Yirminci Bölüm:Gerçek Dostluklar

Peter ön yürüyüş yoluna cisimlendiğinde ay hala berrak bir şekilde parıldıyordu, sadece korumalar yüzünden utanmıştı. Elbette ki korumanın parolasını biliyordu; ancak şu anki durumunda, bitişe bu kadar yakın olmayı düşünmemişti. Kendini yine derin bir nefes almaya zorladı ve Potter'ların ön kapısına doğru yürümeye başladı. Tam zamanıydı.

Asasını hafifçe vurmasıyla birlikte, önünde gümüş bir disk oluştu ve Peter öne doğru uzun adımlarla yürürken, mesaj büyüsü önden hızla gitti. Disk fiziksel sınırlarla engellenmeden yeşil ön kapıda parıldadı ve ileriye doğru hızlandı, artık görünmüyordu. Nasıl olduysa kendini daha iyi hissetti, artık kararını vermişti. On yıllık ve hatta daha fazla bir pişmanlık duygusu her adımında onu takip ediyordu ama katlanılabilir bir hale gelmişti her nasılsa, şu anda yapacağı şeyin değişen olaylar üzerinde bir farklılık yaratacağı bilgisi nedeniyle. Elbette ki yanlışları düzeltmeyecekti; ancak en azından bir başlangıçtı. Kapıya ulaştı, sağ elini kapıyı çalmak için kaldırdığında James'in kapıyı açtığını gördü.

Eski dostu uykulu ve gözleri kısık bir şekilde, şaşkınlıkla bakakaldı. "Peter?" diye sordu gereksizce, gözlüğünü burnundan yukarıya doğru iterken. "Seni buraya hangi rüzgar attı, dostum?"

Peter ellerinin titrediğini hissetti. Şimdi değil, dedi onlara kızgınca. "Seninle konuşmam lazım, James."

"Bu saatte mi?"

Çok çalışan ve asla durmayan James açık bir şekilde uykuya dalmıştı, kareli gevşek bir pantolondan başka bir şey giymemiş olması gerçeği de bunu kanıtlıyordu. Aynı zamanda siyah saçları da arka taraftan dikilmişti; ancak bu uyanık olduğu saatlerden çok az farklıydı, bu yüzden Peter buna önem vermedi. James'in de nasıl göründüğünü önemsemediğinden kuşkulanıyordu buna rağmen, merdivenlerden aşağı inen Lily kocasından biraz daha uygun bir şekilde görünüyordu, James merdivenlerden aşağıya doğru fırlarken üstüne bir sabahlık giymek için duraksadığı anlaşılıyordu.

"Evet." Peter ilk defa saatin sabahın birini geçtiğini fark etmişti. "Bu önemli."

"İyi o zaman içeri gel, Kılkuyruk," James gülümsedi, şimdi Peter'ın sesindeki kaygılı tondan dolayı oldukça ayılmıştı. Seneler önce, James kesinlikle bu tip şeyleri fark eden biri değildi, ancak zaman hepsini değiştirmişti.

Peter Godric's Hollow'dan içeriye adım attı ve milyonuncu kere James'in oturma odasına giderken ona yol göstermesine izin verdi; ancak omurgasından aşağı inen alışılmamış bir ürperti hissetti. İşte buydu. Bu, ya gerçeklerin başlangıcıydı ya da tüm hayatı boyunca önem verdiği her şeyin sonu demekti... ancak yapılması gerekiyordu. Sonucu ne olursa olsun, yapmaya değerdi ve bunu arkadaşlarına borçluydu. Bunu Çapulculara borçluydu; ama özellikle de, on senedir acı çekene... ve şimdi, hayatta sadece tek bir şansı olabilirdi. Ve ben çok yakındım ve asla fark etmedim bile... Yüzünü buruşturdu, James bunu fark etmiş olmalıydı; çünkü "Sorun ne, Peter?" diye sordu.

