bakışla bakıyordu. "Senin bir şeyin var tanrının cezası ve bunu, kafa derini açıp beynini parçalamam gerekse bile öğreneceğim," bakışı.
"İyi olduğuna emin misin? Sabahtan beri pek konuşmadın. Ve -"
"Bir yerden yuvarlanmış gibi gözüküyorsun," dedi Ron yardımcı olarak. "Bu sabah neredeydin?" Yüzümü suçlu ifadeden arındırmaya çalıştım ve ikisinin bana her zamankinden daha da fazla endişeyle baktıklarını fark ettim. Bir açıklama yapmama hiç yardımı dokunmayacak şekilde beynim yeni favori sözlerini tekrarlayıp duruyordu.
Aptal budala. Aptal budala. Aptal budala.
"Ee…"
"Merhaba, Harry."
Kalbim durdu. Oturduğum yerde dönerek Müdürün bana gülümsediğini gördüm. Snape bir şey söylememişti, değil mi? Kafamda yepyeni bir senaryo oluştu.
"Bunu daha sonra tartışırız." Örneğin Müdürün ofisinde, neden beni okuldan kovmak zorunda olduklarını bana açıklarken.
"Merhaba, P-Profesör Dumbledore." Harika, Potter. Neden Snape doğal yüz ifadesi yerine doğal ses tonunu öğretmemişti ki? Bu daha faydalı olurdu.
"Öğle yemeğinizi böldüğüm için üzgünüm fakat seninle bir çift laf edebilir miyiz Harry?"
Bir çift laf: "dışarı, kovuldun…"
Başımı salladım ve Ron ile Hermione'ye döndüm. "Sonra görüşürüz," dedim çatlak bir sesle ve sonra Büyük Salon'dan çıkıp müdürün odasına doğru onu takip ettim.
Girerken Fawkes'a baktım ve acaba Anka gözyaşının birisinin haysiyetini de düzeltip düzeltemeyeceğini merak ettim. Snape'in Dumbledore'a gideceğini hiç hesaba katmamıştım. Belki de o zaman sarhoş olduğumdan ve bana konyağı veren Snape olduğundandı. Eh, onun hakkında bu ilk yanılışım değildi. Dumbledore oturmamı söyledi. Masasının etrafından dolanıp o da oturdu. Bana bakıp konuşmaya başlaması sonsuza kadar sürdü sanki, "Profesör Snape'ten senin hakkında bir mektup aldım, Harry. Konunun ne olduğunu biliyor olabilir misin?"
Ah tanrım. Sarhoş, azgın Gryffindorlar belki? "Hayır, efendim," diye yalan söyledim ve mümkün olduğunca masum görünmeye çalıştım.
"Eh, bir göz at o zaman," dedi, bana üstünde Profesör Snape'in titiz yazısıyla ve kırmızı mürekkeple yazılmış bir parça parşömen uzattı. Parçalanmış okul kariyerimin rengi. Çok uygundu.
Derin bir nefes alarak bütün dikkatimi mektuba verdim ve kafamda Kaç! Diye çığlık atan sesi susturmaya çalıştım.
Sevgili Albus,
Bu mektubun konusunu göz önüne almanı ve bu vesileyle akıl sağlığımı aramaya çıkmam için izin vermeni istiyorum, gerçi böyle terbiyesiz bir feryadı dinlemene dair hiç umudum yok. Başka ricaların maskesi altında ayrılmam için gerekli diğer kanıtları saymama izin ver.
Oğlanın odama gelmesine dair bir karar aldım, tabii burada geçirdiği zamanı ders çalışmak için kullanacağını göz önüne alarak. Belki, notlarını yükseltme şansı verilerek, diğer öğretmenleriyle farklı alanlarda çalışması ayarlanmalıdır. Potter'a bir şeyler öğretmek elbette baştan kaybedilmiş bir dava gibi ama zaten öğretmek eyleminin kendisi böyle, ve akşamlarımı cahil bir oğlanla geçirmeyeceğim. Odama ilave edilecek bir masayla onun buraya kolay uyum sağlayabileceğini göz önüne al.
Eğer aklımı kaybettiğime dair daha fazla kanıt istersen, Harry Potter'ın Sihir Tarihi ödevinin üstünde uyumasına dair mantıklı bahaneler ürettiğimi gösterebiliriz. Uyanıkken fazlaca kapris yapıyor, ve benim burnum ise yeterince büyük. Ayrıca oğlanın uykusuzluk hastası olduğunu ve teklif edildiğinde herhangi bir yerde uyumayı kabul ettiğini söylememe gerek bile yok.
Ben, elbette, mahremiyetim üzerinde de ısrar ediyorum. Ona yardım ettiğim söylenecekse de birden fazla canının olmasını tavsiye ederim. Bu ricaları reddedip bana St. Mungo'da sessiz bir oda ayarlarsan çok minnettar olurum.
