Yirmi Yedinci Bölüm:Gölgeler ve Tozlar

On bir yıl önce biri ona şu anda olduğu yerde olacağını söylese, Julia deli olduklarını söylerdi. Dokuz yıl önce biri, şu anda yaptığı şeyi yapacağını söylese suratlarına gülerdi. Hiçbir şekilde Voldemort'a karşı casusluk yapacak kadar aptal değildi.

Ama buradaydı ve önünde en eski ve en iyi arkadaşlarından birinin önerdiği ve görmezlikten gelemeyeceği bir seçim vardı. Severus Snape'in teşvikiyle Albus Dumbledore'la çoktan gizlice görüşmüş ve şimdi tam olarak Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın casusu haline gelmişti. İki gün önce diğerlerinin hayatları boyunca cesaret edemeyeceği bir yola adımını atmıştı; ölme ihtimalinin çok yüksek olduğunu biliyordu. Ama şimdi seçimini yapmıştı ki bu vicdanının sızlamasından değildi, bir adam sayesindeydi. Julia gözlerini kapatarak çarpan kalbini sakinleştirmeye çalıştı. Bunu yapmak hiç de yardımcı olmadı. Tek görebildiği onun yüzüydü.

Sirius Black, hayatında başına gelebilecek en iyi şeydi ve ölümü, tartışmasız hayatındaki en kötü şeydi. Onu, gerçekten tanışmadan önce de yıllardır biliyordu elbette – Slytherinlerden Gryffindor'un bela yaratıcı dörtlüsü hakkında bir şey bilmeyen var mıydı ki zaten? Ona karşı Quidditch de oynamıştı ama neredeyse kafatasını parçalayacak, iyi nişanlanmış bludger'ı atmadan önce konuşmamıştı. Elbette ki özür dilememişti (sonuçta o bir Slytherindi ve vurucular şans ele geçirdiğinde uygulardı) ama ertesi gün Black'in ona teşekkür için yolladığı iyi nişanlanmış bludger'ına çok şaşırmıştı. Bu yaptığı Julia'ya çok dokunmuştu, bir Gryffindor olduğu için değil, bir Black olduğu için. O, köklü büyücü ailelerinin Quidditch konusunda kadına olan ön yargılarına o kadar alışmıştı ki bir dahaki maçta Black'in onu görmezlikten geleceğini düşünmüştü.

Şans eseri böyle tanıştılar ama asla bunun saf şansla mı yoksa daha fazla şeylerle mi olduğunu bilemedi. Birçok şey arka arkaya gelince onlar da bir araya gelmişlerdi. Julia, ilişkilere yabancı biri değildi ama başlangıcından itibaren Sirius farklıydı. Sirius onu, kimsenin yapamadığı kadar çok güldürüyordu ve Malfoy gururunu uyandırmadan gülümseyerek onunla şakalaşıyordu. Onu kimsenin umursamadığı kadar umursamıştı; Julia'nın arkadaşlarını yargılamamıştı ve Julia da onun kirli kan Potter'la ve okulun en büyük korkağıyla olan arkadaşlığına karışmamıştı. Ama en önemlisi Julia, Sirius'la birlikteyken kendi gibi olabiliyordu. Julia, Malfoy soğukluğunu bir kanara bırakıp, kanı, saflığı, parayı ve gücü önemsemeyebiliyordu. Bunca yıl böyle gördüğü dünyayı birden önemsemiyordu çünkü gülüyordu. Muziplik yaratabiliyordu. Ve basitçe, kendi olabiliyordu.

Hogwarts'da birlikte olmalarına çok şaşıran kimse olmamıştı. Onun bir Gryffindor ve kendisinin de bir Slytherin olması pek de akıllara gelmemişti; o bir Black'ti ve kendisi de Malfoy. Bu kesinlikle kabul edilebilir bir şeydi ve ailesi daha mutlu olamazdı.

