On Birinci Bölüm: Kaderin İllüzyonu

Üç saat sonra Sirius, mutfaktaki sandalyeye iç çekerek çöktü. Teker teker Remus, Lily ve dört tane Seherbaz, Grimmauld Meydanı'ndaki tüm koruma büyülerini kontrol ederek neyin yanlış gittiğini bulmaya çalıştı. Bir şekilde yeterince korumanın saptırıldığını ve böylece Ölüm Yiyenlerin fark edilmeden eve yaklaşabildiğini ortaya çıkarttılar. Elbette o beşlinin Grimmauld Meydanını görmeleri şaşırtıcı değildi, beşi de Büyücü Dünyası'nın eski ailelerinin üyeleriydi ve hepsi daha önce oraya gitmişti - ama onlara karşı koruma büyülerinin onların varlığını Sirius'a haber vermemesi korkutucuydu. Üç yorgun saatten sonra korumalar tekrar yapılmış ve düzeltilmişti... ama asıl sorun hiç bulunamadı.

Remus doğası gereği paranoyak ya da şüpheci biri değildi ama bu olay dişlerinin tıkırdamasına yetmişti. Sirius'un asık yüzüne bakmak işleri daha da kolaylaştırmıyordu; arkadaşının çok yorgun olduğunu biliyordu ve endişeli olduğunu söylemeye gerek bile yoktu.

İletişim kurmak için kelimelere gerek duymadan birbirlerine bakıştılar. Temmuzun Yirmi Dokuzuydu ve Harry'nin on ikinci yaşını doldurmasına iki gün kalmıştı. Aslında yirmi dört saatten az vardı ve bunun anlamı Voldemort'un kendi karar verdiği son tarih giderek yaklaşıyordu. Eğer Harry'yi öldürecekse fazla zamanı yoktu.

Ve Peter Fransa'dan dönmemiş olsaydı, Sirius St. Mungo'da James'le birlikte olacaktı ki şimdi Lily de Harry de ölmüş olacaktı. Remus, aynı ifadeyi arkadaşının yüzünde görerek titredi. Şanslıydılar ve hepsi bunu biliyordu. Çok fazla şanslıydılar.

"Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Alice Longbottom. Güzel, yuvarlak yüzü şimdi ciddi ve neşesizdi ki Remus bu aralar hangi yüze baksa aynı ifadeyi görüyordu ve ona bakınca gençliğimiz nereye gitti diye düşündü. Bir taraftan daha dün gülen, neşeli Remus'un ilk yılında sınıf başkanı, üçüncü yılında da Öğrenci başı olan Alice Hoppner... diğer taraftan bu tasasız günler geçen yüzyıla ait gibiydi. Remus, acı düşünceleri uzaklaştırırken Sirius konuştu.

"Bence, birkaç gün için Seherbazları burada tutmalıyız. İnsanları böyle tutsak etmekten nefret ediyorum ama başka seçenek göremiyorum." Kaçlarını çattı ve derin bir nefes verdi. "En azından koruma büyülerinin nasıl ters gittiğini anlayana kadar."

"Ben kalırım," dedi Dawlish hemen. "Zaten evde beni bekleyen karım ve çocuklarım da yok." Alice tek kaşını kaldırırken adam sırıttı. "Ya da huysuz bir kayınvalide ve çocuk..."

Kadın kıs kıs güldü. "Ben kayınvalidemi seviyorum, teşekkür ederim."

"Sen tek olmalısın," dedi Francine Hoyt. "Ben, benimkine dayanamıyorum. Ama yine de bunun nedeni Muggle olması ve sürekli garip şeyler yapmamı anlayamaması da olabilir."

Hepsi güldü ama neşe kısaydı. İçinde bulundukları zamanın stresi o kadar ağırdı ki daha uzun süremezdi. "Emin misin, Derek?" diye sordu Sirius. "Hayatını alt üst etmek istemiyor ve -"

"Savaş bunu çoktan yaptı, şef," dedi Dawlish üzgünce gülümseyerek. "İşleri düzeltmek için birazcık geç. Evet, eminim. Üzerime düşeni yapacağım."