S. Snape
Ağzım ardına kadar açıldı, başımı kaldırıp Müdüre bakmadan önce notu üç kez okudum, sersemlemiş ve tamamıyla şaşkına dönmüştüm. Snape haklıydı; St. Mungo tam ihtiyacı olan şeydi. Dumbledore tepkilerimi sessiz bir memnuniyetle izliyordu.
"Ben olsam mektupta kullandığı tarzdan dolayı pek de endişelenmezdim, Harry. Profesör Snape cömertliğini göstermek konusunda her zaman gönülsüz olmuştur."
Kullandığı tarzın, elbette benim hayretimle bir ilgisi yoktu. "baştan kaybedilmiş dava" ise egoma bir şey yapmamıştı, zaten beklenmedik de değildi. Ama, "Efendim, bunu ne zaman yazmış?"
"Öğle vaktini geçerken elime ulaştı yani bundan daha önce olamaz sanıyorum. Neden sordun?"
Ah, peki, dün gece adamı becermeye çalıştım ve beni odasından uzaya fırlatmak yerine açık bir davetiye sunduğu için biraz afalladım.
"Ee, sadece hiç bahsetmedi de."
Dumbledore gülümsedi ve eğer bilmeseydim onun her şeyden haberi olduğunu söyleyebilirdim. "Hayır. Bundan sana bahsedeceğini zannetmiyorum. Senin varlığından hoşlandığı gibi bir izlenim bırakmak istemez." Dumbledore'un gözleri ışıldadı ve birden yanaklarıma hücum eden kızarmayı başarıyla savuşturdum. "O halde bunu onayladığını varsayabilir miyim? Gecelerini diğer öğretmenlerinle derslerine yetişmek için geçirmeye hazır mısın?"
Başımı salladım ve gecelerimi Snape ile geçirmeyi tercih edeceğim diğer yolları düşünmemeye çalıştım. Kafamda beliren yeni fantezi ve senaryo serisini durdurmaya çalıştım. O kadar az umutluydum ki, ama umudun kırıntısı bile yeniden uyarılmama yetmişti. Sandalyede kıpırdandım.
"Pekala, o zaman. Öteki öğretmenlerinle bir çalışma programı ayarlarım. Sınıftaki performansının artmasını umuyorum, Harry. Profesör Snape sana yardım etmek için, vaktini ve enerjisini ayırmakla çok nazik davrandı. Rica ettiğinde bundan istifade etmemen çok nankörce olur."
"Evet, efendim," dedim, gereğine uygun mütevazı bir tonda. Ve gidişatımın berbat olmasından suçluluk duymadığımı da söyleyemezdim. Duyuyordum. Yalnızca çok uzun zamandır ve çok fazla şey için suçluluk duyuyordum ve bu yüzden de gerektiğinde, biraz daha fazla suçluymuş gibi davranmamı kendime hatırlatmam gerekiyordu. Ve her zaman duyduğum halde suçluluk duymam gerektiği hatırlatılması da rahatsızlık vericiydi.
Dumbledore parşömeni benden alarak olanları tekrar gözden geçirdi. "Ve… evet, ilave masa. Bu sorun olmamalı. Odandaki eksikliğin. Mahremiyetin önemini zaten tartıştık. Ama sınıf arkadaşların şüphelenmeden, bu kadar sık hasta olman bahanesini öne süremeyiz. Daha önce arkadaşlarının düzenli olarak ortadan yok olmasından dolayı okulu ayağa kaldıran Gryffindorları hatırlar gibiyim. Bu sefer daha dikkatli olmalıyız." Profesör Lupin'e yaptığı gönderme, ne yaptığımı bilse beni öldüreceğinden gayet emin olduğum Sirius'u düşünmeme sebep oldu. Hayır, vazgeçtim. Snape'i öldürürdü, üstelik onun hatası olmamasına rağmen. Yeni bir suçluluk dalgası. Üstelik normalden daha derin bir dalga.
Dumbledore bir anlığına sessizce oturdu, kaşlarının ortası düşünceyle kırışmıştı. Sonunda yüzü rahatladı ve bana baktı. "Sanırım, bir fikrim var, Harry. Fang'i Hagrid'in kulübesinden kovacak yüreği bulamamıştım. Akşamları köpeğe eşlik etmek için uğruyorum. Yeni, bahçıvanımız Mr. Rigger, ne kulübenin basit kalitesinden ne de ormana yakınlığından memnun değil. Bu yüzden boş. Çalışma oturumların başlamadan önce akşamları birkaç saatini Fang ile geçirmeye ne dersin?"
Benim tepkimi dikkatlice takip etti ve hissettiğim kadar heyecanlı gözüküp gözükmediğimi merak ettim. Hagrid hakkında pek düşünmemiştim –bile bile. Aklımı kaçırmamak için bu düşünceyi oldukça en derine itmeye çalışmıştım. Onun kulübesine gitmek, Fang'i görmek, daha fazla, böyle bir şey olmamış gibi davranamayacağım anlamına geliyordu.
"Harry, eğer kendini bu kadar güçlü hissetmiyorsan anlarım."
