On Üçüncü Bölüm: Kontrol Dışı
Kelimeleri bir sis perdesinin içinden soğukça söylüyordu fakat Remus bilincinin tekrar kazandı ve Rodolphus Lestrange'in konuyu yeniden değiştirdiğini anladı. Remus kendinden geçtiğinde budalalığının farkına varmış mıydı? Sanırım varmadı. O tamamen dikkatli biri değildi. Ruh emiciler açık kapıda toplanıp Remus'u, o çaresizce titrerken Hogwarts'ın hücresinde soğuk ve biraz küflü bir duvara zincirlediler.
Orada inanılmayacak kadar çok yaratık vardı ve Remus, Sirius'un Azkaban'da hissettiklerini anlamaya başladı. Azkaban... O orada mı ölecekti yoksa Hogwarts'ta mı?
İkisi de değil. Umutsuz düşünceleri bir kenara attı; pes etmek için burada değildi. Bedeni acıdan ağrıyordu ama Kaynak, hala oradaydı. Neyse ki Severus (hor görerek) bedenindeki gümüşün çoğunu atacak bir iksir vermişti ve buna çok ihtiyacı vardı. Remus bir şekilde kendini, baş dönmelerine, mide bulantılarına ve bunların, Voldemort'un işkencecilerini ikişer üçer görmesine neden olmasına rağmen daha iyi hissediyordu - en azından artık konsantre olabiliyordu. Bu da, bir şeydi.
"Ee?" dedi öfkeyle Lestrange. "Cevabın yok mu, kurtadam? Kendinden daha iyi olanlardan birini, ailesinin Ptolemy ve Circe'ye dayandıran bir ailenin üyesini öldürmekten gurur mu duyuyorsun?" Başka bir lanet geldi ve bir kaburgası çatladı. "Yarım kan yaratık."
Hogwarts'a yeni gelmiş küçük Remus Lupin olsaydı ağlardı. Ama adam, yarılmış dudaklarının arasından konuştu: "Hepimiz, yapabildiklerimizi yapıyoruz."
Bu, tam bir Dumbledore-tipi beyanattı ama amacına hizmet ediyordu. Lestrange, öfkeden kızardı ve asası tekrar yükseldi. Remus sakince adamın gözlerine baktı ve kendisini acıya hazırladı. Hala ben kazanıyorum.
Ormanın uzak bir köşesinde Sirius ve Kaçaklar, diğer öğrencileri yakaladılar. Ted Tonks'un çoktan geride kalanları organize ettiğini görünce şaşırdılar ama Gryffindor'un yeni başkanı, komutayı Sirius'a devretmekten gayet memnun görünüyordu. Madam Pomfrey ve topallayan Madam Hook, öğrencilerin ciddi olanlarının yaralarıyla ilgilenip hafif olanları bırakırken Profesör Sprout da yaralı Sinistra'ya yardım ediyordu. Zaman yoktu ve kimse itiraz etmedi. Olayları anlamaya başladıkları için çoğu öğrenci sessizdi.
Her şeyden önce ölü sayısı en az sekizdi ve bu da sadece onların gördüğü cesetlerdi. Neredeyse seksen öğrenci kayıptı ve Sirius hayal görmüyordu. Bunları çoğu, Slytherin'liydi Diğerleri büyük ihtimalle ölmüştü.
Yirmi dakika boyunca bir araya geldiler ve öğretmenler, öğrencilerin geçmesinin yasak olduğu bir daire yaptılar. Umutların ötesinde bir umutla, kayıp öğretmenlerin diğer kayıp öğrencilerle çıkıp geleceğini düşündüler. Ama Sirius ve Kaçaklar, gelen son gruptu; Ted ve diğerleri neredeyse bir saattir Yasak Ormanın kıyısında bekliyorlardı. Arkadaşlar ve kardeşler ne kadar yalvarsa da başka kimse gelmiyordu. Bazıları umutla, Hogwarts'a doğru döndü... ama kimse ileri gitmedi. Kaçaklar bile sessizdi. Percy, kayıpların arasındaydı.
"Ay bu akşam parlak, ama dolunay değil" dedi bir ses aniden. Biri çığlık attı ve Ted Tonks küfretti.
İki At Adam ağaçların arasından çıktı; öğrenciler içgüdüsel olarak arkaya kaçtılar. Öte yandan Sirius, ileri doğru tereddütlü bir adım attı. On dört yaşından beri At Adam görmemişti ama tehlikeli cazibelerini hatırlıyordu. Ayrıca hiç kimse onlarla konuşacak kadar aptal görünmüyordu.
"Ayrıca Mars da parlak," dedi Sinistra beklenmedik bir şekilde topallayarak, Sirius'un yanına vardı. Gözlüklerini kaybetmişti, şaşı bakıyordu. Sonra direkt olarak devam etti. "Savaşı biliyor musunuz?"
