Yirmi Dördüncü Bölüm: Yeniden Doğan An

Şafaktan önce, o birçok defa gittiği fakat henüz tam olarak göremediği bir yer olan Domus Archipater''n önündeki yürüyüş yoluna cisimlendi. Julia basit bir seçimin hayatını nasıl bu kadar değiştirebileceğine hayret ediyordu-belki de değiştirmezdi -ve dünyaya yepyeni gözlerle baktırabilirdi. Veya birine uyum sağlamak. Severus'un ne diyeceğini merak ediyorum.

Julia usul bir kahkaha attı. O ateş saçan gözlerle bana bakıp daha iyi olabileceğimi ve iyi olmamı dilediğini söylerdi. Bir dakika için, Severus bu kelimeleri ona Sirius'un önünde söylese Sirius'un yüz ifadesinin alacağı şekli düşünüp kıkırdadı. O ikisini de seviyordu fakat onlar asla arkadaş olamamışlardı, birbirlerine bu kadar benzemeleri de bunu değiştirmemişti. Ve sonunda, belki Severus ve Sirius farklı olmadıklarını anladıklarında bunu gerçekleştirirler.

Fakat bunlar sonra olur. Şimdi hareket zamanı.

Severus, kadın daha kapıya erişemeden onu açtı ve kaşlarını çattı.

"Burada olmamalıydın," dedi hemen.

"Biliyorum Severus." O onun endişesi üzerine gülümsemişti.

Onlar eski arkadaştı, bununla birlikte arkadaşı bu olayı onun kadar eğlendirici bulmuyordu. Adamın gözleri kısıldı. "Bu tehlikeli."

"Biliyorum Severus," diye yanıtladı onu, onun sabrını deniyordu. Gece çok zor uyuyabilmişti ve tüm gününü Cisimlenerek geçirecekti, bu onu asla sevindirmezdi ama bütün zamanı inadına böyle geçiyordu. Julia cisimlenmekten nefret ederdi. Büyü çok kullanışlıydı ama Julia'nın midesinin bulanmasına neden oluyordu. Ona rağmen,başka bir gülümsemeyle onu yumuşatmayı denedi.

Fakat Severus inatla direndi. "Geldiğin yere geri dönmelisin," diyerek ısrar etti. "Merlin, Julia, Lucius kaçman gerektiğini söylemişti. Sana zaman kazandırdı ve bu ona pahalıya patladı."

"Onlar ne-"

"Ve sen geri dönüyorsun," diyerek kızgınca sözünü kesti. "Yapmaman gerektiğini bilmene rağmen kaldın. Herkesten çok senin bunu iyi bilmen gerekir. Eğer o seni bulursa öldürür."

"Ona ne yaptılar?" diye ısrar etti Julia.

"Hiçbir şey," dedi Severus omuz silkerek. "Senin hareketlerin Lucius'un itibarını, prestijini zedeledi -fiziksel bir şey olmadı ama bu, senin de bildiğin gibi bedensel acıdan çok daha kötü. Özellikle bu oyunda."

"Biliyorum," diyerek içini çekti. "Yine de bir şey olmadığı için memnunum. Eğer bir şey olsaydı kendimi affedeceğimi sanmıyorum..."

"Kastettiğim şeyi kaçırıyorsun," diye cevapladı adam, kadın durunca. "Lucius kendi seçimlerini yaptı. Sen de kendininkileri yaptın. Fakat Karanlık Lord peşine düştü Julia. O seni, Black'i çekmek için kullanmak istiyor."

"Bundan önce kendimi öldürürüm." Ve onu anladı, her zamanki gibi.
O inleyerek iç çekti. "Demek istediğim bu değil."

"İçeri girebilir miyim?" diye sordu kederlice."Bu da mı kötü bir seçenek?"

"Sanırım." Doğrular gibi başını eğdi tersçe, Severus, kadın geçsin diye geriye çekildi ve Domus Archipater da yürüdüler.


Çıplak tendeki soğuk eller.

"Hatırlıyor musun?"

Öksürdü ve eski acının hayaletini hissetti -yoksa bu sadece kendi hayal gücü müydü? Yangın gibi acı sertleşti, keskinleşti ve çığlık atmayı istemesine neden oldu. Ve sonra yaptı.

"Gördün mü?" Voldemort kulağından içeri fısıldadı."Sadece sen benim sana dokunamayacağımı düşündün."

Sirius çığlık atarken uyandı ve hala kulaklarında onun sesini duyuyordu. Titrediğini fark etti ve bunu durdurmaya çalıştı. Bunu yapmak, aylardır yaptığından çok daha zordu ve iç güdüyle sağ eliyle sol kolunu kavradı. İç korumaları nereye gitmişti?

Hatırlıyorsun. Daha fazla anılarında olmayan bir ses.

Sirius dondu.

Ve şimdi bile mi?