"Hayır! Yani, evet. Bu iyi bir fikir. Yalnızca… Fang'in hala orada olduğunu bilmiyordum. Hepsi bu." İkna edici bir şekilde gülümsemeye çalıştım ve kendime, bunu Hagrid'e borçlu olduğumu hatırlattım. Beni Dursleylerden kurtaran birisi için yapabileceğim en önemsiz şeydi. Israrcı bir ürperti her tarafımı sardı.
"Hagrid'in şöminesini Ortak odanıza ve Profesör Snape'in odasına bağlarım böylece geceleri araziyi geçmek zorunda kalmazsın. Tedbiri korumalar da meraklı öğrencileri uzak tutacaktır. Arkadaşlarına görevlerini anlatabilirsin ve eğer çalışma oturumların sabaha kadar sürerse onlara orada uyuyakaldığını söyleyebilirsin."
Onu dinlerken, midemde kocaman bir deliğin açılıp beni içine almakla tehdit ettiğini hissettim. Hagrid'e gidip yeri, Fang hariç boş bulduğumu hayal ettim. Köpeğin bana suçlayıcı gözlerle baktığını görebiliyordum. Kulübeden uzak durdukça Hagrid hala oradaymış da yarın vaktim olduğunda onu ziyarete gidecekmişim gibi davranabiliyordum. Ama oraya geri dönmek zorundaysam, bunun doğru olduğunu itiraf etmem gerekecekti. Gitmişti. Geri dönmeyecekti. Bir şekilde ben suçluydum. Benim kanım. Benim hatam. Titremeye başladım, durduramıyordum. Dumbledore fark etmişti ve endişeli gözüküyordu.
"Biraz üşüdüm," diye mırıldandım ve kollarımı göğsüme doladım. İkna olmamıştı. Gerçekten kötü bir bahaneydi.
"Belki bu gece Miss Granger ve Mr. Weasley'i, sana eşlik etmesi için ikna edebilirsin. Eğer bununla yalnız yüz yüze gelmeyi denemediysen bu daha kolay olur, Harry. Şu anda ne kadar zor olduğunu biliyorum Harry ama korkularımızla, hala yüzleşebileceğimiz kadar ufakken yüzleşmek daha iyidir."
"Evet, efendim." Yemin ederim bu konuşmayı daha önce yapmıştık, diye düşündüm acı acı. Ve sonra hemen pişmanlık duydum. Bu adam benim için çok şey yapmıştı –bana yardım etmek için her türlü kuralı esnetmiş ve yıkmıştı. Bazen bunu yapmamasını diliyordum. Bazen sadece unutup bana normal biri olmamı söylemesini diliyordum. Beni kayırması sadece daha fazla ucube gibi hissetmeme neden oluyordu. Yalnızca bütün bunları neden yaptığını bilmeyi diliyordum. Bunu başkası için yapar mıydı? Yoksa sadece ben Harry "Lanet Olası Sağ Kalan Çocuk" Potter olduğum için miydi?
Ah, tanrım. Snape gibi konuşmaya başlamıştım.
Düşünceyi kafamdan atmaya çalıştım ama yapışmıştı. Neden? Neden yakamı kurtarmama bu kadar izin veriyordu? "Efendim, bir soru sorabilir miyim?"
Gülümsedi ve konuştu, "Sorduğunu sanıyordum. Ama başka bir tane daha sormak istersen sorabilirsin."
"Peki," doğru. Bunu nasıl söyleyecektim? "Neden beni kayırıyorsunuz?" doğru bir yöntem değilmiş gibi gelmişti. Ama bilmek istediğim buydu. "Neden bütün bunları yapıyorsunuz? Yani, bunun için minnettarım ama… eh." Harika konuştum, her zamanki gibi.
"Harry, Hogwarts'ta adına özel düzenlemeler yapılan ilk öğrenci değilsin. Ve sonuncu olmayacağını da söyleyebilirim. Kurallar esnek olabildikleri zaman iyidir. İmtiyazlar olağandışı durumlarda yapılmalıdır."
Benim durumlarımın olağandışı olmadığı hakkında tartışmak istiyordum. Birden Snape'in odasında ilk gece Malfoy hakkında söylediği şeyleri anımsadım. Ama yaşlı adamın yüz ifadesi bana daha fazlasını söylemeyeceğini gösteriyordu. Belki de özel imtiyazlar Malfoy ve geri kalan Ölüm Yiyen çocukları için yapılmıştı. Bunu bilemezdim, değil mi? Ve Dumbledore da kesinlikle bunu bana söylemeyecekti.
"Pekala, Harry. Hagrid'in şöminesine bağlantıyı ayarlayacağım. Dilersen Hermione ve Ron'u davet edebilirsin, tabii ki saat sekizde şatoya dönmeleri şartıyla. Fang'in arazide bir geziden hoşlanacağını düşünüyorum ama sana da söylemeliyim ki sen de saat sekizde içeride olmalısın. Ufak bir önlem. Profesör Snape'e seni saat 8:15 gibi beklemesini söyleyeyim mi?"
