Bölüm Yirmi Bir: Özgürlüğün Bedeli

Sıradan bir adam karanlığın yavaşça çekileceğini düşünürdü ama Sirius'ın böyle illüzyonları yoktu. Daha iyi biliyordu. Bunun ne olduğunu biliyordu.

Ne kadar zamandır çığlık atıyordu? Boğazı çoktan kurumuştu ve tüm zaman kavramını yitirmişti. Sirius bir süre için karardığını düşündü ama bilmenin yolu yoktu - acı onu bu zamandan ayırmış ve geçmişte çaresiz bırakmıştı. Sanki on yıllık cehennem hayatı Sirius'a kollarını dolamıştı ve hayatını emiyordu. Uzun bir süre hiçbir şey değişmemiş gibi hissetti ve çığlık atmaktan başka bir şey yapamadı.

Ama sonra farkında olmaya başladı. Bir şekilde, acıya rağmen hatırlamaya başladı. Hatırlamak istemediği birçok anının yanında diğerleri de vardı. Daha fazlası vardı. Sirius bunun irade gücünden mi, yoksa başka bir şeyden mi olduğunu bilmiyordu ama sonra yakan karanlık yok olmaya başladı.

Yerde yatıp hava almaya çalışırken kan tadı geliyordu. Asasının nerede olduğunu sadece Merlin bilebilirdi; artık önemsemediği, yere yığıldığı zamanda bir yere uçmuştu. Bedeni kararsızca titriyordu; ağır, lekeli ve zayıf hissediyordu. Aldığı her nefesin zorlanmak istemeyen kırık kaburgaları tarafından protestoyla karşılandığını göğsünü yaktığını hissediyordu ama daha çok ruhunda, aklıyla acıyı hissediyordu. Soğuk hissetti.

Ayak sesleri yaklaştı; yavaş ve hesaplı, kontrollü ve zafer doluydu. Sirius'un aklının bir köşesi, ayak seslerinin kötü olduğunu ve harekete geçmesi gerektiğini söyledi - ama bedeni dinlemedi. Tek yapabildiği titreyip sallanmaktı ve gözlerindeki yaşları uzaklaştırmak tüm gücünü alıyordu. Birden karanlığı istedi. Getireceği rahatlığı istedi, dünyanın geri kalanından saklanmak istedi. Sirius barışı çok istedi, sessizliği... ve soğukluğun onu almasına izin vermek istedi, hatta bunun doğru olmadığını bilse bile.

Çizmeli bir ayak kaburgalarına değince Sirius inledi ve gözleri kafasının arkasına doğru gitti. Arkaya ittirilince acı tüm benliğini doldurdu ama Sirius odaklanmak için zahmet etmedi. Bir şekilde kendisini tekrar savaşmaya zorlayamıyordu. Karanlığın ateşten kolları onu sarmıştı ve her şey bitmişti.

Soğuk kahkahalar içgüdüsel olarak gözlerini kırpıştırdı. Yavaşça Karanlık Lord'a odaklanmayı başardı; önce bulanık bir şekildi ama sonra karanlık ve kırmızı yanan gözleriyle netleşmişti. Alaylı bir gülümsemeyle Sirius'un önünde ayakta durmuştu ve asası diğerinin kalbine doğrultulmuştu.

"Bana ne demiştin, Black?" diye sordu dostça. "Ah, hatırladım. Bana, sana sahip olmadığımı söylemiştin."

Halinden memnun bir gülüş korkunç yüzü yardı ve Sirius, ruhu dehşetle geri çekilmeye çalışırken sadece baktı. Bedeni liderliğini kabul etmiyordu; hiç hareket etmiyordu. Umutsuzca bakarken soğukluğun durdurulamaz bir şekilde ruhunda yolunu bulduğunu fark etti. Voldemort güldü.

"Sana sahibim, Sirius," dedi. "Kalbine, bedenine, aklına ve ruhuna sahibim."

Uzakta biri inledi ve Sirius bunun önemini anladığı anda zaten çok geç olmuştu. Konuşmaya, Karanlık Lord'un laflarına karşı koymaya yarım ağızla da olsa çalıştı ama tek yapabildiği umutsuz bir hırıltıydı. Ve sonra her şey birden oldu.