İçini çekti ve gösterilen sandalyeye oturdu. "James, hiç bir şey söylemeden önce beni dinleyeceğine söz ver."

"Elbette seni dinleyeceğim"

"Sadece bana söz ver, lütfen." Bunun bu kadar zor olabileceğini asla hayal etmemişti; fakat şimdi James kaşlarını çatmıştı ve Lily onu meraklı gözlerle izliyordu. Sirius için, diye anımsattı kendine. Bunu Sirius'a borçluyum... Tanrım, bunu hepsine borçluyum. O kadar borçluyum ki ve güvenlerine ihanet ettim...

"Söz veriyorum." Son derece asil ve güvenilir James Potter. Nedenini anlamasa bile söz vermeye hazır. Her zaman böyle oldu ve Seherbaz olarak geçirdiği on iki sene bile bunu değiştirebilecek kadar alaycı yapmadı onu. Peter bunu her zaman takdir etmişti; ama bu şimdi içini acıtıyordu.

Söyleyecek herhangi bir kelime bile düşünemedi, bu yüzden, anlık bir duraksamadan sonra pelerininin kol kısmını geriye çekti, Karanlık İşaret'ini açığa çıkardı.

James ve Lily'nin keskin solukları odadaki tek sesti; ancak dostluklarının öldüğünü sonradan orada hissetti. Yavaşça konuşmaya başladı: "1980 yılının Haziran ayında Ölüm Yiyen oldum." dedi Peter sessizce, onlara bakamıyordu ve en sonunda yere gözlerini dikti. "O zaman güzel bir fikir gibi geldi... Karanlık Lord'un kazanacağına o kadar emindim ki. Düşündüm ki bir şekilde..." Tanrım, o kadar saçma geliyor ki. Çok aptalca. "Bir şekilde bu yolla arkadaşlarımı koruyabilecektim... Yani sona vardığımızda, onun tarafında olarak sizin hayatlarınızı kurtarabilecektim.

"Ne kadar salakça davrandığımı fark etmem çok uzun sürmedi; ancak artık çıkış yoktu. Ne yapacağımı veya nereye gideceğimi bilemedim ve emindim ki aydınlık taraftan birine anlatsam kendimi Azkaban'da bulacaktım, veya daha da kötü bir yerde. Çoğunlukla bir ajandım, Kim-Olduğunu-Bilir- Voldemort- a bilgi veriyordum ve salak olduğumu düşündükleri için asla çok şey bildiğimi düşünmediler. Aptal ve korkmuş gibi davranmaya devam ettim ve sadece çemberde kalabilmek için yeterli bilgiyi verdim. Çoğu Ölüm Yiyen benim kim olduğumu bile bilmiyordu çünkü ben bir ajandım. Sadece Malfoy ve Lestrangeler gerçekten biliyordu."

Zorlukla yutkundu. James hala sessizdi. Gözlerini kırpıştırdı. Büyümüş adamlar gözyaşı akıtamazdı.

"Ölüm Yiyen olmak istemedim, " diye fısıldadı Peter. "Fakat Malfoy sizi kurtarabileceğimi iddia ederek öneride bulununca-" Titreyen bir nefes alışla kendini bıraktı. Yalvarmak için orada değildi, artık o kısmı aşmıştı. Olanlar, olmasını hak ettiği şeylerdi. "Ancak bu önemli değil. Şu anda değil."

"Ne önemli?" James'in sesi boş ve acılı çıkıyordu, sanki mezarın ötesinden gelir gibiydi.

"Sirius." Peter'ın kafası kalktı ve kendisini James'le göz göze gelmeye zorladı.

"Ne-"

"Bu gece bir buluşmaya çağırıldım ve Kim-Ol- Voldemort onun Azkaban'da olduğunu; ama kaçtığını söyledi. O yaşıyor, James, ve dışarıda bir yerlerde- şu anda tüm Ölüm Yiyenler onu arıyor; çünkü her ne pahasına olursa olsun Sirius'u istiyor. Ama o yaşıyor." Kelimeler kendi kulaklarına bile yabancı geldi, halbuki onları daha önce duymuştu. "O yaşıyor."