Ta ki Sirius mezun olup, Seherbaz olmayı seçene kadar.

Lucius'un yoluna sırtını dönmek çok kolay değildi ama bu kendi yolu olmadığı için işler daha kolay olmuştu. Julia hiç güç istememişti; kendini bildi bileli arkeolog olmak istemişti. Karanlık onu hiç etkilememişti; daha çok keşif yapmakla ilgileniyordu. Ailesi istediği için değil de kendi istediği için çok çalıştı. Quidditch oynadı çünkü kendi olduğunu hissettiriyordu ve bu, hayatının kendi ellerinde olduğunu kanıtlamanın bir başka yoluydu. Julia hep aşırı bağımsız olmuştu ve Malfoy olsun ya da olmasın o, sırf ailesi istedi diye kendi hayatından vazgeçemeyecek kadar çok Slytherindi. Lucius, o tarafsız kaldığı tüm zamanlarda acı çekmişti. Julia bunu umursamadı.

Sirius yakalandığında her şey değişmişti. Asla Remus Lupin'in çok soluk ve acı dolu bir yüzle kapısının önünde belirdiği günü unutamayacaktı. O zaman söylemesine gerek yoktu; biliyordu. Ve on yıldır Sirius'un öldüğünü sanıyordu.

Bir şekilde sonunda Ölüm Yiyen olmuştu. Ne kadar zaman olduğunun bir önemi yoktu; Sirius öldüğünde kimin kazandığını düşünemeyecek kadar mahvolmuştu ve bir taraf seçmesi gerekiyordu. Ve ikinci seferinde aileyi seçti, çünkü bir Malfoy için başka şans yoktu. Şu ana kadar.

Bu sefer seçimine öfke eşlik etti. Karanlık Lord'un on yıl boyunca Sirius'u alıkoymasına olan öfke, yüzüne karşı gerçeği bilmesine rağmen yalan söyleyen abisine karşı öfke, kendine asla fark edemediği şeyler için öfke: herkes bir rol oynadı. Bunun vicdanla alakası yoktu; Julia klasik Ölüm Yiyenlerden değildi ve Karanlık Lord'un şenliklerinde çok nadir görev alırdı. Başka yerde daha önemli işler yaptığı için Karanlık Lord onu affetmişti, kendini büyülü arkeolojiye adamıştı ve kazı yapıyordu. Karanlık Lord her zaman eski karanlık objelere ilgi duymuştu ve Julia ona, bunlardan çok bulmuştu. Öldürdüğünde bunu çabuk yapmıştı ve önemsememek için kendini çok zorlamıştı. Doğru ya da yanlış, çok önceden kararını vermişti ve aldırmadı.

Ama içinden bir ses ona ne kadar ileri giderse kendinden o kadar şey kaybettiğini söylüyordu. Ama şimdi seçim tamamen ona aitti ve riskler göze alamayacağı şeyler değildi. Ve bu doğru olan şeydi, ne kadar ateş sönmüş olsa bile ve Sirius onu bir daha görmek istemese bile. En azından bu kapıyı ona açtığı için teşekkür edecekti.

Benim seçimim, dedi kendi kendine Julia maskesini düzelterek. Benim risklerim. Bu yıllardır ilk kez kendine yalan söylemeden düşünebildiği bir zamandı. Severus haklıydı. Seçim ölümüme neden olacaksa bile rahatlatıcı. Julia hızlıca ilerleyerek Voldemort'un taht odasının meşe kapılarını geçti. Önünde, sonunda kendi zamanının en çok korkulan Karanlık Büyücüsü'nün olduğu uzun bir yol vardı. Garip olarak yalnızdı; eskiden Lucius Voldemort'un yanında sabit gibi dururdu. Dehşet dolu bir his omurgasından aşağı doğru indi ama bunu hemen üzerinden attı. En azından ihanete uğramadığını biliyordu; eğer bu ölümü olsaydı diğer Ölüm Yiyenlerin seyretmek için orada olacağını biliyordu.