"Evet. Teşekkür ederim." Kelimeleri ağzımın tamamen kupkuru kesilmesinden önce çıkarabilmeyi becermiştim. Snape'in kafasında neler olup bittiğini cidden merak ediyordum ama bunun, benim onun düşünmesini istediğim şey olup olmadığından şüpheliydim. Umut kırıntılarına rağmen, gerçeklik omuzlarıma koca dağlar gibi çöktü.
Hermione, Ron ve ben, Hagrid'in kulübesine doğru giden yolu yorgun argın yürüyorduk. Konuşmuyorduk. İkisinin de gelmek istemediğini biliyordum ama yine de geldikleri için minnettardım. Bunu tek başıma yapamazdım. Eğer onlar da orada olurlarsa, benim kafamı oyalayacak bir şeyler olurdu. Bunun ne kadar kötü hissettirdiğini düşünmek zorunda kalmazdım.
Kapıya vardığımda kalbim çarpmaya başladı. Fang havlamaya başladığında, her an kapının açılmasını, Hagrid'i görmeyi ve beni yere yıkana kadar omzumu patpatlamasını bekledim. Mutlu bir "İyi misin, Harry?" ve çayla birlikte yiyemeyeceğimiz kurabiyeler sunmasını. Fang kapıyı patilemeye başladı ve uzanıp kapıyı çalmak yönündeki dürtümü bastırdım. Derin bir nefes alarak kapıyı açtım. Koca köpek bizi heyecanla karşıladı, üstümüze minik köpek yavrusu gibi atlayıp neredeyse üçümüzü de yere yıktı. Gülümsememe engel olamadım. Uzun zaman olmuştu. Odaya bakındığımda neredeyse her şeyin aynı olduğunu gördüm. Belki biraz daha temizdi -yeni bir hayvanı beslemek için küçük hayvanların yarı ezilmiş ölü bedenleri yoktu. Masanın üstünde kurabiye tepeleri yoktu. Onları yiyecek bir Hagrid yoktu.
Kulübenin içindeki Hagrid'in eksikliğine dair farkındalığımı bir kenara itmeye çalıştım. Sadece dışarıda hayvanlarla ilgileniyordu. Yalnızca Fang'e bakmamı istemişti. Daha sonra geri dönecekti. Çenemi sıkarak Fang'in yemini ve suyunu tazeledim, sonra arkadaşlarıma döndüm. "Dumbledore onu yürüyüşe çıkarmamızı söyledi," dedim, muhtemelen fazlaca hevesli.
"Eh," diye başladı Ron; o da çok rahat gözükmüyordu.
"Aslında, biraz çay alacağım sanırım," dedi Hermione aceleyle ve odanın karşısına yürüyüp çaydanlığı alarak içini suyla doldurdu.
"Evet, iyi fikir. Çay," diye onayladı Ron ve sonra da oturdu.
İkisine de şüpheyle baktım. Bir şeyler dönüyordu. Birden, kendimi tuzağa düşürülmüş gibi hissettim. İsteksizce, masada Ron'un karşısına oturdum. Hermione çay fincanlarımızı yerleştirip masanın ucuna oturdu. Kimse Hagrid'in her zamanki yerine dokunmadı. Fang başını kucağıma koydu ve gözlerimi fincanıma dikerek onun başını okşadım.
Bir an sonra iki çift gözü üstümde hissettim. Kafamı kaldırıp baktığımda ikisinin de yüzlerinde birbirinin eşi endişe ifadesini gördüm. Eğer ifadeleri bana yönelmiş olmasaydı bu durum oldukça komik olabilirdi.
"Ne?" Birbirlerine baktılar. Hermione üst dudağını kemiriyordu.
"Harry," diye başladı Ron. Ne söyleyeceğini toparlamaya çalıştığını görebiliyordum. "Hermione ve ben…" Kırmızıya dönmüş Hermione'ye umutsuzca bir bakış attı.
"Ah," Birden tüm olayı kavramıştım. Gülümsedim. "Önemli değil. İkinizin eninde sonunda bir araya geleceğinizi biliyordum." Ağızları açık kaldı ve güldüm. "Eh, siz ikiniz zaten bir çift gibi kavga ediyorsunuz."
"Hayır! Harry… bu öyle-" Ron'un vücudundaki bütün kan yüzüne hücum etmişti. Başını kollarına gömdü. "Hermione, sen söyle."
Kız gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. "Senin görünmezlik pelerinini kullandık ve dün gece seni takip ettik. Üzgünüm." Kelimeleri anlamam bir an sürdü. Pelerinim. Takip ettiler… ah, tanrım.
Boğazım tıkanarak nefesimi kesti, "Nereye takip ettiniz?"
Ron iç çekti ve bana baktı. "Snape'in ofisine. Harry, neler oluyor?"
"Bunu nasıl yaparsınız?" Diye bağırdım. Ron'un ifadesi sertleşti.
"Eh ne olduğunu senden öğrenemeyecektik. Bize hiçbir şey söylemiyorsun artık!"
"Ah, üzgünüm. Bunun sizi ilgilendirdiğini fark etmemiştim!"