"Yaşıyor?" Peter konuşurken James hayalete benzer bir şekilde beyazlaştı ve şimdi kelimeleri boğuk bir fısıltı şeklinde çıkıyordu. "Sirius?"

Onun yanında, Lily kocasının elini sıkıyordu; ama Peter'a baktığında kelimeleri soğuktu. "Voldemort onun animagus şeklini biliyor, değil mi?"

Peter kafasını iki yana salladı. "Ona asla söylemedim," diye fısıldadı. "James..." Devam etmeden önce arkadaşının ona bakmasını bekledi. "Benden nefret edersen anlarım; ama en azından şunu bil:

"Asla arkadaşlarıma ihanet etmek istemedim. Yanlışımı düzeltemeyecek kadar korkaktım; ancak yapmadığım tek şey vardı, o da sana veya Remus'a, hatta ölü olduğunu düşünsem de Sirius'a ihanet etmekti. Kardeş olduğumuza yemin ettiğimizde söylediklerimi gerçekten kastederek söylüyorum. Sizin güveninizi hak etmiyorum; ama asla size ihanet etmedim. Ve asla etmeyeceğim, ne olursa olsun." James onu derin ve manasız bakışlarla incelerken başka tarafa bakmak zorunda kaldı. "Bunu daha fazla sürdüremeyeceğimi anlamam için böyle bir şeyin olmamasını dilerdim... ancak en azından çok geç olmadan Sirius'a yardım etmeyi umabilirim. Bana ne olursa olsun, o daha iyisini hak ediyor."

Uzun bir sessizlik anı oldu. Sonunda, Lily fısıldadı, "Birçok şey anlama kavuştu şu anda."

Gözyaşlarını şu anda içinde tutabilmesi çok zordu. Tekrar yere baktı.

"Peter." James'in sesi kısıktı. Yutkundu; ancak konuşamadı. Aniden, bu çok zorlaşmıştı. Bu kadar korkunç bir güven açığından sonra nasıl Üzgünüm diyebilirdi? Kelimeler yoktu ve her şeyin bittiğini biliyordu. Kafasını salladı, hislerini dizginlemeye uğraştı.

"Ben"

"Kılkuyruk." Aniden, James onun önünde durmuş, omuzlarını kavramıştı; ve Peter yukarı baktı, diğer büyücünün sesinde duydukları onu hayrete düşürmüştü. "Sana inanıyorum," dedi James sessizce. "Ve eğer Voldemort'la işinin bittiğini söylüyorsan, sana güveniyorum."

"Bitti," diye fısıldadı titrek bir sesle. Of, bitmişti. Ne olursa olsun, bu, onun emin olduğu şeydi.

"Bize asla ihanet etmeyeceğini biliyorum," diye fısıldadı James. "Benim hala dostumsun, Peter, ne olursa olsun. Ve hep senin arkanda duracağım kardeşim, sonuna kadar."

Peter bakakaldı; fakat James'e onu ayaklarının üzerine kaldırması ve ona sarılması için izin verdi. Bi an sonra, sarılmasına karşılık verdi. Sonunda, gözyaşlarını özgürce akmaya bıraktı. James tamamen anlamamış olabilirdi; ama onu affetmişti. Ondan nefret etmiyordu... Peter kendisinden nasıl nefret etmediğini hala çözememiş olsa bile.

"Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum" bir andan sonra fısıldamaya başladı; ama James sözünü kesti.

"Sadece Sirius'u bulmama yardım et." dedi sessizce. Yine, Peter'ın omzunu sıktı. "Remus'un kabul edeceğinden eminim. Sadece Sirius'u bulalım."


Karanlık ve acı.

