Melek Mosso - Arzular Arsız

Melek Mosso - Vursalar Ölemem

Ne Jüpiter - Gökyüzüm Siyah Olsa Da

Suretler - Pişmanlık

Biz Böyle İyiyiz - Olmam Ben

Yavaş yavaş Jongdae'nin iç dünyasına kayalım istiyorum ilerde biraz.. Bu nedenle gerginim çünkü Minseok'u yazarken rahat hissediyorum ancak Jongdae tam bir karmaşa.. Neyse, umarım diğer bölümlerde sıçmam. İyi okumalar.

Rusya'da ikinci bir sabaha uyandığımda kendimi oldukça bitkin hissediyordum. İlkin hasta olduğumu düşünsem de herhangi bir belirti göstermediğim için soğuk algınlığı olasılığını eledim. Geriye kalan tek seçenek, bütün bu koşuşturmacadan ve duygusal git gellerden bezmiş olmamdı. Bir an önce Kore'ye dönmek, ailemle vakit geçirmek istiyordum. Arkadaşlarımı görecek havada bile değildim. Beni o kadar kırmış ve bezdirmişti ki şuracıkta ölüp gitsem şikâyet etmezdim.

Yorganımı bir kenara itip kalktım. Ayaklarımı sürüyerek lavoboya gittim, işlerimi bir an önce halledip yatağımı toplarladım ve diklenip derince bir nefes aldım. Tüm bunları yaptığım sırada pencerem açıktı ve içeri mis gibi tertemiz hava doluşuyordu.

Fazla oyalanmadan yeşil, desenli bir kazak ile siyah, dar paça bir kot giydim. Beyaz montumu koltuğun üstünden almadan önce dudaklarıma azıcık parlatıcı sürüp yeniden göz kalemi çekmiş, kulağıma da zincirli, sonunda minik bir halka bulunan küpelerimden takmıştım. Genelde tek kulağıma takardım çünkü ikisine de takınca rahatsız hissediyordum.

Supreme marka el çantamı da aldığımda bu lanet odadan kurtulmaya hazırdım.

Asansöre binmeden önce Yuta'ya mesaj attım. Beni gezdirebilir misin, temalı bir mesajdı bu. Rusya'yı, Saint-Petersburg'u bilmediğim için tek çarem oydu.

Yeni arkadaşım sanki telefon başında bekliyormuş gibi anında cevap yazdığında güldüm ve bildirimi açtım.

Seve seve geleceğini, çok eğlenceli olacağını yazmıştı. Buna minnettar olmuştum doğrusu çünkü kafamı dağıtmam gerekiyordu. Bunu o denli aklıma koymuştum ki, o gelmese bile gezinirdim dışarıda boş boş.

On dakika sonra Yuta maviye çalan arabası ile beni almaya geldi. Beni Saint-Petersburg'un eğlenceli ve görkemli caddelerinde gezdirirken o kadar eğlenmiştim ki yedi koca saatin sonunda dinlemek için oturduğumuz kafede bile kahkahalarımı dindiremiyordum.

"Cidden babana küfrettiğine inanamıyorum. O ne dedi?"

"Ne diyecek, şaşırıp kaldı, bir şey diyemedi. Sonraki günlerde zar zor barıştım onunla." Omzuna bir tane geçirip benim için geri çektiği koltuğa oturdum. O da karşıma geçerken saçlarımı düzeltiyordum. Burada rüzgar gerçekten sert esiyordu.

Yüzündeki gülümseme yavaşça anlayışlı bir tebessüme dönüştü. Arkasından neyin geleceğini tahmin ettiğim için gerilmiştim.

"Sen neden mutsuzsun? Yüzün kireç gibi."

"Yoo, hava soğuk ya.. Ondan beyazlamışımdır."

"Hadi diyelim hava soğuk falan, gözlerin? Gülerken bile kıvranıyorsun Minseok." Dedi ısrarla. Başımı eğip bu can sıkıcı muhabbetin bitmesini bekledim. Bu konu hakkında bir gün önce tanıştığım çocukla konuşmayacaktım. Yuta çok iyi bir insan, çok iyi bir arkadaş olabilirdi, yine de özelim, onun sınırlarını aşıyordu.

"Sorun yok Yuta.. Gerçekten. Haydi, sipariş verelim." Dedim gülmeye çalışarak. Ne kadar başarılıydım, bilinmez.

Kahvelerimiz gelirken sustum. Bana onu hatırlattığı için öfkelenmiştim. Ne güzel gezip dolanıyorduk, ne gereği vardı.. "Onu gebertmek istiyorum." Diye tısladım kupamı sıkarken. Avuçlarımı yakan sıcaklık bile önemsizdi. Çok dolmuştum.

