Yirmi Sekizinci Bölüm:Büyük Şans
"Bildiğin gibi Seherbaz Eğitimi yedi temel bölüm içerir," diye başladı Hestia Jones duru bir sesle. "Savaştan önce Temel Seherbazlık Eğitimi ve Çıraklık Evresi toplam üç yılı alırdı. Şimdi hepsi sıkıştırılmış olarak bir yılda tamamlanıyor çünkü kaybettiğimiz Seherbaz kadar yeni Seherbaz yetiştiremiyoruz. Seninle, bu süreç daha da kısa olacak.
"Görevden ayrılan Seherbazların çoğu geri dönmez. Çoğu canlı da olmaz," diye devam etti. "Yani sen nadir bir durumsun, özellikle de bu kadar uzun süre yok olman göze alınınca. Ayrıca, temel büyü çalışmalarının da bir tutsakken gerilediğini sanıyorum, yani biz gerçekten en baştan başlamak zorundayız."
Sirius, sandalyesinde kıpırdandı ama sabırsızca vereceği cevabı yutarak sessiz kaldı. Jones, elbette ki hiçbir şey fark etmemiş gibi devam etti.
"Bundan dolayı birkaç haftayı temel büyüleri çalışarak harcayacağız ve ileri büyülere doğru devam edeceğiz. Bundan sonra bir hafta sürecek ve yedi bölümü içerecek bir kurs hazırlayacağım, Gizlenme ve Kılık Değiştirme'den başlayacak ve Savaş Lanetleriyle bitecek. Sonra da sen her bölümde test edilip, Seherbaz standardında olup olmadığına bakılacaksın. Bu eğer işlerse," (Sirius, kadının sesinde bunun işlemesini istediğine dair hiçbir işaret bulamamıştı) "altı ay boyunca deneyimli bir Seherbaz'la eşleşeceksin."
"İzin ver de bir bakalım," dedi Sirius yavaşça. "Neredeyse üç ayımı tekrar eğitilmekle geçireceğim ve sonraki altı ay da tekrar bir çırak olacağım, öyle mi?"
Sesinde alınganlık izi olmamasına özen göstermeye çalıştı ama Jones'un bunu fark edip etmediğinden emin değildi. Kadının cevabı basitti: "Kesinlikle."
"Benim dokuz ayım yok."
Ancak bundan sonra onun, bu konuda mutlu olmadığını fark etti. "Anlamadım?"
"Harcayacak dokuz ayım olmadığını söyledim," dedi Sirius kesin olarak. "Ve Karargâhın da..."
"Beni, Seherbaz Karargâhı için senin katkılarının ölümle yaşam anlamına geldiğini düşünmediğim için affet," dedi kadın alaylıca.
Sirius sinirlerine hâkim oldu; şu anda tam olarak ihtiyacı olan şey buydu. "Ben öyle olduğunu hiç söylemedim," diye yapıştırdı. "Ama emin olduğum birkaç şey söyleyebilirim. Bir: Voldemort beni istiyor ve bunu yapmak için önüne çıkan her engeli aşar. İki: Benim temel büyülerimin tekrar çalışılmasına gerek yok. Son üç gündür iki farklı düello yaptım ve ikisinden de sağ çıktım. Üç: Ben deli ya da beceriksiz değilim ve hafızam hakkında endişelenmene gerek yok. Hayatımın son on senesini tutsak olarak geçirmiş olabilirim ama nasıl savaşılacağını hatırlıyorum."
"Bitirdin mi?" diye sordu Jones soğukça.
"Bitirmem mi gerekiyor?" diye cevapladı Sirius, pes etmeye hevesli değildi ve karşılığında kızgın gözlerle karşılaştı.
"Açıkçası evet, senin ne bilip bilmediğini umursamıyorum," diye yapıştırdı cevabı Jones. "Benim işim seni tekrar çalıştırmak ve bunun anlamı, bunu benim yolumla yapacağız demektir ya da hiç yapmayacağız. Eğer hoşuna gitmediyse şimdi ayrılabilirsin."
Sirius ayağa kalktı ve odayı tek söz etmeden terk etti.
"Neyimiz var, Perkins?" diye sordu Arthur, olay yerine Cisimlendiğinde.