Şu anda diğer her şey bulanıktı. Geri kalanları ayırt etmek zordu. Keşfedildiğinden beri günler, belki de haftalar geçmişti. Aylar? Pek böyle düşünmüyordu; zaten Bill şu anda pek net düşünemiyordu. Veya çok sık. Şimdi acıyla yığıldı, Ruh Emiciler ona yaklaşırken titremeye başladı ve onun hücresine girdiklerinde içgüdüsel bir şiddetle tepki verdi. Zihninin bir tarafı mantıksız korkusuyla savaştı, tabi ki; ama şimdi buna gerek yoktu. Onu almaya geldiklerinde, işkence etmek üzere götürdüler. Buna kaç kez katlandığını Bill artık bilmiyordu. Saymak çok fazla zahmet gerektiriyordu.

Ruhunun bir köşesi hala karşı koyuyordu, Lestrangelerin ulaşamayacağı derinlerde gizlenmişti. Ona ihanet edilmişti, biliyordu; ancak nasıl, Bill bunu kavrayamıyordu. Bir şeyler ters gitmişti. Şanslı tahminlerle alakası yoktu. Voldemort biliyordu. Nereye bakması gerektiğini biliyordu, Bill'in görevini biliyordu ve ne zaman başlaması gerektiğini de biliyordu.

Ancak nasıl, Bill anlayamıyordu. Hala başı bunu düşünürken ağrıyordu, bu yüzden bir daha yapmadı. Hücresinin arkasında top gibi kıvrıldı ve cehennemle daha fazla cehennem arasındaki dakikaları sonsuza dek uzatmak istedi. Zihninin kendini zeki gören kısmı hala neden yaşadığını merak ettiyararlı olabilecek kadar çok şey bilmiyordu, bunu şu anki durumunda bile fark etmişti. Neden yaşamasını istiyorlardı? Neden ona hala işkence ediyorlardı? Bir şeyler istiyorlardı, bir anlığına yalnızca onu sabit acı ve umutsuzluk altında yıpratmak için olduğunu düşünmüştü; ama Bill şimdi emin değildi. Belki de hiçbir neden yoktu ve o yalnızca Lestrangelerin manyak siniri için bir çıkış noktasıydı.

Ve onlar, onunla hiçbir ilgisi olmayan bir şeye öfkelenmişlerdi. Voldemort'un anahtarı ve asasını şaşırtıcı bir şekilde bulmasından yalnızca bir kaç saat sonra, Bill kızgın sesler duydu.

Soğuk içeri sokuldu ve kontrol edilemez bir şekilde ürperdi, gözlerini anılara karşı kapadı. Ancak Ruh Emici daha fazla yaklaşmadı, ve bir kaç uzun dakikadan sonra derin bir nefes almaya ve kendisini rahatlatmaya çalıştı. Artık işe yaramıyordu; ama zihninin sesi hala kafasında yankılanıyordu.

Voldemort biliyordu.

Bill düşünmeye çalıştı, anlamaya çalıştı; ancak zihni çoğu zaman kendisinde değildi. Her şey bulanıktı, düşünmemeyi tercih ettiği o anlar dışında. Fakat bir şeyi kaçırıyordu.

Nasıl?

İhanete uğramıştı, her nasılsa, birisi tarafından- ama kim? Bu acınacak durumunda bile Bill çok az kişinin Azkaban Planını son detaylarıyla bildiğini biliyordu. James kesinlikle biliyordu, Dumbledore da öyle; ama kim Voldemort'un en büyük hedefleri olan bu iki adamın ona ihanet etmesini bekleyebilirdi ki? Aynısı Bakan Figg için de geçerliydi. Ve eğer bu üçünden biri değilse, o zaman kim? Belki de Zümrüdüanka Yoldaşlığının iç halkası biliyordu; ama kesinlikle o kişiler bilemezdi...

Soğuk. Ruh Emiciler bir kez daha geliyordu ve bu defa hiç bir şüphesi olmadan onun için geldiklerini biliyordu. Bill titredi ve odaklanmaya çalıştı; fakat düşünceleri aklını da yanında götürerek kayboldu, artık acı vardı.