"Bence bu iyi bir fikir," diye onayladı Alice. "En azından geri sayım bitene kadar..." Karanlık gözleri kısıldı. "Ya da biz korumalara ne olduğunu anlayana kadar..."

"Bu konuda da yardım edebilirim," dedi Dawlish.

"Tamam, o zaman," diye onayladı Sirius, Remus'a bakarak. "Tabi senin daha iyi bir fikrin yoksa."

Remus dudaklarını düşünürken ısırdı. "Yok," dedi iç çekerek. "Demek istediğim Harry'yi güvenlik için Hogwarts'a getirebiliriz ama..." Harry'ye bakınca sözünü kesti. "Ne oldu, Harry?"

James'in oğlu, herkes ona doğru dönünce kızardı. "Hiçbir şey," diye cevapladı hemen.

"Emin misin?" diye sordu Remus nazikçe. Harry her zaman çok kötü bir yalancı olmuştu.

"Hayır - yani demek istediğim evet." Harry daha da koyu bir kırmızıya döndü ve rahatsızca masaya bakmaya başladı. "Sadece herkesin beni korumak için bu kadar çok çaba göstermesinden hoşlanmıyorum," diye ekledi sessizce. "Demek istediğim, Sirius bugün ölebilirdi ve siz dördünüz ailenizden, evinizden, Hogwarts'tan ayrılmayı planlıyorsunuz... Bu pek doğru gibi gelmiyor."

Lily uzanıp elini oğlunun omzuna koydu. "Bu senin hatan değil, Harry."

"Benim hatam olmadığını biliyorum," dedi kızgınca bakarak. "Ama hala her şeyin benim etrafımda dönmesi doğru değil. Ben bir şey yapmadım. Ve ölsem bile bir şey fark etmeyecek. En azından savaş için..."

"Burada yanılıyorsun," dedi Remus sessizce. "Herkes fark eder. Her hayat, her ölüm - bizim savaşmamızın nedeni bu. İnsanlar hayat korkusu taşımadan yaşasın, çocuklar Voldemort'un elinde ölmesin diye savaşıyoruz. Sen önemlisin, Harry. Hem kendi kendine hem de savaş için."

"Ama kehanet," diye itiraz etti çocuk. "Sadece doğum tarihindeki bir kaza ve artık benden bahsetmiyor bile olabilir."

Farkında olmadan tüm gözler Sirius'a döndü. İkinci kehaneti bilen sadece Lily ve Remus olduğu halde herkes Sirius'a döndü - ve tekrar Sirius cevapladı. Her zaman doğru yerde doğru şeyi yapma gibi bir yeteneği vardı, diğer zamanlarda pervasız ve delice şeyler yapsa bile. "Hayır, senden bahsetmeyebilir," diye cevapladı sessizce. "Ve artık geçerli bile olmayabilir. Ama şu anda önemli olan şey Voldemort'un öyle olduğunu sanması. Böylece peşinden geliyor.

"Seni korumak önemli, Harry sadece yarı deli bir görücü senin Voldemort'u yenebileceğini söylediği için değil, sadece böyle hedef olmayı hak etmediğin için." Mavi gözleri Harry'nin yeşil gözleriyle buluştu. "Bu adil değil ve geçmişi değiştirebilseydim, değiştirirdim. Ama Voldemort'u centilmence oynaması için zorlayamam. Tek yapabileceğim onu durdurmak için savaşmak. Ve seni her koruduğumuzda onu engelliyoruz ve bu işin bitmediğini kanıtlayarak zafer kazanıyoruz."

Harry onayladı ve Remus, çocuğun gözlerinden acı bir utanmanın geçtiğini fark etti. İç çekti. "Hedef olmaktan nefret ediyorum."