Yürürken Julia maskesini çıkarttı. Bunca zaman boyunca Voldemort'un müritlerinin yüzüne bakarak konuşmayı sevdiğini öğrenmişti ki büyük ihtimalle Zihinfend'deki başarısı için. Julia derin bir nefes alma içgüdüsüyle savaştı; eğer riskte olduğu bir zaman varsa o da bu zamandı. Karanlık Lord'la yalnız kalmak büyük ihtimalle paslanmış Zihinbend yeteneğini teste sokacaktı – ve hayatında ilk kez, Severus'un herkes onu zayıf, çirkin bir herif olarak gördüğü beşinci yıllarında zihinbend çalışmak için baskı yapmasına memnun olmuştu. Bu kimseye söylemediği bir yeteneğiydi ve şimdi bunun için kesinlikle minnettardı.

"Lordum," dedi sessizce önünde diz çökerek.

"Julia..." diye fısıldadı soğuk ses. "Kalk."

Kendine denileni yaptı ve neden çağırıldığını öğrenmek için sabırla bekledi. Çağırılmayı beklemiyordu; Güney Amerika'ya gitmek üzereydi ve bunu geciktirmek için bahane arıyor olsa da bu bahaneyi Voldemort'un yaratacağını hiç düşünmemişti.

"Eminim ki senin eski bir... tanıdığının kaçtığını duymuşsundur," diye sordu birden Karanlık Lord, Julia'yı hazırlıksız yakalayarak.

İçindeki öfkeyi zapt ederek durdu ama onun sesindeki kızgınlığa çok şaşırdı. "Evet, Lordum."

"Güzel..." diye fısıldadı Voldemort. Bir sonraki sessizlikte Julia nedenini sormaya teşvik edildi ama yapmaması gerektiğini biliyordu. Sonunda devam etti: "Senin için bir görevim var."

"Nasıl hizmet edebilirim, efendim?" Kalbi boğazında atıyordu. Eğer ondan isterse –

"Sirius Black'i bulacaksın," diye emretti Karanlık Lord. "İlişkinizi yenileyeceksin, yaşamasından dolayı kalbin değişmiş gibi yapacaksın. Onun yardımıyla bilgi öğrenip bana geçireceksin. Sana doğru zamanı söylediğimde Black'i bana getireceksin. Anladın mı?"

Julia'nın midesi o kadar sıkıştı ki hasta olacağını sandı. Bir taraftan casus olmak için mükemmel bir bahanesi oluyordu – ama diğer taraftan sonunda Sirius'a ihanet edebilirdi. Beyni deli gibi dönüyordu ve bunu durdurmak için savaşırken yüz ifadesini değiştirmemeye çalıştı. Gerçekten sevdiğim birine ihanet edebileceğimi düşünüyor mu? diye düşündü inanamayarak. Yoksa daha başka bir şey mi vardı? Bu bir çeşit tuzak mıydı? Hayır diye cevapladı kendi sorusunu. Gerçekten Sirius'a ihanet edeceğimi düşünüyor çünkü aşkın ne demek olduğunu bilmiyor. Eğer anlamadığı bir şey varsa, bu insan kalbidir.

"Evet, lordum," dedi kadın yumuşakça. "Kesinlikle anladım."

"Ve duygusal bir pürüz çıkmayacak?" diye sordu Voldemort.

"Elbette ki çıkmayacak, Lordum," diye cevapladı Julia, hemen. "Kalbim tamamen sizin davanıza adanmıştır."

Karanlık Lord gülümsedi ve ayrılmasına izin verdi. Julia taht odasını terk ederken gülme içgüdüsüyle savaşmak zorunda kaldı. Severus, diye düşündü, bu son iğnelemeden gurur duyardı.


