Bölüm Yirmi Dokuz: Ne Pahasına Olursa Olsun

Normalden daha açık, ancak daha karanlık bir geceyle karşılaşmak üzere trenden indiler. Yeni ve endişeli öğrenciler arkadan geliyor, daha büyük ve kendinden daha emin öğrenciler ise önde, yol gösteriyordu. Harry ve Ron birbirlerine buruk bir şekilde gülümsediler -yeni olmamak, ne olduğunu ve nereye gitmeleri gerektiğini biliyor olmak hoş bir duyguydu. En iyi olan şey de gölü o küçük kayıklarla geçmeyecek olmaktı, atsız arabalar onları bekliyordu ve Kaçaklar, Percy'nin "Merlin'in sakalı, yavaşlayın!" diye bağırarak verdiği emirleri görmezden gelerek, o tarafa yöneldiler. Ancak grup, botlara giden yolda diğer yeni öğrencilere katılan Ginny'ye çabukça bir el sallamak için durakladı.

Beşi birden sessizce, sınıf başkanlarının ayrılmaları yönündeki ikazlarına aldırmadan tek bir arabaya sıkıştılar. O akşam tam olarak bir ekip değil gibiydiler ve Kaçaklar'ın yanlarında olmasını en çok istediği kişi de Hogwarts'ın yaklaşık yüz yirmi beş mil güneyindeki evinde tıkılıp kalmıştı. Daha da kötüsü, Fred ve George, Lee'ye gelmeyeceklerini söyleme fırsatını bile bulamamıştı - trene bile zor yetişmişlerdi. Diğer Kaçaklar, bu başarısızlıktan haberdar bile değillerdi, ta ki ikizler mahzun ve yenilgiye uğramış gibi bir ifadeyle kompartımanlarına girene kadar. Ama henüz pes etmemişlerdi.

Atsız arabalar tıngırtılar eşliğinde yol alırken, Harry, ne yapabileceklerini kavramaya çalışarak sıkıntılı dakikalar geçirdi. Geriye hangi seçenekler kalmıştı? Lee'nin sihir dünyasından sadece annesinin korkuları yüzünden mahrum kaldığı doğru olamazdı ve arkadaşlarından başka kimsenin Lee'ye yardım etmeye çalışmaması adil değildi. Biri, örneğin Profesör Lupin, onu geri getirecek kişi olmalıydı, ama tüm yetişkinler bunun Mrs Jordan'ın kararı olduğunu söylüyorlardı. Durumu en iyi bilmesi gereken yetişkinler bile.

Harry dudağını ısırdı. Bir şeyler yapmak zorundaydılar. Tek yapmaları gereken, bu "bir şeyler"in ne olacağını düşünmekti.


Flaşlar yüzünde patladı ve James parlak ışıktan dolayı gözlerini kırpıştırdı. Fotoğrafçılar çıldırıyordu, sanki anlık bir başarıyla çektikleri yedinci fotoğraf, önceki altıdan farklı görünecekmiş gibi. Bu alaycı düşünce, yüzüne buruk bir gülümsemenin yerleşmesine neden oldu ve yılların deneyimi, bu ifadeyi biraz daha arkadaş canlısı hale getirdi. Baş Seherbaz olarak geçirdiği yıllar ve sonrasında Yasal Yaptırım Dairesi başı olarak çalıştığı onca zaman, James'e toplumsal imajını nasıl koruyacağını öğretmişti ve şimdi bu öğretilere ihtiyacı vardı. Bir şekilde, dünyanın en yorucu zamanlarından birinde Sihir Bakanı olmuştu ve biliyordu ki insanların onu endişeli görmeye ihtiyacı yoktu. İnsanların onu kaşları çatık görmeye de ihtiyacı yoktu. İnsanlar onu kendinden emin, güvencede ve sakin görmeye ihtiyacı vardı. Ve o, insanlara ihtiyacı olan şeyi gösterecekti.

James, iç çekme isteğini bastırdı. İnsanların tekerlekli sandalyede bir Sihir Bakanı görmeye ihtiyacı da yoktu, ama buna engel olamazdı. Bazı şeyler için geri dönüş yoktu.