Poppy'nin Rüyasız Uyku İksiri oldukça yardım etti, dedi Remus, uyuyan Sirius'un yüzünü seyrederken. Şimdi çok huzurlu görünüyordu ve eğer mimiklerinin zayıflığı ve sol yanağındaki koyu mor çürüğü görmezden gelinebilirse, neredeyse eski Sirius olabilirdi. Bir anlığına hayale dalarak, Remus neşeli gülüşünü gözünün önüne getirebildi, veya Sirius'un her zaman onun hatası olmadığını iddia eden o masum halini ancak pek değildi. Geçmişe uzanmak her zaman çekici olmuştu; ama şu anda, mevcut durum yıllardır ilk defa oldukça aydınlık görünüyordu.

"Uyuyor olmalıydın," Poppy yanından sessizce konuştu.

Remus omzunu silkti. "Sonra."

"Dördünüzün ne kadar belalı olabileceğinizi unutmuşum." diye cevap verdi başhemşire ve sesindeki yumuşaklık Remus'un kafasını döndürmesine neden oldu. Poppy hafifçe gülümsedi. "Sen buradayken onları asla çıkarmayı başaramazdım."

"Arkadaşlar bunun içindir," diye fısıldadı Remus. Kardeşler. Böyle zamanlarda asla uyunmazdı, biliyordu. Şu anda, başı çok hızlı dönüyordu ve kalbi çıldırmak üzereydi bunun Sirius olduğu, ve Sirius'un yaşıyor olduğu gerçeğini kavramak hala çok zordu. Her zamanki gibi, içindeki kurt, durumu sadece kötüleştiriyordu, havlamak istiyordu ve ulumak ve mutlulukla dans etmek. Çapulcular her zaman kurdun sürü kardeşleri olmuşlardı ve şimdi Çapulcular bir kez daha tamamlanmıştı. On yıldır ilk defa, eksik zincir yoktu. Patiayak geri dönmüştü.

Poppy'nin eli omzuna değdi ve kadın hafifçe kavradığı anda müdür gülümsedi. Bir tarafının daima, içinde bir kurt adam sıkışan ve hemşirenin sağlayacağı rahatlık ve anlayış için yalvaran on bir yaşında bir çocuk olarak kalacağını tahmin ediyordu. Tüm bunların dışında, belki de en az Poppy Pomfrey'le konuşmuştu; ancak bazı yönlerden, ona daima çok yakın olacaktı. Söylenmesine gerek olmayan bazı şeyler vardı ve o anlardı. Son bir şefkatli gülümsemeden sonra Remus'u arkadaşıyla baş başa bıraktı, bir şey gerekirse onu çağıracağına güveniyordu. Gidişini sessizlik izledi; ama bu rahatlatıcı bir sessizlikti.

Remus saate baktı ve neredeyse dört olduğunu görmek onu çok şaşırttı. Sabah, şömine yoluyla James ve Peter'ı çağıracaktı, elbette ki, Sirius'un bunu kabul edeceğini düşünüyordu. Ancak Dumbledore bir saat önce ayrılmıştı, Sirius'un üzerinde (her nasıl olduysa) Imperius Laneti olmadığından çok emindi, bu da kimse için korkmasına gerek yok demek oluyordu ve en sonunda her şeyin iyi olacağını ifade ediyordu. Belki de olasılıklar üzerinde çok fazla duruyordu; ancak beklenmedik bir şekilde Remus kendisini çok daha genç hissediyordu. Senelerin yaşı ve acısı çok daha katlanılabilir hale gelmişti; çünkü Sirius geri dönmüştü. Senelerdir en yakın iki arkadaşının yanında mücadele ediyordu ancak üçüncüyü kaybedişini hiç unutmamıştı. Bu değişim için yanılmış olmak güzeldi.

Şimdi yapması gereken tek şey Sirius'un uyanmasını beklemekti, böylece haberleri diğerleriyle paylaşabilirlerdi.