Sirius yeniden çığlık atarken çarşafa yığıldı. Ama Sirius bunu fark etmedi; dünyası acıyla patladı ve beyaz bir boşluk geldi. Oksijen göğsünde hapis kaldı ve defalarca haykırırken boğazı kupkuru bir şekilde yandı.

Ama saniyeler içinde içgüdü ve eğitim, savaşmaya odaklandı. Sihir, kelimelere gerek olmadan içinde kükrüyordu-bu aslında Voldemort'un neden güçle kendinden geçtiğini anlamasına yardım eden bir duyguydu. Akım bağımlılık yapıyordu, baş döndürücüydü, tatlıydı-

Ve henüz... şimdi değil. Henüz değil. Bunun gibi değil.

Sirius içgüdüsel olarak üzerine gitti. Savaşma ihtiyacını bastırdı ve dayandı-bir an için. Acı dinene ve onu hırıltıyla nefes almaya bırakana kadar belki bir dakika geçti. Elini sol bileğinden çekmeye çabaladı, hala titriyordu.

Bekliyorsun, öyle mi?

Yüzünü buruşturdu. Tüm sırları açığa vurmanın anlamı yok, değil mi?

Soğuk kahkaha kafasının içini doldurdu, neredeyse neşeyle çınlıyordu. Bu sürprizi bozar, değil mi? Duruma rağmen Sirius zalimce gülümsedi. Tuhaftı ki neredeyse uzanacaktı ve neredeyse-

Tekrar çığlık attı.

Kırmızı yanarak.

Siyah yanarak.

Şiddetle sarsılıyordu.

Savaşmadı, savaşmayacaktı.

Bedeni, ruhu kurtulmak için sızlansa bile. Şimdi değil. Henüz değil.

Sirius sertçe dudağını ısırdı. Çığlıkları yuttu. Acı sadece acıydı. Bununla daha önce de karşılaşmıştı.

Yutkun. Düzenli nefes al. Dayan.

Rahatla.

Kırılmayacağım.

Nefes al. Nefes ver. Birer birer adımlar. Voldemort isteğe bağlı olarak saldırabilirdi-şimdi-ama bu kazanabileceği anlamına gelmiyordu. Sonuçta acı, ruhun içindeki bir pencereden başka neydi ki?

Düşmeyeceğim.

Birkaç dakika, on yılın yanında ne kalırdı ki? O zaman kendinden geçmişti, bundan başka her şeye dayanabilmişti. Ama Sirius değişmişti. Büyümüştü. Farklı olacaktı. Gücü sona sakla. Dayanıklılığı şimdi göster. Gelecekte neler olacağı konusunda Voldemort'u meraklandır.

Ben seçimimi yaptım.

Olduğu ve olabileceği her şey, en iyi üç arkadaşının etrafında dönüyordu ve doğru sebeplerden dolayı doğru seçimleri yapmıştı, sonuç ne olursa olsun.

Nefes almak kolaylaştı. Acı devam etti ama bu onun acısıydı. Onun seçimi. Voldemort ona ne sahip olabilir, ne de onu kontrol edebilirdi.

Güçlü kalacağım.

Sirius, Voldemort vurmadan önce son saldırının geldiğini hissetti. Nitekim titremesi yavaşlamaya başladığında ve kontrolünü yeniden kazandığında, Voldemort, sunmak zorunda olduğu her şeyle ona vurdu. Acı onu sardı ve kolu yanıyordu-

Sirius çığlık atmayı reddetti.

Bu kez değil.

Bu kez, oyunu oynadı.


Çocukluğundan beri buraya gelmemişti, yani her Büyücü çocuğun geldiği on birinci doğum gününden beri. Çocukların (hepsi kız bir tek Peter erkek) ebeveynlerden fazla olduğu ve boşluk ya da özel yaşamın bulunmadığı Pettigrew evinde ender olarak görülen sakin bir gün olmuştu, sadece Peter ve annesi. Peter o gün eğlenmişti, ürkekçe ilk asasını seçmesinden Florean Fortescue'nun yerinde dondurma yemesine kadar. Annesi, o zaman ona gülümsemişti. Güzel bir kadındı.

Ama savaş annesinin hayatından ve Peter'in masumiyetinden daha fazla şeyi bitirmişti. Diagon Yolu'nu da değiştirmişti. Florean Fortescue'nun yeri kısmen onarılmıştı, daha büyük ama bir şekilde öncekinden daha az ağırbaşlıydı. Birçok eski sokağın kaldırım taşları yeniydi, Sirius ve Voldemort, ikisinin arasındaki yolun yarısını yok ettikten sonra değiştirilmişti. Neredeyse her binada yeni badana, yeni bir giriş ya da yeni işaretler görülüyordu; mekân yabancı hissettiriyordu. Diagon Yolu'nun tekrar inşa edilmesinde, Büyücülük dünyası burayı bir yerleri farklı olarak yeniden yapmıştı. Bununla birlikte Ollivander'ın yeri güçbelâ değişmişti.