"Haklısın. Neden endişelendiğimi bile bilmiyorum. Ah, belki de en iyi arkadaşım olduğun içindir. Ya da en azından ben öyle düşünmüştüm. Ama artık Snape'in varsa bize ihtiyacın yoktur tabii! Hadi, Hermione." Sandalyeyi neredeyse yere düşürerek ayağa kalktı.
Bir anlığına ikisinin de gitmesini istedim. Sonra, mantıklı bir tarafım, onların başka insanlara ne söyleyebileceği hakkında endişelenmeye başladı. Ben ve Snape'in sınıf dışında birbirimizi tanımamız tamamen sır olmalıydı. Bir şeyler bilmiyor olsalar da, dün geceki kavgadan bir şeylere kulak misafiri olmaları okulun geri kalanının şüphelerini arttırmaya yeterdi. Ellerimi yüzüme indirdim –korku, kızgınlık ve elbette suçlulukla dolu olarak.
"Harry," diye cıyakladı Hermione. Elinin benimkine dokunduğunu hissettiğimde geri çekildim. "Gerçekten çok üzgünüz." Ron burnundan soludu. "Biz sadece… hiç uyuyamıyordun. Bize gecelerini kütüphanede geçirdiğini söylemiştin ama notların berbat." Başımı kaldırıp ona baktım. Dudaklarını büzerek bana "Sıkıysa inkar et" bakışı attı. "Bu doğru. Ve dün… çok üzgün gözüküyordun. İyi olduğundan emin olmak istedik."
Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bağırmak mı yoksa bebek gibi ağlamak mı istiyordum, bilmiyordum. İç çekmeye karar verdim ve "Üzgünüm" kelimesi ağzımdan döküldü. Ron'un sandalyesine yeniden yerleştiğini duydum. "Ne duydunuz?"
"Her şeyi. Hermione bir dinleme sihri bulmuştu." Gözlerimi kaldırıp baktım, zayıfça gülümsedi. "Senin onunla o şekilde konuştuğunu dinlerken dokuz doğuracak gibiydi." Yüzündeki ifadeyi hayal etmeye çalışırken hafifçe güldüm. Ron aniden alnını kırıştırdı. "Öyle mi? Yani, sen, ee… geceyi onunla geçirmedin. Değil mi?"
Başımı aptalca aşağı yukarı salladım ve dün gecenin anısını uzaklaştırmaya çalıştım. Bir tane ürkünç durumla baş edebilirdim. Ron bakakaldı ve birden neden bahsettiğini anladım. "Hayır. Öyle değil! Yani o hiç… biz hiç… Tanrım, Ron!" Telaşlı ve birden fazlasıyla iğrenç hissetmiştim.
Ron rahatlamış gözüküyordu. Gülümsedi. Hermione gülümsemiyordu. Daha çok bir mesele üzerinde düşünüyor gibiydi. Bunun Aritmansi ödeviyle ilgili olması umuduna tutundum. Konuşmak için ağzını açtı ve onu kestim. "Bakın, bunun hakkında kimsenin hiçbir şey bilmemesi gerekiyor. İkiniz de kimseye bir şey söyleyemezsiniz."
Ron gözlerini devirdi. Hermione alnını kırıştırdı. Bana sertçe baktı ve konuştu, "Pekala. Ama bu kadar az şey bilmek beni deli ediyor. Neden Snape'in odasında uyuyorsun? Neden dün o kadar kızgındın? Sana alkol mü veriyor? Ne zamandır-"
"Hermione!" diye böldü Ron. Ona sessizce teşekkür ettim. "Bırak da cevaplasın." Teşekkürlerimi geri aldım.
Hermione'nin öğrenene kadar bana bir rahat vermeyeceği açıktı. Ve Ron ise, ona kendi merakından dolayı izin veriyordu. Bunu o kadar uzun süredir sır olarak tutuyordum ki bunun bu kadar bunalımda olmamla bir alakası olup olmadığını merak ettim. Fazladan çalışmaya başladığımızdan itibaren her şeyi anlattım. Ya da neredeyse her şeyi, profesörümü becermeye kalkıştığım kısmını atladım. Ron'un bununla yaşayabileceğinden emin değildim. Bunu söyledikten sonra kendimin de yaşayabileceğimden emin değildim. Utançtan ölmek. İkisi de konuşmadı, yine de Hermione'nin daha fazla soruyu tutmak için çenesini sıktığını görebiliyordum. Bitirdiğimde kendimi binlerce kilo hafif hissediyordum.
"Vay canına, Harry. Bu kadar zamanı Snape'le geçirmene üzüleyim mi yoksa bundan etkileneyim mi bilemedim. Dumbledore'un biraz kaçık olduğunu biliyordum. Ama bu kadar olduğunu fark etmemiştim." Ron başını iki yana salladı.