"Biliyoruz," daha yaşlı olan kasvetle cevapladı. Ronan mı? "Burada olmamalısınız, Profesör. Yavrularınızı koruyamayız."
"Kimse sizden yapmanızı istemiyor," diye cevapladı Sinistra. "Yakında gideceğiz -"
"Ruh Emici'leri kovaladık," diye cevapladı Sirius'un adının Firenze olduğunu hatırladığı At Adam. Esrarengiz gözleri Sirius'a odaklanmıştı. "Vaktiniz var."
Sinistra ve Sirius nutku tutulmuş halde bakakaldılar. At Adamlar insanlara asla yardım etmezdi -en azından daha karanlık ve şeytani bir şey onlara saldırana kadar. Bu, alınacak değerli bir dersti; belki umut vardı, nefret ve bağnazlığın kontrol ettiği dünyada dayanışma mümkün olabilirdi. Böyle duygular asla yok olmazdı -Sirius ve tüm insanların anladığı gibi- belki insanlar sonunda öğrenebilirdi.
"Teşekkürler," diye fısıldadı Ted.
At Adamlar dörtnala koşmadan önce aldıkları tek yanıt, bir çift asil baş selamıydı.
Derin nefes al ve ver. Bunun seni sakinleştirmesi gerekir değil mi? Derin nefesler. Sakin düşünceler. Şeytani hareketler.
Ve sonuncusu en kötüsüydü. Yanlış seçim yapmıştı, her şeyin kontrolden çıkmasını seyretmişti. Ancak ne yapılması gerektiğini biliyordu, bunu çok dikkatli planlıyordu. Öyle miydi? Bir ürperti Severus'un omurgasından aşağı indi. Kesinlikle değildi. Bir şeyler yanlıştı.
Şimdi Voldemort, umduğu gibi Hogwarts'a sahipti. Ölüm Yiyen öğrenciler aileleriyle birlikte gülüyor, günün her saati ziyafet veriyor ve Karanlık Lord'un zaferi şerefine kadeh kaldırıyorlardı. Ruh Emiciler Snape'in zindanlarında korku ve dehşetle kendi ziyafetlerini vererek özgürce dolaşıyorlardı. Bellatrix onların arasında dans ediyor ve Hogwarts'ın "en iyi" üçünü sorguya çekerek şarj oluyordu: bir kurtadam, sakat bir eski Seherbaz ve dağılmış beyinli bir sahtekâr. Vector, Bellatrix'in hastalıklı hizmetinden dolayı çoktan ölmüştü. Eski bina arkadaşlarına bile merhamet edilmemişti. Elbette Bellatrix her anını çok sevmiş, her lanete ve her hamleye hayran olmuştu. Severus, onun parmaklarındaki kanı yalamasını birkaç kez izlemişti ve artık bundan midesi bulanıyordu.
Cesetler hala bahçedeydi, kimse temizlemeye zahmet etmiyordu. Daha sonra Severus bu işi yapmalarını ev cinlerine emretmek zorunda kalacaktı. Cesetleri sağlıksız olarak nitelendiriyordu.
Yalanlardan ibaret bir hayatı yaşadığını bilmek güzel, değil mi? İçinden edepsiz bir ses bilmek istiyordu ve o sesi bir kenara attı. Doğru ya da yanlış, üzülmenin sırası değildi.
Kingsley şimdi çığlık atıyordu. Bella, merdivenden atlarken onu amaçlamış olmalıydı, elinde zalim görünüşlü bir kırbaç vardı. Ölüm Yiyen'lerin birkaç kez keşfettiği gibi sihirli işkence yöntemleri deliliğe sebep olma riskini taşıyordu. Ama Bella bunun üstesinden nasıl geleceğini uzun zaman önce çözmüştü. Buna karşın, sık sık belirttiği geleneksel insan işkence aletleri hakkında söylenecek çok şey vardı. Kan çok tahrik ediciydi.
Severus kaşlarını çattı ve genç Goyle'un yanından geçerken ters ters baktı. Tahmin edileceği gibi Draco Malfoy'la birlikteydi. Ama Severus "en yakın arkadaşının" oğlunun gittiği yola bakarken ölümün taklidini zorlukla yapabilirdi. Yine de sinirini, Slytherin öğrencilerinin güvenliğini sağlamak için uğraşan Profesör Vector'ı neşeyle lanetleyen Lucius'un sevgili varisinden çıkarmayı tercih ederdi. Onu sırtından lanetlemişti. On iki yaşında ilk Affedilmez Lanet. Bu bir rekor olmalıydı.
Bahse girerim Lucius gurur duymuştur.