Medya cinnet geçiriyordu. İlk önce Peter Pettigrew'un röportajı Eric Dummingston tarafından Gelecek Postası'nda özel olarak çıktı ve ardından da ünlü Azkaban Kaçağı Sirius Black'in konferans vereceği haberi. Konferans'ın Sihir Bakanlığı'nın özel bir odasında yapılacağı ve söylentiye göre Albus Dumbledore'un kendisinin ayarladı konuşuluyordu. Tüm dünyadan gazeteciler ve magazin yazarları odada bir koltuk kapmak için yarışıyordu ve şimdiden oda çoktan dolmuştu. Buna rağmen kimse şikâyet etmiyordu; kaçtığından beri Sirius Black, röportaj yapmayı, fotoğraf çektirmeyi ve hatta alıntı bile yapılmasını reddetmişti. Ama şimdi bu, sonunda değişmiş gibi görünüyordu.

Yan odadan birinde iki figür sessizce konuşuyordu. Biri sinirlice odayı adımlıyordu, diğeri de hareketsizce eskimiş tahta sandalyede oturuyordu.

"Bundan hala hoşlanmıyorum," dedi James, adımlamasını kesip Sirius'a bakarken.

"Hoşlanılmayacak şey ne?" diye sordu Sirius.

"Senin ve Remus'un bütün bu fikri," diye yapıştırdı James. "Bunda hoşlanılacak ne var?" Arkadaşının omuz silkmesini görmek, James'in sinirlerine iyi gelmemişti. "Ölüm Yiyen pususu için mükemmel bir yer."

"Bakanlıkta mı? Biraz yavaşla, James." Sirius gözlerini yuvarladı. "Kimse içeri giremez, özellikle Gardiyan Projesi işlerken ve sen bir düzine seherbazı her yere yerleştirmişken."

James inledi. "Bundan hala hoşlanmıyorum."

"Aslında ben de öyle," diye ekledi arkadaşı hala sakince durarak.

"O zaman bu lanet olasıca şeyi neden yapıyorsun?" diye patladı.

Sirius ona baktı ve sert bir sesle cevapladı. "İlk olarak James, yalancı yarasa beni deli ediyor." Yalancı yarasanın kim olduğuna dair bir soru yoktu; bu sefer Rita Skeeter yanlış büyücüye takmıştı. "İkinci olarak da her karşıma çıkan insanın benim deli olup olmadığımı merak etmesini görerek hayatımı geçiremem. Ya da benim Azkaban'da olanları kaldıramadığımı düşünenleri."

"Bunun için hazır değilsin, Sirius," diye yalvardı James sessizce, bunu söylemekten nefret ederek ama doğru olduğunu bilerek.

"Biliyorum," diye cevapladı Sirius. "Ama bazen savaş böyle bir şey oluyor, değil mi? Hazır olmadığımız şeyleri yapmak zorunda kalıyoruz. Ayrıca Voldemort da ben hazır olana kadar beklemeyecek. Savaşmak zorundayım ve şimdi başlamak zorundayım."

James kendinin, en yakındaki duvara yığılmasına izin verdi. "Biliyorum."


"Hanımlar ve beyler, Sihir Bakanlığı'na hoş geldiniz," dedi bakanlığın basın sözcüsü Clifford Meadows neşeyle. İyi yapılmış bir Sonorus büyüsü sayesinde yükseltilmiş olan sesi, kolay duyulsun ve anlaşılsın diye dairesel olarak tasarlanmış odada gümbürdedi. "Kısaca, Bakanlık buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ediyor ve size, Sirius Black'i takdim etmeme izin veriyor."