Gözlerin izleyebileceğinden daha hızlı bir şekilde Voldemort Sirius'a doğru eğildi ve Sirius, sol bileğinin etrafında soğuk bir el hissetti. Acı kolunu kapladı ve soğukluk, böylesi bir soğukluk - acı içinde çığlık attı. Bir korkunç dakika boyunca görüşü tamamen karardı ve sadece acıyı, - acıyı ve sert karanlığı hissetti.

Karanlık Lord, zayıf vücudunun sakladığı gücü ortaya çıkardı. Gözleri tekrar fonksiyon görmeye başlayınca Sirius, Voldemort'un onu kaldırıp dizlerinin üzerinde durmaya zorladığını fark etti. Sirius'un kolundaki soğuk el bir demir gibiydi ama Sirius acıyı içinde tutmak için çabaladı. Sonra el sıkınca tekrar çığlık attı. Boğazı yandı.

"Hepiniz bakın!" diye bağırdı Karanlık Lord. "Sözde kahramanınıza bakın!"

Yavaşça Sirius gözlerini açıp deli gibi kırpmaya başladı, savaşmayı düşünemiyordu bile. Aklı acının, soğukluğun ve karanlığın girdabına kapılmıştı. Voldemort'un gülüşü kulaklarında gürültülü bir şekilde yankılanıyordu.

Ancak o zaman Sirius kalabalığı hatırladı. Bulanık görüşü yüzleri, ifadeleri, dehşete düşmüş bakışları ve gergin tipleri seçti. Ona, aynı onun onlara baktığı kadar umutsuzca bakıyorlardı tek farkları Sirius'ın, onların koruyucu olması gerektiğiydi. Savaşması gerekiyordu - ve savaşmıştı. Ama yenilmişti ve şimdi masum ruhlar onun düşüşünü izlemek için Diagon Yolu'nda kısılı kalmıştı.

"Ne taşıdığına bakın!"

Dehşet dolu bir mırıldanma kalabalıktan yükselince Sirius onların neye baktığını anladı. Onu kendi görmemesine rağmen biliyordu - ve bakmayı kaldıramıyordu. Onu yok saymak hiçbir şeyi değiştirmeyecekti ama bakmak da değiştirmeyecekti.

Korkmuş fısıltılar yayılmaya başladı. Evet, bu tahmin ettikleri şeydi ve evet gerçekti. Sirius kolundan aşağıya akan kanı hissetti ve bu sefer gerçekten olduğunu anladı, dört senedir olduğu gibi saklı değildi. Hatta kalabalık böyle korku ve dehşet dolu davranmasaydı da farkı anlardı. Bu, uzun zamandır ruhunu ele geçirmek için bekleyen karanlık değildi. Bu, cehennemin bizzat gelip onun üzerinde hak iddia etmesiydi. Birisi çığlık atıp ona doğru işaret etti ama Sirius yine bakmadı. İhtiyacı yoktu. Ne gördüklerini biliyordu.

Karanlık İşareti görüyorlardı, kolunun üstünde sanki bir bıçakla kazınmış gibi kırmızı yanan ve kanayan işareti ... Voldemort'un işaretini onun kolunda görüyorlardı, ona karşı neredeyse yirmi yıldır masumlar için savaştığı işareti. Ve farkında olmadan, Sirius'un ruhundaki lekeyi gördüler, Azkaban'dan kaçtığından beri taşıdığı gizli sırrı.

Voldemort tekrar sıktı ve Sirius, Karanlık Lord'a karşı bedeni sarsılırken çığlık attı.

"Artık o kadar güçlü değilsin, değil mi, eski dostum?" diye fısıldadı kulağına ses.

Sirius, ne cevap vereceğini bile bilmeden ağzını açtı ama soğuk el kolundaki işareti sıkınca cevabı engellendi. Umutsuzca Sirius, tekrar çığlık attı.

"Neredeyse bir kahraman olmuştun," diye devam etti Voldemort neşeyle. "Neredeyse onların kurtarıcısıydın. Çok yaklaşmıştın..." kıkırdadı. "Çok yakındın."