En azından Draco'nun korumaları Jr. Vincent Crabbe'in kaybıyla bire düşmüştü. Snape kayıp öğrencisi için yas tutmayı zor buldu; Crabbe'in ölümü aptallığın uç noktasının sembolüydü. Babasının oğluna zarar vermeyeceklerinden emin olarak bir Ruh Emici'nin aç kollarına doğru yürümüştü. Aptal. Neredeyse-tamamen-aptal olan babası üzüntüsünden kahroldu ve Snape sabahın o erken saatlerinde onu açıkça küçümsedi. Malfoy Profesör'e yarım ağızla gülümsemesine rağmen, Snape aklı uzaklarda bir şekilde başını salladı. Zamanıydı.
Bu görevi olabildiğince geciktirmeye çalışmıştı ama Rodolphus beş dakika önce zindanlardan çıkmıştı ve bu onun yalnız kalmak için son şansıydı. Bella'yı hesaba katmamıştı -daha doğrusu genelde tekdüze düşünürdü, özellikle de birine işkence ederken. Snape'i fark etmedi ya da amacını merak etmeyi düşünmedi. Resmen anti-gümüş toniğin etkinliğini analiz ediyordu, fakat asıl amacı bundan farklıydı. Bunu yapmak riskli, aptalca ve hatta ölümcüldü ama Severus yapmak zorundaydı. Hayatında sadece iki şeye sadakat yemini etmişti ki bunlardan ilkine on seneyi aşkın bir süre önce ihanet etmişti. Şimdi ikincisine sadık kalma zamanıydı, hatta bunun anlamı ölmek bile olsa.
Güvenini tazelemeye çalıştı, şu üç şey Remus'un ölmesine asla izin vermeyecekti. Bunlar onun aşırı sadık, aptal ve önemseyen biri olmasıydı. Remus zayıf düşmekten ve Voldemort'un kıymetli cehenneminde ölmekten daha iyisini hak ediyordu. Onlar onun görmediğini görmek zorundaydı. Bir an için onları kıskandı, sonra bu düşünceyi kafasından uzaklaştırdı. Eninde sonunda herkes, kendisine çizilen yolu takip edecekti. Belki de onunki ihanet etmekti.
Trelawney'nin odasının önünden geçti. Keyifli ve bilinçsiz görünüyordu. Voldemort onun kafası dumanlı bir sahtekâr olduğunu bilse bile, o ve onun gibi biri için zamanını harcamazdı.
Kingsley hala çığlık atıyordu.
Şimdi bunu düşünme.
Her adım birbirini takip ediyordu. Uzun adımlarla yürürken siyah cüppe ayaklarının arasında hışırdıyordu. Amacına doğru ilerlerken yüzü ifadesizdi. Taş. Ya da kızgın taş, her neyse. Bunda iyiydi.
Severus garip bir uysallıkla yaklaşırken iki Ruh Emici ok gibi fırlayarak yoluna çıktı. Akşam işiyle doyurulmuş olmalıydılar ki Severus bunun mümkün olmayacağını düşünüyordu - mutlu görünen bir Ruh Emici'yi hayal bile edemiyordu. Ayrıca Voldemort'un ellerinde olan Hogwarts'ı da düşünemiyordu.
Kapı itiraz etmeden savrularak açıldı, neredeyse kilitli olacağını ummuştu. Derin bir nefes alarak içeri girdi. Burnuna hemen kan ve kusmuk kokusu çarptı. Severus panzehir yapmaya cesaret etmeden çok önce gümüş etkisini göstermişti (gerçekte panzehir yoktu, en azından yaranın ölümcül olmasını engellerdi) ve zavallı Remus o zamana kadar bütün midesini boşaltmıştı.
Zavallı Remus mu? Bunu gerçekten düşünmüş müydü? Severus gözlerini kapamak zorunda kaldı. Evet, düşünmüştü ve evet bu doğruydu. Remus bir enkazdı.
Duvara zincirli ve tepeden tırnağa kan içinde Hogwarts'ın Müdürü'nün haftalardır işkence görmüş olduğu anlaşılıyordu. Kıyafetleri paçavraya dönmüştü, teni solgundu ve saçları kanayan yüzünün yarısını örtüyordu. Remus hırıltılı ama düzenli nefes alıyordu. Severus, ilk defa olmayarak, onun kendini kontrol etmesine hayran oldu. Her zaman öyleydi, çocukken bile. Kendilerini çağırdıkları şekilde "Çapulcular" hakkında sevdiği tek şey bu olmuştu.
Konsantre ol Severus! Bugünü düşünmek istemediğin zaman dikkatinin dağılması çok kolaydı. "Remus?"
Mavi gözler açıldı, garip bir şekilde sakindi. Gözlerin içinde şaşkınlık titredi, ama çok değil. Onca şeyden sonra kim olmazdı ki?
"Severus..." Bir öksürük. "Burada olmamalısın."