"Aslında ilginç bir şey," diye cevapladı okul arkadaşı. "Öyle görünüyor ki yaşlı Martook tüm o becerikli aletlerine ve hilelerine ek olarak bir Muggle yatını büyülemiş."
"Evet, ama bununla ne yapacağız?" diye sordu Arthur telaşla, başını kaşıyarak. "Bunu Bakanlığa kadar uçuramayız. Onu nereye koyacağız?"
Arthur ve Perkins, Dennis Martook'un malikânesini araştırıyordu ve bu günlerdir sürüyordu. Elbette, Arthur terfi ettiğinden beri böyle araştırma işlerine gitmesine gerek yoktu ama kısaca bunu büyüleyici buluyordu. Martook'un malikânesi de kesinlikle bir istisna değildi; hatta bu giderek Arthur'un duyduğu en şok edici baskınlardan biri haline geliyordu. İlk önce patlayan telefonlar ve kendi kendine zaping yapan televizyonlar buldular. Sonra da ısıran masa vantilatörleri ve içine koyulanı fırlatan çöp kutuları buldular; Perkins kendi kendine kazan bir kürek bulduğunda işler sadece daha da kötüleşti. Bundan sonra, bir kapı Arthur'u evden dışarı tekmeleyince sinirleri çeşme başında bağıran Perkins'in sinirlerine eş oldu.
Martook ölümünden önce sahildeki Aberdeen'de yaşamıştı. Orası büyülü dünyadaki insanlar arasında çok popüler bir yer değildi ve bu da neredeyse tüm Muggle eşyalarını nasıl rahatça büyüleyebildiğini açıklıyordu. Bu, bir tekne gören her büyücünün de anlayacağı gibi – Perkins'in çağırdığı şekilde bir yatın, diye düşündü Arthur– normal değildi.
"Bilmiyorum. Belki onu burada bırakabiliriz," diye cevapladı Perkins omuz silkerek ama Arthur onu dinlemiyordu.
"Sence bunun bir motoru var mıdır?" diye merak etti soluğu kesilerek.
Perkins güldü (o bir Muggle doğumluydu ve bu tür şeyleri Arthur'un hayal edebileceğinden çok daha iyi anlıyordu). "Elbette ki bir motoru var. Bu lüks geminin yüzmediğini mi düşünüyorsun?"
Arthur alayı görmezden gelip güverteye sıçradı. Bu gerçekten ilginç olacaktı!
"James, bir sorunumuz var."
Sirius, arkadaşının ofisine kapıyı çalmayarak ve arkasından kapıyı kapatmayarak daldı. Güzel görünen tahta masanın önüne oturdu –Sirius daha önce James'in ofisine hiç girmemişti ama bu sefer önemliydi– ve eski arkadaşının gözlerine baktı. Sirius, bir an, James'in göz sayısının dörde ulaştığını sandı.
"Ne?"
"Jones," diye yapıştırdı lafı Sirius.
James arkadaşına dikkatlice bakmadan önce derin bir nefes aldı. "Ne oldu, Sirius?"
"O oldu!" Büyük bir çabayla sesinden alınganlığı uzaklaştırdı. "Sorun, Hestia Jones ve onun dokuz aylık 'tekrar eğitim' programı."
"O – ne? Dokuz ay mı? Sen neden bahsediyorsun?"
"Evet," diye cevapladı acı acı. Artık insanların ona camdanmış gibi davranmaları onu hasta ediyordu. "Görünüşe göre bir sakat kadar yeteneksizim."
"Hestia böyle bir şeyi asla söylemez," dedi arkadaşı.
"Peki, bunu söylemedi. Ama kesin olarak ima etti."
"Senin yanlış anlamış olma ihtimalin var mı?"
Sirius iç çekti. "Bak, senin onun hakkında iyi bir Seherbaz olduğunu söylediğini biliyorum ve bundan şüphem yok. Aslında gayet iyi bir kadın" –balık kadar soğuk, ama şüpheli olması yararlı– "ama benim üç ay tekrar eğitildikten sonra altı ay boyunca çırak olmamı istiyor. Tanrı akına James, ben senin Sır Tutucun olmadan önce kendim çırak yetiştirmeye başlamak üzereydim!"
"Biliyorum, Sirius, biliyorum," diye temin etti James. "Başımın etini yeme bir dakika."
