Bölüm Otuz Altı: Sahte Alevler İçinde
24 Eylül.
Son gün.
Tonks gülümsemeden edemedi. Neredeyse dört aydır bugün için çalışmıştı, terlemişti, kanamıştı ve savaşmıştı. Sık sık, asla bitmeyeceğini düşünmüştü - son testlerinin ortasında bile o anın yıllar kadar uzak olduğunu düşünüyordu. Şu anda, her şeye rağmen, oradaydılar; 4904 numaralı Seherbaz Adayı Sınıfı'nın öğrencileri bunu başarmışlardı. Bir saat içinde, Rehberleri tarafından seçilmiş olacak ve yolculuklarının son görevi başlayacaktı.
Dana, Tonks'un dirseğini yakalayarak "Burada olduğumuzda zar zor inanabiliyorum." diye fısıldadı.
Tonks'un gülümsemesi büyüdü. "Ben de öyle."
Adaylar bir küme halinde sırtlarını göle dönerek Eğitim Sahası 2'de durdular. Karşılarında aktif Seherbazlar duruyordu, Tonks sadece onlardan 18 tanesini sayabilmişti, adaylar on dokuz kişiydiler. Bu birinin Rehber alamayacağı anlamına mı geliyordu? Tonks yutkundu ve bir anda kendini daha fazla gülümseyemez buldu. Toplamda yirmi aday olmalıydı ve Alexander Fisher'ın eğitimlerinin arifesinde gitmeyi seçmemesi gerekiyordu. Savaşmak için hiç kalbi kalmamıştı. Avalon'un yerini ve amacını saklı tutmak için, sıkı bir hafıza büyüsüne isteyerek boyun eğmişti, ama Tonks onun nereye kaçtığını bilmiyordu. Tek bildiği şey gittiğiydi ve Sınıf 4904 onun ayrılışından dolayı hala şoktaydı.
En çok zorlanan June'du, biliyordu. June Whitenack Alexander'a diğer herkesten daha fazla yakındı. O kadar yakındı ki diğer adaylar eğitim bittikten sonra onlara ne olacağını merak etmeye başlamışlardı. Şimdi, Oscar Whitenack'in küçük kız kardeşi uzak ve kafası karışmıştı, ihanete uğramakla endişeli olmanın ortasında takılıp kalmıştı. Alexander tek bir kelime etmeden çekip gitmişti, basitçe kayıplara karıştı ve kimse Hestia Jones gelip de Alexander'ın gece ona uğrayıp Seherbazları sonsuza kadar terk ettiğini söyleyene kadar onun ayrıldığını bilmedi.
Dana dirseğiyle dürttü. "İyi misin?"
"Evet." dedi Tonks düşüncelerinden ayrılarak. "Sadece düşünüyordum."
"Evet, çok, çok uzaklardaydın." diye cevapladı arkadaşı. "Bu sabah Cornelia'nın olduğu gibi."
"Şaka yapma." Tonks nefes aldı. Bu da başka bir gizemdi. Önceki akşam Cornelia ortadan kaybolmuştu. Eğitmenler bile bunun nedenini bilmiyormuş gibi gözüküyorlardı. Alexander'ın tersine, saat gece yarısını gösterdiğinde dönmüştü, sarsılmış gözüküyordu ama sağlığı yerindeydi. Ayrıca çok sessiz kalıyordu ve kahvaltı boyunca düşünceli bir şekilde hayallere dalıyordu. Direk bir soru sorulmadan cevaplamıyordu. Şimdi Tonks, Cornelia'yı Horace ve Jason'ın arasında durmuş, Jason'ın yaptığı egoistik bir yoruma gülümserken görüyordu.
Bölüm Dört'ün adayları garip bir gruptu ama zamanla birleştiler. Jason şüphesiz bir şekilde küstah, aşırı güvenli ve biraz da ben-merkezci kalırken, daha önceki üstünlüğünden ayrılmış ve sınıfını birinci bitirmek için sıkı çalışmıştı. En çok değişen muhtemelen Cornelia'ydı; ağırbaşlı, sessiz ve geleneksel bir On dört Aile üyesinden yaratıcı ve açık görüşlü birine dönüşmüştü. Hala doğal zarafetini korumayı ve kendinden emin olmayı başarabiliyordu ki bu da Tonks'un başarmayı dilediği bir şeydi. Horace da daha kendinden emin gözüküyordu- Avalon'da geçirdiği zaman, omuzlarındaki bir Muggle'dan doğma Slytherin olmanın ağırlığını hafifletmişe benziyordu. Tabi ki hala düpedüz bir sinsiydi ama sinsilik Seherbazlar için iyi bir özellikti ve sınıfını ikinci olarak bitirmek için sinsiliğini kullanmıştı, June Whitenack ve Alain Brittingham'ı kıl payı farkla atlamıştı. En az değişen de muhtemelen Dana idi- hala neşeli, çalışkan ve tamamıyla aşırı cesurdu - ama bir şekilde bölümünün yerel risk-alıcısı olmuştu, bu da Cornelia'nın tedbirini ve Horace'ın inceliğini dengeliyordu.
Bir şekilde yakın olmaya başladılar. Ah, Jason hala Cornelia'yı kurtaran herkesi deli ediyordu ( ve Tonks Jason'ın sakin ve güzel eski-Slytherin'i fırsat buldukça diğerlerinden daha çok usandırdığından şüpheliydi), ama onlar bir takımdı. Ne olursa olsun birlikte durmalıydılar, durmalılar. Stres, acı ve baskı, aralarındaki bağı yedi yıl boyunca Hogwarts'daki eski sınıf arkadaşlarıyla oluşturmaya çalıştığı bağdan daha derin bir hale getirdi. Onlar önemsiz arkadaşlardı. Aday arkadaşları ise daha fazlasıydı.
Ani bir sessizlik toplanmış adaylardan ve Seherbazlardan oluşan bir kalabalığı yardı ve Tonks'un başını kaldırmasına sebep oldu. Sirius Black öne bir adım attı, koyu mavi cüppesi hafif bir rüzgârda etrafında dalgalanıyordu. Boğazını temizledi ama buna gerek yoktu. Herkes zaten ona gözlerini dikmişti.
"Artık hepiniz birer Seherbazsınız." dedi sessizce. "Soyunuzu, ailenizi, arkadaşlarınızı ya da geçmişinizi önemsemiyoruz. Eskide kalmış sadakatlerin burada yeri yok; eski Binaların ya da mirasların ayrımı burada yok. Hepiniz eşit durumdasınız. Hepiniz Seherbazsınız.
"Büyücülük Dünyasının yüzde birinin onda biri sizin üzerinde ilerlemeyi seçtiğiniz yolu seçiyor. Eğer en iyisi olmasaydınız burada olmazdınız. Karanlık ve aydınlığın arasındaki bariyer olmayı seçen az kişiden birisiniz. Seçmiş olduğunuz yol, sizi ölümden çok daha büyük bir şeyle nadiren ödüllendirir. Yanımda-" Kütüphane'nin bir yanını eliyle gösterdi ve isimler sağındaki duvarda yavaşça belirmeye başladı "-Anı Duvarı var. Üstüne kazılmış olan isimler sizden önce gelenler ve karanlık karşısında savaşırken düşenler. Çok azı yaptığınız seçimi anlayacak, şimdi durduğunuz yerde durmuş olalar hariç."