Peter belli belirsiz duraksayarak kapıyı açtı. Burada olması gerektiğinden emin değildi ama diğer seçenek daha az çekiciydi. Bu yüzden, "AÇIK" yazısının büyük beyaz harflerle kapıyı aydınlatmasından hemen hemen otuz saniye sonra içeri girdi.


Şafağa yakın bir süredir ofisindeydi, çok çalışmıştı ve işinin nefret dolu her dakikasının tadını çıkarmıştı. Bütün hayatı boyunca James, kendini bir macera adamı olarak görmüştü, oturmaktan ve bir şeylerin olmasını beklemekten asla tatmin olmamıştı. Şimdi ise daha iyi ya da daha kötü için rol yapıyordu ve işe geri döneli daha yirmi dört saat bile olmaması yapmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu tam olarak kanıtlıyordu. Umutsuzca.

Bu konuşma gibi.

James saate baktı. Bir saat sonra cevabı öğrenecekti. WWN'de (tekrar) dünyaya bir konuşma yapmasına iki saat kalmıştı. Bütün dünya ne zaman benim sorumluluğumda oldu? Bunu gerçekten sormuştu ve bazen dilekler at gibiydi-şişman, çirkin ve sakat hale gelseler bile. Hala James daha kötü olacağını farz ediyordu. Bu işe yalnız başına sarılabilirdi.

Elli beş dakika önce, Fransız Bakan'ın sabahki toplantısının sonunda şöminesinde birisi Cisimlenmişti. Eugéne Legarde'ın onu hayal kırıklığına uğratamayacağından neredeyse emindi ama James masumiyetten emin olmaya çok uzaktı. Bu kadar zamandır güvenmişti-savaşın en kötü olduğu yıllarda, gölgelerin arasında korkudan sinmiş ve kehanetteki çocuk haline gelmemiş bir oğlanı korumaya çalışırken bile. Ama James şimdi daha iyi biliyordu ya da sadece daha fazla tecrübeliydi. Dünyaya olan güveni kırılmıştı; birçoğunun zannettiği gibi 12 Kasım 1981'de değil, 30 Ocak 1992'de. Sirius'un hala yaşadığını öğrendiği günde. Savaş hakkında doğru olduğunu bildiği her şey henüz şüphelerin ve olasılıkların başka bir seviyesiydi. Peter'a güvenemediği ya da onu affetmediği için değildi. Sadece James, geçmişi çok iyi hatırlıyordu.

Kırk beş dakika. Kâğıt işleriyle ve anılarla boşa harcanacak olan üççeyrek saat daha.


Sabah saat on civarlarında, iki saattir araştırıyordu. Olası her asa-çekirdek birleşimi Peter'ın ellerinden geçmişti, kayın ağacı ve tek boynuzlu at kılından porsuk ağacı ve anka tüyüne, ceviz ağacı ve ejderha yüreği teline kadar her şey. Hatta Ollivander'ın daha egzotik asaları bile birkaç dakika önce ortaya çıkmıştı ama hiçbiri işe yaramadı. Peter yılmaya başlıyordu ama pörsümüş asa yapımcısı sırıtıyordu.

Ayrıca kendi kendine mırıldanıyordu ki bu Peter'ın aşırı derecede sinir bozucu bulduğu bir alışkanlıktı.

"Bir bakalım... bu değil." Şangır. "Bu değil." Şangır. Asalar, Ollivander onları omzunun üstünden dikkatsizce attığı için küçük dükkânın içinde uçuşuyordu. Bir asa yapımcısının kendi el işlerine karşı daha dikkatli olması gerekmez miydi? "Bunu dene. Belki..."

Peter iç çekti. Asa tutan eli korkunç bir biçimde ağrıyordu-uğursuzlukla donatılmış bir anka teleği asa (on bir inç uzunluğunda ve yeni işaretlenmiş görünen) avucuna berbat bir şekilde saldırmıştı. Hatıra yüzünü buruşturmasına sebep oldu-Ollivander ona hevesle verdiği asanın işe yaramadığını görünce büyük bir hayal kırıklığına uğramış görünüyordu. Sonunda Peter sabırsızca düşündü. Taşları fırlatmak bunu kullanmaktan daha etkileyici!

"İşte." Asayı Ollivander'ın elinden aldı ve denemek için salladı.

"Hayır."

"Bu?"

Yine. "Kesinlikle değil."

Yaşlı büyücü biraz daha eşeledi; Peter sol elini cebine soktu ve duvara karşı serserice yürüdü. "Ah! İşte aradığım şey!" Ollivander sırıttı. "Bunu dene. Güzeller güzeli-on iki inç ve cilalı ceviz ağacından yapılmış-en az elli yıllık..."

Peter ona uyarak asayı salladı. "Hımm." Birkaç kıvılcım çaktı ama özel bir şey ortaya çıkmadı. "Hayır."

Başka bir asa eline tutuşturuldu. "Ya bu?"