Gazeteciler bağırarak sorular soruyordu, ama o sessizlik için elini şöyle bir salladı. Garip bir biçimde, bu işarete ilk uyanlar gazeteciler oldu, kalabalığın fark etmesi ise bir dakika aldı. Böyle basit bir konuşmaya, bu kadar büyük bir katılım olacağını tahmin etmiyordu, aslında tam da aksini beklemişti James. Voldemort'tan duyulan korku, çok kişiyi uzakta durup kendilerini kollamaya itmiş olmalıydı. Böyle olmaması iyi bir işaret miydi?

Derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.


"İşte o kadar!" diye gürledi Miranda Jordan, böylesine ufak tefek bir kadın için sesi fazla güçlüydü. Volüm konusunda Mrs Weasley'le yarışamayacağı bir gerçekti (neyse ki sesi o kadar tiz değildi), ama olası bir çığlık yarışmasında kesinlikle ikinci sırayı alırdı.

O anda Lee, ikinci sırada olmanın yeterince berbat olduğuna kanaat getirdi.

"Ama anne -"

"Kesinlikle hayır!" diye öfkeyle oğlunun sözünü kesti. "Arkadaşlarının seni kurtarmaya çalışması yetmiyor, şimdi de kaçmaya, gizlice gitmeye karar veriyorsun -"

"Anne, sadece okula dönmek istiyorum!" diye karşı çıktı Lee, sesinin beş yaşındaymış gibi çıkmamasına çabalayarak. Mrs Weasley neden yardımseverlik yapıp annesini arayarak Fred ve George'un planlarını ona anlatmak zorundaydı ki sanki? Kimin tarafındaydı o?

"Pazartesi günü okula gidiyor olacaksın." diye sertçe yanıtladı annesi. "Normal bir okul; babanı öldürenler ya da onlar gibiler tarafından incitilemeyeceğin bir yer."

Lee inledi. Babasını o da özlüyordu, ama işlerin istediği gibi gitmediği her seferde onun ölümünü annesinin yüzüne vurmuyordu. "Saklanmak işe yaramaz ki," diye homurdandı milyonuncu kez. "Babam beni böyle görmek istemezdi. Ben sadece bir çocuğum!"

"Haklısın. Sen bir çocuksun -benim çocuğum ve bu da demektir ki gizlice kaçıp gitmek yok." Annesi öfkeyle elinde tuttuğu gümüş kol saatini şöyle bir salladı. "Özellikle bu Anah-tapı kullanarak!"

"Anahtar, anne."

Annesi gözlerini devirdi. "Her ne ise, onu yok edeceğim."

"Anne hayır!" diye yalvardı Lee. "O bir hediyeydi!" Ve geri dönüş için tek yolumdu!

"Bunu, onu kullanarak kaçmaya çalışmadan önce düşünmeliydin," diye küçümseyerek yanıtladı annesi ve Lee iyice somurttu. Bunu yakalanmadan önce düşünmeliydim, diye düşündü öfkeyle, ama bu düşünceyi kelimelere dökmedi. Bunun ona hiç yararı dokunmazdı, ama şansını bir kez daha denemek zorundaydı. Annesi, bir zamanlar Hogwarts'ın ona neler ifade ettiğini anlıyordu.

"Anlamıyorsun. Normal olamam. Sihir benim hayatım ve tüm arkadaşlarım Hogwarts'ta."

"Evet, anlamıyorum." Sesi şimdi daha yumuşaktı. "Ama benim görevim, seni güvende tutmak, Lee, bu seni her zaman mutlu etmeyecek olsa da." Gülümsemeye çalıştı, ama beceremedi. "Üzgünüm. Gelecek sene Hogwarts'a geri dönebilirsin, ama şimdi zamanı değil."

Lee içini çekti. Bunun ardından ne geleceğini biliyordu-önlenemezdi ve tahmin ettiği gibi, annesi o makul ses tonuyla konuşmaya devam etti.

"Şimdi, bir daha kaçmaya çalışmayacağına dair bana söz vermeni istiyorum." dedi sessizce. "Tamam mı?"

"Tamam." Lee yüksek sesle inledi ve annesinin duyup duymadığını umursamadı. "Söz veriyorum."