Tonks daha önce bu isimleri görmemişti, orada olduklarını bile bilmiyordu. Birdenbire, bunun son işaret olduğunun farkına vardı. Başlamıştı.
"Eğer istatistikler güvenilecek bir şey ise," diye devam etti Sirius düz bir şekilde, "çoğunuz öleceksiniz. Ama eğer gelenek güvenilecek bir şeyse, son derece cesur bir şekilde yapacaksınız ve belki de en önemlisi olarak. bir fark yaratacaksınız. Bir defa bu yeri terk ettiğiniz zaman, çoğu, davranışlarınızın anlamsız olduğunu iddia edecek, savaşın savaşmaya değmeyeceğini ama bu isimler bu sözdeki yalanı ispatlıyor. Hiç değilse, fedakârlıklarını onurlandırın. Onların devam edemediği yerde devam edin ve Seherbazların uzun çizgisindeki gelecek nesil olun.
"Roma İmparatorluğu'ndan beri, Seherbazlar Büyücülük türünün içindeki masumları korudu. İpi ele aldık ve karanlığın güçlerini en güçlü hallerinde olmalarına rağmen savdık. Bugün, bir adım ileri atacak ve o sorumlulukların farkına, Rehber'inizin yanında farkına varacaksınız."
Yavaşa, cüppesinden bir parşömen çıkardı ve adaylar nefeslerini bunu bekliyorlarmış gibi tuttular. Tonks omurgasında bir ürperti hissetti - işte o an. Gelecek seneyi kiminle geçireceğini, kimin yanında savaşacağını, kimden öğreneceğini ve kime bakarak ondan daha iyisini yapmaya çalışacağını öğrenmek üzereydi. Lütfen Jones olmasın, diye düşündü çaresizce. Onunla bir sene daha geçirmek zorunda kalırsam gözlerimi bir çay fincanıyla doldururum. Tonks neredeyse kendi düşüncesine gülecekti. Hestia Jones'a büyük bir saygı duyuyordu, ama genç kadın kişiliklerinin uymadığından emindi. Jones basitçe çok... basmakalıptı, Tonks'u zaten Nymphadora diye çağırmaya çalışmıştı.
"Clearwater, Jason." Sirius konuşurken Hestia Jones bir adım öne çıktı, Tonks'un da mutluluktan uçmasına sebep oldu. Jason'la mükemmel bir uyum oluştururlardı - egosundaki delikleri doldurmak için yeterince iğneleyiciydi ve öyle sertti ki, Jones bile arkada kalmamak için problem yaşayabilirdi. Daha da önemlisi, Jason'la eşleşmesi şunu gösteriyordu ki Tonks Jones'la olmayacaktı ve bu da canına minnetti!
Jones, Jason'la el sıkıştı ve birlikte bir kenara gittiler.
"Smeltings, Horace." Jessica Avery bir adım öne gitti ve Tonks Horace ileri yürürken onun omuzlarına bir şaplak indirdi ve sırıttı. Görünüşte, bu ikili ilginç bir kombinasyon oluşturuyordu; ölmüş bir Ölüm Yiyen'in kız kardeşi ve yaşadığı bilinen tek Muggle doğumlu Slytherin pek de uymuyordu ama Tonks onların çok fazla benzediğini biliyordu. Düşünebileceğinden çok fazla Slytherin Seherbazlara katılmıştı ve bu ikili de bir çeşitti.
"Whitenack, June." Kıvrak sarışın Rehberiyle tanışmak için öne zıpladı ve Adam Macmillan kızın bedenini neredeyse cüceleştiriyordu. Macmillan özellikle uzun değildi tabi ki ama June iyi gününde 1.60 cm olabilmeyi başarıyordu - eğer kalın tabanlı botlarını giyiyorsa ama Macmillan onu gülümseyerek karşıladı ve çift okul ve göl arasındaki diğerlerine katıldı.
"Brittingham, Alain." Tonks'un bir zamanlar ki erkek arkadaşı ayrılmak için Mucia Coleman'a katıldı ve Alain onun gözlerini yakaladığında gülümsemeye çalıştı. Asla ciddi bir ilişkileri olmamıştı ama Alain iyi bir adamdı - sadece onun diğer tarafa geçmesinin daha hızlı bir şekilde olmasını diledi. Bütün süreç çok uzun sürüyordu.
"Binns, Gabriel." Kingsley Shacklebolt, Hogwarts'ın en sıkıcı (ve en ölü) profesörünün büyük torunuyla tanışarak diğer çoğu adayın kaşlarını kıskançlıkla çatmasına sebep oldu. Shacklebolt herkesin ikinci favori eğitmeniydi ve eğer o da kapıldıysa-
"Tonks, Nymphadora." Mutluluğuna mutluluk katarak, Bill Weasley öne bir adım attı ve aynı zamanda Tonks Dana'nın "Şanslı seni" diye fısıldadığını duydu. Weasley herkesin favori öğretmeniydi tabii ki muhtemel Jason istisnası hariç, o kızların onu bu kadar sevmesinin sadece görünüşü yüzünden olduğu konusunda ısrar ediyordu. Tonks Weasley'in yakışıklı olduğunu inkâr edemezdi, onun öğretebilme yeteneğini etkileyeceğini de hiç düşünmedi. Ayrıca, koca bir saatini Weasley'in ne harika gözleri olduğunu söyleyerek geçiren de o değildi ve Dana'nın arkasında mırıltı halinde söylediklerini görmezden geldi.
Weasley elini uzattı ama Tonks elini uzatmışken kendi ayaklarına takılıp sendelemeyi başardı. Bill yetişip kızı yakaladı ve diğer adaylar kıkırdadı. Tonks yüzünün kızardığını hissettiğinde Sirius bile kıkırdamıştı.
"Hoş geldiniz, Bayan Tonks." Weasley kıkırdadı tatlıca ama Tonks yine de bunun onun için olduğunu sanmıyordu. En azından tamamen değil. "Ya da Nymphadora'yı mı tercih edersin?"
"Kesinlikle hayır!" diye sertçe karşılık verdi, sonra yine kızardı. "Yani, Tonks iyi olur, harika olur."
"Tonks öyleyse." diye kıkırdadı yine, Tonks'u kolundan alıp öbür tarafa çekerken. "Hadi"
Diğerlerine katıldılar ve Tonks yarışan kalbinin biraz sakinleştiğini hissetti. Sonunda başarmıştı. Eğitim sona ermişti - Rehberlikten başka, en çok istediği Rehber'e atanmıştı.. Eğer sendelememeyi başarabilseydi, mükemmel bir gün olabilirdi ama sonra o hep bir şeylere takılıp sendelemeyi başarırdı ve bu yüzden bu olabileceğinin en mükemmeliydi.
Geri kalan atamalar ilk beşinden daha hızlı geçti - ama belki bu artık beklemek zorunda kalmadığı içindi. Sırada yemek vardı ve sonra da gerçek dünyayla tanışacaklardı. Aniden, Avalon'u terk etmek için daha fazla bekleyemedi. Adaylar sadece üç buçuk aydır buradaydılar, ama bu sanki sonsuza kadar sürmüştü. Belki de bu hepsinin çok değiştiğinden dolayı böyle hissettirmişti.