"Ne? Kimi?"

"Onu.." Yuta anlamayarak gözlerini kıstı. Kabalık olmasa Korece sövüp sayardım ancak benim dilimi bilmiyordu, ayıp olurdu.

"Birisi var. Ben ona yaklaşmaya çalıştıkça o benden uzaklaşıyor. Büyük bir derdi var belli ki ama ona yardım eli uzattığım an yanıyorum sanki. Aleve dokunuyormuşum gibi. Hatta buza dokunuyormuşum gibi. İkisi de aynı hissi veriyor, sıcağı da soğuğu da."

"Hmm.. Peki, bu kişi senin ne yapmaya çalıştığını anladı mı?"

"Gayet tabi."

"Şerefsiz." Kafa salladım. Elimi yanağıma yaslayıp kazağımın uçları ile oynadım. Ne yapacaktım hiç bilmiyordum. Bir şekilde Jongdae'ye ulaşmam gerekiyordu. Benden uzak dur, dedi diye kopup gidecek değildim. Gözlerindeki ışıltıyı görmüştüm bir kere.. Yine de... Kırılıyordum işte canım.. Kırıyordu canımı... Ona olan sevgimi gerçekten göremiyor muydu? Ya da ben kendimi fazla kaptırmıştım da ne kadar ergence bir duygunun içinde debelendiğimi fark edemiyor muydum? Ah, delireceğim!

"Yuta, beni geri götür." Dedim sakince. Yeterince gezmiştik.

Önce Peterhof Şatosu'na elli beş dakika gibi uzun bir sürede gitmiş, iki saat boyunca müzeyi gezip bol bol fotoğraf çekilmiştik. Sonra zaten dip dibe olan birçok tarihi mekanı görmeye de fırsatımız olmuştu. Yürümeyi tercih edip on beş dakikada Voskresenia Khristova Kilisesi'ne, Saray Meydanı'na ve beş dakika bile sürmeyen bir dolanmayla Ermitaj Müzesi'ne gitmiştik. Etraf o kadar büyüleyiciydi ki zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık bile.

Rekor, Ermitaj Müzesi'ndeydi.. Resmen üç saat kalmıştık! Ama müze o kadar güzeldi ki.. Keşke Jongdae ile gezebilme fırsatım olsaydı. Gerçi o kesin "Bu ne? Bunu neden buraya koymuşlar? Ne kadar saçma.. Mamutun kemiğinden kime ne," gibisinden saçma serzenişler yapıp beni bıktırırdı..

Off, keşke Jongdae ile gitseydim..

"Ama daha sarayı gezmedik!"

"Onun için başka bir fikrim var. Hem akşam oldu zaten. Kusuruma bakma Yuta, lütfen." Ben mahcup bir şekilde gülümsediğimde kafasını salladı ve gülüp kolunu omzuma attı. Biraz bahşiş bırakmıştım masaya, sonrasında yeniden arabasına gitmiştik.

Otele gitmek için sabırsızlanıyordum. Üşütecek gibi hissettiğimden montuma kıvrılmıştım ve sıcacık hissediyordum. Bir de Jongdae'nin yanına gidecek olmak iyice kaynatıyordu kanımı. Umarım oteldedir.

Uzun bir yolculuğun ardından araba duracakken açtım kapımı. Yuta heyecanıma korkuyla karışık bir bağırışma yolladığında gülüp yere atladım. Merdivenlere koşmadan önce dönüp el sallamayı ve teşekkür etmeyi unutmadım.

"Çok sağol, Yuta! Bana mesaj at bol bol, olur mu? Görüşürüz! Teşekkür ederim!" Güldü ve o da el salladı.

Daha fazla zaman kaybetmeden merdivenleri koşa koşa çıktım.

Tanrı beni seviyor mu, nefret mi ediyor bilmiyorum. Ya da dengemi bozmaktan keyif alıyor da olabilirdi. Ancak içeri girer girmez lobide Jongdae'yi görmem tesadüf olamazdı.

O da dışarı çıkıyor olmalıydı ki üzerinde günlük kıyafetleri vardı. İlkin şaşırdım. Koştuğum için soluk soluğa kalmıştım ancak onu görünce nefes almayı bile unutmuştum. Siyah kotu, koyu gri tişörtü ve deri ceketi ile büyüleyiciydi.

Ben onu utanmadan süzerken kafasını çevirdi, gözlerimiz kesişti. Yutkundum ve yavaş yavaş yanına gittim. Montum kolumda sallanıyordu.