Seçmen Şapka, şarkısını büyük bir gülümsemeyle bitirdi, yine de bu gülümseme bir şekilde... yanlış görünüyordu. Şapka, şarkıyı mutlu ve iyimser dizelerle bitirirken, Harry şarkının ortasında geçen, değişik inançların böldüğü dört okul binasının karanlık karşısında birleşmesini öğütleyen esrarlı sözleri hatırladı. Bu düşünceler yutkunmasına sebep oldu, savaşın Hogwarts'ı da etkilediğini bir süredir biliyordu ve şapkanın bu sözleri gerçeği pekiştiriyordu. Annesiyle yaptığı konuşmaya rağmen Harry, Hogwarts'ın güvenli olduğuna inanmak istiyordu. Okulun karanlık karşısındaki büyücülük dünyası için bir sığınak olduğuna inanmayı hep istemişti... nitekim öyleydi de. Ama Hogwarts bile sonsuza kadar dayanamazdı.

Seçmen Şapka'nın yanında duran Profesör Snape, yeni öğrencilere bakmaksızın bir parşömen tomarını eline aldı. Harry burnundan küçümseme belirtisi bir ses çıkardı. "Hiç değişmedi," dedi Ron'a kısık sesle.

"Yanılıyorsun," diye cevapladı Ron. "Bence saçı daha da yağlandı."

"Ron!" Hermione tısladı. "Şşt! Başlıyor!"

Oğlanlar kıs kıs güldü ve Harry'nin gözleri masanın diğer tarafında oturan Fred'in bakışlarını yakaladı. İkizler gülüyordu - bir işler karıştırıyorlardı şüphesiz, bu da onları her zaman mutlu ederdi zaten. Harry'nin gülümsemesi yüzüne yayıldı. Weasleyler'in onun tarafında olması iyi bir şeydi, diğer türlü Hogwarts macerası çekilmez olurdu.

Profesör Snape, ilk ismi okudu. "Bradley, Amanda." Kısa boylu bir kız öne çıktı.

Cevap neredeyse anında geldi, şapka gülümseyerek bağırdı: "Ravenclaw!"

Ve böylece, Hogwarts'ta bir yıl daha, tıpkı önceki seneler gibi başlamış oldu. Başından beri, öğrenciler onlara en uygun binaya seçiliyorlardı ve Harry, seçimin hep bu şekilde olmasını umuyordu. Ne olursa olsun, Hogwarts ebediydi ve okul gelenekleri herkese büyük bir rahatlık sağlıyordu. Dünya eskisi kadar güvenli olmasa da, Hogwarts her zaman Hogwarts'tı ve öyle de kalacaktı.

Her şeyin değiştiği bu yıl hariç.

"Hopper, Geoffrey."

Profesör Snape'in sesi sessiz salonda çınladı, ama cevap gelmedi. Yeni öğrenciler kaygıyla birbirlerine baktılar, ama kimse öne çıkmadı. Müdür Yardımcısı'nın gözleri yeni öğrencilerin üzerinde şöyle bir gezindi. Bazılarının bu kızgın bakışlardan ötürü hafifçe gerilemesinin haricinde, kimse kıpırdamadı.

"Hopper, Geoffrey," diye tekrarladı Snape.

Kimse hareketlenmedi ve bir fısıltı dalgası tüm salonu dolaştı. Harry'nin gözleri, Fred şaşkın gözleriyle buluştu, ne olup bittiğini tam olarak bilmiyordu, ama bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındaydı.

"Hopper, Geoffrey."

Hiçbir şey olmadı. Harry, ilk kez Snape'in soğukkanlı halinin sarsıldığını gördü ve yağlı saçlarıyla profesör, talimatlar için omzunun üzerinden müdüre şöyle bir baktı. Harry, onun bakışının yönünü takip etti ve Remus'un mavi gözlerindeki karanlığı gördü, ama ifadesi değişmemişti. Şaşırmış görünmüyordu. Sadece başını salladı.

Snape geriye döndü, derin bir nefes aldı ve devam etti. "Isaacs, Anthony."

Bir süre için her şey yolunda gidiyormuş gibi göründü. Belki de Geoffrey Hopper sadece tesadüfen orada değildi, treni kaçırmış, taşınmış, ya da gelmekle ilgili fikrini son anda değiştirmiş olabilirdi. Beş yeni öğrenci binalarına seçildi, sonra altıncı ve yedinci. Ama sekizinci öğrenci orada değildi. Dokuzuncu da öyle...