"Bana bilmediğim bir şey söyle," diye cevapladı kuruca, cüppesinin içini karıştırarak. Küçük bir şişeyi havaya kaldırdı, Remus'un ağzına götürdü. "İşte. Bunu iç."
Remus itiraz etmeden içti. "Teşekkürler."
"Sanodoleo. Acını biraz dindirir."
"Teşekkürler," diye tekrarladı Remus. Cesur görünmek için reddedecek kadar aptal değildi; Remus bunun için çok zekiydi. Hayatta kalmanın görünüşten çok daha önemli olduğunu biliyordu.
"Uzun süre kalamayacağım... Ama gelmek zorundaydım." Sözcükler umduğundan daha kolay çıkmıştı ağzından. Severus her zaman gururlu bir adamdı. "Özür dilemek istedim. Bu şekilde olmasını beklemiyordum."
"Ben bekliyordum," Müdür çatlamış dudaklarının arasından fısıldadı. Bir şekilde... Biliyordum."
Bir şekilde. Elbette Remus nasıl olduğunu biliyordu ama Severus istemiyordu. Geçen yıl onda önemli bir değişim olmuştu. Ve işte buydu. İstediği buydu, değil mi? Severus Voldemort'a değişimden bahsetmişti. Ve şimdi Voldemort bilmek istiyordu.
Kahretsin.
Bunu gerçekten yapmıştı. "Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum," diye huysuzca itiraf etti Severus.
"Ben de," diye fısıldadı Remus. "Ama gitmelisin."
Kalbine bir ağırlık çöktü. "Evet. Gitmeliyim."
Snape hücreden çıkarken omuzları dik, yüzü ifadesizdi. Gerektiğinde, insanların hep orada olduğunu sandığı küçümseyen ifadesini takınmaya hazırdı. Duyguları kararlılıkla kontrol altındaydı -Ölüm Yiyen ahbapları ona var olmayan derdi- ve koyu gözleri berraktı. Pişmanlık yok. Sadece gelecek.
Gece yarısıydı ve gitmeyi düşündükleri tek yer Diagon Yolu'ydu. Sonuçta dondurma kadar çocukları sakinleştiren bir şey daha yoktu.
Böylece Sirius, büyük bir kütüğü yasadışı bir Anahtar'a çevirmiş ve Florean Fortescue'ya gelmişlerdi. Dükkânın sahiplerine minnettardılar ve Sirius'un Gringotts'taki hesabından çabucak çekilen parayla alınan dondurma çok cana yakın görünüyordu.
Harry ve diğerleri köşede, aslında dört kişilik olan masanın etrafına altı sandalye çekmiş oturuyorlardı. Yüzlerindeki keder Sirius'un yutkunmasına sebep oldu; onları rahatlatmak istedi ama yapamadı. Percy Weasley kayıptı; Kaçak'lar onunla dalga geçip rahatsız etseler bile onu önemsiyorlardı. Sirius işaretleri tanıdı. Sanki üçüncü sınıfa, Michelle Silverman'ın Hogsmeade'in ortasında öldürüldüğü zamana geri dönmüştü. Michelle, Gryffindor Binası'nda beşinci sınıfta, melez ve oldukça güzel bir Sınıf Başkanı'ydı. Ayrıca zeki, kibar ve bütün okulun favorisiydi... ta ki Voldemort vuruncaya kadar. Çapulcular için o gün her şey netleşmişti: Hogwarts artık güvenli değildi.
Ve şimdi Kaçak'lar aynı şeyi yaşıyordu ve Sirius bunu daha katlanılabilir hale getirmek için bir şeyler söylemek istedi. Ama söylenecek bir şey yoktu ve bunu biliyordu. Yapabildiği tek şey anne ve babalarını Fortescue'ya getirmekti. Çocukları güvenli olan ya da artık olmayan evlerine gönderebilirdi. Hala... Bununla başa çıkabilecek olan Profesörler vardı. Onun görevi farklıydı.
Onlar öğretirler. Ben korurum.
Fark buydu, değil mi? Voldemort yok etmeye çalışıyordu. Sirius arkadaşlarını ve dünyayı korumak için savaşıyordu. Evet, öldürmeye hazırdı. Bunu geçmişte kesinlikle yapmıştı. Ama o farklıydı.
"Ya Remus? Ve diğerleri?"
Büyük yeşil gözler ona dikilmişken, Harry'nin sorusu onu ürküttü. Sirius, Kaçak'ların oturduğu masaya yığılmak üzere olduğunun farkında değildi, ama öyleydi, yalnızca birkaç santim uzaktaydı. "Onu kurtaracağız," diye tekrarladı Sirius hızla, "Söz veriyorum."
"Yapabilir misin?" Hermione dudağını ısırdı.