Birden asasının ucu boğazına çevrilmişti. Bir nedenle Sirius bunu beklememişti ve gerginleşmesine sebep oldu. "Neredeyse ideal kahraman olacaktın. Her zaman çok cesur... Her zaman çok güçlü..." Asa kıvrıldı ve Sirius güçlükle soludu. "Ama artık değil."

"Şimdi öleceksin. Ve benim yöntemimle öleceksin, diğerleri senin kırılışını izleyecek."

"Ben kırılmadım," diye rahatsız etti onu Sirius, sonunda sesini bulmuştu.

Hafifçe güldü. "Kırılacaksın."

"Asl-"

Parmaklar kolunda sıkılaşınca tekrar çığlık attı ve karanlığın, muhalefetiyle yüzleşmek için yükseldiğini hissetti. Voldemort'un soğuk elleri ruhunu sıkıyor gibiydi ve Sirius bunun gereksiz olduğunu bilse de mücadele etti.

Acı bedeninde yükselirken ve dondurucu karanlık ruhunun kontrolünü almaya çalışırken uzun bir dakika geçti. Sirius ne kadar uzun olduğunu bilmiyordu, şiddetli acı onun gücünü, görüşünü ve karşı koyma isteğini çalıyordu ama Sirius'un derinlerinde bir şey bu kayıpları kabul edip devam ediyordu. Çığlıklarının arasından nefes almak için uğraşıyordu ve Sirius birden harekete geçmesi gerektiğini fark etti. Boynuna doğrultulmuş bir asa ve boğazına yapışmış soğuk bir el ile hareket etmek imkânsızdı - Tıpkı hayatımın geri kalanı gibi... Umutsuz ihtimallere karşı bir savaşta savaşmak...

Acı düşünce aklını netleştirdi ve Voldemort kolundaki baskıyı biraz gevşetince neredeyse düşünmeden hareket etti.

Ağaya fırlayıp sola döndü, acının ve zayıflığın içinde bedenini hareket ettirdi. Soluğu kesik kesik, dudakları tepkisizdi; Sirius tek bir şansı olduğunu biliyordu ve bunu harcayacak lüksü yoktu. Onun büküldüğünü hissedip Voldemort hızlı davrandı - ama yeterince hızlı değildi. Hala büyü terimiyle düşünüyordu ve hala Karanlık Lord'un eli sıkıca kolunda olmasına ve acı içinde kıvranmasına rağmen hız aklını başına getirmişti. Sağ dirseği Voldemort'un yüzünün ortasına çarptı.

Voldemort, burnundan kan boşanırken aklı karışmıştı ve Sirius da acı içindeyken ikisi de geriye düştüler. Sonunda özgür kalınca içgüdüsel olarak Sirius sağa yuvarlandı ve bedeninin protestolarını hiçe saydı. Düşünecek zaman yoktu. Hissedecek bile zaman yoktu. Sadece harekete geçecek zaman vardı.

Parmakları tahtaya sarıldı. Tam söylemek gerekirse karanlık tahtaya: on iki inçlik abanozdan yapılmış Anka teleği olan ve çok iyi tanıdığı tahtaya. Sevdiği hayatına yapışarak Sirius eski düello pozisyonunu aldı ve bunu yapınca kaburgaları acı içinde çığlık atıyormuş gibi hissetti üstelik arkasında başka bir şey de kırıktı. Ama acının sırası değildi.

Daha bir büyü düşünemeden kırmızı ışık havada çaktı - bu bir büyü değildi, sadece acısının, öfkesinin ve korkusunun bir simgesiydi. Işık bir çocuğun büyüsü gibi kontrolsüz, ham ve istenmeden yapılmıştı ama tehlikeliydi. Işık Voldemort'un tam göğsüne isabet etti ve onu birkaç adım geriye uçurdu; Karanlık Lord yere, Sirius'un kötü niyetle bir yerlerini kırdığını düşürtecek kadar hızla yere çakıldı. Ama rakibi hızlıca ayağa kalkarken kırılmış burnu kanıyordu ve gözlerinde büyük öfke vardı.