Yine de, diğerlerini izlemek ilginçti. Cornelia hala herkesi süren ve sanki son bir hata bulup da düzeltmek istercesine bakan Frank Longbottom'la eşleşti. Şans eseri, Alice Longbottom bölüm dördün kalan üyesini seçti ve Tonks Dana'nın bölümdeki iki numaralı Seherbazla eşleştirildiğini fark edince oluşan sırıtışını gördü. Muhtemelen en garip çift Oscar Whitenack ve Tonks'un katlanamadığı iğrenç Calvin Waters'tı. Gördüklerinden anladığı kadarıyla, büyük Whitenack tıpkı küçük kız kardeşi gibiydi; gürültücü, pervasız ve sinir Calvin'in tersine iyimser ve düşünceliydi. Calvin'i isteyen biri olmasına şaşırdım, diye düşündü kendi kendine. Whitenack onu kabul ettiğine göre nazik olmalı.
Sıra Simon'a geldiğinde kalabalıkta bir şaşkınlık mırıltısı dolaştı. O da Kingsley tarafından seçilmişti ve bundan kısa bir süre sonra Francine Hoyt da kendine ikinci bir aday seçti. Herkes bir Rehber'in iki aday almasını bekliyordu(eh, biri yapmazsa açıkta kalanlar olacaktı, Rehberler sayıca yetersizdi), ama Tonks dışında kimse iki kişinin almasını beklemedi. Tonks kuzeninin Rehberlik edecek birini seçmemesine hiç de şaşırmadı. Eğer birinin bunu yapmamak için bir nedeni varsa, o da Sirius Black'ti.
Parşömeni sarıp sırıttı ve aniden asasını sallayıp kâğıda işaret etti "Gelenekten bahsetmişken," dedi. "Bir tane daha var, daha az korkunç ve yerine getirilmesi gereken bir tane."
"Incendio!"
Konuşurken bile, Sirius kâğıdı havaya attı ve herkes, kırmızı bir ışık bir jet gibi parşömene çarpıp kâğıdı parlak alevlere boğarken izledi. Biraz sonra, tezahüratlar eski adayların arasında patladı ve Tonks çoğu esas Seherbazın da sırıttığını gördü.
"İşte oldu." diye belirtti liderleri. "Bütün Rehberlere ve öğrencilere bu noktaya ulaştıkları için tebrikler. Şimdi görevinizin ve sorumluluklarınızın önemi üzerinde durmayacağım, zaten onları her biriniz çok iyi biliyorsunuz. Üzerine duracağım şey, hala sıcakken yemeği yemenin önemi olacak."
Otuz sekiz eski ve yeni Seherbaz, hep birlikte güldüler. Daha sonra, Tonks bu anın bir şeyleri bir araya getirdiğini fark etti. Hayatında ilk defa, onlar bir takımdı ve sona kadar beraber duracaklardı. Sirius'un daha önce dediği gibi, karanlık ve aydınlık arasındaki duvardı onlar. İşleri için çok azdılar, çoğu çok genç, yeni ve deneyimsizdi ama deneyeceklerdi. Ölümüne ya da değil, deneyeceklerdi.
Remus'un öğrencilerle Büyük Salon'da yemek yememeyi seçişinin üçüncü günüydü. Genellikle, böyle yapardı. Ofisine, odasına ya da seçtiği herhangi bir yere istediği yemeği kolayca getirtebilirdi. Ama yine de bir müdürün bile yalnız olması gereken zamanlar vardı ve bu da onlardan biriydi.
Sirius yürüyor. Tek başına.
İmgeleri net olmasa da sık sık olarak artıyordu. Dumbledore'un Kaynak hakkındaki sınırlı bilgileri bunun endişeli ya da üzgün olduğunda olabileceğini ima etmişti ama Remus bunun böyle olmasını beklememişti. Neredeyse Kaynak, ona sorunlarını nasıl çözeceği konusunda yardım ediyormuş gibiydi, ama nasıl olacağını bilmiyordu. Onu bilgiyle inanılmaz bir oranla besliyordu, ama akışa hiç bir anlam veremiyordu. Bir an için, Sirius'u yalnız başına gördü ve sonra da Remus oradaydı, James ve Peter ile birlikte. Sonra görüntüler bir anda değişmiş ve ölüleri ve ölenleri ya da basitçe Hogwarts'ın karanlık ve Ruh Emicilerle sarıldığını görmüştü. Artık neyin olduğunu, olabileceğini, olabildiği arasında bir ayrım yapamıyordu - bunu yapacak bir yol olmalıydı ama Remus'un hiç bir fikri yoktu.
Bir tek bildiği, ne zaman Sirius'u rüzgârlı bir yolda yürürken görse, midesinin düğüm düğüm olduğ en yaygın ve net imgesiydi. Ne zaman eski arkadaşına baksa ve gözlerinden değiştiğini okusa ve ruhunun derinliklerindeki karanlığı görse, aynı korku duygusu onu kaplıyordu. Remus neler olduğunu sormak istemiyordu, ama korkuyordu.
Müdür, gözlerini kapayarak derin bir nefes verdi. Şimdi ya da sonra, birine endişelerini anlatmak zorunda kalacaktı, ama içindeki his o kişinin Sirius olmadığını biliyordu. Önce James'i görmeye gideceğim, diye karar verdi aniden. James ve Peter. Bu, ona bunu götürmek için en iyisi. -
Remus'un daha önce görmediği bir fırtına adanın etrafında geziniyordu.
Karanlık şekiller dalgalı suyun üzerinde hızla yükseliyordu.
Şekiller kumsal boyunca koşuşuyordu. Büyüler aşırı erken gecenin içinde uçuşuyordu.
Sirius bir adım ileri atarken birine bağırıyordu-
Remus gözlerini kırptı, ama bunu yapmak sadece imgelerini değiştirdi. Gözlerinin önünde birisi beliriverdi, tanınması çok kolaydı ama lekeli olduğunu hissetmesi için yeterince oradaydı. Kötü bir şey -
İniltiler.
Şak.
"Deli misin? Hala yapabilirken teklifi kabul et!"
Zayıf ve solgun yüzüyle, James başını salladı. "Hayır."
"Bu senin tek şansın!" diye acı bir çığlık attı Fudge. "Daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor-"
"Teslim olmayacağım."
"Ama ela gözlerinde karışıklık vardı..."
Remus, nefesi kesilerek düşüncelerinden ayrıldı. Sirius'a olan endişesi Kaynak'a onun üstünde güç mü tanımıştı? Dumbledore'un notları böyle bir kontrol kaybından hiç söz etmemişti ama Remus kontrolü kaybetmeye yakındı. Kaynak ne zaman onu sürüklese, geri gelmesi her seferinde daha ve daha uzun sürüyordu ve Fawkes bile yardım edemiyordu. Bir keresinde, anka onu kendine getirmişti, ama şimdi... Remus yutkundu. Ne değişti? Artık bana güvenmiyor mu?