Lanet olsun evet yapabilirim. "Evet," diye cevapladı Sirius. "Yapmalıyız."
"Profesör Lupin farklıydı, değil mi?" Şaşırtıcı biçimde bu, Sirius'un hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediği küçük Ginny Weasley'di. Donuk gözler ona baktığında, olabildiğince hızlı anlayan kişiydi o.
"Hayır, farklı değil, gerçekten, ya da sandığınız gibi farklı... ama evet." Sirius kelimelerini çok dikkatli seçmeliydi. İçgüdüsel olarak, Voldemort'u buraya getirenin, Hogwarts'ın kalbinde yatan şey olduğunu biliyordu. Karanlık Lord sembollerin değerini biliyordu... ama o aynı zamanda biliyordu ki, Hogwarts, sadece bir okuldu, o kadar. Mademki Dumbledore gitmişti, okulun sadece biraz stratejik önemi vardı.
Hayır, o, Kaynağın peşindeydi, aslında ne olduğunu bilmese bile.
"Biliyorum," dedi Ginny sakince, ardından da sustu. Erkek kardeşleri ona bakarken, o sadece boşluğu izledi. Sirius onun nasıl hissettiğini bilebiliyordu.
Ve ardından Molly Weasley ve Lily Potter geldi ve o onlardan uzaklaştı.
Sirius tam olarak kendini oraya ait değilmiş gibi hissetmiyordu - ama sonuçta yapması gereken işler vardı. Dünyalarındaki Mollyler ve Lilyler insanları iyileştirirdi. Remuslar ve Dung Fletcherlar ise onlara öğretirdi. James onları yönetirdi. Sirius... Sirius sadece onları kurtarmaya çalışıyordu.
"Beni görmek istemişsiniz, Lordum?"
Lucius gardını almıştı; öğleden sonra gelmişti ve coşku sönüyordu. Çocuklar hala mest olmuş gibilerdi, ama anlayamıyorlardı. Gerçekte anlayamıyorlardı. Bunun için çok küçüktüler, bu hayatın içinde büyüyen herkes gibi anlayamıyorlardı. İhtiyatlı davran, Lucius, dedi kendi kendine, yüzüne o vurdumduymaz havayı yerleştirirken. Kahvaltıdan beri ortalığı denetliyor. Bir şeyleri araştırıyor. Ama o sen olma.
"Hogwarts'ın gizemi..." dedi Karanlık Lord, bakışları boşluğu deliyordu. Ölüm Yiyenler basamakların önünde duruyorlardı, şimdi Lucius ise onlara birkaç adım kala durdu ve sessiz olmaya çalıştı. Sessiz olabilmesi çok önemliydi. Birileri ya da bir şeyler düşüncelerini böldüğünde, Voldemort genellikle memnun olmazdı.
"Albus Dumbledore sıradan bir büyücü değildi. Katılıyor musun?"
Soru karşısında şaşırdığı için Lucius neredeyse aklına gelen ilk düşünceyi seslendirecekti: Ölecek kadar sıradandı. Neyse ki kendisini son anda durdurdu. "Hayır, lordum, değildi."
"Hiç kimse nedenini sormadı." Uzun figür, şimdi kendisine dönmüştü. "Biz hep onun sadece Dumbledore olduğunu sanmıştık."
Her nasılsa, kelimelerin önemini belirten bir duygu vermeye çalışırcasına, yumuşak bir tonla söylemişti bunu ve Lucius kaşlarını yavaşça kaldırdı.
"Siz onun gücünün... doğal olmadığını mı düşünüyorsunuz, Lordum?" Bunu belirten kişi dikkatli olmalıydı.
"Hayır." Kırmızı gözler Lucius'un üzerinden çekildi ve bin yıldır eğitim veren yapıda gezindi. Voldemort, gözleri tüm şatoyu dolanıp, tekrar Lucius'un üzerinde kalana dek, sessiz kaldı. "Güç, Hogwarts'tan geliyordu." Aniden bir şeyler zihninde yanmıştı. "Lupin de ona sahip."
"Lupin?" Absürt bir düşünce karşısındaki şaşkınlığından dolayı bu kelime Lucius'un ağzından kaçtı. Önemsiz ve yarımkan bir canavar, Dumbledore'un gücünü mü devraldı? İtiraz etmek üzereydi, ama kendini zorlukla da olsa tuttu. Dumbledore'un bir Muggle aşığı olması yeterince kötüyken, bu kadar uzun yaşamış ve yaptıkları hala unutulmamıştı. Ama bir yarımkan kurtadam?
"Tabi kiii," bu sesteki bir şeyler Lucius'a yılanımsı geliyordu. "Ama Lupin... Lupin, Dumbledore'un olmadığı her şey."