"O kadar kötü değildi. Yani, başta gerçekten ödüm koptu ama sonra onu tanımaya başladım." Saçmalık. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ama başka türlü, nasıl tamamen alçak birinin varlığını aradığımı açıklayabilirdim ki? Yani bu yağlı saçlı heriften hoşlandığımı –aslında, hemen hemen üstüne atladığımı. İçten içe ürktüm ve düşünceyi uzaklaştırdım. Ron bana inanmaz gözlerle bakıyordu. Güldüm.
"Tamam. Adinin teki. Yalnızca, artık alıştım galiba. Aslında bayağı komik… yani belli durumlarda."
Ron Hermione'ye sahte bir ağırbaşlılıkla baktı. "Kafayı yemiş." Kız gülümsedi. "Bilmiyorum Harry. Dün sınıfta gülmüyordun." Snape'in ihanetinin anısına dudaklarımı büzdüm. Sanırım aşırı tepki vermiştim. Yani, aslında çıkıp herkese gay olduğumu söylememişti. O zaman, öyle yaptı gibi hissetmiştim. Omuzlarımı silktim, başka ne diyeceğimi bilemiyordum. Beni neden bu kadar rahatsız ettiğini açıklayamazdım.
Hermione yine düşünüyordu. Bunu gerçekten durdurmasını isterdim. Ron'a dönüp baktı ve aralarında sessiz bir konuşma geçti. Ron bakmaya devam etti ve kız bana döndü.
"Ne?" diye sordum aptalca. Ne düşündüklerini bilmek istemeyeceğimden oldukça emindim.
Hermione dönüp gözlerini masaya indirmiş olan Ron'a tekrar baktı. Derin bir nefes aldı. "Profesör Snape'in dediği, dün, yani, Seamus'a bakman hakkında. Yalnızca, ee, eğer sen, yani, biz, o…" Sesi kısılarak yok oldu ve şiddetle kızardı.
Ron sabırsızca iç çekti. "Eğer gaysan, bize söyleyebilirsin," diye mırıldandı çabucak.
Rahatlamış mı, dehşete mi düşmüş olmam gerektiğini bilemedim. "Herkes biliyor mu?" diye cıyakladım. Başlığı görebiliyordum: Sağ Kalan Gay Çocuk, yazan Rita Skeeter.
"Hayır!" dedi Hermione çabucak. "Yani, herkes Snape'in… eh Snapelik yaptığını sandı. Biz de bir şey düşünmemiştik, ta ki, şey, sen onunla tartışana kadar. Yalnızca fazla kızgındık." Başımı salladım. Ron'a bakamıyordum. Neredeyse kendimi özür dileyecek gibi hissediyordum, ama neden, ben de bilmiyordum.
"Harry, bu önemli bir şey değil." Kocaman gülümseyen Ron'a baktım. "Ama… ee, Seamus… biliyorsun, Lavender'le beraber."
İnledim. "Tanrım Ron, ondan hoşlanmıyorum. Yalnızca bakıyordum." Başımı ellerimin arasına aldım ve ekledim, "Cübbesinin içini de göremiyorum." Ron tıkandı ve ben de güldüm.
Hermione gözlerini kıstı. "Söz vermeni istiyorum, Harry, bizden bir daha hiç sır saklamayacaksın. Hakikat serumunun nasıl yapılacağını öğrenebilirim, biliyorsun." Ağzım açık kalırken, o gülümsedi. Söz verdim ama zihnimden de parmaklarımı çaprazlamayı unutmadım –bilmeleri gerekmeyen şeyler vardı.
Kalan son saatimizde Fang'i arazide yürüyüşe çıkarmaya karar verdik. Onları sanki aylardır görmüyormuşçasına, konuştum ve güldüm. Zaten bir yandan, öyleydi de. Dönme zamanı geldiğinde onlara isteksizce hoşça kal dedim. Hagrid'in kapısına ulaştığımda, orada tamamen yalnız bulunduğumdan dolayı –on beş dakikalığına da olsa, içinde bulunduğum paniği bastırmaya çalıştım. Ne yazık ki bu on beş dakikanın sonunda beni bekleyen şey de hiç rahatlatıcı değildi. Snape'le yapacağım tartışmanın kaygısı, Ron ve Hermione ileyken hissettiğim rahatlama ve mutluluğu bir güzel haklayarak, bu yerde yalnız olmamdan dolayı hissettiğim panikle birleşti.
Saate bakma zamanlarımın arasında sonsuzluk kadar zaman geçiyor gibiydi. Sonsuzluğun bir dakika kadar sürdüğünün farkına vardığımda neredeyse saatin bozuk olduğuna inanacaktım. Dikkatimi dağıtmak için Fang'le oyalandım. Evden gelen her gıcırtı, rüzgarın her sesi neredeyse beni yerimden sıçratıyordu. Birisi, beş yıl hayaletlerle yaşadıktan sonra korkularımın üstesinden geldiğimi düşünebilirdi. Ve, ayrıca, neden korkuyordum ki?
Sekizi çeyrek geçtiğinde neredeyse uçuç tozu olmadan şömineye atlayacaktım. Şans eseri tam atlamadan önce durdum. Boş bir evin içinde eski bir arkadaşın anılarıyla kuşatılmaktansa Snape'le yüzleşmeyi tercih edeceğimi fark ettim. Kendimden utandım.