Artık tüm salonu yüksek seli fısıldanmalar kaplamıştı, yeni öğrenciler dehşete düşmüş görünüyordu. Herkes, eksik olan üç öğrenciyi bulmak için etrafına bakınıyordu, fakat Snape aldırmadan isimleri okumaya devam etti. Harry, onun bu inadına hayranlık duymak zorunda kaldı. Onuncu öğrenci (Johnsons, Kelly) Gryffindor'a seçildi, onu iki Slytherin, bir Hufflepuff ve üç Ravenclaw takip etti. Ve sonra, yine hiçbir şey... Gelmesi beklenen öğrenciler ortaya çıkmadı. Bunlardan bir tanesi de Robert Lichtenstein'dı, On Dört Aile'den birinin tek çocuğuydu. Harry onunla hiç tanışmamıştı, ama adını biliyordu, orada olması gerektiğini de.

Neredeler? diye fısıldadı birçok ses. Neler oluyor?

Ama Harry biliyordu.


Fred ve George Weasley'nin arkadaşı olarak geçirdiği uzun yıllar, Lee'ye karanlığı nasıl kullanması gerektiğini öğretmişti ve 1 Eylül 1992 gecesi de öncekilerden farklı değildi. Annesi, televizyonun başına kurulana kadar gece olmuştu ve Lee, annesini görmezden geldi. Bunu yapmaktaki temel sebebi prensipleriydi. Annesini seviyordu. Onun üzüntüsüne saygı duyuyordu ve oğlunun kocasıyla aynı kaderi paylaşmasından duyduğu korkuyu anlayabiliyordu. Ama Lee, annesinin sırf kendi korkularını bastırmak için, oğlunu değiştirme çabalarına hak vermiyordu. Ve söz vermiş olsa da, olmasa da, değişmeyecekti.

Sessizce içini çekerek penceresini açtı. Neyse ki evleri, nispeten eskiydi ve Lee'nin pencerelerindeki kilitler uzun zamandır işe yaramaz haldeydi. Kimse de tamir etme zahmetine girmemişti. Zaten kim bir Seherbaz'ın evini soymaya kalkışırdı ki?

Babasını düşünmek, Lee'nin yutkunmasına neden oldu. Babasını mutfakta, bir elinde Gelecek Postası, bir elinde bir bardak portakal suyuyla görmeyi beklediği sabahlar oluyordu. Acıya alışmıştı, ama içindeki öfke hâlâ tazeydi. Bir gün, bir şekilde, savaşta anlamlı bir rol üstlenecek, babasının başladığı işi bitirecekti. Annesine bu düşünden hiç söz etmemişti, eğer bunun hakkında tek kelime ederse, annesinin onu bir sandığa kilitleyip bir daha dışarı çıkmasına izin vermeyeceğinden emindi çünkü. Ama bu hayal kurmasına engel değildi. Bir gün yapılması gereken işlerin tümünün üstesinden gelecekti.

Pencere, hiç ses çıkarmaksızın açıldı, bu iyiye işaretti. Lee, yavaşça bir bacağını pencereden dışarı attı, sonra Silsüpür 9'unu ardından da küçük sırt çantasını aldı ve Fred'le George'a sandığını Hogwarts'a götürdükleri için minnet duydu. Planda neyin ters gittiğini, ya da nerede olduklarını bilmiyordu, ama daha fazla bekleyemezdi. Her halükârda okula gidecekti, belki onlarla yarı yolda karşılaşırdı, işte bu çok daha iyi olurdu.

Derin bir nefes alıp, aşağıdan gelebilecek herhangi bir sesi dinleyerek kendini dışarı attı. Ama annesi o korkunç Muggle dramını izlemeye devam ediyordu, ses seviyesinde de hiçbir değişiklik olmadı. Bir ayağını dikkatlice süpürgenin diğer tarafına attı, yeri tekmeledi ve havalandı.

Lee dudağını ısırdı. "Özür dilerim, anne." dedi, bunu tüm kalbiyle kastederek. Onu incitmek istemiyordu, ama geri dönmek zorundaydı. Sadece annesinin bunu anlayışla karşılamasını diliyordu.

"Helga Hufflepuff, bir sözünde 'En büyük kahramanlar, en karanlık zamanlarda belli olur.' demiştir. Haber vermeksizin gelirler, ama tüm kahramanlar aynıdır. Onlara ihtiyaç duyulduğu için yanımızdadırlar, gerektiğinde lazım geleni yaparlar, çünkü biri bunun üstesinden gelmelidir ve umut kalmadığında bile imkânsızı başarırlar."