"Ben de öyle," Sirius sırıttı ve Harry ona karşılık güldü - ama sadece Remus, Sirius'un gözlerinin arkasındaki gölgeleri gördü ve anladı. İki gün içinde Voldemort'un ültimatomu sona erecekti ve o zaman bittiğinde Karanlık Lord küplere binecekti. Öfkesi için en mantıklı hedef Harry'ydi, tabi ki - Eğer onun dikkatini dağıtmazsak, Remus bunu kesinlikle biliyordu. Eğer onun görmezden gelemeyeceği başka bir hedef yaratmazsak.

Gözleri, masanın arkasındaki Sirius'la buluştu.


Geri sayım bir güne inmişti. Lily, Tek Boynuzlu At Grubuyla bir toplantıya çağırılmıştı ama bir baykuşla Molly Weasley'e onsuz idare etmeleri için baykuş yollamıştı. Herkes anlamıştı; Harry'ye yapılan saldırı Gelecek Postası'nın baş sayfasında boydan boya yazılmıştı. Ayrıntılar elbette ki ortaya çıkartılamamıştı - her şeyden önce bir şeyleri ortaya çıkaracak bir Sihir Bakanlığı yoktu - ama Kehanet Bakanlığın enkazından nasıl olduysa bulunmuştu. Sirius ve birkaç Seherbaz itfaiye aracına ölüleri yükleyip uzaklaştırırken birkaç gazeteci ortaya çıkmıştı (o sırada Lily ve Remus da on üç numaradaki yangını söndürmeye çalışıyorlardı). Alice, gazetecileri kovalasa bile savaşın ve yıkımın izlerini silmek imkansızdı.

Bakanlık yıkıldı ama gazetecilere bir şey olmadı, diye düşündü Lily acıyla. Dünyanın en gereksiz elemanları en son gidiyor.

İç çekerek Merlin'in Büyüsü: Eski Kara Büyülere Bir Bakış'a baktı. Tek Boynuzlu At Grubuna katılamasa da araştırmaları devam ediyordu ve tüm gün boyunca okuyordu. Rahat sandalyesinin yanındaki kitap yığını her saat büyüyordu; Grimmauld Meydanı araştırmak için, özellikle Kara Büyü için ki bu alanda bir Seherbaz'la evli bile olsa pek bilgisi yoktu, mükemmel bir yerdi. Lily bir saat önce Kanunsuz Büyü'yü bitirmişti ve bu da onu Karanlığın Yaratıkları ve Modern Büyünün Evrimi ve Gelişimi'ni okumaya itmişti. Ama sorun, aradığı cevabın hiçbir kitapta olmamasıydı ve Lily bunu biliyordu. Hatta bir cevabın olup olmadığını bile bilmiyordu ama işi bunu bulmaktı.

Zümrüdüanka Yoldaşlığı içinde Tek Boynuzlu At Grubu imkânsızı başarmasıyla ün salmıştı. Ama Lily şimdi ne kadar şanslı olduklarını biliyordu; yüzden fazla projeye başlamışlardı ve çok azı tamamlanmıştı. Ama şimdi Bakanlık olmadan ve Dumbledore'un bilge sesi olmadan yerlerinde sayıyorlardı.

Lily gözyaşlarının akmasına izin vermedi. Bunun hakkında düşünmeyeceğim. Kontrol, bazen çok zorlaşıyordu. Ustası öleli bir aydan birazcık daha fazla olmuştu ve bu hala çok canını yakıyordu. Büyücü Dünyası, Lily'yi ailesinden uzaklaştırmıştı - ebeveynleri ölmüştü ve Petunia'ya ne oluğunu ancak Merlin bilirdi ama Lily onun evli olduğunu ve en az bir çocuğunun olduğunu biliyordu. Ama yıllar boyunca kaybettiği ailesi yerine yeni bir büyücü ailesi edinmişti. Remus, Peter ve Sirius elbette ki bu ailenin bir parçasıydı - ve Dumbledore. İlk önce Tek Boynuzlu At Grubunda ve sonra da Bakanlıkta Dumbledore onun ustası olmuştu. Minerva McGonagall gibi izinden gidip işler kötüye gidince ona dayanabileceğin bir usta... Ve şimdi ölüydü, Minerva gibi...