"Pardon." Sinirlerine tekrar hâkim oldu. Bunu yapmak her saniye güçleşiyordu ve Sirius, James de ondan şüphe ederse ne yapacağını bilmiyordu.
Arkadaşı özrü eliyle engelledi. "Tamamdır. Hestia tam olarak ne dedi?"
"Özet olarak, bence Skeeter'ın dediği her şeye inanıyor." Sirius kafasını sağlayarak küfretme dürtüsüyle savaştı. Bu küfrün alaycı Seherbaz'a mı yoksa her şeye burnunu sokan gazeteciye mi gideceğinden emin değildi; ayrıca umurunda da değildi. "Temel büyülerden ve her türlü Seherbaz eğitimini baştan geçmekten bahsetmeye baladı… Bir süpürge dolusu çöplük ve hiçbirine ihtiyacım yok. Kendi kendime çalışıyorum ve zayıflıklarımı biliyorum. Reflekslerim cehennemin dibine gitmiş ve karışık büyülerde kötüyüm. Ayrıca, basitçe savaş reaksiyonlarımın nasıl olduğunu ve baskı altında nasıl hareket ettiğimi öğrenmem gerek. Miranda Goshawk'ın Büyülerin Temel Standartı'nı okumama gerek yok."
James kıkırdadı. "Onu hayatında hiç okudun mu, dostum?"
"Elbette, altı yaşımdayken…" Sirius sonunda gülümsedi. Jones gibi insanlar gerçekten onu delirtiyordu; daha fazla güvensizliğe dayanamazdı. Azkaban'dan yalancı olarak adlandırılmak için kaçmamıştı ve bu gerçekten sinirlerine dokunuyordu.
İkisi de tek bir ağacın altında geçen, bazılarının aptalca ama hepsinin güzel olduğu anıları düşünerek sırıttılar. Ama nostaljinin paylaşıldığı zaman sonsuza kadar süremezdi; şu anda bir savaş vardı ve hiçbiri artık çocuk değildi. Maalesef gerçeklik araya girdi. Sonunda, James cevapladı,
"Onunla konuşacağım, Sirius. Sana bu konuda zor zamanlar yaşattığını söylerken haklısın ama Hestia, senin tekrar gözden geçirilmen konusunda haklı." Sirius kaşlarını çattı ama James itiraz etmesine izin vermedi. "En azından Arabella gibi insanlara senin hazır olduğunu ve yeteneğe hala sahip olduğunu kanıtlamak için bunu yapmaya ihtiyacımız var."
"Figg'in bana çok inandığını bilmek harika," diye homurdandı Sirius, sesindeki acıyı fark ettirmemeye çalışarak. Ama James, hepsini yakaladı.
"Senden şüphe etmesi için bir nedeni var senin de bildiğin gibi. 'Bella seni benim tanıdığım gibi tanımıyor ve bu bir mucize gibi görünüyor. Öyleyse testleri yapabileceğin kadar hızlı geç ve biz de Azkaban üzerinde çalışmaya başlayabilelim."
Bu ikisinden birinin hapishane hakkında ilk kez açıkça konuşmasıydı ve Sirius, James'in gözlerinin endişeyle ona odaklandığını fark etti. Açıkça arkadaşının bu konuyu bu kadar erken konuşmak istemediğini anladı ama Sirius içtenlikle onayladı. "Elbette."
Arkadaşının yüzünden rahatladığı anlaşılıyordu ama yine de şüphe kırıntıları vardı. "Seni zorlamak istemiyorum," dedi James sessizce.
"O yer hakkında hatırlatacak hiçbir şey istemediğim için endişelisin, değil mi? Ondan her ne pahasına olursa olsa uzak duracağımdan?" diye sordu Sirius.
"Bu daha önce olmuştu," diye belirtti Seherbaz.
"Ben Dung Fletcher değilim, James," diye cevapladı ve arkadaşının görmeyeceğini umduğu ciddi bir nefes aldı. "Onun seçimlerini anlamama rağmen bence yanlıştı. Eğer saklanırsam hiç iyileşemem. Ve her koşulda sonsuza kadar saklanamam."