Sabahın erken saatlerini Azkaban'dan dışarıya gidilebilir tüm yolları araştırmakla geçirmişlerdi ve Sirius'un şu anda nerede olduğunu merak ediyorlardı. Ne yazık ki, olasılıklar sonsuzdu... ve o andan itibaren James kendisini, Lily'yle birlikte günah çıkarmış bir hainle çalışmaya razı oldukları gerçeğine şaşırırken buldu. Her şeye rağmen onu asıl şaşırtan şey, bunu umursamıyor olmasıydı. Belki de sadece, Sirius'un yaşıyor olduğu gerçeğine çok fazla takılmıştı; ancak onun Peter olduğu gerçeği de vardı. Kılkuyruk onun Çapulcu arkadaşlarındandı ve Peter'ın itiraf ettiği tüm gerçeklerde, James acıyı hissetmişti. Belki de işaretleri önceden görmüş olmalıydı (ve görmüştü, gerçekten, eğer üzerinde düşünseydi); ancak şimdi nedenlerini gördü ve anladı. Peter'ın seçimi kendi kendine yaptığı bir şey değildi... ancak Dumbledore'un bakanlığa yükselişinden önceki karanlık günlerde, James bir adamı Voldemort'a götürecek korkuyu anlayabiliyordu.

Sadece, Kılkuyruk'un daima bir çıkış yolu olduğunu anladığını ve arkadaşlarının ondan nefret etmeyeceğini anlamış olduğunu umut etmişti. Ancak şimdi biliyor, ve önemli olan da bu, diye anımsattı James kendine. Haritalara gömülmüşken, sessizce Peter'la konuştu; ve yavaşça, arkadaşı anlamaya başlıyordu. Anımsamaya.

Yetişkin olmak, Çapulcular arasında bir uzaklık ve boşluk yaratmıştı. Hogwarts'dan ayrılmak durumu değiştirmişti. Eskisi kadar yakındılar; ama her zaman birlikte değildiler James sürekli bakanlıktaydı, ve Remus Hogwarts'daydı ve Peter'ın onlara ne kadar ihtiyacı olabileceğini ikisi de unutmuştu. Bir yönden, bunun Peter kadar kendi suçları da olduğunu söyledi James sessizce arkadaşına. Ve bu kadar zamandan sonra bile, bunun açığa çıkmasını sağlayan cesaretini takdir etti.

Sabahın altısında, şömineden gelen bir çağrı işlerini böldü. Lily çağrıyı aldı; çünkü ne James ne de Peter mutfak masasından ayrılmak istemediler, burada tamamıyla haritalara ve sayfalarca nota gömülmüşlerdi ancak James'in ismini söylerken Lily'nin sesi değişti.

"James! Buraya gel!"

"Hemen dönerim, Kılkuyruk," dedi James, giderken Peter'ın omzuna dostça vurdu. Bazen, Lily'yle kesinlikle tartışılmazdı ve ses tonu, bunun o zamanlardan biri olduğunu gösteriyordu.

Ancak Remus'un yüzünü ateşin içinde oynarken görünce şaşırdı. "Aylak?"

"Otur, James." Diğer Çapulcunun mavi gözleri yorgunlukla gölgelenmişti; ama James'in kavrayamadığı bir ateşle aydınlanmıştı. James oturdu, bunun neyle ilgili olabileceğini merak ediyordu, kendi yorgun zihni, gecenin neredeyse tamamında uyanık olduğu için hala çok yavaş çalışıyordu Remus devam etti. "Buna inanmayacaksın, dostum; ama Sirius yaşıyor."

Snape ona söylemiş olmalıydı. "Biliyorum," diye yanıtladı sessizce. Şu anda haberleri kesmeye zamanı yoktu. "Peter söyledi bana."

"Ne?" Remus'un gözlerinde karanlık bir şey parıldadı. "Peter orda mı?"