Neredeyseler şimdi birbirlerini görebileceklerini umut ediyordu.

İç çekerek Lily, dikkatini Merlin'in Büyüsü'ne verdi. Ruh Eminiler kitapta bahsedilmemişti bile (Merlin'in zamanında var olmadıkları için bu çok da şaşırtıcı değildi), ama karanlık yaratıklar için ilginç teoriler vardı. Ve bu teoriler pek de alakalı olmasa da anahtar olabilirdi -

"Anne?"

Lily kafasını kaldırdı. "Evet, Harry?"

"Seni rahatsız etmek istemiyorum, ama..." kapının ağzında durarak sözünü kesti. Harry çok belirsiz görünüyordu ve Lily, oğlunun yüzünde bu ifadeyi görmeye alışmıştı. Doğum gününe bir gün kalmıştı ve başka bir zamanda, başka bir yılda gülüyor ve merak ediyor olurdu - ama bu sene farklıydı ve öyle değilmiş gibi davranmak gereksizdi.

"Rahatsız etmiyorsun," diye gülümsedi ve kitabı kapattı. "İçeri gir. Sorun ne?"

Harry başka bir sandalyeye oturdu, yüzü üzgündü. "Şey, um, ben yarın belki St. Mungo'ya gideriz diyecektim. Babamı ziyaret etmek için."

Normal bir on iki yaşındaki çocuk doğum günü için hediye isterdi. Harry sadece babasını ziyaret etmek istiyordu ve bu Lily'nin kalbini kırdı. Ve cevabı da kalbini kırdı. "Üzgünüm ama bunu yapamayız, Harry."

"Biliyorum." Omuzları düştü. "Güvenlik ve diğer şeyler gereği... Ama sormam gerekti."

"Üzgünüm, tatlım."

"Bu senin hatan değil, anne." Harry gülmeye çalıştı ama başarısız oldu. "Elimizde olan bir şey değil."

"Doğru. Ama hala üzgünüm." Yaşına göre fazla olgun, diye düşündü Lily mutsuzca. Çok fazla olgun... Ve bir yıldan az bir süre önce bu böyle değildi. İç çekmemek için kendini zorladı. Küçük oğlumu geri istemem yanlış mı?

"Biliyorum." Harry iç çekti ve sonra biraz rahatladı. "Bu sabah babamla konuştum. Sirius'un ve Remus'un doğum günüm için büyük bir şey planladıklarını söyledi. Hiç 'beklemeyeceğim' bir şey..." Birden tekrar on bir yaşında bir çocuk olmuştu. "Ne olduğunu biliyor musun?"

Lily kıkırdadı. "Tabi ki biliyorum."

"Anne."

"Ne?" Kadın, çocuğun neşeli olduğunu görerek sırıttı.

"Bu adil değil!" diye itiraz etti çocuk.

"Tabi ki değil," dedi Lily iyi halle. "Ama bu da büyük olmanın avantajlarından biri, canım."

Harry homurdanıp mırıldandı, "aptal aileler."

"Bu neydi, Harry," Lily tek kaşını kaldırmıştı.

"Hiçbir şey," diye gürledi Harry, annesini güldürerek.

"Ben de öyle ummuştum." Kadın sırıttı. "Şimdi neden iyi küçük bir çocuk olmuyorsun ve babanın o koca ağzını doğum günü sürprizin hakkında açmadığını farz etmiyorsun?"

"Anne! Ben küçük bir çocuk değilim!"

"Elbette değilsin, canım." Lily şeytanca gülümsedi. "Şimdi güzel bir lolipop ister misin?"