O, Lupin'in Dumbledore'dan daha güçlü olduğunu söylemiyordu. Lucius ona dikkatle baktı. "Lordum?"
Suratındaki gülüş, aklını daha da karıştırdı. "O işleri yönlendiren, insanları etkileyip kenarda oturup bekleyen biri değil. Lupin bir savaşçı. Kurt onun daha azı olmasına izin vermez."
"Anlıyorum," Anlamıyordu ama sormak bir işe yaramazdı.
"Dumbledore ona bir şeyler vermiş olmalı." Voldemort'un gözleri etrafta dolandı. "Ve o şey burada, bulunmayı bekliyor." Soğuk gözler, Lucius'un üzerinde durdu.
"Onu bulacağız, Lordum," diye söz verdi. Sanki başka bir şey söyleyebilirmiş gibi.
"Eminim."
Tehdide gerek yoktu; Lucius, çok uzun zamandır bir Ölüm Yiyendi. Yavaşça ayrıldı ve bu okul hakkında en çok şey bilen iki kişiyi düşündü: oğlu ve Severus Snape. Bıraksın Bella ve Rodolphus, bilgiyi Lupin'den almak için uğraşsınlar. Başarılı olamayacaklardı ve başka yollar da mevcuttu.
Sirius oraya en son varan olmuştu ve zaten yapılan bir tartışmanın üzerine gelmek onu şaşırtmıştı. Genelde bekleme nezaketini gösterirlerdi.
"Senin emirlerimize uymadığına inanamıyorum-" diye başladı Fudge ama öfkeli bir James tarafından susturuldu.
"Emirlere uymamak?" diye hırladı Bakan, ela gözleri tehlikeli bir biçimde parlıyordu. "Öncelikle hatırlatayım, Sihir Bakanı olan benim, sen değil. İkinci olarak, hiçbir Seherbaz, Hogwarts'a saldırıda bulunmadı. Sihirsel Yaptırım Dairesi Başkanı sadece oraya gitti ve yardıma ihtiyacı olan öğrencilerle ilgilendi, buradaki herkesin yapmayı umduğu şeyi yani."
"Bizi daha çok ilgilendiren şeyler var," diye itiraz etti Fudge.
"Ne gibi?" diye sordu Sirius sessizce, etraftaki tüm gözlerin ona döndüğünü hissetti. O ana kadar onu fark etmemişlerdi ve aldığı bakışlar yorgun ama minnettardan (James) tamamen düşmanca (Fudge) olana kadar değişiyordu. Ne yazık ki geneli sonuncusuna daha yakındı.
"Ehem, ehem." Dolores Umbridge boğazını temizledi ve anlamlıca baktı. "Kimse sana sormadı." Kadının küstahlığına şaşıran Sirius, Fudge'ın yedek aktörüne gözlerini dikti. Bu kadının burada ne işi var? James'in, onu dışarıya tekmeleyecek gücü yok mu?
"Karşılık vermek için her türlü hakkım var," diye cevapladı nezaketle, şokun ona cevabını düşünmek için birkaç saniye vermiş olmasına sevinerek. Öfkenin burada yeri yoktu. Hükümet çoktan yıpranmıştı. Umbridge baktı.
"Eğer tartıştığımız konuya geri dönebilirsek..." dedi Amos Diggory, beklenmedik bir omurgalılıkla.
"Hayır," James'in yüzü sertti. "Konu kapandı. Sandalyelerinize oturun ve düzene gelin."
Sonunda!
Sandalyeler, tahta yerde yüksek sesle sürtündüler; bölüm başkanları hemen denileni yaptı. Garip bir şekilde hafif bir gülüş Fudge'ın yüzüne girdi ve Sirius'ın tehlike çanları haber vermeye başladı.
"Bugün, Hogwarts konusundaki tavrımızın ne olacağını tartışacağız," diye devam etti James aynı buz gibi sesle. "Ve hiçbir şey yapmamak bir seçenek değil."
"Bir dakika bekle!" Fudge ayağa kalktı; James'in üzerinde dikilmeye bayılıyordu. "Hogwarts artık acil bir tehlike değil. Öğrenciler ve öğretmenler güvende. Artık direk bir hücumdan başka bir seçenek düşünmeliyiz."
"Başka bir seçenek?" diye sordu Arthur. "Kayıplara ne olacak? Remus Lupin'e ne olacak?"
"Bazı insanların dikkate alınmaması çok acı ama Remus Lupin'in kaybı çok da büyük trajedi değil -"
"Ne?" diye kesti onu Peter, James ve Sirius konuşamadan önce. "Böyle bir şeyi nasıl olur da onun gibi bir adam için söyler -"
Arthur gözleri kocaman açılarak durdu ve kimse yarım kalan tartışmaya devam etmeye ya da karşı çıkmaya çalışmadı. Harfler, meşe ağacından yapılmış masalarının üzerinde gezmeye başlayınca hepsi sustu. Teker teker, gümüş zeminde yeşille yazılmış her harf yerine yerleşerek koyu masada cümleyi oluşturdu:
TEKLİF HALA GEÇERLİ.