"Hayır."

"Ah! Daha yeni bir-"

"Hayır."

Birkaç düzine asadan sonra Ollivander bile inliyordu.


James, gözleri kapalı sandalyesine yığılırken gülmesi mi ağlaması mı gerektiğinden emin değildi. Ya da herhangi bir güce, Legarde'ın zeki bir adam olduğu için teşekkür etmesi gerektiğini. Onu kovalayan piçe daha da fazlasını söyleyebilirim, diye düşündü James gaddarca. Sonunda gözlerini açtı ve rahatlatan bir gülümsemeyle Arthur Weasley'ye baktı.

"Başardık."

Arthur yorgunca gülümsedi. "Evet, başardık."

"Çok kötü bir zamanlama," diye nefes aldı James. "Endişelenmeye başlıyordum."

"Sadece bir gündür ofistesin," diye hatırlattı ona yardımcısı.

"Biliyorum." Umursamazca omuz silkti. "Yine de sonsuz zaman geçmiş gibi geliyor, yapacak çok şey var ve Fudge'ın mahvettiği işleri de düzeltmem gerekiyor."

"Legard'ın bunu halletmeyi seçtiği için memnunum," diye cevapladı Arthur. "Fransızlar olmadan bu savaş çok daha zor olurdu. Bulabileceğimiz kadar Seherbaz bulmalıyız... özellikle Azkaban'dan sonra."

"Kesinlikle," diye mırıldandı James karanlıkça, sonra ses tonunu biraz daha aydınlattı. "Ama bunu söyleyeceğimizi kim düşünürdü ki?"

Arthur kıkırdarken James tekrar gülmeyi başardı. Tekrar oyuna dönmüşlerdi ve hala bir şans vardı. Zayıf bir şans, ama yine de şanstı. James başıyla onayladı. Dünyaya olan inancı tekrar gelmemişti ve sarsılmamış da değildi ama bazen işler yolunda gidiyordu.


Tak, tak.

Bayılmış mıydı, yoksa uyuyor muydu? Sirius yataktan yarı yarıya doğruldu ve gözlerini kırpıştırdı. "Eh?"

"Sirius?" Lily'nin sesi.

"Hmm?" Boğazını temizledi ve tekrar konuştu. "Evet?"

"İçeri girebilir miyim?"

"Evet. Yeterince uygunum." Sonra kendine baktı ve kanla kaplı sol kolunu gördü ve hatırladı. Kötü fikir. Sağ elinin hızlıca bir hareketiyle tüm kan yok oldu ve Sirius hızlıca bedeninin geri kalanını kontrol etti. Çok kötü değildi. Hatta gömlek bile giyiyordu.

İşaret, hala hafifçe, nokta nokta kanıyordu ama eskisi kadar kötü değildi. Sirius kolunu, çarşafın altında saklamamaya karar verdi. Bir gün için yeterince şey saklamıştı. Bunun yerine Lily odaya girerken yatakta oturur pozisyona geldi.

"Nasılsın?" diye sordu kadın, kapıyı arkasından kapatarak.

"Yeterince iyiyim." Adam omuz silkti. "İlginç bir sabah oldu."

"Duydum," dedi kadın nazikçe. "James, duymak için çok erken ayrıldı ama ..." Bu sefer kadın omuz silkti.

"Rahatsız etmediğin için teşekkürler."

"Edip etmeme konusunda emin değildim," dedi Lily.

"Eğer yapsaydın bir önemi olmazdı," dedi Sirius dürüstçe. "Otursana?"

"Tamam." Tereddütlü görünüyordu ki bu garipti; Lily bir karar verdikten sonra asla gevelemez ve tereddüt etmezdi. Her zaman plan yapar, ve olayların nereye gittiğini bilirdi.

"Aklında ne var?" diye sordu adam.

"Bu kadar çok mu belli ediyorum?"

Sirius hafifçe gülümsedi. "Genellikle hayır. Ama şu anda hemen bundan kurtulsan iyi olur. Tüm günümüz yok."

Hafif ses tonu, adamın istediği kadar neşeli çıkmamıştı ama kadın, anlamıştı. En azından kadın, çabasının farkındaydı çünkü gözlerini cevap vermek için açtığında gözlerinde bir parıltı vardı.

"Hayır, yok." Birden kadın ciddileşti. "Sana sormam gereken bir şey var."

"Sor."

Lily'nin yüzüne tereddütlü bir gülümseme geldi. "Tek Boynuzlu At Grubu, uzun zamandır birçok proje üzerinde çalışıyor. Birisi, Karanlık İşaret'i silmek."

Birden her şey anlamlı gelmeye başlamıştı. "Sen..."

"Evet. Tamamen." Kadın başıyla onayladı. "Ve bunu ilk bilmesi gerekenin sen olduğunu düşündük. Bu şansa sahip olan. Özellikle..." Lily sözünü, kendi hislerinden çok Sirius'ınkiler için kesti. Yine de adam, onun umurunda olmamasını istiyordu. Yardımcı olmuyordu.