Birisi yere bir örs kemiğini düşürebilirdi ve bu, odaya düşen öldürücü sessizliğin yanında kimsenin dikkatini çekmezdi. Tüm gözler kürsüye çıkan genç, siyah saçlı büyücüye çakılı kaldı, herkes onu Skeeter'ın makalesindeki tanımlamaya göre şüpheyle izledi. Gerçekten ufak bir aksamayla yürüyordu, sağ bacağında bir an daha fazla oyalanıyordu ve açıkça görülüyordu ki zayıftı, hareketleri veya hafifçe ince duran yüzünden parlayan dikkatli gözleri güven duygusunu inkâr ediyordu. Omuz hizasındaki siyah saçları temizdi ve plansızca, gelişigüzel, doğal bir zarafet taşıyordu ama keçi sakalı özenle tıraş edilmişti. Gözleri ve yetersiz beslenmiş görüntüsü dışında, on yıl önce baktıkları Sirius Black'ten pek farkı yoktu.

"Geldiğiniz için teşekkür ederim." Sakin sesi kolaylıkla duyuldu, hiç kimse onu asasını kaldırırken bile görmemiş olmasına rağmen sesi güçlendirilmişti. "Bu basın toplantısı işlerinde yeniyim, bu yüzden kabalığımı affetmek zorunda kalacaksınız. Bitirdiğim zaman bir kaç soru cevaplayacağım ama ilk önce bir açıklama yapmayı tercih ederim." Çenesi, bir araya toplanmış olan cadı ve büyücüleri daha iyi görebilmek için yükseldi.

"Son zamanlarda, şüphesiz bazı kimseler, benim ve kimi arkadaşlarım hakkında yalan haberler yayınlamayı uygun gördü. Bugün, buna bir son vermek için buradayım." Black duraksadı ve gözlerini doğrudan Rita Skeeter'a yönelterek bazı muhabirlerin bu yönü takip etmesini sağladı, sırf kadının nasıl bir tepki vereceğini görmek için. Ondan bekleneceği şekilde, kadın sadece gülümsedi, elindeki tüy kaleme tamamen zıt bir yeşil renkle manikür edilmiş tırnaklarını oynatarak...

"Hanımlar ve beyler, hikâyemi biliyorsunuz. Beşi Azkaban'da, toplam on yılımı, bir tutsak olarak harcadım. Eğer anlatacak olsaydım muhtemelen inanmak bile istemeyeceğiniz şeylerle yüzleştim ve kurtuldum. Aklımı kaçırmış değilim. Aklını yitiren hiç bir adam Azkaban'dan kurtulamazdı.

"İnanmak için öne sürdüğünüz başka bir şey de değilim. Kâbusları kabul edeceğim, bu şimdiye kadar bir Ruh Emici'nin yakınında bulunmuş olan herhangi birinin anlayabileceği bir şey. Yaşadıklarım yüzünden değiştiğimi de kabul edeceğim. Ama akıl sağlımın bozuk olduğunu kabul etmeyeceğim ve baskılar altında ufalanmayacağım. On yedi yaşımdan beri bu savaşın içindeyim, o veya bu şekilde..." Mavi gözleri parladı. "Ve yanlış hesaplar yapmayın—bu kavgaya devam edeceğim. Ne olduğuna aldırmadan, sonuna kadar Voldemort'la savaşacağım."

Sessizlik çöktü. Bir araya toplanmış olan muhabirler, Sirius Black'e, Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi'nin elinde on yıl tutsak kalmış birinin meydan okurcasına 'Voldemort' diyebilmesine, inanamıyorlardı. Bunu yapmaktan korkan o kadar çok kişi vardı ki... ama on yıl boyunca dehşetle yüz yüze yaşamış olan adam korkmuyordu.

Ya gerçekten deliydi ya da onların görmeye alışık olmadığı türde bir cesareti vardı.

Black, uzun bir an boyunca sessizlik içinde kalmalarına izin verdi, ta ki sözcükleri zihinlerine iyice nüfuz edinceye ve hepsi anlamaya başlayıncaya kadar. Sonunda, daha sakin bir ses tonuyla devam etti. "Demecim böylece sona eriyor. Şimdi soruları almaya başlayacağım."