Sirius'ın emin olduğu bir şey varsa o da daha önce kimsenin Voldemort'un yüzüne vurmadığıydı.

Bir dakika için sırıttı ama ona doğru gelen öldüren lanetten kaçarken anın büyüsü bozuldu. Bedeni yanarken karşılık vermeye çalıştı ama işe yaramıyordu - çok yavaştı ve çok güçsüzdü. Artık sadece an meselesiydi. Onca yıldır çalışmaların açıkça ortaya koyduğu şey inkâr edilemezdi. Voldemort'la birkaç dakika daha fare-kedi oyunu oynayabilirdi ama artık kazanan belirlenmişti.

Sirius yana kaçılırken ona doğru gelen Imperius Lanetinden kaçmış olmayı ve azıcık zamanını bir de onun etkileriyle mücadele etmek için çabalıyor olmamayı umdu. Hızlı bir kalkan Voldemort'un ona fırlattığını engellemeyi başardı - neydi ki? Her neyse - ve sonra Sirius ayaklarının üzerinde yalpaladı.

"Extundo!" diye bağırdı, bedeni yere yığılmadan önce işe yaramasını umarak. Sirius sadece birkaç dakikası olduğunu biliyordu, acıya ve Karanlık İşarete rağmen Hızlı İyileştirme Büyüsü'nün etkisinin yakında geçeceğini biliyordu. O olmadan da Sirius, kımıldayamayacağını biliyordu.

Sirius'un kararlılığı ve acısından güçlenmiş Çekiç Büyüsü Karanlık Lord'un kalkanını yedi ve vurdu. Voldemort'u yere düşürmeyecek ama geriye sendeletecek kadar hızlı çarptı ve Sirius dişlerini gıcırdattı. Bu neredeyse bu halde yapabileceğinin en iyisiydi ve bu bile rakibini yere düşürememişti. Voldemort'la karşılaştırılınca kendi bedeni yavaş çekimde ilerliyor gibiydi ve Sirius misilleme büyüyü ancak durdurabildi. Çok hızlı soluyorum, diye fark etti. Odaklanmamın yetersizliği beni öldürecek.

Ve bununla ilgili yapabileceği hiçbir lanet şey de yoktu.

Birden Voldemort'un asası sallandı ve Sirius'a doğru gümüşten zincirler yolladı. Bir dakika için sersemlemiş Seherbaz, ona doğru gelen bağlardan dolayı şaşırmıştı ama içgüdüleri tam zamanında devreye girdi ve sağa kaçarken neredeyse yere yığılacaktı. Umutsuz ve kötü hedeflenmiş bir Parçalama Büyüsü zincirlere değmedi bile ama sonra Parçalama Büyüsü yapıp zincirlerden kurtulmayı başardı. Sonra atak büyüsü ona çarptı ve Sirius havaya uçtu.

Yere çarptığında bir şeylerin kırılma sesi geldi ve Sirius bunun bir kaburga mı yoksa daha önemli bir şey mi olup olmadığını merak etti. Ama artık neredeyse acının ötesine geçmişti ve kendini ayağa kalkmaya zorlayıp asasını tam doğrultmayı başardığı anda Eksiltme Büyüsü'nü engellemeyi başardı. Sersemlemiş halde ve görüşü iyice bozulan Sirius, sallanırken bir adım sağa attı ve bundan hemen pişman oldu. Dünya döndü ve dengesini sağlamaya çalışırken neredeyse düşecekti.

"Imperio!" diye bağırdı Voldemort ve Sirius zamanında hareket edemedi. Hemen sıcaklıkla sarıldı ve acı gitti -

Hayır! Parçalanmış ruhu henüz pes etmemişti ve bir şekilde laneti üzerinden atmayı başardı.

"Conteriaco!" diye bağırdı hala sendelerken.

Voldemort bunu kolaylıkla engelledi ama sonra cehennem başladı.

"Stupefy!"

"Imperio!"

"Avada Kedavra!"

"Everbero!"