Görünen o ki Ruh Emiciler, korktukları bir şeyle ona acı çektirmenin sarhoşluğunda İşaret'e doğru çekiliyorlardı. Ne zaman yanına yaklaşsalar, sol ön koluna uzaktan bakıyorlar, yüzüne dokundukları gibi koluna da dokunuyorlardı. Acının ve çaresizliğin dehşetinin kombinasyonu korkunçtu - artık bilinci gidip geliyordu ve her şey acıtıyordu.

Soğuk parmaklar kolundaydı. Zincirler o kadar sıkıydı ki irkilemiyordu ve garip bir şekilde bu Ruh Emici, İşaret'le o kadar ilgiliydi ki neredeyse etrafından haberdar değil görünüyordu. Çürüyen tırnaklar bastırdı -

Yandı,

Acıyla çığlık atarken Voldemort gülüyordu.

"Görmüyor musun, Sirius?" diye fısıldadı kulağına. "Bundan asla kurtulamayacaksın. Benden. Yaratıklar bile nereye ait olduğunu biliyor.

"Sonsuza kadar."

Sirius gözlerini kırpıştırdı ve sol kolunu tutma içgüdüsüyle savaştı. "Teşekkürler," demeyi başardı sonunda, çok fazla dikkati dağılmış gibi görünmeyerek - ama tabi bu, gözleri çok fazlasını gören Lily'yi kandıramadı. "Bana söylediğin için minnettarım."

"Ve?" Kadın onu anlayışla süzdü.

"Ve cevabımın ne olduğunu biliyorsun," dedi adam. Ne olması gerektiğini, Sirius'un söylemedikleriydi. "James ve diğerleri anlamasa bile sanırım sen anlıyorsun."

Kadın iç çekti. "Bağlantıyı kastediyorsun."

"Evet."

"Emin misin?"

"Diğer her şeyden çok, evet," diye cevapladı adam tereddüt etmeden. Lily, yalan söylenecek biri değildi, özellikle böyle konularda. O, her zaman çok daha fazlasını anlardı.

Kadının gözleri yumuşadı. "Sana acı veriyor, Sirius."

Adam yorgunca gülümsedi.

"Birçok şey gibi..."


Julia, yapması gerektiğinde ya da Severus ona bunu yapmasını ilk olarak önerdiğinde ayrılsaydı, başı büyük ihtimalle daha az belada olurdu. Ya da en azından daha farklı bir durumda...

"Merhaba, Lucius," dedi sessizce kardeşini selamlayarak.

Çocukluğundan beri onun yüzünü bu kadar çökük görmemişti. "Julia."

Burada ne arıyorsun? diye sormadı. Julia yine de cevapladı:

"Severus'u görmeye geldim. Tekrar ayrılmadan önce..."

Lucius yüzünü buruşturdu. "Güzel."

"Lucius, bu benim hayatım," diye belirtti nazikçe, Lucius'un söylememeyi tercih ettiği sözleri yeniden duyarak. "Benim seçimlerim."

"Ve ben de yanıldığını düşünüyorum ama bunu tartışmak için burada değilim," diye çıkıştı. Julia cevap verecekti ama onun kendisini görmezden gelmesine izin vererek durdu. Lucius'un aklında bir şeyler vardı-ve gözleri alabildiğine... ilgisiz görünen Severus'taydı.

"Bu duruma geldi, değil mi?" diye sordu kadının eski dostu sessizce.

"Evet," diye cevapladı kadının kardeşi gergince. "Ve bu sahneyi bozmaktansa incelikle teslim olmayı tercih ederim."

"Kabul ediyorum."

Severus tuhaf bir şekilde ağzı sıkı olmuştu ve Lucius gergince başını salladı.

"O halde yapacaksın. Senin için en iyisini diliyorum."

"Bunu ummamıştım Lucius," diye cevapladı Severus sonunda.

"Ben de," dedi diğeri ters ters. "Ama olur böyle şeyler. İyi olacaksın."

Gergin bir yüzle, Lucius gitmek için topuklarının üzerinde döndü; kızgın, kırgın ve-

"Bekle." Severus'un sakin sesi Julia'yı harekete geçirirken, Lucius'u durdurdu. Daima kibirli ve küstah olan Lucius, Severus'un bile kendisiyle böyle konuşmasına izin vermezdi. Ama şimdi durmuştu. Julia neyi göremiyordu?

"Bunun arkadaşlığımıza değiştirmesine izin vermemeliydim," dedi Severus daha nazikçe.

"Ve ben de bunun daha azını yapacağını düşünmedim," diye cevapladı Lucius kurnazca, gri gözleri kısılmıştı.

Severus derin bir nefes aldı. "O bunu resmileştirdi mi?" diye sordu bir an sonra.