Başka bir kalp atışı kadar süren sessizlik oldu ve ardından oda patlladı. Muhabirler onun dikkatini çekebilmek için bağırdılar, havaya doğru dalga şeklinde kollarını uzattılar veya asalarından kıvılcımlar çıkarttılar. Bu ikincisini deneyen az sayıdaki akılsız kesim, bir daha sihir yoluna başvuranların dışarı çıkartılacağını söyleyip insanları bu tür gayretlerden vazgeçiren, konferans odasını çevrelemiş bir düzine Seherbaz tarafından sindirildi. Bununla birlikte, Seherbazların görevi sadece düzen sağlamak değildi. Açıkça Sirius Black'i korumak için hepsi hazırdı, onları, odanın arkasında sessizce oturan James Potter, bizzat yönetiyordu. Bütün Seherbazlar bir yana, bir kaç gazeteciye, eski arkadaş olduklarını hatırlatacak kadar Black'e yakındı.

Sonunda Black, konuşmaktan öte göz kamaştırıcı bir gülümsemeyle kendisini vuran zarif cadıya dikkat çekti. "Belinda Caldrum, Pazar Postası," diye kendini tanıttı kadın. "Özgür olduğunuz düşünülürse, şimdi ne yapacaksınız, Mr. Black?"

"Çoğunuzun bildiği gibi, daha önce Seherbazlık yaptım," diye cevap verdi. "Ve Karargah'ın lideri ile konuştum. Sahaya geri dönmeyi planlıyorum."

"Ama görevinizi tamamladığınızı düşünmüyor musunuz?" diye sordu Caldrum.

"Bu 'onların görevi' olarak basitçe adlandırılacak bir savaş değil." diye yanıtladı Black. "Ve ben de, kenarda oturacak bir tip değilim."

"Bakanlığın sana inanmadığı konusundaki söylentilere ne diyeceksin? " diye bağırdı bir büyücü.

"Eğer bir söylenti varsa bile, kimse benim yüzüme karşı bir şey demedi." Soğukça gülümsedi ve gözlerinde tehlikeli bir şeyler varmış gibi göründü, ama toplanmış cadı ve büyücüler bundan emin olamadan yok oldu. Başka bir cadıyı işaret etti.

"Doris Macintosh, Cadı Gündemi," diye hemen öttü kadın. "Dışarıda, senin romantik bir ilişkin olup olmadığını merak eden pek çok cadı olduğuna eminim. Özel biri var mı, Mr. Black?"

Black, fotoğrafçıların yakalamak için hızlı davranmaya çalıştığı çarpık bir gülümseme verdi. "Hayır. Şimdilik yok."

"Eric Dummingston, Gelecek Postası," diye başka biri kendini tanıttı. "Dışarıdan bir gözlemci olarak bakarsan, Bakanlığın savaştaki şansını nasıl değerlendiriyorsun?

"Kazanacağımızı düşünüyorum."

Bu cesur beyanat Dummingston'ı pek etkilemedi. Boşu boşuna büyücü dünyasının en ünlü muhabiri değildi, sonuçta. "Neden?"

"Çünkü kazanmak zorundayız," dedi Black tarafsızca. "Ve her ne kadar tarafsız bir gözlemci olmakta zorlansam da, kesinlikle çok geç değil. Ben, Voldemort'un yenilmez olmadığının kanıtıyım."

"Mr. Black, onun ellerinde geçirdiğiniz bunca yılın ardından, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen'in ismini nasıl söyleyebiliyorsunuz?" diye sordu Büyücü'nün Rehberi 'nden Albert Addams. "Korkmuyor musunuz?"

Black'in yüzü karardı. "Korku, Azkaban'da sizi öldürür."

"Peki, Azkaban'daki vaktin nasıl geçti?"

Tüm gözler, soru sahibiyle karşılaşmak üzere çevrildi ve kadın tatlı tatlı gülümsedi. "Rita Skeeter, Gelecek Postası," diye gereksiz yere kendini takdim etti. Kötüye alamet olan sessiz bir an yaşandı ve sonra kadın ekledi, "Ve nasıl kaçtın?"