Dudağını ısırma isteğine karşı gelerek, Müdür dönüp Fawkes'a baktı. Kuşla bağı normal konuşma ihtiyacından öte derinleşmişti, ama bazen... bazen merak ediyordu. Fawkes Dumbledore'un arkadaşı olmuştu ve sonra kendini Dumbledore'un Hogwarts'taki varisine miras bırakmıştı ama onların ilişkisi aynısı değildi. Bir defasında, Remus bunun olabileceğini düşünmüştü ama sonradan bağ daha kırılgan bir hal aldı. Aralarında daha önce olmayan bir soğukluk derecesi vardı ve bu Remus'u korkutuyordu. Kaynak'ın gücüne karşı olan sorumluluğunu kaldırmak ve Hogwarts'ı korumaya yönelik ağırlık onu sıkıştırıp kırılmaya yaklaştırıyordu ve eğer Fawkes onu bıraktıysa, Remus kaybolabileceğini biliyordu.
Ve işte bu, değil mi? diye sordu kendine aniden parçalar yerine oturmaya başlayınca.
Savaş Remus'un limitlerini germekten daha fazlasını yapmıştı; onu arkadaşlarından uzaklaştırmıştı. Yıllarca, hepsi farklı hayatlar sürdüler ama beraber olmak için hep zaman buldular - özellikle Sirius'un hala yaşıyor olduğunu öğrenmeden önce. Onun mucizevî görünüşünden sonra, Çapulcular daha da yakınlaştılar; birbirlerine her zamankinden daha çok ihtiyaçları vardı. Şimdi, işleri onlar farklı yönlere ayırıyordu. James devleti bir arada tutmaya çalışıyor, Sirius kendini Avalon'a ayırmış ve Peter da hala boş bir çaba içerisinde herkesin Voldemort'un sadece İngiltere'nin değil, dünyanın problemi olduğunu görmesi için ülkeden ülkeye geziyordu. Bununla beraber olan sorun Voldemort'un iğrençliklerini yoğunlaştırmasıydı. Bilge bir şekilde adımını atıyor, saklanmış olaylar hariç dışarıdakileri kışkırtmıyordu. Ondan korkuyorlardı ama her ulus saklanmaya çalışıyordu. Eğer görmezden gelirlerse, gözden kaçabileceklerini umuyorlardı.
Yaptığımız şey bu mu? Remus dudağını ısırdı ve düşüncesini kafasında şöyle bir çevirdi. Tamamen yalnız değildi - dostları ve iş arkadaşları tarafından sarılmıştı - ama sanki bir parçası eksikmiş gibi hissetti. Çapulcular bir araya geldiğinden beri ne kadar olmuştu? Günleri parmaklarıyla sayamazdı ama çok uzun bir süre olmuştu.
Fawkes'a baktı ve anka kuşu ona parlak gözleriyle geri baktı. Üzgün gözler. Remus'un gördüğü şeyler gözyaşları mıydı yoksa onları sadece hayal mi ediyordu? Yavaşça kalktı ve Dumbledore'dan kalan şarap rengi sandalyenin arkasına tünemiş Fawkes'un yanına gitti.
"Bana ne demeye çalışıyorsun?" diye sordu Remus sessizce harika renkli tüylere dokunmak için elini uzatarak. Fawkes dokunuşuna başını dayadı ama Remus'a o üzgün gözlerle bakarak sessiz kaldı.
"Artık ayrılıyor muyuz?" diye fısıldadı Remus. "Sadece yavaşça... ama önemi var mı? Bu yüzden mi Çemberi yeniden kurmuyorsun?"
Tahmin karanlığın içinde bir çığlık gibiydi ama Fawkes gözlerini başka yere çevirdi. Bir şey vardı... ama hayır. Remus yakındı, ama yeterince yakın değil. İçini çekerek sandalyesine çöktü. Anka'ya yalvararak baktı. "Öyleyse niye?"
Fawkes sadece baktı ve Remus kuşun konuşabilmesini diledi. Bildiği tek şey, emin olduğu tek şey, bir şeyin yanlış olduğuydu ve arkadaşları da bunun bir parçasındaydı. Önemli bir parçasında... Hala bir şey eksikti ve bunun ne olduğunu söyleyemiyordu. Bunun arkasında mantıklı bir sebep olmalıydı. Aniden Remus'un boğazında bir yumru oluştu, sıradaki soruyu kelimelere dökemedi. Cesaret edemedi ve eğer özellikle cevap evet ise. Sirius mu?
James ve Peter'la olan randevusu beklediğinden biraz daha erken olmalı, diye karar verdi.
"Geç kalmak onların işi değil." diye yorum yaptı Lily sessizce, dudağını ısırmamak için çabalayarak. Sakin görünmek zordu ama yapmak zorundaydı. Tek Boynuzlu At Grubu'nun lideriydi ve eğer odanın içinde istediği gibi olta atmaya başlasaydı, diğerleri midesindeki hasta hissi fark ederdi.
"Şömine Çağırısı'nı deneyebiliriz yine." dedi Molly çabukça. O da endişeliydi.
Belli oluyordu ki, Lily baskıyı hisseden tek kişi değildi. Auriga Sinistra tırnaklarını yiyordu, Molly kızgında süveter şekilli kahverengi bir şey örüyordu, Jack Pieters Devlet ve Katliam; Modern Büyülü Dünyada Politik Bir Karşılaştırma'nın 699. sayfasını okuyordu ve Ted Tonks da henüz 10 dakika önce yemeğe başladığı havuç kâsesini yarılamıştı. Jason Montague bile oynadığı kart oyununa konsantre olamıyordu - birkaç dakikada bir duvardaki Muggle saatine bakıp kaşlarını çatıyordu. Lily görevi olarak yerinde durmaya çalışıyordu ama aynı saate kaç zamandır baktığını saklamak imkânsızdı.
Otuz beş dakika, kesin olarak söylemek gerekirse ve endişelenmenin de ötesine geçmişti.
Nicholas Flamel eksantrik, kestirilemez ve gariplikler sergileyen biri ve bazen de espri anlayışı düşük olabilirdi ama dakik değilse, hiçbir şeydi. Aslında o ve Perenelle Tek Boynuzlu At Grubu toplantılarına gelen ilk ya da ikinci kişiler olurdu. Bugün, hep son ve neredeyse geç gelen Auriga bile Flamellerden önce Tek Boynuzlu At Grubu'nun ev diye çağırdıkları küçük bir Muggle evinden buluşmanın ne zaman gerçekleşeceğinin planlanmasından birkaç saniye önce gelmişti. Herkes Flamellerin geciktiğini fark edince güldü ama zaman akmaya devam ediyordu.
En kötü kısmı da beklemekti. Taş Koru'ya yapılan Şömine Çağrısı bir ev cini tarafından bile cevapsız bırakılmıştı. Açıkça orada... hiçbir şey yoktu. Boşluk. Haber Büyüsü bile sonuçsuz bir şekilde Lily'nin yüzü halinde geri dönmüştü.
Dudağını ısırdı ve Flamellerin gecikmesine mantıklı bir sebep bulmaya çalıştı. İşe yaramadı.
Perenelle odanın ortasına Cisimlenip Ted'in daha önce çarpıp da kaydırdığı masayı sıyırdığında, gruptaki herkes büyük bir rahatlama duygusuyla iç çekti.
Yaşlı kadın sendeledi ve neredeyse Auriga'nın kucağına düşüyordu ki kendini tuttu. O zamana kadar, herkes kadının solgun ve çürük yüzüne bir bakmıştı ve rahatlamanın erken olduğunu anlamışlardı.