Çantamdan, bu akşam Dumbledore'un bana verdiği uçuç tozunun bulunduğu kutuyu çıkardım. Bir avuç dolusu fırlattım ve alevlerin yeşile dönmesini izledim. Eve bir özür fısıldayarak şöminenin içine adım attım.
"Profesör Snape'in odası."
Neredeyse aynı anda odasına ulaştım, şöminesinden çıkarken tökezleyip ayaklarının dibine devrildim. Kafamı kaldırdığımda bana kitabının üstünden sırıttığını gördüm.
"Yine yumuşak bir iniş yaptın, tebrikler, Potter."
Kendimi ayağa kaldırıp gözlüklerimi düzelttim. "Üzgünüm," diye mırıldandım. Bu kelimeyi, gün sona ermeden daha kaç kere tekrar etmem gerektiğini merak ettim. Eğer adamın önünde kendimi rezil etmemeyi becerebilirsem bu mucize olurdu. Olduğum yerde durup kaldım. Bütün hayatım boyunca kendimi hiç bu kadar rahatsız hissetmemiştim. Ona bakamıyordum, bu yüzden gözlerimi yere diktim ve kendimi başka bir utandırıcı ana sürükledim.
"Çalışmak için ne getirdin?" Kendime karşı gelip ona baktım. Beynim soruyu işlemek için çalışıyordu.
"Ee… Pazartesi için tarot kartı okumam gerekiyor. Ve senin derste verdiğin bölüm. Bu kadar. Profesör Dumbledore çalışma programını daha vermedi."
"Masan şurada." Elini başının arkasına doğru salladı. Ufak bir masanın, onunkinin tam karşısına yerleştirilmiş olduğunu gördüm. "Bölümden alacağın notlar konusunda dikkatli olmanı öneririm. Daha kötü olamayabilirsin ama kesinlikle daha iyi olabilirsin. Kehanet için –eh, neden bu saçma dersi aldığını hayal bile edemiyorum ama o yaşlı yarasayı susturmak için bir şeyler uydurmanın da zor olacağından şüpheliyim."
Gülerek kendimi şaşırttım. "Benim normalde yaptığım da bu. Ben her hafta öldüğüm sürece, yeterince mutlu gibi." Sert ifadesini gördüğümde gülümsemem silindi. Gözlerindeki kızgınlığı görebiliyordum. Sanırım gevezelik edecek havasında değildi. Boğazımdaki yumruyu yutarak kendimi saldırıya hazırladım.
"İşine dön, Potter," dedi alçak bir sesle. Çantamı aldım ve bu gecenin cuma gecesi olduğunu, ödevlerimi yapacak bütün bir hafta sonum olduğu düşüncesini kafamdan uzaklaştırdım. Her duruma karşı, yanımda çantamı getirdiğim için hoşnuttum. Masama oturarak beni en çok zorlayacak gibi gözüken İksire başladım. Zihnimdekilerden dolayı bulanan midemi sakinleştirmeye çalışırken odaklanmanın zor olduğunu fark ettim. Dikkatimi kaybetmemek için kitaptaki her kelimeyi kopyalamaya başladım. Önüme bir fincan çay koyulduğunda ne kadar zaman geçmişti, bilmiyordum. Birden onu arkamda hissettiğim için ürperdim. Uzaklaştı.
"Ne? Konyak yok mu?" beni ezmeye çalışan odadaki gerginliği biraz hafifletebilmek adına hafifçe espri yapmaya çalıştım. Eğlenmişe benzemiyordu. Çay fincanını alarak başka bir utanç dalgasını saklamaya çalıştım. Sıvı dilimi yaktığında büzüldüm. Masasına oturdu ve bana buz gibi bir bakış attı.
"Bunun bir daha olmayacağının söylenmesi gerekli mi?"
Başımı iki yana salladım ve boğazımı açmaya çalıştım. "Üzgünüm," diye cıyaklamayı becerdim.
"Neden dolayı üzgünsün, Potter?"
"Efendim?" Ah hayır. Bana bunu söyletme. Doğal yeri gibi gözüken masanın üstüne kafamı geçirmemek için kendimi zor tuttum.
"Özellikle ne için özür dilediğini bilmek isterim."
Doğru. Bana işkence çektiriyordu. Beklenilen bir şeydi. Hak etmiştim. "Ee…" İyi bir başlangıç yapmıştım. "Ben…" kendimi tamamen aptal yerine düşürdüğüm için. "… seni rahatsız ettiğim için." Ona bir bakış attım ve soruyu doğru cevaplamadığıma karar verdim. "Ve… ee, bütün konyağınızı içtiğim için?" Bunun soru olmaması gerekiyordu, değil mi? Lanet. Ne duymak istiyordu?