Black'in yüzü belirsizleşti, kızgın veya duygu dolu olduğunu söylemek imkânsızdı. Sonunda, kapalı dişlerinin arasından konuştu, kendisini kontrol etmek için büyük bir çaba sarf ettiği açıkça görülüyordu.

"Korkarım," dedi kısa, kesik kesik bir tonda, "bu soruların her ikisini de cevaplamayı reddetmeliyim. Birincisi, bu benim sorunum ve sadece beni ilgilendirir, ikincisi ise konu itibarı ile ilginç, bu benim daha sonra kullanmak üzere, saklamayı tercih ettiğim bir sır."

Her nasılsa, cevabı yeterince nazik olmasına rağmen, doğruca Skeeter'a yönelttiği keskin bakış, kadının titremesine ve yüzünün solmasına yetti. Onun bakışlarından kurtulmak için, gözlerini kaçırdı, gülümsemeye çalıştı ama pek beceremedi. Bu sırada, Black kürsüden geriye doğru bir adım attı.

"İyi günler, bayanlar ve baylar. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim."


"Güzel oldu, Patiayak," dedi James, yeniden yalnız kaldıklarında. Şimdi, ikisi birlikte Bakanlık'taki Seherbaz Karargahının merkezindeydiler, meraklı bakışlar arasından koridor boyunca yürüyorlardı. "Remus'un bu sabah Hogwarts'ta kalmak zorunda olması ne kötü. Bunu görmek hoşuna giderdi."

"Ve Peter'ın, medyanın yakınında bir yere ayak bastığında, başına üşüşülecek olması ne kötü," diye sakince kabullendi Sirius. Yabancılara karşı sakin ve kontrollü görünmek için harcadığı çaba nedeniyle başı hala biraz sersemlemiş gibiydi, ama beklediğinden daha kolay olmuştu. Konferans kaçınılmazdı, elbette —aksi takdirde kesinlikle yapmazdı— ama zordu. Sadece arkadaşlarının tükenmez desteğini bilmek bununla başa çıkmasını sağlamıştı.

"Ne düşünüyorsun?"

"İyiydi, sanırım" diye itiraf etti. "Daha kötü olabilirdi."

"Evet," diye katıldı James. "Bir an Skeeter'ın seni ele geçirdiğini düşündüm."

"Onun için hazırdım," diye cevapladı Sirius hırçınca. "Bu kez."

Yeniden Karargah boyuca yürümek garipti. Bir zamanlar, gününün neredeyse on sekiz saatini burada harcıyordu, Voldemort'un yükselişini durdurabilmek için umutsuzca çalışarak... Bazen tek başına, bazen de eski Danışman'ı Alastor Moody ile birlikte çalışırdı. Ondan sonra, James ile ortak oldu. Hatıralar, bazen zor olmalarına rağmen, güzeldi. Yine de, şimdi o tanıdık masalara tamamen bir yabancı gibi oturdu. Sirius iç çekti, hiç bir yere ait değilmiş gibi hissediyordu.

"Öyleyse, ne zaman başlamak istersin?" diye aniden sordu James.

"Affedersin?"

"Yeniden alışma antrenmanları," diye aydınlattı onu arkadaşı. "Eğer bu sabahki konuşmamızdan sonra kararını değiştirmediysen."

"Hayır. Değiştirmedim," diye çabucak cevap verdi Sirius. Özür dilercesine omuz silkti. "Aklım başka yerdeydi."

"Söyleyebilirim."

"Her neyse, sen benim için ne zaman vakit ayırabilirsen," diye cevapladı. Bir parçası, neredeyse Remus'un teklifini kabul etmediği için üzüldü, ama bu duygu, çabucak kuruyup yok oldu. Savaşmaya ihtiyacı vardı, bunun bir parçası olmaya ihtiyacı vardı. Çok uzun zaman olmuştu.