Havada ışık seli süzülüyordu ve Sirius Öldüren Lanetten kurtaran tek şey sağ bacağının yine ağırlığını taşımayı reddedip altında büzülmesiydi. Kalabalık, terör içinde çığlık attı, eskiden olduğu gibi düelloyla yerlerine çivilenmiş değildiler. Ön taraftaki birkaç insan hemen çekildi ve Sirius bir kişinin sanki bir dev tarafından vurulmuş gibi havaya uçtuğunu gördü. Sonra Karanlık Lord'un arkasında kırmızı bir ışık çaktı ve tanıdık bir ses bağırdı:

"Dikkat et!"

Snape. Ne güzel. Daha fazla Ölüm Yiyen tam da ihtiyacı olan şeydi ve daha önce ölüme mahkûm edilmediyse bile artık kesinleşmişti. Hemen sonra Lucius Malfoy kalabalığı delerek Sirius'a doğru koşmaya başladı - neredeyse çarpacak olan Öldüren lanet onundu diye fark etti Seherbaz zorla ayağa kalkmaya çalışarak. Ama Malfoy'la yüzleşmek için dönmeye cesaret edemedi - bunu yapmak arkasını Voldemort'a dönmek demekti ve bu da kesin ölümdü.

Hemen sonra Voldemort'un arkasından bir kırmızı ışık daha çaktı ve büyü hedefini bulunca Snape'in cübbesi yandı. Ölüm Yiyen, Knockturn Yolu'ndan arkasında Frank Longbottom, Bill Weasley, Hestia Jones ve Kingsley Shacklebolt'la birlikte koşarak çıktı.

Sirius neşeyle çığlık atabilirdi tabi bu kadar enerjiyle yapılmasaydı. Seherbazların oraya nasıl geldiğinin, nereden bildiklerinin şu anda önemi yoktu - Sirius artık bununla tek başına yüzleşmiyordu ve önemli olan buydu. İlk kez belki de bu gün hayatta kalabileceğini düşündü.

Malfoy tekrar onu hedef almıştı ve Sirius tam zamanında hafifçe ona dönerek durdurmayı başardı tam da kırık - gerçekten kırıktı - sağ bacağı tekrar bükülmeye başlamışken. Ama hareket ettiği anda Voldemort da başka bir büyü atmıştı ve Sirius düşünmeden geriye zıpladı. Ama yere basmak imkânsızdı ve tekrar düşmüştü. Tam zamanında dizlerinin üzerine doğrulmuştu ve Malfoy'un tekrar onu hedef aldığını gördü.

Bir ışık Malfoy'u tam kürek kemiklerinin ortasından vurdu ve yüzünün üstüne yere yığıldı. Remus, adımlarını hiç aksatmadan yere yığılmış bedenin üstünden atladı.

"Sirius!" Remus'un asası Sirius'ın başına doğrultulmuştu ve kırmızı ışık tam kafasının önünden geçerken Sirius kendini yere attı. Görememesine rağmen Sirius, arkadaşının büyüsünün Voldemort'a, küplere binmiş Karanlık Lord'a çarptığını hissetti.

Sirius tekrar dizlerinin üzerinde durduğunda Remus yanına gelmişti. "Seni gördüğüme hiç bu kadar memnun olmamıştım," dedi Sirius, ona uzatılan eli tutup yardım için memnun olurken. Kendi başına ayakta durabileceğinden oldukça şüpheliydi.

"Her zaman sorun yapıcı olmuştun," diye cevapladı Remus gergin bir gülümsemeyle ve Sirius o sırada bir hareket hissetti.

"Eğil!"

Arkadaşının sözünü bitirmesini beklemedi; Sirius basitçe bedeninin yığılmasına izin verirken arkadaşını da yanında çekip tekrar yeşil ışığın kafasının üstünden geçmesini izledi. Mulciber ve Flint, Remus'u kalabalık boyunca izlemişlerdi ve Dung Fletcher hemen arkalarındaydı. Sirius bir büyü attı ve Flint'e çarpmasını seyretti ama ikili gelmeye devam ettiler - ve aslında Mulciber'e nişan almıştı.

"Giderek daha da iyi oluyor," diye hırladı. Konuşmak göğsünü yakıyordu.

"Aşağıda kal." Remus ayağa fırladı ve ikili Ölüm Yiyenlerin karşısına dikildi.