Voldemort beni bu kadar çok isterken olmaz, diye eklemedi ama ne demek istediği anlaşıldı. Ve belki de James bekleyip nefes aldığını fark etmemiştir diye kendine güven verdi. Gerçekten önemi yoktu. Sirius çok önceden öğrenmişti ki arkadaşlar, olmanız gereken kişi olduğunuz için size yukarıdan bakmazlardı. Yürümeniz gereken yollarda sizin yanınızda yürümek isterlerdi – yolun ne kadar uzun ve karanlık olduğuna aldırmadan. Hafifçe gülümsedi ve şaşırarak bunun zorlama bir gülüş olmadığını fark etti.
"Emin olmak zorundaydım," dedi James.
"Anladım."
Arabella Figg, Sihir Bakanı'nın ofisine esen bir kasırga gibi girdi. Beklenmedik ziyareti Lily'yi bile ürküttü ve Dumbledore'un iç ofisine girip kapıyı arkasından çarparken Fawkes çığlık attı. Eğer mümkün olsaydı kesinlikle kulaklarından buharlar çıkardı.
"Gitti," diye homurdandı. Öfke, konuşmasının kısa ve aralıklı olmasına neden oluyordu ve kesinlikle Dumbledore'un dikkatini çekmişti. Saygıdeğer büyücü gözlüklerinin üstünden ona dikkatle baktı.
"Otur, Arabella," dedi sessizce. "Kim gitti?"
Titreyen elleriyle bir şeyleri kırma içgüdüsüyle savaşarak ayakta durmaya devam etti. "Genç Crouch," diye yapıştırdı. "Yardımcılarım onu bugün gözetim odasına getirdi ve şimdi gitti. Yok oldu. En yüksek güvenlik önlemlerinin alındığı odadan kayboldu."
"Ah, Tanrım."
"Tek söyleyebileceğin şey bu mu?" diye sordu üstüne bakarak. "Bir Ölüm Yiyen gitti ve sen 'ah, tanrım' mı diyorsun?"
Albus ona dikkatli mavi gözleriyle baktı. "Otur, Arabella," diye tekrarladı sakince ama şimdi sesi daha sertti ve tartışma kabul etmezdi. Gözleri üzerindeyken kendine denileni yaptı. "Söyleyecek daha çok şeyim var, arkadaşım, senin de bildiğin gibi," diye cevapladı. "Ama direk sonuca atlamayı tercih etmiyorum. Bana ne olduğunu anlat."
Kadın derin bir nefes aldı ve öfkeli düşüncelerini düzene soktu. Her şeyden önce Arabella Figg, kontrolünü kaybettiğinde hiçbir şey planlanamayacağını biliyordu; ama maalesef bu, kontrolü sağlamanın çok zor olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Çocukken her zaman patlamaya hazır sinirleri vardı, özellikle ailesi onu bir Kofti zannederken. Şans eseri, bir kaza onun bu kaderi değiştirmesine neden oldu ve yıllar boyunca karanlık büyücülerle savaşmak ona öfkesini kontrol etmeyi öğretti. Ama böyle durumlarda öfkeli davranmak oldukça rahatlatıcıydı.
"Bu sabah Crouch, Alice Longbottom'ın liderliğinde yüksek kademedeki Seherbazlar tarafından buraya getirildi. Black'in konferansından hemen sonra" –Arabella bu konu hakkında ne hissettiğini söylemedi– "tutuklandı ve bizim yüksek güvenlikli hücrelerimizden birine koyuldu. Öğleden biraz sonra babası ortaya çıktı ve ona karşı olan bir kanıt görmek istedi."
Dumbledore'un yüzü karardı. "Ve sonra ne oldu?"
"Sana geçen akşam gösterdiğim kanıtı görmesine izin verildi," diye cevapladı hemen. "Bildiğin gibi olaylar ezici olmaya başlamıştı. Yaşlı Crouch mutlu değildi ama tartışamazdı. Maalesef oğlunu ziyaret etmek istedi ve o sıra nöbetçi Seherbaz da kabul etti" –yüzünü buruşturdu– "ve kısa bir süre sonra ayrıldı."
"Ve sonra oğlu kaçtı," diye bitirdi Bakan onun yerine.
"Evet. Tamı tamına babasının gitmesinden iki saat sonra…" Rastlantı konusundaki alayını söylememek için dudaklarını ısırdı. "Yani on beş dakika önce."
"Anlıyorum."
"Evet, ben de," diye yorumda bulundu Bella karanlıkça. "Rastlantılara inanmam, Albus."