Sirius sessizce, nefesinin düzenini fark etti. İlginç, diye düşündü pasifçe. Onu bu kadar mı endişelendirdim?
"Güzel." Kendisini konuşacak kadar ilk kez toparlayan Fudge'dı ve James'e hafifçe sırıtıyordu. "Aksiyon istedin."
"Tabi ki hayır," diye yapıştırdı Sihir Bakanı, Sirius ağzını açamadan önce. Aklı, tartışmadan fazla şey düşünüyor, riskleri ve olasılıkları tartıyordu. Fudge'ın düşüncelerine rağmen belki işe yarardı. O... James'i sesi yanan bir lav denizini donduracak kadar soğuktu. "Voldemort'un tuzağına düşmeyeceğiz. Bu sefer değil. Hiçbir zaman değil."
"Ehem, ehem," diye araya girdi Umbridge tekrar. "Bence bu teklif -"
"Kimse sana sormadı," diye kesti kadını Arthur. Bu kötü.
"Yeter!" dedi James. "Tartışma bitti. Şimdi Hogwarts'ı özgür bırakma konumuza geri döneceğiz. Bakanlık, 1877'den beri okulu korumakla görevli bunun içinde harekete geçmek bizim görevimiz. Sirius Black tarafından liderlik edilen bir Seherbaz grubunu göndermeyi teklif ediyorum." Genelde James bu kadar kaba olmadı ama Sirius, stresin onu yediğini görebiliyordu.
"Elbette edeceksin," diye sertçe yanıt verdi Nathaniel Adams, Sirius'a bakmak için dönerek. Sirius sadece karşılık olarak soğukça baktı, tartışmayla pek ilgili değildi. Eğer giderse, eğer James'in kalbini kıracağını bilmesine rağmen yaparsa...
Birçok olasılık vardı, kötü olasılıklar ama kesin olasılıklar. Ama en önemlisi gerçek olan soruydu. Yapabilir miydi? Elbette buna cüret ederdi ama Sirius en iyi arkadaşına bunu yapabilir miydi?
James baktı. "Bu bizim en iyi seçeneğimiz."
İyi değil. En iyi arkadaşının otokontrolü parçalanıyordu ve James'in alarm edici ses tonu, Sirius'ı tartışmaya çekti. İçgüdüsel olarak bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu - ama ne olduğunu bilmiyordu. James'in ela gözleri uğursuzca kısılıyordu ve omuzlarının gerginliği Sirius'a patlamak üzere olduğunu söylüyordu. Birden Sirius yutkundu ve yapılması gerekeni fark etti.
"Katılmıyorum," diye cevapladı Fudge sessizce. Nezaketle. "Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi, barış isteyeceğini belli ediyor. Ben, geçen sefer yaptığımız gibi bunu bir kenara atmak yerine bu şansı kullanmamızı öneriyorum."
"Eğer unuttuysan diye söyleyey -" diye başladı Arthur ateşle.
"Ehem, ehem."
Umbridge yolu onun için temizlediği anda Fudge konuşmaya başladı. "Bence en iyi seçeneğimiz zamana bırakmak. Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi'yi görüşmeye ikna ettikten sonra pazarlıkta daha iyi olduğumuz bir anı bekler ve oradan devam ederiz."
Hafif onaylama mırıltıları, halinden memnun kurbanlarını hemen etkisiz haline getiren böcek öldürücüler gibi odada yankılandı.
"Peki sen bu olayda hangi pozisyonda olmayı umuyorsun?" diye sordu James sertçe. "Eğer savaşmazsak arkasında durduğumuz her şey bir yalan olur. Bunu göremiyor musun?"
"Korkarım buna tüm saygımla katılmıyorum."
"Ah, gerçekten mi?" diye yapıştırdı James. "Voldemort'u nasıl yatıştıracaksın? Hala adından bile korkuyorsun!"
"Küçük bir korku, sağlıklıdır," diye belirtti Abner Bode birden, ilk kez konuşarak. James baktı.
"Ve fazlası sizi engeller," diye cevapladı Sirius, gözlerini herkesin yüzünde gezdirerek ve gördüklerinden memnun olmayarak.
"Eğer geri savaşmayacaksak biz kimiz?" diye devam etti James dürüste, yalvarır gibi. "Eğer yirmi yıldır süren bu savaşta pes edersek nasıl bir mesaj veririz? Teslim olursak ölülerimiz bize nasıl bakar?"