James'in gözleri kalabalığın üzerinde gezindi. Bazıları onun bu beklenmedik başlangıcından dolayı şaşkın olsa da, diğerleri daha iyi dinleyebilmek için başlarını kaldırmışlardı. James devam etti.

"Kahramanlar, her şekilde, her boyutta karşımıza çıkabilir. Ve kahramanlar sadece karanlığa karşı verilen mücadelenin ön sıralarında, ölüm riskini her gün tadarak savaşanlardan ibaret değildir. Bazıları kendini göstermez, ama onlar da birer kahramandır. Kahramanlar, kendilerini düşünmeksizin diğerlerine yardım edenlerdir; çocuklarımıza miras kalacak olan dünyanın şimdikinden daha iyi olması için çalışanlardır. Kahramanlar, yapılması gerekeni takdir veya ödül beklemeden yapanlardır.

"İnsanlar kahramanlara ihtiyaç duyduğumuzu söylüyor. Benim buna cevabım ise şu: Kahramanlar her yerde. Etrafınıza bakın. Gerilerde savaşan, en küçük katkılarla bile savaşa bir şekilde dâhil olan herkes birer kahramandır. Hepimiz Seherbaz olup insanları Ölüm Yiyenlere karşı koruyamayız, ama bu önemli değildir. Hepimiz kahraman olabiliriz. Hepimiz savaşabiliriz."


Altı öğrencinin Salon'da olmadığı anlaşıldığında, Snape'in bile gergin olduğu açıkça görülüyordu. Profesörlerin haşin bakışları da öğrencileri susturmaya yetmiyordu. Hepsi, sanki eksik olan öğrencilerden biri o anda çıkıp geliverecekmiş gibi etraflarına bakınıyordu. Ama hiçbiri gelmedi ve Müdür Yardımcısı, inatla listedeki isimleri, hangisinin öne çıkıp çıkmayacağını bilmeksizin, okumaya devam etti.

Remus sıkıntılı görünüyordu. Harry, daha önce onu hiç şaşkın görmemişti -Remus böyle olmasını bekliyor muydu? Harry merak etti- ama şimdi müdürün çok üzgün olduğu her halinden belliydi. Hayal kırıklığına mı uğramıştı? Belki. Snape'in çekinmeden isimleri okumaya devam etmesini izledi, ama Harry biliyordu ki onun da içi rahat değildi.

Listenin sonuna yaklaşılıyordu. Hufflepuff'a seçilen Jason Reagan'dan sonra geriye üç öğrenci kalmıştı. Ardından Zacharias Smith, Ravenclaw'a gitti. Sonra da;

"Thomas, Juliet."

Yine hiçlik. Snape gürültüyle içini çekti, ismi bir kere tekrar ettikten sonra devam etti. Ginny, Gryffindor'a seçildi, ama kimse buna ortada olmayan yedi öğrenciye ettiği kadar dikkat etmedi. Kaçaklar bile durgunlaşmıştı, Ginny adına seviniyorlardı tabii, ama depresyon bulaşıcıydı. Daha törenin başında, normalden daha az yeni öğrenci olduğu belliydi, ama peki ya gelmeyen o yedi öğrenci? Hogwarts'a neler oluyordu da öğrenciler gelmekten korkmuştu?


James sesini alçak tutuyordu - meydanın dört bir tarafındaki çınlayan büyüler sayesinde bağıra çağıra konuşmaya gerek yoktu. Konuşmayı Diagon Yolu'nda yapmayı istemesinin birinci nedeni, buranın büyücü dünyası için bir sembol haline gelmiş olmasıydı, ayrıca oldukça geniş bir alandı. Şimdiyse James daha geniş bir yer seçmiş olmayı diliyordu, çünkü kalabalık, meydanın kapasitesini yavaş yavaş aşıyordu. Ama bu toplantı başka nerede yapılabilirdi ki? Diagon Yolu güvenli olarak kalan tek yerdi, Hogwarts hariç, ama Hogwarts o gün yeni öğrencileriyle eğitime başlamıştı.

Gökteki aya baktı ve Remus'u düşündü. Ne pahasına olursa olsun, Remus onları korurdu. Hep korumuştu.

"Sizlere kesin sözler veremem. Yeterince cesaret ve direncin bu savaşı kazanmamız için yeterli olacağını garanti edemem -ama bazı savaşların mücadele etmeye değer olduğunu söyleyebilirim. Uğruna ölmeye bile değecek nedenlerimiz var.