"Bu gece resmileştirecek. Evcil hayvanı Bellatrix'ten bile önce geliyorsun."

Julia'nın kaşları kalktı ama yüz ifadesini hemen kontrol altına aldı. Ölüm Yiyen'lerin arasında geçirdiği neredeyse on yıl onun entrikalara ve güç oyunlarına karşı uyanık olmasına neden olmuştu-ama asla değişmeyen tek şey Lucius'un Karanlık Lord'un sağ yanındaki yeriydi. Lucius bu pozisyona yıllarca hile, karizma ve açıkça kana susamışlılıkla sahip olmuştu ve kimse onu yerinden bile oynatmayı başaramamıştı. Ancak Severus...

"Teşekkür ederim," diye cevapladı Severus yumuşakça.

Lucius tutarsızca başını salladı ve tekrar kapıya yöneldi; Julia ani bir dürtüyle onu takip etti ve Lucius giriş salonuna gelmeden onun adımlarına yetişti.

"Bu nasıl oldu?" diye sordu sessizce.

"Önemi var mı?" diye cevapladı sertçe. "Gölgede bırakıldım. İyi bir köpek gibi Efendimin ayaklarının dibinde yatarak kaderimi kabul edeceğim."

Julia sesinin bu kadar acı dolu olacağını düşünmemişti. Ama yine de o, Lucius Malfoy'du; dayanılmaz derecede asil, kibirli ve ukala. Hayatı şöhretiyle, nüfuzuyla ve ailesiyle sınırlanmıştı; tek bir darbeyle iki temel taşı zayıflamıştı. Ama bunu kim yapmıştı? Julia, Severus mu, yoksa Karanlık Lord'un kendisi mi olduğunu merak etti. Hayır. Severus bunu istemediğini söylüyorsa ona inanırım. Ve Lucius da öyle, her ne kadar hala onu suçlasa da. Tereddütle nefesini bıraktı.

"Senin de gördüğün gibi zamanlama tesadüfen olmalı," dedi Julia yumuşakça. "Sana uzaklaşma şansı verebilir-"

"O kelimeleri söyleme, kardeşim. Karanlık Lord'uma ve inançlarıma sadık kalacağım, sen hangi yolu seçmiş olursan ol."

"Ya ailen?" diye ısrar etti Julia, sesi niyetlendiğinden biraz daha fazla duygusal çıkmıştı. "Onlara bu şekilde yardım edemezsin. O kaybedecek Lucius, ya sonra ne olacak?"

"Korkarım ki sevgiline duyduğu bu inancı paylaşmıyorum, Julia," diye cevapladı kuruca.

Julia gözlerini devirdi. "Dünya ona karşı saf tutuyor, Sirius'la birlikte. Bir dönüm noktasına yaklaşıyoruz, kardeşim ve o noktaya geldiğimizde her şeyi kaybetmek ister misin?"

"Seni koruyamayacağımı zaten söyledim. Yapabiliyorken git."

"Kendim için konuşmuyorum," Julia onun gözlerinin içine baktı. "Draco ve Narcissa için konuşuyorum. Seçimlerin yüzünden onlara ne kadar acı çektireceksin?"

"Acı çekmeyecekler," diye cevapladı Lucius kısaca. Kesince.

"Nereden biliyorsun? Nasıl emin olabilirsin?"

"Git, Julia. Yapabiliyorken koş ya da sevgilinle birlikte saklan," dedi Lucius, onun sorusunu duymazdan gelerek. "Sana yardım edemem."

"Benim demek istediğim bu değil-"

"Ama benim demek istediğim bu." Lucius kapıyı çekip açtı. "Git. Bu tartışma bitmiştir."

Ve yürüyüp gitti.


Sekiz sandalye, yedi üye.

Remus, İç Çember'in bir üyesi eksik olarak bir araya geldiği son zamanı ve Zaman'ın bir keresinde boş kalmasının nedenini hatırlayarak Zaman'a bakma dürtüsüne direndi. Şimdi sahipsiz olan sandalye, gerçeğin acı burukluğu içinde kendisinin ilk durduğu yer olan Bilgi'ydi. Aynı nedenlerden dolayı olmasa da hep aynı boşluktu. Remus yutkundu.

Sirius kayıpken, Fawkes Çember'i yeniden oluşturmayı açıkça reddetmişti; bu sefer Remus denemedi bile. Bu yedinci çember, onların Son Çember'iydi, biliyordu-belki sonsuza kadar Son Çember değildi ama bu savaş için kesinlikle sondu. Belki bir gün başka bir tane daha olabilirdi ama Remus bazen bir sekizliyi göreceğinden şüphe duyuyordu. Belki Severus görür.

"Yani," dedi Bill yumuşakça. "İşte buradayız."

Onun sağında, yeni Seherbaz Nymphadora Tonks şaşkınlıkla etrafa göz atıyordu. "Gelmeyecek, değil mi?"