Dumbledore kaşlarını çattı ve onun ne diyeceğini biliyordu. Barty Crouch Bakan Yardımcısıydı ve kendi gücü olmadığı söylenemezdi. Bu güç sadece büyüsel değildi; çoğu politik konumundan gelen etki gücüydü. Yanlış suçlamalarla yardımcısının peşine düşmek Dumbledore için iyi olmazdı; aksine bu Crouch'a bakanı güçten düşürmek ve yerine geçmek için bir bahane verirdi ki bu da ikisinin de bildiği gibi Büyülü Dünyanın felaketine neden olurdu. Ama bazı şeylere devam etmesine de izin verilemezdi. Sonunda Dumbledore iç çekti.
"Sessizce araştır, 'Bella," dedi. "Kullanabileceğin kadar Yoldaşlığın kaynaklarını kullan. Bir skandaldan uzak durmayı tercih ederim."
"Olmuş bil."
Dumbledore onayladı ve yıllardır göründüğünden çok daha yaşlı göründü. Sesi sakin ve ağırdı. "Teşekkür ederim."
O gün akşama doğru kemikleri ağrıyan Sirius, Bakanlık'ın şöminelerinden birine gitti. Bütün gün boyunca dikkatlice hazırlanmış test odalarında hafızası ve refleksleri sonuna kadar kullanılıyordu. Böyle pratik odaları olduğu için çok memnundu; herhangi bir Seherbaz ya da çaylak bu odalara girip en basitten en karmaşık büyüyü yapmaya zorlanıyordu, refleksleri kuvvetleniyordu ve savaşa hazırlanıyordu. Hestia Jones'un yokluğunda ki kadının onun yanında çok mutsuz olduğundan şüpheleniyordu, çok sıkı çalışmıştı. Büyük ihtimalle fazla sıkı...
Ama bu garip bir şekilde iyi hissettirdi. Hatta şu anda Sirius'un dikkatinin yüzde doksanını sol bacağına yük yüklemeye vermek zorunda kalmışken bile başarı duygusu tüm benliğini kapladı. Acı, biliyordu ki sonsuza dek sürmezdi ve ter, savaşta daha az kana eşitti. Bunun yanında Sirius çok fazla terle başa çıkabilirdi.
Alastor Moody'nin bu kelimeleri defalarca beynine sokmaya çalışırken ki zamanları hatırlayarak hafifçe gülümsedi. Elbette ki Sirius'un normalden kalın bir kafası vardı ama Moody kendi yoluyla sokmayı başarmıştı. Basitçe sürekli onu eğitmişti ve defalarca tekrar etmişti ta ki öğrencisi rüyasında bile bunları görene kadar. Ayrıca etkisi zamanla da azalmamıştı; Sirius hala limitlerinin ne olduğunu anlamak için kendini zorluyordu, çünkü bunları savaşta anlamak felakete neden olurdu. Ölüp gitmesine rağmen Alastor, "Deli Göz" Moody'nin etkisi hala sürüyordu.
Eski günlere öyle çok dalmıştı ki yaklaşanı çok geç olana kadar görmedi.
"Doris Macintosh, Cadı Gündemi," ileriye doğru çıkarken kendini tanıttı. Onu, kıvırcık sarı saçlarından ve mavi gözlerinden sabahki konferansta gördüğünü hatırlamıştı ama neden şu anda ona doğru geldiğini bilmiyordu. Ama Macintosh elini uzattı ve Sirius aklındaki düşüncelerden kurtularak eli sıktı.
Azkaban'da bilenen içgüdüleri ona bu zamanın kaçma zamanı olduğunu söylüyordu ama kendini tutarak orada kaldı. Şimdi gerçek dünyadaydı ve gazetecilerden kaçamazdı – buna rağmen her zaman bir Ölüm Yiyen'le yüzleşmeyi tercih ederdi. En azından onların ne tarafta olduğunu hep bilirdi.
"Bayan Macintosh," diye cevapladı yorgunca ve elini mümkün olan en kısa zamanda kibarca çekti. Sirius, yabancıların onu hala bu kadar rahatsız etmiyor olmasını dilerdi. Ve dokunulmaktan hoşlanmıyordu.