"Ne oldu?" diye sordu Jack, Lily ayağa fırladığında.
"Nicholas nerede?" diye sordu nefesi kesilerek. En kötüsünden korkuyordu.
"Gitti." diye fısıldadı Perenelle boğuk bir sesle ve Auriga ayağa fırlayarak yaşlı cadının sandalyeye oturmasına yardım etti. Perenelle daha önce hiç beş yüzyılı aşkın yaşını göstermemişti, ama şimdi tamamen eski gözüküyordu.
"Onlar... Ölüm Yiyenler- " kesik bir nefes aldı ve kendini sakinleştirdi. "Taş Koru'yu yok ettiler. Yıkıntının altında kaldım..."
Gözlerini kırparak gözyaşlarını uzaklaştırdı ve kafasını kızgınlıkla salladı. "Sanırım beni öldü zannettiler," diye devam etti Perenelle daha seviyeli bir şekilde. "Ama Nicholas gitti."
"Perenelle, çok üzgünüm..." Auriga kollarını yaşlı kadının omuzlarına doladı ve diğerleri de kadına yapabilecekleri bir şey olup olmadığını sorarak yaklaştı. Hiçbiri beş yüzyılı beraber yaşadığın bir adamı kaybetmenin nasıl olduğunu gerçekten anlayamazdı ama hepsinin kaybı olmuştu ve ortak bir tutku hepsinin kalbinde yanıyordu; intikam.
Neye mal olursa olsun, onu geri alacaklardı.
"Zamanı gelmişti." dedi Bellatrix sertçe, kapıdan girerken ona bakmak için dönerek. Adam arkasındakilerin yığını getirmesi için kenara çekilerek izin verdi. Herkes sindi, o hariç.
"Neyin zamanı gelmişti?" diye sertçe sordu Severus, Sirius Black'in karanlık kuzenine bir kaşını kaldırıp bakarak. Kadının dudakları kıvrıldı.
"Gelmenin zamanı, gözde," diye tersledi." Seni bekliyorduk."
"Benim efendim değilsin ve sana yaptığım iyilikler, onun emriyle oluyor," diye hatırlattı Severus soğukça. "Misafirini getirdim. Onu Azkaban'a kendin götürecek misin yoksa bir asistana ihtiyacın var mı?"
"Yaşlı adamın tekini Azkaban'a götürecek kapasiteye son derecede sahibim!"
"Tabi ki sahipsin." diye mırıldandı kadını sinir ettiğine sevinerek. Bellatrix, hep onu iyi hissettirdiği için üstün ve çok küstah davranıyordu. Snape onun altı değildi, diğer beşinin korktuğu gibi korkacak önemsiz bir Ölüm Yiyen değildi. Onlar grubun en yenileriydi ve tabiî ki de dünyanın Severus Snape'leri ve Bellatrix Lestrange'leri tarafından sindirileceklerdi. Ama o Bellatrix'le bile başka bir olaydı.
"Konuş onlarla, gözde," dedi anlamlı anlamlı.
Severus dudak büktü. "Bu beni ikinci kez yanlış kullanılmış eğlence teriminle aşağılamaya çalışman Bellatrix." diye karşılık verdi problem çıkarmadan. "Eğer daha iyi bilmeseydim, evliliğinden pek memnun olmadığını düşünürdüm."
Bu amaçla bana döndüğün gibi değil, her neyse. Ama Rodolphus nedense dikleşti ve Bella'nın mavi gözleri parladı.
"Ancak rüyanda görürsün," diye karşılık verdi Snape'in görüşüne göre çocukça bir şekilde. Yeni üyelere dönerek güldü.
"Onu şuraya koyun."
Çabucak denileni yerine getirmek için harekete geçtiler ve Severus, Blackwood ikizlerinin arasındaki farkı fark etmeden edemedi. Martha yeni gücünden oldukça zevk almış gözükürken, bilinçsiz ve aciz yaşlı adam Osborne tam tersi duruyordu. Belki de ellerini kirletmek istemiyordu.
"Beni istediğin kadar görmezden gel, Severus," diye hırladı Bellatrix, soğukkanlılığını tekrar kazanmıştı. "Mal olacak şeylere karşı korunması gereken Karanlık Lord'un altın çocuğu ben değilim."
Kendine rağmen, dikleşti. Korunmaya gereksinimi olduğu yanlış anlaşımından hep nefret etmişti ama neredeyse haklıydı. Neredeyse. "Bunun nedenlerini biliyorsun."
"Ah, tabi ki... Sana borcu onun hayatını kurtardığın için." diye kıkırdadı gözlerini masumca kocaman açarak. "Ama diğer sebepler ne olabilir, onları merak ediyorum...?"
Sefil budala. Severus'a bir açıklık bırakmıştı. Severus dudaklarını büktü.
"Senin tersine, Bellatrix, kendimi başarılı olmak için satmıyorum. Ne de eğleniyorum böyle bir... eğlencede."
Uzakta sağdaki bir rafın üstündeki camlar Bellatrix öfkeyle çığlık attığında patladı ve kanepe alev aldı. "DEFOL!"
"Memnuniyetle," diye cevapladı dalgacı bir şekilde eğilerek. Snape asla Riddle Evi'ni sevmemişti zaten.
Geleneksel olarak bu yemeği yerlerdi. Her sınıf nerede eğitilirlerse eğitilsinler bunu yapardı. Sadece bu seferlik, son kez, 4904. Sınıf atalarınkinden pek çok yönle farklı olan ama aynı zamanda aynı olan bir yemeği paylaşacaklardı. Öğrenciler son kez Rehberlerinden ayrı oturdular - birazdan artık Rehberlerine yakın yaşayacaklardı, uyuyacaklardı, yiyeceklerdi ve nefes alacaklardı- yarı-uyuşmuş bir şok halinde olduklarını örtmeye çalışarak arkadaşlarıyla şakalaşıyorlardı. Son engeli de aşmışlardı. Sehebaz'ların salonunda oturuyorlar ve ayrı tutulmadan yiyorlardı ve diğerleri de onları sanki kazanamayacakları bir savaştaymış gibi, kardeşleri olarak karşıladılar
Tonks ufak odanın etrafına göz attı. "Salon" bu yer için pek de uygun bir terim değildi; yeteri kadar büyüktü, beyaz yüksek bir tavan ve duvarlara dizilmiş sütunlar vardı ama eski kalelerin büyük salonlarına benziyordu. Oda çok küçüktü, çok sıkışıktı, çok... kişiseldi. Bunu sevdi.
"Heyecanlı mısın Jason?" diye sordu soluna dönerek. Nasıl olduysa Clearwater'ın yanına oturmuştu ve bunun nasıl olduğunu anlamazken, Bölüm 4'ü son bir kez bir arada görmek güzeldi.
Gözlerinde karanlık bir şeyler parıldadı ama gülümsedi. "Evet," dedi büyük bir kesinlikle.
"Heyecanlıyım."
"Peki, iyi misin?" diye sordu D,ana Tonks'un karşısından; o her zaman perspektif olan kişiydi, diğerlerinin duygularına ve hareketlerine Bölüm 4'ü bir arada tutan yapışkan gibi düzen verirdi.