Genellikle Avalon'a hava karardıktan sonra gelirdi. Her zaman adada en az dört aktif Seherbaz olurdu - öğrenciler gece nöbet tutabiliyordu ama öğrenecekleri hala çok şey vardı ve Karargâh'ın başı bunu biliyordu. Genellikle Black, bir ya da iki saatliğine adaya gelip Frank Longbottom'la konuşup kendi yoluna giderdi ama günden güne daha çok kalmaya başlıyordu. Bill, birkaç kez Sirius'la konuşabilmişti ama adada daha uzun kalmak için fazlasıyla yoğundu ve Seherbazlar bunu biliyordu. Yeni medya kalan Seherbazları takip etmesi iyice zorlaşmıştı ama Avalon'dakiler için durum böyle değildi. Her birinden ayrı rapor alıyorlardı ve Bill, medyanın bildiğinden çok daha fazlasını biliyordu.

James Potter gibi Sirius Black de geriden olayları yönetecek biri değildi. Avalon'a taşındıkları ilk ayda yedi amaç için ayrılmışlardı (dördü başarılı, ikisi başarısız olmuştu ve biri iki gruptan da sayılamayacak şekilde sonlanmıştı) ve Black hepsini yönetti. James gibi Sirius da kendisinin yapmadığı bir şeyi başkalarından isteyecek biri değildi ama James'ten farklı olarak Karanlık Lord'un gözüne şiş saplamak konusunda daha istekli ve azimliydi. Avalon'daki öğretmenlerin ve onların öğrencisinin ortak fikrine göre Sirius, Voldemort'un öfkesini bilerek kendi üzerine çekiyordu. Bunun neden istediğini kimse anlamıyordu ama neden yaptığı çok açıktı.

Her şeyden önce birisi yapmalıydı. Ve Dumbledore ölüydü.

Black'in hava karardıktan sonra Avalon'a gelmesinin bir nedeni buydu. O bir hedefti -Voldemort'un öldürülecekler listesinde genç Harry Potter'dan sonra ikinci kişiydi- ve kendini açığa koyması sadece aptalca olurdu. Voldemort'un sakalını çekmek bir şeydi, ama felakete neden olmak başka bir şeydi.

Bill, Sirius yükseltilmiş platforma merdivenle çıkarken izledi. Öğretmenler 4904 numaralı sınıfın yirmi öğrencisinin Avalon'un eski labirentinde sürprizlerle, çeşitli büyülerle ve tuzaklarla mücadele etmelerini izliyorlardı. İlk seferinde başaran çok azdı, özellikle Kingsley'in hayvanı Crup da oradayken. Bill, Kingsley'in Jack Russell'ın teriyerine bu kadar benzeyen küçük bir yaratığı nereden bulduğunu merak ediyordu. Mugglelar ve büyücüler genelde Crupları küçük köpekler olarak görürler ama Daisy'yi labirentin ortasında gören biri bunu yaptığına gerçekten pişman olurdu. Daisy, gözleriyle avlanırdı ve birini gördü mü asla unutmazdı.

Beklenildiği gibi Kingsley bu yaratığı nereden bulduğu konusunda ve neden böyle bir ismi olduğu konusunda oldukça ketumdu. Ama Kingsley, onu labirente koymayı önerdiğinde Frank sadece gülümsemişti ve şimdiden Daisy, beş öğrencinin kurtulma amaçlarını mahvetmişti. Muggle köpekleri dondurulabilirdi. Daisy, büyüden kaçmayı öğrenecek kadar bir Seherbazla yaşamıştı.

Altı öğrenci labirentte sendeleyerek yürümeye başladığında Bill duygudaşça irkildi. Nymphadora Tonks savunmada ve gizlenmede çok iyidir ama fena halde sakardı. Kız, sınıftan iki ayağının üstünde bir yere çarpmadan çıkamıyordu ve bunu saymazsak sınıf birincisi olacağından durum kötüydü.

Bir el omzuna dokundu. "Nasılsın, Bill?"