"Merhaba." Dedim dibine kadar geldiğimde. Kafamı hafifçe kaldırıp gözlerine baktım. O da yüzünde garip bir ifadeyle beni izliyordu. Çok güzel bakıyordu.. Çok güzel.

"Neredeydin Minseok?"

"Yuta ile dışarı çıktık biraz."

"O aptal velet.." Dişlerini sıkıp konuştuğunda dilimi ısırdım.

"Kızdınız mı? Özür dilerim." Gülümsedi. Kalbim bir kuş gibi çırpınırken hayran hayran onu izledim. O kadar belirgin bir hayranlık ile izliyordum ki onu, fark etmemesi imkansızın da imkansızıydı.

"Kızmadım Minseok. Neden kızayım?"

"Bilmem.. Yani.." Devamını getiremediğim için susup kafamı eğdim. Başını yana eğip yüzüme baktı.

"Ne oldu? Ağladın mı yine?"

"Ne?"

"Gözlerin kanlanmış. Ağladın mı?" Ses tonu git gide öfkeye bürünürken hızla kafamı salladım.

"Hayır! Soğuk dışarısı, o yüzden. Siz üşümeyecek misiniz böyle?" Dedim samimi bir ifadeyle. Onu gerçekten önemsiyordum ve hasta olsun istemiyordum.

"Fazla kalmayacağım zaten. Yemek yedin mi?" Siyah saçlarını geri attı. Şampuanının kokusu burnuma dolarken doğruyu söyledim.

"Evet. Peki, siz Winter Palace'ı gördünüz mü?"

"Hayır." Gülümsedim ve kıpırdandım hafifçe.

"Görmek ister misiniz? Bence gidelim, ben göremedim. Hem çok uzak da değil. Gidelim mi?" Dedim tatlı tatlı. Ayakta dikilmekten sıkılmıştık ikimiz de ve Jongdae'de keşfettiğim bir diğer zaaf, ki birincisi bacaklarımdı, benim şu saçma hareketlerimdi. Ne zaman sevimli kedi rollerine girsem gardını düşürüyor, muma dönüyordu.

Nitekim o an da öyle olmuştu. "Gidelim başımın belası, gidelim." Dediğinde mutlulukla güldüm ve kazağımın kolunu çekiştirip üşüyen parmaklarımı gizledim. Beraber çıkışa yürürken bütün can acım silinmişti sanki.

Sanki sevgiliydik. Hiç ayrılmayacak olan, birinci günlerini bile kutlayan bir çifttik sanki.

"Rahat dursana bir."

"Tamam." Dudaklarımı birbirine bastırdım ve dediğini yapıp uslu bir çocuk oldum. Yan görünüşünden bile yakışıklıydı benim herifim. Onun kadar karizmatik hiç kimse yoktu. O en karizmatikti.

"Hadi hadi çabuk olalım!" Kolundan tutup, şoförün, önünde beklediği tanıdık arabaya koşturdum. O izin vermeseydi bu kadar rahat koşamazdım, bunu bilmek çok mutlu etmişti beni.

Yol boyunca tek kelime etmeden kıpırdayıp durdum. Saraya geldiğimizde arabadan ilk inen de ben olmuştum zira.

"Gelin!" Yeniden Jongdae'nin kolundan tutup vakit kaybetmeden görkemli basamakları tırmandım. Mızmızlanmadan peşimden geliyordu.

Karanlık çöktüğü için sokak lambaları ve kraliyet şatosunun ışıkları yanıyordu. Etraf o kadar güzeldi ki, bunu resmetmek yerine sadece yaşamayı seçtim. Jongdae'nin umrunda değildi zaten.

"Çok güzel." Ben hayranlıkla etrafı incelemeye başladığımda gülüp yanıma geldi. Eli belime giderken heyecanlıydım. Hem benden uzak dur diyordu hem de gelip dibime sokuluyordu. Oyuncu herifin tekiydi.

"Sevdin mi?" Dedi fısıldar gibi. Sıcak nefesi tenimi gıdıkladı.

"Evet.. Çok güzel." Tebessümüm genişledi, onun bedeni arkamda dururken gözlerimi kapatıp yüzüme vuran soğukla mutlu olmak istedim. Onu sahiden seviyordum. İnanıyordum ki bir gün o da bu sevgimi görüp beni kabul edecekti. Etmese bile en azından kalbimle bir oyuncakmış gibi oynamayacaktı.

"Çiçeklere benziyorsun." Dediğinde kalakaldım. Ciddiydi sanırım. Çünkü kulağıma değen dudakları sırıtmıyordu.