"Bu taraftan."

James, içinde, önündeki bir rapor yığınını okumaya çalışan ince, siyah saçlı bir cadının da bulunduğu orta karar bir kabine doğru ona yol gösterdi. Kızın yanakları pembeleşmişti, ama yumuşak çehresi işine yoğunlaşmaktan dolayı sertti, James boğazını temizledi ve kız yukarı baktı. Çoktan ayağa kalkmıştı bile.

"Bu Hestia Jones. Senin yeniden alışma antrenmanların için rehberlik edecek." dedi James. "Hestia, bu Sirius Black."

Sirius elini sıktı. "Memnun oldum."

"Aynı şekilde." Kavrayışı sertti, ama Sirius onun gözlerindeki şüpheyi okudu. Sessizce, iç çekti. Bunun çok vakit alacağını varsaydı, ama bunu sinir meselesi yapmadı. Besbelli ki kız, adamın ona çok iş çıkaracağını düşünüyordu.

Sirius hafifçe gülümsedi. Açıkça, onun yanıldığını kanıtlamak zorunda kalacaktı.


Kapı vurulunca Arabella, masasının üstünde yığılmış onca kağıttan kafasını kaldırdı. Biraz dinlenmek için her şeyi yapardı. "İçeri girin!"

Şaşırtıcı olarak gelen kıdemli Seherbaz, Bella'nın arkadaşı, Alice Longbottom'dı ki ikisinin de işleri çok yoğun olduğundan genelde ziyaret etmezdi. "Rahatsız ettiğim için üzgünüm, Bella."

"Rahatsızlık vermiyorsun," diye güven verdi Figg. "Ben de ara vermeyi düşünüyordum zaten. Lütfen, otur."

Alice, elindeki kalın dosyayı uzatarak oturdu. "James bunu hemen görmen gerektiğini düşündü."

Arabella dosyayı hemen alıp başında yazan isme baktı. Çok şaşırarak, Bartemius Crouch Jr. yazdığını fark etti. Sihirli Yasal Yaptırım Dairesi Başkanı merakla baktı. "Bu ne hakkında?"

"Birkaç hafta önce Mr. Crouch hakkında büyük bir ipucu aldık. Başta şaka olarak kabul ettik ama James genç bir Seherbazı peşine taktı ve bazı şeyler bulmaya başladık. Sonra görevi ben devraldım ve yirmi bir gün boyunca Crouch'un kuyruğundan ayrılmadım. Kanıt kesin Bella. O bir Ölüm Yiyen."

"Bir ne?" Arabella kendi çenesinin düştüğünü hissetti. "Crouch'un oğlu mu?"

"Bu beni de şaşırttı. Her zaman iyi bir çocuk gibi görünüyordu," diye cevapladı Alice. "Ama her şeyi kontrol ettim ve adamlarımdan birisi onu, bir Ölüm Yiyen şenliğine kadar takip etti. O, onlardan biri."

Arabella başında düşüncelerle uğraşırken yavaşça gözlerini kırpıştırdı. "Bu çok büyük bir olay olacak," diye belirtti sessizce.

"Bakan Yardımcısı'nın oğlu, biliyorum," diye cevapladı arkadaşı. "Eğer bu bir teselliyse Crouch bu bildiğimizi bilmiyor."

"Ah, harika..." İç çekti. Arabella biliyordu ki bu medyanın altın çağlarından biri olacaktı; son ihtiyaçları olan şey Bakanlık çalışanının oğlunun Ölüm Yiyen çıkmasıydı. Buna rağmen, Alice'e inanıyordu. Alice Longbottom her zaman en iyilerinden biri olmuştu. "Bu olayla bir süre ben ilgileneceğim. Sadece emin olmak için."

"Anlıyorum." Alice gülümsedi. "James sana, bu konuyu konuşmak için sonra buraya geleceğini söylememi istedi."

"Teşekkürler."

Çeviren: Luthien & Fantasticc