Gölgeli mavi gözlerin arkasında birçok soru vardı. "İyiyim," diye cevapladı seviyelice, ondan yaşlı olan adamın ne demek istediğini bilerek. Ayrıca sessizlik büyüsünün değerini iyice anlıyorum. Bazı kâbuslar gitmiyor.

"Bunu duyduğuma sevindim," diye onayladı Black sessizce. Sonra bakışları labirente gitti; öğretmenlerin platformu tüm labirenti görebilecek konumdaydı, sadece yeraltı yollarını görmek için mecburen şeffaflık büyüsü kullanıyorlardı. "Sınıf hakkında ne düşünüyorsun?"

Bill, Frank ve Hestia'nın üzerinden baktı; onlar puan verecek kişilerdi ve dikkatleri tamamen Tonks'un üzerindeydi. Kingsley aşağıda, labirentin girişindeydi ve herhangi bir öğrenci yardıma ihtiyaç duyarsa diye hazır bekliyordu -ki genellikle ihtiyaçları olurdu- ve daha labirente yeni girecek olan gergin öğrencileri izliyordu. Bugün 4904 numaralı sınıf ilk kez labirente giriyordu ama son olmayacaktı. Bill şimdilik sadece izleyiciydi, sabahki çekilişte kısa çöpü seçerek şansını belli etmişti.

"Hızlı öğreniyorlar," diye cevapladı. "Bizden ve beklediğimden daha hızlı..." Omuz silkti. "Ama sanırım buna mecburlar değil mi?"

"Maalesef," diye yanıtladı Black. "Frank'in raporuna göre Pusu'ya düşüp Yakalanmışsınız."

"Evet. Bazı kısımları tekrar gözden geçirmemiz lazımdı ama..." Bill tekrar omuz silkti. "Düello yapmak onların yüzleşeceği şeyi düşününce çok önemsiz geliyor."

"Katılıyorum."

Genç Tonks, ilk duvarı aşarken ve ikinci kere Daisy ile karşılaşırken sessizlik içinde izlediler. Diğerleri gibi Crup'i ikinci kez dondurmaya çalışma aptallığını yapmadı - bunun yerine bir duvarın arkasına yuvarlanıp yön değiştirdi. Elbette ki Daisy, Tonks'un kahverengi saçları ve gözlerini arayarak takip etti.

"Ne halt -" dedi Bill gözlerini kırpıştırarak. "Bunu gördün mü?"

"Evet." Black kaşlarını çattı ve hepsi duvarın arkasından çıkan mor saçlı ve yeşil gözlü kadına baktılar. Crup ona aklı karışmışçasına baktı ve sonunda onun peşinde olduğu cadı olmadığına kanaat getirerek Tonks'un en son gittiği yola doğru devam etti.

Sırıtarak, cadı yoluna devam etti ama önüne çıkan bir ağaç kütüğüne takılarak tökezledi.

"Buna inanmıyorum," dedi Bill, parçalar yerine oturunca. Tonks kendine büyü yapmamıştı ama zaten Görünüş Değiştiren Büyüler Crup'in üzerinde işe yaramazdı. Her zaman onlarn arkasını görebilirlerdi bu da demek oluyordu ki... "O bir metamorphmagus."

Black bir dakikalığına sessiz kaldı ve sordu, "Adı ne demiştin?"

"Dememiştim." Bill ona baktı. "Ama adı, Nymphadora Tonks."

"Tonks?" diye cevapladı diğeri şaşırarak.

"Evet," dedi Bill. "Onu tanıyor musun?"

"Hayır. Onu değil." Dedi Black. "Ama onun kim olduğunu biliyorum." Kötüce güldü. "Ve onun burada olmasından hiç de memnun olmayacak insanları tanıyorum."

Tam o sırada hareket eden duvar Tonks'u labirentin dışına attı.