"Hayır," diye cevapladı Remus pişmanlıkla. "Uzun bir süre gelmeyecek."

Odadaki hiç kimse o gün ya da başka bir zaman Severus'un kendilerine katılacağını düşünecek kadar aptal değildi. Bazıları Remus'un Snape'in sadakati hakkında ne düşündüğünü merak bile ediyor olabilirdi... Ama kimse sormadı. Yeri ya da zamanı değildi ve sonunda Hogwarts'ın Müdürü başını salladı. "Haydi oturalım."

Tekrar Hogwarts'ın içinde, derinlerindeydiler çünkü gidecek başka bir yer yoktu. İhtiyaç Odası onların tek buluşma yeri olmuştu ve Remus bazen bir sonrakinde ne geleceğini merak ediyordu. Yoldaşlık, okuluyla bu kadar birbirine geçmiş miydi ya da etrafta başka bir yol var mıydı? Onlarınkinin ilk Zümrüdüanka Yoldaşlığı olmadığını biliyordu ama son olup olmayacağını bilmiyordu.

Herkes rahatça oturmaya çalışırken sandalyeler halının üstünde hafifçe sürtündü, hatta James bile- ve bunu tekrar görmek güzeldi. Arkadaşı da aynı şeyi düşünürken Remus, James'in yüzündeki gülümsemeyi yakaladı ve aklını karanlık düşüncelerden uzaklaştırdı. Şu anı düşün. Burada olan arkadaşlarını düşün. Olamayanları değil.

İlk önce Lily konuştu, dalgınlıkla fırçalanmış saçları sol omzundan dökülüyordu. "Neden buradayız?" Elbette Remus'un bu buluşmayı neden bu kadar ani ve uyarı olmaksızın yaptığını bilmek istiyordu ama bu Remus'un bile cevaplayamayacağı bir soruydu.

"Zamanıydı," diye cevapladı Remus olabildiği kadar dürüstçe. "Birbirimize bakma ve atacağımız bir sonraki adıma karar verme zamanı."

"Gereken bütün saygıyla," dedi Bill sessizce. "Bunun bizim seçimimiz olduğunu düşünmüyorum."

Başlar döndü; Remus isteksizce başını salladı. "Sirius?"

"Önerileri dinleyeceğim."

James hafifçe kıkırdadı. "Elbette dinleyeceksin. Sonra da kendi bildiğini yapacaksın. Her zaman olduğu gibi..."

"Muhtemelen," diye itiraf etti Sirius. "Ama yapılacak fazla plan görmüyorum, en azından benim görevim konusunda. Onu öldüreceğim ya da öldüremeyeceğim. Bu kadar basit."

Arkadaşının sakin sesini ve açık yürekli sözlerini dinlerken diğerleri gibi Remus da titredi ama aklı başka bir şeye odaklanmıştı. Daha derin bir şeye. Bunu yalnız başına yapacağına izin vereceğimizi düşünüyorsan, Patiayak, fena halde yanılıyorsun. Dünyada hiçbir şeyin Sirius'un yapmak zorunda hissettiği şeyi yapmasına engel olamayacağını biliyordu ama Remus, onun yanında olacaktı, James ve Peter'ın da olacağı gibi. Bu onları öldürse bile.

"Onu yarın düelloya davet etmeyi planlamadığın sürece bazı planların düzenli olduğunu düşüneceğim," diye cevapladı Lily. Gülümsemesi gergindi. "Eğer senin için uygunsa."

"Elbette." Sirius sırıttı ama Remus onun mavi gözlerinde Lily'yi tedirgin eden gölgeyi gördü. O farklıydı, hala Sirius'tu ama başka şeyler de vardı. Ama bunu bir süredir biliyordun, Remus. Niye şimdi düşünüyorsun?

"Çok güzel," dedi aniden, içinden kendine sorduğu soruya cevap veremezken. "Diplomasiden başka hangi seçeneklerimiz var?"


Kapıların içinden birlikte geçtiler, artık Tonks'u bir öğrenci olarak buraya getirmek zorunda değildi-O ve Bill, tam olarak bir Seherbaz olması için kabul etme törenini tamamlamışlardı. Diğerlerinden bazıları da yapmıştı, Sirius'un hem acı hem tatlı olan töreni kaçırmış olmasına rağmen. Dana Lockhart ve hatta Calvin Waters'ın kaybı 4904 numaralı sınıfı derinden sarsmıştı, diğerlerinin kaybından bile daha çok yaralamıştı. Çok yakın olmuşlardı. Sirius, Tonks'un Bill'in kulağına bir şeyler fısıldadığını duydu. Fazlasıyla yakın.

Şey, o da öyleydi-çoğu zaman ve birçok şeye. Ama yakınlık sadece Yakınlık Büyüleriyle anlaşılmıyordu. Sirius bunu zor yoldan öğrenmişti.