"Bu aralar çok fazla kayıp verdik, biliyorum. Yirmi yedi masum erkek, kadın ve çocuk burada, Diagon Yolu'nda, sadece yanlış zamanda yanlış yerde oldukları için hayatlarını kaybettiler. Yaslarını tutuyoruz. Tutmaya da devam edeceğiz. Ama onları hatırlamanın en güzel yolu, bu fedakârlıklarını onurlandırmaktır. Evet, ölmeyi hiç istemediler. Ama onları umudumuzu kaybederek anmayalım."


Remus ayağa kalktı ve umutsuzca kendisine bakan yüzlerce gözü izledi. Kalabalık karşısında nadiren kaygılı olurdu, ama bu kez konuşmaya başlamadan önce yutkunmak zorunda kaldı. Buna rağmen, sesi sakin ve pürüzsüz çıktı.

"Öyle görünüyor ki, önceden hazırladığım konuşmam, artık o kadar da anlamlı değil." diye başladı söze. "Özellikle, az önce tanık olduğumuz olaydan sonra. Onun yerine, Seçmen Şapka'nın da yaptığı gibi, birlik olma gereğinden söz edeceğim.

"Bu salonda, dört farklı binanın öğrencileri yer alıyor. Dört farklı inanç ve farklı gelenekler. Ama ortak bir noktamız var: Hepimiz Hogwarts'lıyız." Öğrenciler başlarını sallıyorlardı, hatta bazı Slytherinler bile. Genç Malfoy ise son derece sıkılmış görünüyordu, ama Remus onun için konuşmuyordu. O, seçimini aydınlıktan yana kullananlara ve korku nedir bilenlere hitap ediyordu.

"Ne olursa olsun, hepimiz, Hogwarts geleneklerinin varisiyiz. Hepimiz herhangi bir binadan daha önemli bir şeyin parçasıyız: Slytherin'den, Gryffindor'dan, Hufflepuff'tan, ya da Ravenclaw'dan daha büyük bir şeyin. Birlikteyken, ayrı olduğumuzdan çok daha güçlüyüz, bu Hogwarts'ın defalarca kanıtladığı ve bu karanlık günlerde bir daha ispatlamamız gereken bir gerçek."

"Savaşın Hogwarts'ı etkilemeyeceğine dair sizlere söz veremem. Birçok şekilde etkilendik bile -bu gece bunu gördük, çünkü yedi genç cadı ve büyücü, aramızda değil. Onun yerine, savaştan kaçmak için evlerindeler." Yutkunma isteğine karşı savaştı. "Devam etme seçiminizi takdir ediyorum. Ve tam tersini yapmak çok daha kolayken, burada bizimle kalmaya karar verdiğiniz için sizlere teşekkür ediyorum."


Rüzgâr, Lee'nin gözlerini sızlattı, ama o, bir defalığa mahsus olmak üzere, hissettiği acıdan dolayı mutluydu. Uzun zamandır Kendini bu kadar özgür, bu kadar kendisi gibi hissetmemişti. Annesinin sihirle ilgili her türlü şeyden duyduğu korku, Lee'nin en çok hoşlandığı şeyleri yapmasına engel olmuştu -annesinin onu yok etme girişiminden sonra süpürgesine dokunamamıştı bile. Anlamıyor, diye düşündü kendi kendine, sözünü tutmadığı için suçlu hissetmemeye çalışarak. Sihir yeteneğimi bir kenara atamam, ama annem bunu anlamıyor.

Şüphesiz, oğlunun kaçtığını anladığında çok kaygılanacaktı ve bunları düşünürken, annesine hiç değilse bir not yazmış olması gerektiği Lee'nin kafasına dank etti. Annesi, o Muggle ulaşım yollarının metrelerce yükseğinde uçarak seyahat ederken onu durduramazdı, ama ona bir not yazmak Lee'nin hiç aklına gelmemişti. Hogwarts'a vardığım zaman hemen ona bir baykuş yollayacağım, diye kendi kendine söz verdi. Eminim Profesör Fletcher bana ne kadar kızgın olursa olsun, anneme iyi olduğumu söylememe izin verecektir.