"Cehennem gibi." Sirius kendini düello pozisyonu almaya zorladı ve yapabileceğinin en iyisinin bu olduğunu kimsenin fark etmemesini diledi.

"Sirius -"

"Bunun için zaman yok." Remus'un kolunu yakalayıp onu da çömelmeye zorlayarak bir büyünün arkadaşının kafasına çarpmasını önledi. Malfoy ayağa kalkmıştı ama büyü ondan gelmemişti.

Lanet olsun.

Bir kez daha dönünce Voldemort'la yüz yüze geldi ve Karanlık Lord durmadan büyüler yolluyor, kime gittiğini önemsemiyordu. Sirius, baş dönmesini kontrol altına almaya çalışıp umutsuzca izlerken kalabalıktan üç kişi yere ölü olarak çakıldı. Bunun tek nedeni yanlış zamanda yanlış yerde olmalarıydı. Öfke, birden görüşünü netleştirdi.

"Everbero!" diye bağırdı ve atak büyüsü sertçe çarparak Voldemort'u Snape'e doğru itti. Ama Ölüm Yiyen/casus/ Neden hep doğru zamanda doğru yerde oluyorsun? hızlıca tepki verdi ve Karanlık Lord düşmeden onu tutabildi.

Soğuk kırmızı gözler yalnızca Sirius'a odaklanmıştı. "Avada Kedavra!"

Sirius kendini yana attı, amaçlıca Remus'a doğru yuvarlandı böylece onu kaçıran büyü, arkadaşına çarpamayacaktı. Remus şaşkınlıkla bağırırken Arnavut kaldırımları parçalandı ve ikisini de toz içinde bıraktı. Sirius tekrar yuvarlanarak mümkün olan en kısa zamanda kendini ters tarafa doğru attı - en son istediği şey Voldemort'un ikisini de hedef almasıydı ki bu durumda kesin olarak en azından birini vururdu. Ama başka bir büyü gelmedi ve Sirius da nefes almak için zaman bulurken sokağın olması gerekenden daha sessiz olduğunu fark etti.

Yavaşça başını kaldırdı ve Voldemort'un gittiğini fark etti. Malfoy, Mulciber, Flint ve Snape de gitmişti - bitmişti. Güzel ve kesin bir şekilde bitmişti.

Sirius tekrar dizlerinin üzerinde durmak için kendini zorladı - aslında sadece tek biz dizinin; sağı artık itaat etmek istemiyordu. İlk kez havadaki dumanı, sokaktaki delikleri fark etti ve yanan odunla et kokusunu aldı. Alevler hala Florean Fortescue's da dans ediyordu ve doğu tarafındaki büyülü enstrümanlar dükkânına doğru yayılmaya başlamıştı. Şanssız yayalar amaçsızca oradan oraya koşuyordu ve tek bir büyüyle alevleri durdurabileceklerinin farkında değilmiş gibi duruyorlardı. Çoğunda yanık ve yaralar vardı ve Sirius baktığında Florean Fortescue'dan patlamadan önce çıkamayan kömürleşmiş cesetleri gördü.

İnsanlar hareket etmeye başlamıştı. Sirius Gringotts'un garip duran kapısına bakarken gümüşten yapılmış iç kapı açıldı ve geniş bir grup dışarıya çıktı. Katliama gergince, büyük ve korkmuş gözlerle baktılar. Birkaç insan onun tarafına doğru işaret ediyordu ama Sirius önemseyemedi.

"Sirius?" Soruyu soran, Sirius'un üzerine dev gibi dikilmiş Remus'tu. Sirius yavaşta dönerken, renkler gözlerini üzerinde uçuşurken gözlerini kırpıştırdı.

"Evet." Yarım gülümsemeyi başardı. Bu yapabileceğinin en iyisiydi.

Sol kolu hala zonkluyor ve nabız gibi düzenli olarak bedenine acı pompalıyordu. Diğer yaraları ve ağrıları bununla karşılaştırılınca küçük kalıyordu ama artık hepsini teker teker hissetmeye başlamıştı ve her aldığı nefeste kırık kaburgalarının ağrısını hissediyordu. Yine de sakindi ve olabileceği kadar kötü olmadığını biliyordu. - ya da en kötüsü değildi. Hala adrenalin seviyesi oldukça yüksekte ve bu Hızlı İyileştirme Büyüsü ile birleşince Sirius nasıl olup da hareket edebildiğini anlıyordu.