Şikâyet ederek Tonks, bir çalıya yaslanarak pantolonunu eliyle temizlemeye çalıştı. En azından bir çamur gölünü 3 fitle ıskalamıştı ama bir duvar tarafından atılmak egosu için hiç de iyi değildi. Crup'i atlattığı için kendisiyle fazla gurur duymuştu -zavallı Horace. Eminim onun sadece bir köpek olduğunu düşünmüştür- ve labirentin diğer tuzaklarını tamamen unutmuştu. Ve dikkati dağıldığı anda labirent kazanmıştı.

Tonks iç çekti. En azından kimsenin yapamadığın kadar ileri gitmişti ve bugüne kadar yapmadığı bir şeydi. Genellikle kendini orta olarak görürdü ve bazı şeylerden sınıftan daha iyi, diğer her şeyde de kötü olduğunu düşünürdü. Bu Tonks'u rahatlatan bir düşünce de değildi. Akıllıydı ve bunu biliyordu - ama daha önce hiç bu kadar çok çalışması gerekmemişti. Öğrenmeyi çok sevdiği için okul zevkliydi. Ama Seherbaz eğitimi daha farklı olmuştu.

Bozuk kan önyargısı da işleri daha iyi yapmıyordu. Tüm hayatı boyunca babası Muggle doğumlu olduğu için diğer "daha iyi" büyücü aileleri ona yukarıdan bakmıştı. Saf kan olmadığı için hiçbir zaman yeterince iyi olamayacağını ve bir Black olmaya hakkı olmadığını söylemişlerdi. Ama şimdi işler değişmişti. Hayatında ilk kez Black kanına sahip olduğu için güvenilmez biri olarak görülüyordu. Sınıf arkadaşları bunu açıkça söylemiyordu ama herkes Blacklerin kötü olduğunu biliyordu. Ve kanı yüzünden onlarından biri olarak görülüyordu.

Tonks iç çekti ve asasına bir şey olmuş mu diye göz attı. Öğrencilere öğretilen ilk şeylerden biri her değişimden sonra asalarını kontrol etmekti - eğer Longbottom'ın ilk gün asalarına el koyması onları bezdirmediyse ne bezdirirdi bilmiyordu. Neyse ki asası biraz kirli olmak dışında iyiydi ve onu da cüppesiyle rahatlıkla temizleyebilirdi.

Omzunun üstünden labirentin yüksek duvarlarına baktı. Her öğrenci bir kez labirente girme hakkına sahipti ve şimdi akşam yemeğine kadar biraz boş zamanı vardı ki ondan sonra da yine dersler başlayacaktı. Seherbazlık eğitiminin yirminci gününde Tonks, boş zamanların ne kadar önemli olduğunu anlamıştı ve omuz silkerek öğrenci binasına doğru yürümeye başlamıştı. Bunu bir ders olarak gör.

"Nymphadora Tonks?"

Kadın tanımadığı büyücüyü karşılamak için döndü. Tanımamasına rağmen oldukça aşina görünüyordu. Adamın omuzlarına kadar inen siyah saçları ve özenle tıraş edilmiş bir keçi sakalı vardı. Gözleri mavinin gölgesinde kristal gibiydi ve içe işliyordu, ama bir şekilde derinlerde saklanan bir şeyin şeklini yansıtıyor gibiydi. Ama en çok siması tanıdık geliyordu. Elmacık kemiklerinin keskin açısı ve hafiften kalkık burnu klasik Black'ti.

"Evet?" diye sordu ihtiyatla.

"Andromeda Tonks senin annen mi?" diye sordu adam.

"Bu seni neden ilgilendiriyor?" diye bilmek istedi kadın. Tonks'un, bu yabancı ortaya çıkmadan önce de yeterince sorunu vardı. Hızlandırılmış Seherbaz eğitim programına kabul edilmişti ve çok fazla işi vardı, tabi ki anne tarafının bağnaz ve saf kan saplantılı ailesiyle arasının iyi olduğunu da söyleyemezdi. Onun kesinlikle ne olduğunu bildiğini düşünüyordu ve ona dik dik baktı.