Bu düşünce, ona kendini biraz daha iyi hissettirdi, ama suçluluk duygusunu tamamen yok etmedi. Evden ayrılırken, ne tür bir işe girdiğini kafasında tartamayacak kadar öfkeliydi, ama soğuk rüzgâr onun aklını başına getiriyordu. Ne olursa olsun, annesi onun sahip olduğu ailenin tek parçasıydı ve hiçbir zaman onu kaybetmeyi göze alamazdı. Yapmak zorunda olduklarını ve bunların nedenlerini anlamasa bile. Lee, mevsime göre fazla soğuk olan rüzgârı yüzünde hissederek acı acı tebessüm etti. Bunun karşılığını göreceksin, anne. Söz veriyorum. Bu aklından geçen en son düşünce oldu.

Kafası o kadar karışıktı ki, havada uçarak kendisine doğru gelmekte olan kırmızı parıltıyı fark edememişti. Kıvılcım, ona çarparak süpürgesini ölümcül biçimde sarsmaya başladı, öyle ki süpürge neredeyse elinden kayacaktı. Lee küfretti, umutsuzca dengesini sağlamaya çalıştı ve patlayarak geceyi gündüze çeviren beyaz ışığı fark etmek için hiç zamanı olmadı.

Ve her şey karardı.


Üçlü, Gryffindor kulesine gitmek için diğer bina arkadaşlarını takip ederken Ron, Harry'ye döndü. "Profesör Fletcher'ın en sonunda Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersine gireceğine inanabiliyor musun?" dedi sırıtarak. "O eski bir Seherbaz. Bize göstereceği muhteşem lanetleri sadece hayal edebiliyorum -"

"Doğrusunu söylemek gerekirse, Ron," diye sözünü kesti Hermione, Ron'un kaşlarını çatmasına sebep olarak. "Bu sene karanlık yaratıkları işleyeceğiz, yani kimin öğrettiği önemli değil." Harry kıs kıs gülünce, Ron ona ters ters baktı.

"Sen de mi?"

Harry omuzlarını silkti. "Biliyorsun, o haklı."

"Tabii ki haklı," diye atıldı Ron. "O, Bayan Her-Şeyi-Bilen."

"Oturup tahmin yürütmek yerine ağabeylerinden birine sorsaydın, bunu sen de biliyor olurdun," diye ters ters cevap verdi kız.

Ron homurdandı. "Ağabeylerim mi? Fred ve George'un neler uydurabileceğini hayal edebiliyor musun?"

Hermione kıkırdadı ve hemen ardından, üçlünün arkasından bir ses yükseldi. "Bunu duyduk!" diye bildirdi George. "Ve -"

"Bunu unutmayacağız," diye tamamladı ikizi.

"Pek çok şeyi unutmazsınız zaten, ama şimdi hiç sırası değil," diye mırıldandı başka bir ses.

"Hayır, Ginny, hayır. Daha ilk günden ağabeylerinle alay etmemelisin," diye kardeşini azarladı Fred.

"Etmemeli miyim?" diye çıkıştı en genç Weasley. "Müdür Lupin'in konuşması boyunca saçımı yeşile çevirmeye çalıştığınız için bunu hak ettiniz!"

George yüzünü buruşturdu. "Başarıyorduk da. Tabii Hermione oyunbozanı bize çevirmeseydi..."

Hermione, onun ters bakışını aynen iade etti. "Bir Kaçak'ın diğerine şaka yapmayacağını sanıyordum," diye sertçe yanıtladı.

"Hayır," dedi Fred. "Kaçaklar sadece -"

"İntikam almak için doğru zamanı bekler," diye tamamladı Ginny, tatlı tatlı gülümseyerek.

İkizler sıkıntıyla birbirlerine baktı. George tiksinti içinde kollarını havaya kaldırdı. "Evet, işte bu!"

"Buraya kadarmış," diye onayladı Fred.

"Korkunç." George başını salladı.

Ginny, kafası karışmış bir hâlde, bir ona bir diğerine bakıyordu. "Ne?"

"Buna inanamıyorum," diye devam etti George, omuzları yenilginin etkisiyle düşerek.

"Ne büyük bir utanç..."

"Anlamıyorum, neden -"

"Siz ikiniz şunu kesip bize neden bahsettiğinizi söyleyecek misiniz?" dedi Ron. İkizler ona bakmak için döndüler.

"Artık bunun geri dönüşü yok," dedi Fred, acı acı.