"Evet. O"

"O bir Ölüm Yiyen." Aylak'ın sesi sertti, hatta ölümcüldü.

"Biliyorum," dedi James yumuşak bir şekilde, sonra beyni çalışmaya başlarken kaşlarını çattı. "Ama sen nasıl öğrendin?"

"Sirius burada, James."

"Ne?" Kalbinin göğsünden dışarı fırlayıp zeminde bir yerlerde zıplamaya başladığını hissetti; ancak bu önemli değildi. Sirius Hogwarts'daydı güvendeydi! Okula giderken bunca yol kat etmeyi nasıl başardığı James'in düşüncelerinin ötesindeydi; ama bu önem teşkil etmiyordu. Sirius Hogwarts'da. Sirius güvende. Zihni karışmıştı; ancak Lily'nin kapı aralığının oradaki hafif çığlığını veya keskin nefes alışını kaçırmadı. James döndüğünde, Peter'ın kapının karşısında kendini bir rahatlamayla bıraktığını gördü.

"Biliyor, değil mi?" diye sordu hafifçe.

Remus ona ihtiyatlı bir şekilde baktı; ama başını salladı.

"Peter bizimle, Remus," diye açıkladı James nazikçe. "Buraya kendi isteğiyle bana anlatmak için geldi önceden bilmiyordu. Ve şu anda, Voldemort'un tüm Ölüm Yiyenleri, Sirius'un başı için ava çıktı."

"Şaşırtıcı değil," diye cevapladı Hogwarts müdürü son kısmı; ama gözleri hala Peter'ın üzerindeydi, o hafifçe kaçırsa da, bakışlarına karşılık verdi. Sonunda Remus başını salladı. "Tamam."

"O nasıl?" Lily hepsinin yerine sordu.

"Korkunç," dedi Remus. "Cehennemden kaçmış gibi görünüyor... ama Poppy iyi olacağını söyledi, ve Dumbledore çoktan buraya geldi. O da emin."

James'in beyninin sinsi kısmı Voldemort'un tutsağıyken, insanın nasıl olup da bir veya birkaç Affedilmez Lanet altında olmadan kaçabildiğini merak ediyordu ancak geri kalan kısmı bu gerçeği oldukça kolay kabullenmişti. Uzun zaman önce öğrendiği gibi, Sirius'la hiçbir şey olanaksız değildi. Hala, belirgin lanetler ve fiziksel yaralar dışında başka muhtemel problemler vardı. "Ama o nasıl?" diye sordu.

"Tekin değil." Remus tereddüt etti. "Çok fazla saklanmış. Bunun dışında ben de gerçekten bilmiyorum. Çok uzun bir zamandır burada değildi ve onu dinlendirmeye çalışıyoruz. Size daha önce söyleyebilirdim; ancak Sirius izin vermezdi"

"Ne?"

Remus ona tatsız bir şekilde baktı. "Imperius Laneti altında olduğundan korkuyordu. Benimle konuşmak istediğini de sanmıyorum; ama o itiraz edemeden ben ortaya çıktım."

"Ah." Daha sormak istediği o kadar çok şey vardı ki; ancak James tereddüt etti, hayatındaki çok seyrek anlarda olduğu kadar çekingendi. Neden şimdi? Dudaklarını kıvırdı ve söylemek istediği şeyler için uygun kelimeleri bulmaya çalıştı.

"Çatalak, benimle Hogwarts'a gelecek misin yoksa tüm gün konuşacak mıyız?" diye sordu Aylak aniden, sonra gözleri Peter'ın üzerinde titreşti. "Sen de gelsen iyi olur, Kılkuyruk. Sana ne diyeceğini bilmiyorum; ama bunun için orda olsan iyi olur."

"Tamam," diye cevapladı Peter, o sırada James ayağa kalkıp Lily'nin elini tutuyordu. Çapulculardan biri olmayabilirdi; ancak bu an onun da anıydı.

"Orada olacağız."

Çeviren: sinek