"Sizi yakaladığıma çok memnun oldum, Mr. Black," dedi kocaman bir gülümsemeyle ona bakarken. Dişleri çok beyazdı, Sirius parladıklarını düşündü. "Editörlerimle bu sabah yaptığınız konferans konusunda konuştum ve size Cadı Gündemi'nin En Çekici Gülümseme Ödülü'nü vermeye karar verdik."
"Pardon, anlamadım?" Sirius kadına yanlış duyduğundan emin olarak baktı.
Macintosh ona bir resim gösterdi. Bu sabahki toplantıdaki romantik bir ilişkisi olup olmadığı sorulduğunda gülümsediği andan çekilmiş bir resimdi. "En Çekici Gülümseme Ödülü," diye cevapladı. "Eminim ki duymuşsunuzdur."
"On yıldır ortalarda yoktum," diye hatırlattı ona. "Ve ondan önce de zamanımı cadı magazinleri okuyarak geçirmiyordum."
"Ben çok üzgü-"
"Önemli değil." Sirius özrü eliyle durdurdu. Bunu duymak da onu hasta etmeye başlamıştı. Kadın memnuniyetle gülümsedi ve bu gülümsemelerin de Sirius'u hasta ettiğini anlamadı.
"Şey, neyse, sadece yarınki Cadı Gündemi'nin kapağında olacağınızı bilmenizi istedim," diye devam etti Macintosh.
Reddedebilir miyim? Diye düşündü Sirius acı acı. Bunu yerine yanıtlayabileceği en nazik şekilde yanıtladı. "Teşekkürler."
Kendi kulaklarına bu cevap o kadar da nazik gelmedi ama kadına yetmiş gibi görünüyordu. Başka bir parlak gülüşle (ki bu Sirius'un, öğle yemeğinde yediklerini çıkarmak istemesine neden oluyordu), Doris Macintosh kendinden oldukça memnun olarak yoluna devam etti. Sirius, onu, yüzünde şaşkın bir ifadeyle izledi ve sonunda omuz silkerek yoluna devam etti. Birkaç dakika içinde Hogwarts'a dönecekti ve tüm bunların kötü bir rüya olduğuna inanacaktı.
"Hala dışarıdaki savaşı merak ediyor musun?" diye sordu Frank sessizce.
Bill gözlerini kuşkuyla kırptı. "Evet. Neden sordun?"
"Sadece merak ettim," diye yanıtladı arkadaşı. "Bu hala aklının başında olduğunu göstermenin bir yolu… Deliler, ev hakkında pek düşünmezler."
Ailesinin imgeleri beyninde canlandı. Bill, teker teker, anne babasının, Percy'nin, ikizlerin ve sonra da Ron ile Ginny'nin yüzlerini gördü – ve sonunda Charlie'nin. Charlie. Üzüntü tüm içini kapladı ama Bill duyguyu uzaklaştırdı. Ruh Emici'ler geldiğinde genellikle Arabella Figg'in gelip Weasley'lere oğullarının katledildiğini söylediği an aklına geliyordu. Bazen James'in neden gelmediğini merak ederdi ama şimdi Bill anlıyordu. Buzkıran Operasyonu yüzünden çok çalıştıklarından kıdemli Seherbaz James'i tanıyordu. Charlie'nin ustası, James, onun ölümüyle yıkılmıştı.
Bazen Charlie'nin onu şimdi görüp göremediğini merak ederdi. Eğer öyleyse, Bill onun gurur duymasına neden olmasını diledi.
"Unutmak korkunç olmalı," diye fısıldadı sonunda.
"Burada ne kadar çok kalırsan hatırlamak o kadar zorlaşır," diye belirtti Frank. Cızırtılı sesi şimdi acıydı.
"Sen ne hakkında düşünüyorsun?" diye sordu Bill duyguyla.
Sorusunu uzun bir sessizlik izledi ve bir dakika boyunca sormamış olmayı diledi. Frank, ondan daha uzun zamandır Azkaban'daydı; belki de tecrübelerinden bahsetmişti ve güzel zamanları ya da dışarıdaki dünyayı hatırlamakta güçlük çekiyordu. Belki de Frank, delirmeye başladığından korktuğu için sessiz kalıyordu –
"Ben ailemi düşünüyorum," diye cevapladı diğeri yumuşakça. "Oğlumun neler yaptığını merak ediyorum…"
Gece yarısı, Büyücü Dünyasında hep uğursuz zaman olarak kabul edilir. Savaşın başında bile karanlığın en yoğun olduğu zamanlarda şeytani büyücüler kol gezer ve iyi cadılarla büyücüler korkardı. Özellikle bu saatlerde çoğu evde kalmayı tercih ederdi ve mümkünse uyurdu. Gece yarısı olan kötü şeylerin bir parçası olmak istemezlerdi. Gece yarısı, Ölüm Yiyenlerin oynamaya çıktıkları zaman olarak adlandırılırdı.