Ayrıca her zaman korkunç ve fena halde ön yargılı Teyzesi Narcissa'ya çok benzemesi de olaylara yardımcı olmuyordu. Babasının ailesi, Muggle veya değil, onlardan çok daha iyi insanlardı. Biraz garip olmalarına rağmen safkan manyakları değillerdi. Adam, alayla ellerini teslim olmuş gibi açtığında kadın kaşlarını çattı.

"Sadece sordum," dedi basitçe.

"Ama niye?" diye meydan okudu Tonks. "Kusursuz Black sülalesindeki yarım-kan olup olmadığımı mı öğrenmek istiyorsun? Peki, bil diye söylüyorum, öyleyim ve bundan acayip gurur duyuyorum."

"Aslında, Andromeda Black'in annen olup olmadığını merak ediyordum," diye cevapladı büyücü. "Çünkü öyleyse, bu bizi kuzen yapıyor." Sağ elini uzatırken hafifçe gülümsedi. "Ben, Sirius Black."

Tonks şu anda utancından ölebilseydi, memnuniyetle ölürdü. Ne aptalım, diye düşündü ekşi ekşi. Neden bir şeylere takılıp düşmedim ki? Mantık, aptalca davranışlarının önüne geçtiğinde yüzü kızarmaya başladı. Başka hangi Black Avalon'da olabilirdi seni aptal? Gerçekten ölmek istiyordu ama adam hala elini sıkmasını beklerce uzatıyordu.

"Ah... Selam." Gülmeye çalıştı ama başaramadı. Sonunda kendine gelmesini sağlayarak uzatılmış eli sıktı. Adam hala gülüyor ve onu izliyordu.

Voldemort'un tarafında olmayan tek Black'e çatması büyük talihsizlikti. Üstelik onun neden yaşayan en ünlü Seherbaz olması gerekiyordu?

"Tanıştığıma memnun oldum," dedi adam.

"Aynı şekilde." Tonks dudaklarını ısırarak saçının hala mor olmadığına sevindi. Bu kesinlikle iyi bir ilk izlenim bırakmazdı.

Black'in gözleri onu sanki bir kitap gibi okuyordu. "Çok zamanın olmadığını biliyorum ve seni çok tutmayacağım. Ama seni burada gördüğüm için gerçekten çok memnun oldum."

Kadın birden kızardı ve kendin iki yaşında gibi hissetti. "Teşekkürler."

"Bu zor bir yoldur, özellikle bir Black için. Soyadın olmasa bile insanlar yine de sana kötü olman gerekirmiş gibi bakacaklar."

Tonks sessizce onayladı ve son sefer Teyzesi Bellatrix ile görüşmesini hatırladı ama doğru kelimeleri bulamadı. Ama ne demek istediğini kesinlikle biliyordu; Tonks bu duyguları tüm hayatı boyunca hissetmişti. Yeni büyücü aileleri çok önyargılı değildi ama eski aileler ve özellikle geleneklerine ışık taraftan çok bağlı aileler felaketti. Ailelerinden mutlaka seherbaz olanlar vardı ve onları Tonsk'u reddetmeye çalışmışlardı. Şanslıydı ki Huntingler ve Binnler onun sınıfında değildi ama kör de değildi. Tonks, kendine yönlendirilen karanlık bakışların farkındaydı ve onun buraya ait olmadığını düşünüyorlardı. Şimdi karşısında duran olgun büyücüye bakarak onun ilk kez Avalon'a gelmesinin ne kadar zor olduğunu düşündü. Özellikle soyadıyla...

"Evet," diye cevapladı kadın sonunda sessizce. "Bazen gerçekten ilginç oluyor."

Adamın dudakları gülüşle inceldi. "Evet, öyle," diye cevapladı. "Sana bol şans dilerim. Eminim ki seni tekrar göreceğim."

Çeviren: Luthien