Eğilmiş başımın tepesinde hissedebildiğim, uzun sert bir bakıştan sonra, neşesizce burnundan soludu. Ona baktığımda yüzünü ellerine gömdüğünü gördüm. Onu teselli etmemek için kendimi zor kontrol ettim. Tanrım, tam bir morondum. "Bak," dedim avuç içlerime, daha zeki bir parçam susmamı söyledi. "Üzgünüm… her şey için. Bunu düşünmem aptalcaydı… yani, senin bunu… neden bilmiyorum-"
"Potter, kapa çeneni." Ona neredeyse teşekkür edecektim. "Birisi bir şey öğrenirse işimi kaybedebileceğimi biliyor musun?"
Ağzım açık kaldı. "Ama sen bir şey yapmadın." Bu, itiraf etmeliyim ki, hiç aklıma gelmemişti. Ve bundan dolayı oldukça sinirli gözüküyordu.
"Hm. Olayları bir gözden geçirelim, ne dersin? Bir öğrenciyi teşvik ederek odamda içmesine izin verdim. Yatakhanesine dönmesine ısrar etmek yerine kalmasına izin verdim. On beş yaşında bir oğlanı soyundurdum ve neredeyse beni öpmesine izin verdim."
"Böyle olmadı. Sen durdurdun." Yüzümü alev basmıştı.
"Ama yeterince erken değil."
"Fazlasıyla erken!" Bağırdım ve yüzü dondu. Cevabımı yeniden değerlendirdim. Bir şekilde, olması gerektiği gibi anlaşılmamıştı. "Hayır! Demek istiyorum ki, bu…" Başım, 'pat' sesiyle masayı buldu. Bir daha asla bu konuyu açmamaya… ya da daha iyisi, konuşmamaya karar verdim. Bir. Daha. Asla.
"Potter, gerçekte neyin ne olduğu önemli değil. Bu, Yönetim Kurulu'nun göreceği versiyon. Ben bir yetişkinim, senin profesörünüm. Sen on beş yaşında bir oğlansın. Suç benim üstüme kalır."
"Çok üzgünüm," diye mırıldandım, ettiğim yemini fazlaca erken bozarak. Ama bu kelimeleri bastırabilecek bir şansım yoktu. Kendiliğinden çıkıveriyordu.
"Ben de." Sesi çatallaştı. Kafamı kaldırdım.
"Tanrım, olmak zorunda değilsin… yani, lütfen olma." Benden nefret etmesini ve hayatından def etmesini tercih ederdim. Aniden, saydığı olayların aslında kendi versiyonu olduğunu fark ettim. Onu daha iyi hissettirmek için acil bir ihtiyaç hissettim. "On beş yaşında olabilirim, ama ne yaptığımı biliyordum… yani, ben yaptım. Her şeyi. Ve kesinlikle istemediğim-" İrkildi ve durdum. Onun işini kolaylaştırmıyordum, sadece kendimi on kat daha fazla aptal gösteriyordum. Mükemmel, Potter.
Uzun bir zaman konuşmadık. Başını bir eline yaslayarak Japonca ile yazılmış hissi veren ödevime gözlerini dikti. Bir şey söylemek için kafamı zorluyordum, olayın uzaklaşması için. Onun suçluluğunu uzaklaştırmak için. Tanrım, ne kadar aptal davranmıştım. Hiç o kadar içmemeliydim. Kalmayı istememeliydim. Lanet olası ayakkabılarımı çıkarmalıydım.
Ama yapmamıştım. Ve bunu değiştiremezdim. Birden aniden ne söyleyeceğime dair bir ilham geldi. Sadece bunun işe yaraması için dua ettim.
"Bunun nasıl olduğunu bilirim, Profesör. Geri döner ve sahneyi kafanda yeniden yeniden yaşarsın ve tüm yaptığın hataları düşünürsün, şişeyi götürmüş olmaya, beni odama göndermiş olmaya, beni-"
"Potter, işine dön." Kızgın görünmeye çalıştı ama olmadığını söyleyebilirdim. Dudağının kenarının kıvrıldığını gördüm. Birden havanın hafiflediğini hissettim ve derin nefes aldım.
Kaşlarımı çatarak ciddi görünmeye çalıştım. "Peki. Ama buna bir son vermelisin, Snape. Yoksa sonun benimki gibi olur." Kalbim gülümsediğini gördüğümde neredeyse durdu. Gerçek bir gülümseme. Dişlerle beraber. Neredeyse kızardım ama yine de sırıttım.
Bana sert bir bakış attı. "Tekrar."
İksir metnime döndüm. Ona ne diye bu çalışma oturumlarını ayarladığını sormadığımın farkına vardım ama fikrini değiştireceğinden korkup çenemi kapalı tuttum.
"Ve Gryffindor'dan on puan, Potter, küstah bir velet olduğun için."
"Slytherin'den on puan, Profesör, bana cuma günü ödev yaptırdığın için." Ona bir bakış attım ve pis pis sırıttı. İçim ürperdi.
"Eğer iksir metnin ilgini çekmiyorsa belki de rüyaların hakkında tartışmalıyız."
Başım yine bu dünyadaki yerini anımsadı. Snape güldü.