"Kaçınılmaz."

Fred üzüntüyle başını salladı. "Ginny bizden biri. Bir Kaçak. Saf ve duru..."

George kıs kıs güldü. "Başka bir şey olmak için kesinlikle fazla kötü."

"Bunu anlamanız bu kadar uzun mu sürdü?" Ron gözlerini devirdi, ama Ginny sadece burnundan küçümseme belirtisi bir ses çıkardı.

"Sizin onayınızı aldığıma memnun oldum," dedi ağabeylerine. "Çünkü siz isteseniz de, istemeseniz de bir Kaçak olacaktım."


Lee, gözlerini açıp açamayacağını anlamaya çalışarak, gözünün önünde dans eden yıldızları kovmaya çabaladı. Neden sonra, bunların gerçek yıldızlar olduğunu ve kendisinin gökyüzüne bakarak soğuk çimlerde yatmakta olduğunu fark etti. Tekrar kendine gelebilmesi birkaç dakikayı aldı, kafası bir Muggle topacı gibi çılgınca dönüyordu. Birkaç dakika boyunca gözlerini kısarak tamamen kendine gelmeye çalıştıktan sonra Lee, süpürgesinden düşmüş olması gerektiğini fark etti ve onunda yakınlarda bir yerde olduğunu umarak yanlara doğru yuvarlanmaya başladı.

Süpürgesinin yerinde, bot giymiş bir çift ayakla karşılaştı. Baş döndürücü bir şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırarak bu ayakların orada ne işi olduğunu anlamaya çalıştı -şu anda, düştüğünde üzerinde uçmakta olduğu ormanda. Kafasını, ayakların görüntüsünün silinmesi için temizlemek istercesine salladı, ama gözleri yukarı doğru yöneldikçe, bu ayakların bileklere bağlı olduğunu fark etti. Bilekler bacaklara bağlıydı, onlar da bir vücuda... eli kendi süpürgesini tutmakta olan bir vücut. Olamaz.

Sonunda Lee, süpürgesinden durup dururken düşmediğini hatırladı. Havada o patlamayı yaratan şey her neyse, onun tarafından süpürgesinden düşürülmüştü. Bu da demekti ki, biri ona tuzak kurmuştu ve Lee bu kişinin Muggle annesi ya da onun herhangi bir arkadaşı olmadığına dair rahatlıkla bahse girebilirdi. Ve bu kişi kesinlikle Fred veya George da değildi, çünkü ikisi de böyle pahalı botlar giymezdi. Ve onlar da değilse... Hastalıklı bir his midesini rahatsız etmeye başladı.

Lee sendeleyerek ayağa kalktı ve Bellatrix Lestrange'le yüz yüze geldi.


"Umut oldukça, karanlık bize hükmedemez. Bir kişi bile mücadeleye devam ediyorsa, savaş bitmemiş demektir," diye yumuşakça devam etti James. Birçok göz onu izliyordu ve James, bütün bu insanların sahip oldukları umudu yaşatması için dua ediyordu. Başını sallayarak konuşmaya devam etti. Sesi dengeli ve güçlüydü. Ve kararlı.

"Ben dövüşeceğim. Sonuna kadar mücadele edeceğim, çünkü inanıyorum ki, dünyamız uğrunda ölmeye değer. Bugün, sizlerden de benim yanımda olmanızı istiyorum. Kaçmayın. Eğer Diagon Yolu bizlere bir şey kanıtladıysa, o da bizim için saklanacak hiçbir yerin kalmadığıdır. Sizden bunu denememenizi istiyorum. Yanımda olun. Sonuna kadar savaşın.

"Size, umut hakkındaki bu sözlerden biraz daha fazlasını da söyleyebilirim. Ben, Sirius Black gibi, Karanlık Lord'la yüzleşen ve sağ kalan, ona meydan okuduğu için korkunç bedeller ödeyen insanlarla kıyaslanamam. Ama o, mücadele etmeyi sürdürdü. Ve hep öyle yapacağını biliyorum."

"Bu dünyada, büyük veya küçük, birçok kahraman var. Sizden, öne çıkıp onlardan biri olmanızı istiyorum. Bu savaşı sonlandırmak için. Ve hiçbir şeyimiz yoksa bile, yarınlarımız adına savaştığımızı hatırlamak için."

Çeviren: Stupefy00