"Ayakta durabilir misin?"

"Sanırım." Sirius derin bir nefes aldı ve görüşünü düzeltmeye çalıştı. "Ama uzun süre değil. Hızlı İyileştirme kullandım," diye açıkladı. "Büyük ihtimalle etkisinin geçmesine on beş dakika kaldı."

"Tamam." Remus endişeyle kaşlarını çattı ama sessizliğini korudu. "İşte." Sirius'a tutması için elini uzattı ve Seherbazda minnettarlıkla kabul etti.

"Teşekkürler, Aylak." Sirius irkilerek zor nefes almamaya çalıştı. Kalabalık giderek yaklaşıyordu.

"Berbat durumdasın, dostum," diye cevapladı arkadaşı.

Birden öksürme isteği ona saldırdı ama Sirius geride tutmayı başardı. Öksürmenin nasıl hissettireceğini bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu. "Şaka değil."

Tedbirlice Sirius, sağ bacağını test etti ve garip bir şekilde uyuşmuş gibiydi. Tepkisiz ve uyuşuktu ki bu da kötü bir işaretti. En son bacağı böyle hissettiğinde Azkaban'dan yeni kaçmıştı ve zaten yeterince hasar görmüş bacağına bir sürü büyü de yüklemişti. Sirius iç çekti. Bunu kendime yapmayı bırakmam lazım. Hızlıca yaklaşan ayak sesleri ayağına bakması bırakıp hafifçe gülümsemeye çalışmasına neden oldu. Frank Longbottom'ın önderliğindeki Seherbazlar tam olarak Sirius'la kalabalığın arasında durdu.

"İyi olup olmadığını soracaktım ama cevabı görebiliyorum," dedi Frank sessizce.

"Daha iyi olmuştum, evet," diye cevapladı Sirius ve Remus'un desteğinden nazikçe kaçındı. Arkadaşı ona endişeli bir bakış attı. "İyiyim."

Frank'in gözleri kalabalığı taradı. Sadece üç Seherbaz'ın meraklı bakışları engellemesi inanılmazdı. "Ne yapmamızı istiyorsun?"

Sirius neredeyse neden kendi bilmesi gerektiğini soracaktı ama kendini tuttu. Sevsin ya da sevmesin Sirius Seherbazların başıydı ve bunun da yanında Büyülü Yasal Yaptırım Dairesi'nin de başkanıydı. Yüzyıllardır ilk kez bu iki iş bir kişide toplanmıştı ama Bakanlık da en iyi zamanında değildi. Hafif bir nefes bıraktı.

"Hasar kontrolünü düzenleyin," dedi sonunda. "James'le iletişime geçin ve Büyülü Kazalar ve Felaketler Dairesinden birilerini göndermesini sağlayın - umalım ki Fudge ya da Umbridge olmasın - ve bunla başa çıkmak için yardımlarını alın. Ayrıca bu pisliği temizleyip yangını söndürecek gönüllü bulup bulamayacağınıza da bakın."

Derin bir nefes aldı. "Gönüllü olmak istemeyen herkes evine gidiyor. Bu kadar. Tüm alanı temizleyin, dükkân sahipleri, gönüllüler ve Bakanlık çalışanları hariç. Belki çırakları da yardım için getirebilirsiniz."

"Tamam." Frank hemen başıyla onayladı. "Ayrıca Alice ile iletişime geçip tüm aktif Seherbazları buraya toplayacağım."

"Güzel fikir." Sirius öksürdü ve kaburgalarının göğsünde şangırdadığını hissetti. Bir dakika için dünya döndü ve Sirius düşeceğini zannetti ama birkaç saniye içinde görüşü düzelip onu tanıdık kaygısız bir hisle bıraktı. Hızlı İyileştirme Büyüsü yok olmaya başlamıştı.

Bunu Frank de fark etti. "Avalon'a gitmeni öneririm," dedi sessizce. "Bu, bildiğimiz tek kesin güvenli yer."