Gece yarısı bahar temizliği için pek iyi bir zaman değildi.
"KREACHER!"
Remus'un sakinliği sonunda gitmişti ve asası yozlaşmış ev cinine doğrultulmuş bir şekilde tehditkâr görünüyordu. "O böcürtü salmayı aklından bile geçirirsen yemin ederim ki seni önümüzdeki yüzyıl boyunca lanetlerim!"
Sağ tarafında bir şemsiye askısıyla güreşen Sirius kahkaha attı. "İnanılmaz, değil mi?"
"Sanırım şaka yapıyorsun," dedi Remus öfkeli bir sesle ve hala asası öfkeyle bir şeyler mırıldayan Kreacher'a doğrultulmuşken.
"Kurtadam, Kreacher'la sanki Kreacher öyle bir canavarın dediklerini önemsiyormuş gibi konuşuyor -"
"Kreacher, eğer tek kelime daha edersen sana elbise vereceğim!" diye bağırdı Sirius, ev cininin lafını keserek. Büyük ve sulu gözler ona döndü ama o Black ailesinin eski hizmetçisine doğru yürümeye başlamıştı. Şemsiye askısını kendi kendiyle güreşmeye bıraktı. "Hadi dene beni."
"Efendi nasıl isterse öyle yapar." Kreacher çok fazla eğildi ve tekrar mırıldanmaya başladı. "Ah, Kreacher'ın zavallı hanımı bunu görmekten nefret ederdi. Hainler, ucubeler ve canavarlar evinde geziyor…"
"Ah, bu kadarı yeter," dedi Remus birden, Sirius, onu hiç bu kadar sabırsız görmemişti. "Hemen döneceğim."
Şrak. Remus cisimlendi ve Sirius'u mırıldanan ev cinine bakmak üzere bıraktı. Sonunda Sirius, ev cinine döndü. "İnsanları sinir etmeyi iyi biliyorsun, değil mi?"
Kreacher ona mutlak bir sessizlikle baktı.
"Remus nereye gitti?" diye sordu James, Peter'la odaya girerken. İkisinin de üstü başı toz ve çamur içindeydi, yaklaşık dört saattir Grimmauld Meydanı on iki numarayla savaş içindeydiler ve henüz Sirius'la Remus'un misafir odasında yaptığından daha fazla bir şey yapamamışlardı.
"İyi soru," dedi Sirius, Kreacher arkadaşlarının geldiği kapıdan dışarı çıkarken. "Küçük canavar onu gerçekten gıcık etmiş olmalı. Hemen döneceğini söyledi."
"Remus kızdı mı?" diye kıkırdadı Peter. "Kaçırdığıma çok üzüldüm."
"Sanırım Kreacher onun düzen hissine pek uymuyor," diye yanıtladı James gülümseyerek. "Tanrı biliyor ki ben asla öyle bir ev cinine tahammül edemezdim."
"Sana annemin nasıl biri olduğunu söylemiştim, dostum."
"Evet, koridorda çığlıklar atan portreden bir şeyler kaptık," diye yorumda bulundu Peter. "Lily onunla hala savaşıyor."
"Lily anneme karşı mı?" Sirius gülümsedi. "Eski yarasa için neredeyse üzüleceğim. Neredeyse."
"Ben üzülmüyorum," diye cevapladı James karanlıkça. "Lily beni durdurmasaydı o portreyi küçük parçalara ayıracaktım. Lily'ye nasıl seslendiğini duyacaktınız…" Şaşkın bir bakış James'in gözlerine yerleşti. "Ama Lily ona gülüyor. Alınma Sirius ama annen tam kafadan kontakmış."
Ama Sirius sadece kıkırdadı. "Seni uyarmıştım ama hatırlatırım ki bu senin fikrindi."
"Sen de onayladın, Patiayak."