"İyiyim," diye cevapladı Jason. "Sadece boşa zaman kaybetmemek ve hemen çalışmaya başlamak istiyorum."
Diğerleri kaşlarını çattı ve Cornelia saçlarını gözlerinden çekerek konuştu. "Jason, bu sadece bir yemek."
Gülümsemeye çalıştı. "Biliyorum. Sadece..." Tıkanarak omuz silkti. Şaşırtıcı bir şekilde, Horace cümleyi onun için bitirdi.
"Ailen," dedi öteki Seherbaz sessizce. "Onların intikamını almak istiyorsun."
"Bunda yanlış bir şey mi var?" diye sordu Jason gözleri parıldayarak.
"Hayır," diye cevapladı Horace duraksayarak, açıkça gözüküyordu ki inançları ve bir arkadaşın acısını anlamanın arasında gidip geliyordu.
"Ve evet," diye ekledi Cornelia yumuşakça. "Bunun seni yönetmesine izin veremezsin, Jason."
Clearwater güldü. "Acı hakkında ne biliyorsun?"
Cornelia'nun gözleri küçüldü, ama sadece içini çekti. "Seninle tartışmayacağım."
"Ayrıca, Seherbazların işi intikam değil." diye ekledi Tonks doğru kelimeleri arayıp onları bulamadıktan bir süre sonra. "Biz insanları koruyoruz..."
"Ailem gibi. Kim onların yanındaydı?"
Şükür ki Jason kızgın olduğu kadar bağırmadı. Yine de yan masadaki kafalar döndü, ama herkes çabucak başını çevirdi. Başka kimsenin anlayamayacağı gibi anladılar ve Seherbazlar Clearwater'ları kurtarmamanın ortak suçunu taşıdılar. Daha fazla ne yapabilirlerdi kimse bilmiyordu, ama bir şey... bir şey bir şeyleri değiştirmişti ve Jason intikam alan canavara dönüşmemişti, dönüşümün kenarında kendini dengelemeyi başarmış görünüyordu. Henüz...değildi... Bir canavar değil. Henüz değil.
Tonks bunu düşünceyi düşünmesinden dolayı kendinden nefret ederek yutkundu. Jason küstah, arsız ve iğrenç olabilir ama o bizimle aynı şeylere inanıyor, diye hatırlattı kendine. Ve çok büyük bir şekilde yaralandı. İntikam istemesi öyle doğal ki...
Başka bir düşünce aklına rahat vermiyordu ki Tonks kuzeninin sözlerini hatırladı; "İpi ele aldık ve karanlığın güçlerini en güçlü hallerinde olmalarına rağmen savdık." İstemeden gözleri Sirius'a bakmak için etrafı taradı ve bir soru davetsizce aklına geldi. Eğer onlardan birine dönüşürsek, karanlığı sınırda tutmaya devam edebilir miyiz? Jason, emindi, çizgiyi geçmezdi. Yaklaşabilirdi, ama asla geçmezdi. Ama başka birisi? Horace'ın dirseği Tonks'u karanlık düşüncelerinden çekip alarak sırtını dürttü. Ona kısa bir gülümsemeyle karşılık verdi ve Dana konuşurken Jason'a döndü. "Onları hayal kırıklığına uğrattık Jason biliyorum" dedi usulca. "Biz, Seherbazlar, onları korumayı bilmeliydik. Ama geçmişi değiştiremeyiz. Yapabileceğimiz tek şey başkalarının senin gibi acı çekmesini önlemek ve daha fazla masum ailenin ölmesini engellemek."
"Zayıf bir ihtimal..." Diye mırıldandı Calvin Waters masanın arkasından, her zamanki gibi kulak misafiri olarak. Diğerleri onu görmezden geldi, Jason içini çekerken omuzları açıkça çöktü.
"Ölüm Yiyen'leri öldürmenin onları geri getirmeyeceğini biliyorum," diye itiraf etti istemeyerek.
"Sadece son vermek istiyorum. Bunun bitmesini istiyorum." Gözlerinde tehlike yükseldi. "Ve kardeşimi aynı kaderden korumak istiyorum."
Dana masanın karşısından koluna dokunmak için elini uzattı. " Ve yapayalnız yapmak zorunda kalmayacaksın. Biz-"
Klink. Klink. Şarap bardağının kenarına vurulmuş hafif bir kaşık sesi herkesi susturdu ve Tonks solundaki en uzak masaya baktı. Kuzeni şimdi Adam Macmillan'dan gelen kızgından çok gözleri dikilmiş bir bakışı görmezden geliyordu. Orada neler oluyor, merak ediyorum, diye düşündü aklının bir kısmıyla, gerçekten umursamayacak kadar dikkati dağılmıştı. Aslında az kişi bakışı fark etmişti.
"Bayanlar ve baylar, eğer dikkatinizi buraya alabilirsem." Sirius'un yüzü zaten dikkati toplamış gibi ironik bir gülümsemeyle değişti ve açıkça kelimeleri söylüyordu. "Biz Seherbazlar olarak gelenekleri pek de kullanmayız- aslında, biz kurallara ve beklentilere karşı gelen tek kişileriz. Bununla birlikte, iki bin yılı aşkın bir süredir, yükselmiş Seherbazlara aynı kadeh kaldırılır. Ve şu anda bana doğru gelen tek şey de bu." Yavaşça ve zarifçe, şarap bardağını kaldırdı ve beyaz şarap güneş çatı penceresinden içeri süzülürken parladı.
"Işığa."
Seherbazlar kadehlerini kaldırırken Tonks bu sözlerin arkasında garip bir ürperti hissetti. "Işığa!"
Sonra, alçaktan ve gürleyen bir ses geldi ve bütün villa sallanıyormuş gibi hissettirdi. Sanki dünyanın derinliklerinden gelen bir davul sesi gibiydi, öyle aşağıdan düştü ki Tonks iç organlarının sallanmasına sebep oldu. O da diğerleri gibi Longbottom'ların ve Francine Hoyt'un aniden solan yüzlerini fark edene kadar garip sesin nerden geldiğini anlamak için çabucak bakındı. Bir şeyler yanlıştı ve Sirius'un gülümsemesi yok olmuştu.
"Seherbazların daima hatırlayacağı bir başka gelenek daha var, kardeşlerim," dedi vahşice. "Ve bu da bu kadeh kaldırmanın sonucu; bir hain kelimeleri söylemeli; bileceğiz." Ateş mavi gözlerinde yandı be sesi alçak kaldı. "Ve böylece bir hain söylemiş bulunmakta."
Sol uzak masada bulunan diğer yüzler soldu ve Tonks arkadaşlarının şaşkınlık içinde mırıldandıklarını duydu. Bir hain mi? İmkânsız! Yine de aklı Horace'la onun birini bölgeyi test ederken gördükleri o geceye geri gitmişti. Longbottom endişelerini kovmaya çalışmıştı ama şimdi parçalar yerine oturmaya başlıyordu. Gözleri sanki kendilerinin bir hayatı varmış gibi odayı taramaya başladı ve Tonks'un beyni yarıştı. Biri olmalıydı - Büyü yalan söylemek için aşırı gerçek hissettirdi. Ama kim?