"Katılıyorum." Saklanmaktan nefret ediyordu ama yapmak zorunda olduğunu biliyordu. Ama Remus kaşlarını çattı.

"St. Mungo'ya gitmelisin, Sirius."

"Gidemem." Yavaşça arkadaşının gözlerine bakmak için döndü ve yavaşça konuştu. "Başka birini tehlikeye atamam, Remus ve beni orada yakalarsa hiç şansım olmaz."

Uzun bir dakika boyunca Remus yüzünü inceledi. Ama sonunda başıyla onayladı. "Dikkatli ol, Patiayak."

"Olacağım."

"Görüyorum ki burada yardımım olamayacak," diye devam etti diğeri Frank'e bakarak. "Başka bir eli kullanabileceği farz ediyorum?"

"Kesinlikle," diye cevapladı Longbottom emince. Sonra omzunun üstünden bakıp çağırdı," Bill!"

Weasley koşarak gelip Shacklebolt'u ve Hestia'yı sorgulayan kalabalıkla ve Sirius'un fark ettiği gibi birkaç gazeteciyle baş başa bıraktı. Gazetecilerde Rita Skeeter da vardı. Ah, ne güzel...

Weasley'nin yeşil gözleri bir süre Sirius'un üzerinde durdu ve hafifçe irkildi. Sirius olmamasını isterdi ama genç adamın da Voldemort'la anıları vardı ve bu yüzden fikrini söylemedi. Bill, Frank'e baktı. "Evet?"

"Sirius'la Avalon'a git," diye emretti kıdemli Öğretmen. "Onbeş tane çırağı seninle birlikte getir ve beş tanesini adanın güvenliğini sağlamaları için bırak."

"Anladım." Bill Sirius'a baktı. "Cisimlenebilir misin?" diye sordu sessizce.

Dişlerini gıcırdattı. "Eğer hemen yola çıkarsak yapabilirim."

"O halde zaman harcamayalım."

"Bu hayatımda duyduğum en güzel fikir -"

"Mr. Black!" diye bağırdı bir ses birden. "Sirius!"

"Hey! Hemen buraya gel!" Hestia Jones, Skeeter'ın arkasından koşuyordu ama çirkin büyücü Sirius'a doğru koşmaya başlamıştı. Başka bir röportajcı onu takip etmek istedi ama Kingsley'in cüssesinden ve kötü bakışlarından dolayı vazgeçti.

Skeeter ileri atılırken elindeki hızlı not alan kalemi kılıç gibi sallıyordu. Sadece ona doğrultulmuş üç asa görünce durdu - gruptaki herkes asasını ona doğrultmuştu - Sirius hariç. Ve bu kadar yorgun olmasaydı kesinlikle o da yapardı. Kadın baktı ve onları soru yağmuruna tutmak için ağzını açtı.

Longbottom ilk konuşan oldu. "Yardım edebilir miyiz?" diye sordu.

"Şey, hayır." Skeeter ona kötü bir bakış attı. "Sen edemezsin."

Sirius inlememek için kendini zor tuttu. Bill tutmadı.

"Korkarım ki sorularınızı başka zaman sormak zorundasınız," diye araya girdi Remus, sinirler iyice fırlamadan önce. Asasını indirdi ve birkaç saniye sonra onu Frank ve Bill izledi.

"Korkarım ki senin için de sorum yok, Remus Lupin," diye itiraz etti Skeeter zorbaca. "Ama başka zaman Hogwarts'ın bulunamayan kurtadamına öğrencilerin bedenlerini de kapsayan kazaları sorarım."

Remus gözlerini kırpmadı ama Skeeter ona kötü bir gülüş atıp dikkatini Sirius'a verdi.

"Tam gidiyordum." Sirius ona kötü gülüşünü iade etti ama kendininki acıdan biraz daha gergin çıkmıştı.

"Ama -"

"Belki başka bir hayatta," diye kesti onu kabaca ve Bill'e döndü. "Hazır mısın?"

"Gidelim."

Sirius asasını kaldırdı ve Avalon'a odaklandı.

Çeviren: Luthien