"Koşulla kabul etmiştim."
"Koşulla ya da değil!" diye kıs kıs güldü Peter. "Birazcık temizlenince bu ev harika olacak."
"Birazcık?" diye kıkırdadı James.
Sirius gözlerini yuvarlayarak Peter'a cevap verdi. Sesi neşesizdi. "Sen burada büyümek zorunda kalmadın, Kılkuyruk. O zamanlar daha farklıydı."
O zamanlar her şey farklıydı. Sirius hala on altı yaşında evden kaçışını ve bir daha dönmemeye yemin edişini hatırlıyordu. Eskiden güzel, kadim ve çekici bir ev olmasına rağmen nefret etmişti. Sirius için Grimmauld Meydanı on iki numara, uzun süredir üstesinden gelmeye çalıştığı aile tarihi demekti; önyargının, kendini beğenmişliğin ve karanlığın. Annesinin öldüğünü ve evin kendisine miras kaldığını öğrendiğinde bile gelmek istememişti. Sadece James'in ve Remus'un ısrarıyla kabul etmişti ve beşi bu öğlen eve geldiklerinde neredeyse hemen pes edecekti. Sadece evin pisliğinden değil aynı zamanda unutulması daha iyi olan şeyleri hatırlattığı için de.
Derin bir nefes alarak uzaktaki bir duvarda asılmış goblene baktı. Asil ve Pek Köklü Black Ailesi. Orada iyi insanların da olduğunu inkâr edemezdi ve iyi anılar kötüleriyle karışmıştı – ama kesinlikle karanlık ve şeytani olanlar ezici çoğunluktaydı. Sirius iç çekti. Belki gobleni orada bırakırdı. Belki de uzun süredir üstesinden gelmeye çalıştığı geçmişinin ve kim olduğunun kanıtını göz önünde tutardı. Hayatındaki güçler ona şekil vermiş ve değiştirmişti ki bunların hepsi iyi değildi. Belki de ailesinin hikâyesi iyi bir ders olurdu.
Her koşulda ailesinin gelenekleri kırmak için iyiydi.
Pop. Remus birden önlerine cisimlendi; evin Cisimlenemez büyüleri o kadar eskiydi ki Sirius hepsini devre dışı bırakmıştı. Tamamen taşındığında onunla birlikte evin geri kalan güvenlik önlemlerini tamir edecekti. Ayrıca, özellikle Voldemort onu bu kadar isterken işaretlenemeyen bir eve sahip olmasının önemini yok saymıyordu. Üstelik buraya, annesi hiçbir şey alamayacağı konusunda yemin etmişken son Black olarak dönmesi de ilginç bir ironiydi.
"Hoş geldin," dedi Sirius eğlenerek. "Nereye gitmiştin?"
"Eleman topluyordum."
Şrak.
Diğerleri Remus'a garipçe baktılar.
Şrak.
Sirius neler döndüğünü anlamaya çalışarak kaşlarını çattı. Fonda, annesinin kazanmakta olan Lily'ye bas bas bağırdığını duyuyordu.
Şrak. Şrak. Şrak. Şrak.
Deli gibi sırıtan ev cinlerinden bir ordu arkadaşların etrafını sarmıştı. "Birden beynimde bir ışık çaktı," diye açıkladı Remus ciddice. "Ve gerekli olandan fazla çaba sarf ettiğimizi fark ettim."
"Hogwarts'a gittin." Anlamış bir ifade James'in yüzünde beliriyordu.
"Evet, öyle yaptım." Remus sırıttı. "Bu zamandan çarşambaya kadar bu ev insanların hizmetine hazır hale gelecek."
"Remus, sen bir dahisin," diye ilan etti Sirius duyguyla.
Hogwarts Müdürü kıkırdadı. "Öyleyim, değil mi?"
"Ah, harika. Şimdi bunun hakkında acayip ego yapacak," diye şikâyet etti Peter. Ama o da gülümsüyordu. Onları birkaç hafta bu lanet olası evi temizlemekten kurtaracak her şey mutlu olmak için bir sebepti.
"Öyleyse," diye parmaklarını kütürdetti Sirius. "Neden gidip anneme saldırmıyoruz? Her şeyden önce onun portresinin bile Çapulcular'a dayanabileceğini sanmıyorum."
Çeviren: Luthien