Kıdemli Seherbazlar bile kendi aralarında fısıldaşıyorlardı- sakin ve taş gibi bir suratla masanın ortasında sabit duran Sirius hariç. Yavaşça, ses derecesi yükselmeye başladı ve Tonks eski adayların yeni arkadaşlarına şüpheci bakışlar attığını gördü. Sahne ona çığlık attırmak istedi ama o bağırma isteğini geri yutmak zorunda kaldı. Bu bizi ayıracak! Tonks dudağını ısırdı. Şimdi meseleyi çıkarmanın zamanı olmadığını görmüyor mu? Kimin olabileceğini bilmediğimiz zaman, herkes şüpheli ve-
Adam Macmillan, Sirius'un bakışının altında dikleşiyordu. "Neden bana bakıyorsun?" diye sordu kızgınca, o da diğer arkadaşları kadar solgundu. Sağında, Jessica Avery ona garip bir bakış fırlattı.
"Sanırım biliyorsun, Adam." cevap yumuşaktı.
"Ben-" Birden, Macmillan sandalyesinden atlayıp kapıya doğru koşarak harekete geçmişti ama Sirius, tamamen aynı zamanda hareket etmiş görünüyordu; masadan zıplayarak diğer Seherbaz'ın topuklarına ulaşmıştı. Tepkisi, gözlerin takip etmesi için çok hızlıydı ama Macmillan bunu beklemiş gibi gözüküyordu ve Sirius'un sağına Avery'yi fırlattı.
Tonks'un kuzeni kumral saçlı Seherbaz'la çarpıştığında küfretti ama Avery çabucak büküldü ve Sirius'un yolunu temizlemek için aşikâr bir çabayla masanın kenarından zıplayarak yere düştü.
Diğerleri de hareket ediyorlardı. Frank ve Alice Longbottom ayağa fırladı, Alice, Macmillan'a bir Şaşırtma büyücü yolladı ama ıskaladı ve onun yerine Simon Edgecombe'ye çarptı. Tonks'un Rehber'i, Bill Weasley, ona doğru gelen Frank'ın sandalyesinin üstünden zıpladı ve sağa kaçarak Oscar Whitenack'in yanına gitti ve ikisi de masanın en uzak sonunun etrafında koştular. Yan masada Striker Williamson ve Derek Dawlish'in ikisi de tam geçerken Macmillan'ı kavradılar ama ikisi de santimlerle kaçırdılar. Christa Gambledon hala daha yakındı ama Macmillan'ın solundan sıyırıp geçen Şaşırtma Büyüsü'nün sahibi Francine Hoyt'tı.
Sirius tekrar hareket halindeydi ama Macmillan hızlıydı. Şaşırtmanın sebep olduğu tökezlemeye rağmen June Whitenack'ın sarı saçını yakalamayı becerdi. Kız şaşkınlık ve acı içinde bağırdı ama Macmillan o zamana kadar dengesini sağlamıştı ve gelecek öğrencisini oturduğu yerden sürükleyerek onu diğerlerinden korumak için büktü. Çabucak asasını kızın boğazında tutarak bir kaç adım geri attı.
"Hareket ederseniz," diye soludu. "Onu öldürürüm."
Liderleri de dâhil, salondaki her Seherbaz dondu. Kızgınlık ve endişe her yüzde vardı, çehreleri gerilmiş ve dişleri sessiz hırıldamalara maruz kalıyordu, ama kimse hareket etmeye cesaret edemiyordu. Sadece Sirius duygularını açığa vurmayan bir şekilde soğuk duruyordu ve mavi gözleri acayip bir şekilde Macmillan'ın üzerinde odaklanmıştı.
"Onun hayatını tehdit etmenin kendininkini kurtaracağını mı sanıyorsun?" diye sordu sessizce.
Macmillan güldü. "Onu feda etmeyeceğini biliyorum," dudağını büktü. "O kadar güçlü değilsin."
Sirius sadece bir kaşını kaldırdı, elleri vücudundan uzak bir şekilde rahat bir şekilde duruyordu. Neredeyse bütün gözler ya Sirius'da ya da Macmillan'daydı ama Tonks June'un korku dolu gözlerini izliyordu. Kendini kontrolünü almıştı ama hiç bir umudu yokmuş gibi gözüküyordu. Ama neden olmasın? diye sormak istedi Tonks ama asla o şansı bulamadı. Neden June savaşmamıştı, asla bilemedi- Macmillan'ın Sirius'un yüzünde gördüğü ve sınırları zorlamasına neden olan şeyin ne olduğunu da asla bilemedi.
Alice Longbottom henüz başladığında konuşmaya başlamıştı. "Adam, sen-"
"Avada Kedavra!"
Biri çığlık attı.
Yeşil ışık çaktı.
June çöktü.
Daha vücudu yere düşmeden Rehberi döndü ve koşup kaçtı. Şaşırtılmış Randall O'Keely kızıl kafa yoluna zıpladığında kapıya diğerlerinden daha yakın olma gibi ayrı bir avantajı vardı. Ama Randall asla harekete geçmek için şans bulamadı; Macmillan tecrübeli bir Seherbaz'ın süper reflekslerine ve güçlü bir başlangıç kafasına sahipti. Randall sınıfını sonuncu bitirmişti ve en yavaşıydı.
Yine de Sirius daha hızlıydı. Macmillan kapılardan kaçtığında bile, o neredeyse bütün ayaklanan Seherbazlarla salonu geçti. Yaşadıkları şoktan çabucak çıkarak en yeni Seherbazlar da intikam için kızgınca uluyarak takip etti. Macmillan'ın yüzünün rengi iyiden iyiye atmıştı. Onlardan birini öldürmüştü, sorumlu olduğu birini ve hainin kim olduğu konusunda hiç şüphe yoktu. Geçici olarak, Tonks, Sirius'un nasıl bildiğini merak etti ama belki sebebi kadeh kaldırmanın hemen bir kaç dakika öncesindeki Macmillan'dan gelen kızgın bakıştı. Ya da - düşüncesinin ortasında kendine geldi ve arkadaşlarına yetişmek için koştu. İmkânsız.
Çimenleri döverken; Tonks hızlıca Macmillan'ın Acil Cisimlenme Merkezi'nin sorumlusu olduğunu fark etti. Kapılar onu kabul edecek miydi? Aniden buz gibi hissetti. Tabii ki edeceklerdi. Daha önce etmişlerdi.
Biri kızgınlıkla Macmillan'a bağırıyordu ve sesin sahibinin Hestia Jones olduğunu anlaması bir dakikasını aldı. Bir an için sanki hain büyük bir adımı kaçırmıştı; açıkça sendelemişti ama sonra arkasına bile bakmadan dengesini tekrar kazandı. Jones vahşice arkasından lanetler yağdırıyordu ama Macmillan cevap vermek yerine bir büyü bağırdı ve Acil-Cisim' e çıkan kapılar açıldı.
Sirius diğerlerinden öndeydi ama yeterince yakın değildi. Macmillan kapılar kapanmaya başlarken onlara doğru daldı ve Tonks'un kuzeni yavaşladı. Çok sakince, diğer bütün Seherbazlar'ın onun arkasından koşarak kapılara kilit kıran, açan, parçalayan, duvar çökerten ve İndirgeme lanetleri atmalarına rağmen koşusunu yavaşlattı ve mola verdi. Hiçbiri işe yaramadı ve birkaç saniye içinde Sirius'un sesi onların boşa çabalarının üstünde çaldı.