"Savaşı bitirmek onları onurlandırmanın en güzel yolu değil mi?" diye cevapladı Fudge. "Bence bu -"
"Başka birinin hayatını kurban ederek mi?" diye karşılık verdi Sihir Bakanı. "Bizim davamız için her şeyini vermiş bir adama ihanet ederek mi?"
"Dünyayla karşılaştırdığında bir hayatın ne önemi var, James?" diye cevapladı diğeri, sesi biraz yükselerek. "Bunu göremiyor musun? Arkadaşın bile görüyor!" fark edilmeyi beklemeyen Sirius'a doğru işaret etti. Sesini bulana kadar kritik bir dakika geçti.
"Ben -"
"Hayır," diye kesti onu James. "Bunu herhangi birinden istemeye hakkımız yok. Asla."
"Erdemlerini tüm dünyaya zorla kabul ettiremezsin!" diye başladı Fudge, öfkeden kırmızıya dönerek. "Sen kimsin ki -"
Ama James bunun devam etmesine izin vermeyecekti ve ona bağırmaya da niyeti yoktu. Bunun yerine sesi, ölü gibi çıktı. "Ben Sihir Bakanı'yım."
"Deli misin?" diye bağırdı Fudge sonunda. Bir şeyler kopmuş gibiydi; gözleri öfkeden kocaman olmuştu. "Yapabiliyorken bu öneriyi kabul et!"
"Hayır."
"Bu bizim tek şansımız! Daha kaç kişi ölmek zorunda -"
"Teslim olmayacağım."
Bakanlığın parçalanmasını izliyordu.
"Ama bizim kazanma şansımız yok! Ve sen de yolumuzu dünyaya kabul ettirecek Albus Dumbledore değilsin!"
"Pes edemeyeceğimizi bilmek için Dumbledore olmak zorunda değilim. Bununla - sonuna kadar savaşacağız."
James'in gözleri ona baktığında Sirius titredi. Lütfen yapma, dediler ona, dış görünüşün arkasından. Bunu bize, dünyamıza yapma. James daha önce hiç böyle görmemiş, yüzündeki korku dolu kırışıkları hiç fark etmemişti. Sirius yutkunarak riski ve tutkuyu geriye itti. Yapmayacağım, diye söz verdi gözleri karşılık olarak. Sonra tekrar titredi ve bir sonraki düşüncesini içinde tuttu. Arkadaşlığımızı bozmayacağım.
Sabah, bir avuç Ruh Emiciye eşlik eden sinir bozucu Martha Blackwood'un, aptal kardeşinin ve tahta bir sanığın gelişini müjdeledi. Hemen yaratıklar, Bella'nın sabah seansında Kingsley Shacklebolt'a ve titreyen Sybill Trelavney'e işkence ettiği zindanlarda kayboldular. Sandıkla Blackwoodlar Büyük Salona, Ölüm Yiyenlerle veletlerinin kahvaltı yaptığı yere yöneldi.
Severus elbette ki baş masada oturuyordu. Aslında Lordunun sağındaki yerde oturuyor ve geçen gece yaptığı hareket onurlandırılıyordu. O kadar zaman geçti mi? On beş saatten daha az bir zaman geçmişti ve Hogwarts bir daha asla eskisi gibi olamayacaktı.
Voldemort'u Remus'un sandalyesinde görmek hala canını yakıyordu. Dumbledore'un sandalyesinde. Ölüm Yiyenler, o oturduğunda kutlamışlardı ve Severus da nezaketle alkış tutsa da içeri çok boş hissetmişti. Hayatının en büyük hatasını yapmıştı ve bunun için ödüllendirilmişti. Voldemort'un sağ kolu olarak. Lucius da bundan çok hoşlanmamıştı.
Martha sandığı açtığında genç Draco'nun gözleri parladı. Bir dakika sonra Yaralanmış ve yıpranmış Lee Jordan'ı sandıktan çektiklerinde çocuklar kahkaha attılar. Gevşekçe havada asılı duruyordu ve artık savaşmıyordu - ve başka bir şey yapamasa bile bu görüntü, Severus'un boğazında bir yumru oluşmasına neden oldu. Belki nedeni çocukların işaret ederek gülmesiydi. Belki de Rodolphus'un yüzündeki memnun olmuş sırıtıştı. Ya da belki sadece bu oyundan bıkmıştı.
Ne iyi şeysin sen, Severus, diye hatırlattı kendine karanlık iç düşüncesi. Çünkü şu andan itibaren sen bir Ölüm Yiyensin. Buradan geri dönüş yok. Artık iki taraflı oynamayacaksın. Sadece bir tek yapılacak ölümcül hamle kaldı.
Yutkunmamaya çalış. Gülümse ve yemeğini ye. Sakin ve gururlu görün. Hogwarts'ı ele geçirmişlerdi.
Çeviren: miss-potter, iposh, fawkes13, Luthien