"Çiçeklerin bir kalbi olsaydı, sana benzerlerdi." Yeniden kalbim durdu. Ben, onun dediğini ve gerçeklik ile rüyayı algılamaya çalışırken ölüp ölüp dirildim.

Ancak son anda aklıma beni yanlış anlamış olabileceği geldi.

"Şey.. Ben Alex'in-" Demeye kalktığımda ağzımın payını aldım.

"Biliyorum. Her şeyi duydum Minseok." Kafamı sallayıp ona döndüm. Nefesim kesildi.

Geceyi andırır dediğim adam, gökyüzünü kıskandıracak kadar kusursuz görünüyordu. Gece onu andırıyordu sanki.

"Ben.. Sizi zor duruma sokmak istemiyorum." İçime bir hüzün otururken bu kadar dengesiz olmama küfrettim. Bana da bulaştırmıştı tutarsızlığını.

"Yarın şirketteki ilk ayın dolacak biliyorsun değil mi?"

"O kadar oldu mu?" Dedim hayretle. Gerçi Jongdae'nin çıktığı yurt dışı seyahatlerini sayarsak.. Sahiden bir ay çarçabuk geçmişti. Oysa daha geçen gün ilk haftam diye geziniyordum ortada.. Zaman denen kavram cidden sinir bozucuydu.

"Evet. Ayrılmak istersen başvuru yapabilirsin. Tazminat için belirlenen süre bir aydı." Diye ruhsuz bir biçimde konuştuğunda kırılmamı umursamayıp gülümsedim.

"Hiçbir yere gitmiyorum. Sizi düzeltmeden olmaz."

"Yine başladın-"

"Artık ben değil, siz başlayın bir şeylere.. Daha ne kadar kötü biriymişsiniz gibi davranacaksınız?" Sinirle söylendiğimde kaşlarını çatıp benden uzaklaştı. Pes etmeyip peşinden gittim ve hızlıca önüne geçip kolundan tuttum.

"Lütfen.. Yardım etmeme izin verin."

"Anlamıyorsun, Minseok.. Yardım edilecek bir şey yok."

"O yüzden mi kendini hep geri çekiyorsun? O yüzden mi mutluluğu kendine yasaklıyorsun? Bak.. Babanla olan ilişkiniz-"

"Sakın." İşaret parmağını bir hışım bana doğrulttuğunda dolan gözlerimi umursamayıp elini tuttum. Soğuk parmaklarım onun sıcak teninde ısındı. Gözlerindeki kırgınlık öylesine belirgindi ki yüreğimde bir yerlerde onun acısını hissettim.

"Babalar hakkında pek fazla bir şey bilmiyorum. Babam ben çok küçükken öldü. Ama.. Bazen onlar da hata yapabilir." Sinirli bir kahkaha attı. Elini benimkinden kurtarıp saçlarını karıştırdı ve yeniden bedenini bana çevirdi.

"Bu işi kurcalayıp duracaksan-"

"Ne? Beni kovar mısın?" Kirpiklerim titredi. Vereceği cevabı beklerken kalbim küt küt atıyordu.

"Gerekirse evet." Dedi hiç taviz vermeden.

Bu sefer sinirlenme sırası bendeydi işte.

Kaldırdığım yumruğumu göğsüne geçirdiğimde yanaklarım ıslandı. Öfkemi şiddete çevirmek beni rahatlatmıyor, daha da hassaslaştırıyordu.

"Bencil olmayı kes! Seni böyle görünce üzülüyorum, etrafındaki herkesi üzüyorsun."

"Üzülen tek kişi sensin!" Bağırdığında hafifçe yerimde sıçradım. Kalbim korkuyla atmasına rağmen ona olan takıntısından bir gram eksiltmemişti.

Kollarımı açıp onun geniş gövdesine sarıldım. Bunu beklemiyor olacak ki apışıp kaldı. Ben, ağlamayı kesip burnumu çekerken o da kollarını belime yerleştirdi.

"Özür dilerim. Ama lütfen, uyan artık." Mırıltılarımı duyup belimdeki tutuşunu sıklaştırdı.

"Uçağı kaçıracağız, haydi.." Dediğinde oflayıp geri çekildim ve son kez Winter Palace'a baktım. Giriş bu saatlerde yasaktı.

"Görüşürüz Rusya, görüşürüz hayallerim, görüşürüz penguenlerden esen soğuk hava dalgaları.." Hıçkırıp Jongdae'ye son bir fıske vurduktan sonra arabaya yöneldim. Onca merdiveni eşek gibi çıkıp eşek gibi inmiştim..

"Kömüş! Ne olacak..."