Ve kapılar, onun üzerine kapanmıyordu ki bu da güzel olan başka bir şeydi. Avalon onu hala bir Seherbaz olarak kabul ediyordu, hangi sihri kullanmayı seçmiş olursa olsun. Bazen bunun neden olduğunu merak ederdi, ya da Işığın Adası'nın, kıyılarında bazı karanlık sihirleri denemesine nasıl izin verdiğini. İşte şimdi buradaydı ve Avalon da buradaydı... Ve daha önce hissettiği ihtiyatı ve açıkgözlülüğü hiç hissetmedi. Kabul edilmenin sınırını hissetmedi. Sirius oradaydı ve Avalon da öyle.

Sirius, Seherbazlar'ın adalarına ilk döndüğü zamanki gibi hissetti. Hoş karşılanmış. Ona uygun.

Hatırladı.

Düşünce Sirius'u neredeyse durduracaktı, neredeyse donduracaktı. Önceden geceleri zorlukla uyurdu ve kabuslar yüzünden daha az dinlenirdi-şimdi iyi hissediyordu. Aylardır olduğundan daha iyi, belki de Azkaban'a gitmeden öncekinden daha iyi. Bu garip bir duyguydu, birdenbire sert ve korkutucu. Buna rağmen çoğunlukla kendisi gibi hissediyordu. Hogwarts'ta Gryffindor'a seçilen çocuk ve bir Seherbaz olan adam gibi. Belki biraz umursamaz ve çabuk sinirlenen biriydi ama o, Sirius Black'ti. Daima enerjik, çoğu kez düzensiz ve hatalara sadık...

Bunu ilerlediğim yolda kaybedeceğimi düşünmüştüm, diye düşündü Sirius. Bunun... gideceğini düşünmüştüm.

Titredi.

"Sirius?" Tonks sessizce sağ dirseğine dokundu.

Sirius sıçradı, ona döndü. "Evet?"

"Haydi gidelim." Kuzeni her zamanki gibi sormadı. Bu konulara karşı duyarlıydı.

"Haklısın."

Çimenlerin üstünde attığı her adım farklıydı, yeniydi. Taze. Tazelenmiş mi? Ayaklarına ve altındaki çimlere baktı. Ada, aylardır bir fırtınanın ortasındaydı ama şimdi ani bir sükûnet vardı. Bulutlar bile-sadece birazcık- güneşin görünmesine izin vermek için dağılmaya başlamıştı.

"Burada ne arıyorsun?" dedi otoriter bir ses, Sirius'un çocuksu merakını yarıp geçerek. Başı kütürdedi.

"Dimwiddle." Nazikçe başını salladı ama Sirius kendini kandırmaya çalışmıyordu bile.

"Black," diye tısladı diğeri. "Burada hoş karşılanmıyorsun. Eğer Cornelius öğrenirse-"

"Hey, sanırım olaylara uzak kaldın," Sirius tatlı bir gülümsemeyle onun sözünü kesti. "Fudge üç gün önce ofisten atıldı. Nerelerdeydin?"

Dimwiddle kızardı ama cevap vermedi. Sirius, kötü hissederek onun yerine cevapladı. Medeni ve sabırlı kahraman olmak onu hasta ediyordu-küçük bir değişikliğin ve yaramaz Sirius Black olmanın zamanıydı.

"İçmeye devam, ha?" Yüzüne tepeden bakan alaycı bir ifade yerleştirdi. "Tüm uzun gece çalışmaları seni yordu mu?"

Dimwiddle tükürükler saçarak konuştu. Birisi -Sirius Tonks olabileceğini düşündü- boğuk bir kahkaha attı.

"Benimle bu şekilde konuşamazsın!" demeyi başardı daha yaşlı olan büyücü.

"Konuşamaz mıyım?"

"Konuşamazsın."

"Pekala." Sirius omuzlarını silkti. "O zaman seninle şu şekilde konuşacağım: Senin yerini almak için buradayım. James Potter yeniden Sihir Bakanı oldu ve ben de yeniden Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi ve Seherbazların Başkanı olarak atandım. Avalon'da artık senin varlığına gerek yok."

Biraz kırıcı oluyordu ama bu o kadar da umulmadık bir şey değildi. Marcus Dimwiddle bir ayyaştı ve beceriksizin tekiydi. On iki yıl önce uygunsuz davranışlarından dolayı Seherbazlıktan kovulmuştu-üç Seherbaz'ın öldüğü başarısız bir baskın sırasında içkiliydi. Sirius oradaydı ve ayrıca Alastor Moody'nin, Dimwiddle'ın Seherbazlıktaki ilk zamanlarını anlattığı hikâyeleri de hatırlıyordu. Hayır, etkileyici değildi.

"Sen-"

"Söyleme," diye kesti Sirius, bu sefer daha nazikçe. "Bitti. Fudge'ın güç oyunu başarısızlığa uğradı."

Derin bir nefes aldı, ilk kez taze havayı hissederek.

"Ve yapacak işlerim var."

Çeviren:Sydney, Luthien