"Bırakın gitsin." Sözlerindeki güç Tonks'u şaşırttı. "Bırakın kaçsın ve bırakın en iyi adamların ve kadınların bile döndürülebilir olduğunu hatırlayalım."
Sessizlik ve solgun yüzler sözlerini karşıladı ve biri karşı koyan kapılara cevap olarak isteksiz bir büyü yolladı. Şaşırtıcı bir şekilde, kapılar karşı koymadan kayarak açıldı ama o zamana kadar Macmillan gitmişti. Jones yüzünde acı ve ihanetin izlerini taşıyarak tekrar küfretti.
"Takip etmeli miyiz?" diye sordu birisi.
Sirius başını salladı. "Şimdi değil."
"Ama ya o buraya gelirse?" diye sordu Calvin Adam Macmillan'dan daha güçlü birini kastettiği aşikârdı.
Ama Sirius gülümsedi. "Bırakın denesin."
Birkaç saat sonra, Tonks onu Acil Cisimlenme Merkezinde çömelmiş, bölgeyi uzak gözlerle tararken izledi. Rehber'i ailesinden gelen bir Şömine Çağrısıyla gitmişti ve adayı bir Seherbaz olarak terk etmeden önce Bill'i (onu böyle çağırmak garip geldi) bekliyordu. Tipik bir şekilde, Tonks, Ana Villa'dan biraz uzakta, çoğunlukla ağaçları izleyerek, kuşların şarkı söylemesini dinleyerek ve kendi ayaklarına takılıp sendelememeye çalışarak merak etti. Kuzenini şimdi-tekrar sıkılaştırılmış Acil-Cisim'in içinde görmeyi beklemiyordu ama onu izlerken omurgasından aşağı bir ürperti indi.
"Ne yapıyorsun?" diye sordu, bir şekilde onun kendisinin burada olduğunu bildiğinden emindi.
"Araştırıyorum." Sirius kalktı ve yüzüne bakmak için döndü, yavaşça yürüdü. Diğerlerinden daha yorgun gözüküyordu ama Macmillan'ın yaptıkları yüzünden daha az kızgındı ve Tonks bunu garip bir kombinasyon olarak gördü.
"Neyi?"
Çocukluğundan hatırladığı Sirius Black'e benzememesi ne kadar da garipti. O kuzeni mutlu ve şakacı bir insandı, Seherbaz olduktan sonra bile çok az ciddi olurdu. Bazen, yine de, şaşırtıcı derecede düşünceli olduğunu kanıtlardı; genç Tonks'a hediyemsi şeyler getirirdi ve Bellatrix ile Narcissa Teyzelerinin onu hiçe saydıklarında gelip onu neşelendirirdi. Çocukken onun kahramanıydı ve Tonks, Seherbaz olmayı ona olanlar yüzünden seçti. Black ailesinin çelimsiz kişisi olarak büyümüştü ama o dışlanmış olandı ve Sirius ilerlemek için kuralları izlemek gerekmediğini ispat etmişti.
Ama şimdi- şimdi gülümsemesi vahşiydi, kahkahalar da solmuştu. Büyürken hayran olduğu uysal ve atılgan adam oldukça yakışıklı birine dönüşmüştü ve becerileri sönüp gitmezken, çekiciliği gitmiş gözüküyordu. Tonks'un en canlı hatırladığı şeylerden biri de Sirius'un ailenin kalanıyla karşılaştırdığınızda öyle canlı, öyle gerçek olmasıydı. Şimdi, her şeye rağmen, parlaklığı sönmüş gözüküyordu ve nedenini merak etti.
"Cevapları,"diye cevap verdi omuz silkerek. Sirius Acil Cisim'in dışına adım attı ve asasıyla bir hareket yaptı. Kapılar ardından kayarak kapandı.
"Nereye kaçtığı gibi mi?" Tonks normalde baskı yapmazsı ama o umursamıyormuş gibi duruyordu.
Sirius kıkırdadı. "Hayır. Azkaban'a gittiğini biliyorum." Gözleri karardı. "Nedenini araştırıyorum."
"Söyleyebilir misin?" Derin bir şeyler vardı, aniden fark etti gözlerinin içine bakarak. Diğerleri kadar kızgındı; Sirius sadece kızgınlıkla farklı bir şekilde yüzleşmişti. Onun bir defalık patlayan öfkesi bastırılmış ve dönüşmüştü... neye?
"Hayır," dedi yumuşakça. "Daha değil."
Ve nasıl söyleyebilir ki? diye sordu Tonks kendisine hırçın bir şekilde. Bir aptal bile Cisimlenme bölgesinden kalan artık büyülerin suçlunun varış noktasıyla ilgili ufak ipuçları verebilirdi, ama birinin bundan sonuç çıkarabilip de maksadını öğrenmesinin hiçbir yolu yoktu. Ayrıca, sadece çok deneyimli cadılar ve büyücüler birinin nereye gittiğini kesin olarak söyleyebilirdi; Seherbazlar bunun için eğitilmiş olsa bile, birkaçı bu yeteneğe sahip olup yönetebiliyordu. Tonks bunda çok iyi değildi; ama görünüşe göre kuzeni öyleydi.
"Oh." Hayal kırıklığına uğramış olmalıydı, çünkü Sirius ona yan yan baktı.
"Onu bulacağız Tonks," dedi Sirius hafifçe gülümseyerek. Ve gülüşü eskisi gibiydi, sadece biraz sessizdi. "Eninde sonunda. Onun bizi bulabileceğinden bile şüpheliyim."
Tonks içini çekti, serbest bir halde hain bir Seherbaz'a sahip olmanın etkilerini düşünmek istemiyordu. "Ama bu bize nedenini söylemez."
Sirius bir süreliğine sessiz kaldı ve bir süreliğine Tonks onun kendisini duymadığını bile düşündü. Ama sonra hafifçe konuştu. "Cevabın Azkaban'da yatmasından korkuyorum." Gözleri uzaktı ve gölgelerin arkasına bir şey saklanmıştı. "Ve en iyimizin bile kırılacağından korkuyorum."
Kırılmak. Sözcük aralarındaki havada asılı kaldı ve Tonks neden onu kullandığını merak etti. Tonunda ürkütücü, pişman ve aynı zamanda da bilgili bir hava vardı. O çizgiyi hiç aşmış mıydı? Tonks bilmiyordu, asla bileceğinden de şüpheliydi. Yine de, Sirius cehennemi görmüştü - karanlığın içine bakmıştı ve bir şey görmüştü. Gözlerindeki boşluk normal bir insandaki gibi değildi ve Tonks aniden ona ulaşabilmeyi diledi... ya da birinin ulaşmasını. Sirius'un ne kadar değiştiğini düşünerek yanılmıştı. O değişmemişti. Sirius gözlerinin önünde değişiyordu.
Sağ eli tereddütle sol önkoluna gitti, ama Tonks, Sirius'un onun fark ettiğini fark etmediğinden emindi. Yerine, dalgın dalgın başını salladı ve silkelenerek göle doğru yönelerek, diğerlerinden uzak, yol aldı.
Çeviren: missmurder
