Bölüm Otuz Yedi: Kahramanlar ve Sıradanlar

"Biliyorsun..." diye mırıldandı Bellatrix. "Ölümsüzlüğün en iyi tarafı, sana oyun için dünyadaki tüm zamanları verebilmesi."

Flamel öksürürken ağzından kan geldi, ama cevap vermemesi gerektiğini bilecek kadar akıllıydı. Sessizliğine karşılık, siyah saçlı Ölüm Yiyen, başının yanında yere çöktü ve adamın gözlerindeki kanı temizledi. Nazikçe gülümsedi, bir canavar ne kadar nazikçe gülümseyebilirse.

"Tabii sana göre 'zaman' devredilebilir, değil mi? Yaşam iksirin ne kadar sürüyor, sevgili Nicholas?"

Acı dolu gözler öfkeyle parladı. "Sizin amaçlarınız için yeterince uzun değil."

"Ah, ne cesaret!" Bellatrix güldü, ardından dondurma ve kek önerisi sunulan bir çocuk gibi birden ayağa fırladı. Neşeyle arkadaşına döndü. "Ne düşünüyorsun, Martha? Blöf mü yapıyor sence?"

Blackwood, iş arkadaşının baş ağrıtıcı coşkusunu paylaşarak omuz silkti. "Öğrenebileceğimiz yollar var." diye cevapladı soğukkanlı bir gülümsemeyle.

"Ah, evet." Kıdemli Ölüm Yiyen Flamel'in yanağına hafifçe vurdu. "Martha'nın bazı... ilginç dürüstlük iksirleri geliştirdiği için neredeyse sihirsel tıptan uzaklaştırılıyor olduğunu biliyor muydun, Nicholas, sevgilim? "Bakanlık Veritaserum'a alternatif bir iksir ararken bazı... yan etkileri kabul etmeye isteksiz görünüyor."

Yeniden kıkırdadı, ama devam edemeden Martha ileri atıldı. Onun direnen esirlerden bilgi almadaki yeteneğini göz ardı edemese de, Bellatrix'in yöntemleri inanılmaz derecede usandırıcıydı. Eğer bir kez daha o hastalıklı kıkırdamasını dinlemek zorunda kalırsam...

"Karanlık Lord," Martha ekledi, "o kadar da ayrımcı değil."

Bellatrix kıs kıs güldü, bu da insanı en az kıkırdaması kadar çileden çıkarabiliyordu. Martha ona bir uğursuzluk büyüsü yollamak üzereydi ve onun defolup gitmesini dilerken Flamel'in yorumu birden ikisini de ürküttü.

"Ona ne şüphe," diye soludu adam.

"Crucio!" Bellatrix cevap olarak sertçe haykırdı ve yaşlı adam çığlık attı. Martha, arkadaşının yaratıcılıktan ne kadar yoksun olduğunu düşünerek gözlerini yuvarladı. Gerçekten. Bellatrix kadar zeki birinin Büyücülük Dünyasının daha eski işkence yöntemleri hakkında araştırma yapmış olmasını ve kullanacak çok daha iyi metotlar bilmesini beklersiniz... Düşünceleri kafasından uzaklaştırarak iç çekti. Burada tıkılı kalarak geçirdiği zaman beynini gerçekten köreltmiş olmalı.

Flamel bilincini kaybetmeden önce sadece birkaç saniye geçti ve yeni Ölüm Yiyen, Bellatrix boğuk bir hiddet sesi çıkardığında kahkahasını tutmak zorunda kaldı. Müstahak sana! diye düşündü.

"Sanırım Uzun Yaşam Kuraklığını sağlayabilirim," dedi nezaketen.

"Kesinlikle." Bellatrix dudak büktü. "Gördüğüm kadarıyla, ölümsüzlük kuvvetini bir gıdım bile arttırmamış."

"Yaşlılık yüzünden olmalı," diye hatırlattı Martha. "Ve o altı yüzyıldan fazla bir yaşta."

"İşine geri dön," diye emretti diğeri. "Ve onunla Jordan velediyle harcadığın kadar zaman harcama."

Martha, bu yorumun kesinlikle hak ettiği cevabı vermemek için kendini tuttu, Bella Lestrange'ı kasten kızdırmak Karanlık Lord'un takipçileri arasında başarıya ulaşmanın bir yolu değildi, özellikle Lord'un bu cadıyı ne kadar çok sevdiği belliyken. "Aldığım sonuçlardan memnun olmadığını hatırlamıyorum."

"Henüz değil."

Bellatrix topuklarının üzerinde döndü ve arkasından kapıyı çarparak Sorgu Çemberi'nden çıktı. Martha'nın bunu izlemesine gerek yoktu-bir öfke krizini izlemeden de kapının kapanırken nasıl gümlediğini duyabilirdi. Bunun yerine, hekim görevli Ölüm Yiyen, karşı duvarda iksir malzemelerinin bulunduğu rafa doğru ilerledi. Flamel'i Riddle Evi'nden Azkaban'a getirmiş olmanın en iyi yanı, çevrenin daha güvenli oluşuydu; Seherbazlar kesinlikle onları gözetlemek için oraya damlayamazlardı! Tabii ki hapishanenin atmosferini Riddle Evi'ninki kadar beğenmemişti, ama Martha biliyordu ki, kaderi bundan çok daha kötü olabilirdi. Ruh Emicilerden hiç hoşlanmıyordu, ama meslektaşlarından biri, Martha Seherbazların kendisi için daha kötü planları olamayacağını düşünürken, James Potter'ın Bulanık karısının kendisini aradığı konusunda onu uyarmıştı.

Neyse ki, dünyada hâlâ hangi tarafın kazanacağını şimdiden kavrayabilecek insanlar vardı.


"Düşünüyordum," Auriga Sinistra dudağını ısırdı ve masanın karşı tarafındaki Lily'ye baktı. Beklenmeyen bir şekilde, Hogwarts'ın Astronomi profesörü Lily'ye Üç Süpürge'de öğle yemeği için buluşma teklif etmişti ve Tek Boynuzlu At Grubu'nun başkanı, oraya zamanında yetişmek için epey acele etmişti. Auriga düşüncesizce hareket eden bir insan değildi ve eğer buluşmak istiyorsa, mutlaka önemli bir nedeni olmalıydı.

"Nicholas hakkında mı?" diye sordu Lily kibarca ve Auriga başını salladı. "Ben de."

"Dün ikinci sınıflarıma bir sınav yaptım," diye cevapladı diğeri, bir şekilde dikkati dağılmıştı, gözlerini kırpıştırdı. "Affedersin. Ama o sırada düşünmek için vaktim oldu. Azkaban'a erişemeyeceğimizi biliyorum. Bu çok defa denendi ve..." Devamını getirmedi. "Ne demek istediğimi biliyorsun."

"Evet."

Auriga devam etmeden önce bir kez daha dudağını ısırdı. "Herneyse, o sırada aklıma Geri-Cisimlenme'yi deneyebileceğimiz geldi.."

"Bu daha önce bir insan üzerinde hiç çalışmadı," diye cevap verdi Lily hemen.

"Daha önce insan üzerinde hiç denenmedi," diye düzeltti arkadaşı. "Ve eminim Perenelle'de, kullanmamız için, Nicholas'ın 'imzasıyla' ilgili bir şeyler vardır."

Lily hızla düşünerek derin bir soluk verdi. "Azkaban'a giremeyeceğimiz konusunda haklısın," dedi yavaşça. "En azından yardım almadan..."

"Ama sadece iki haftamız var."

"Biliyorum." Lily, bir an için gözlerini kapadı, probleme serinkanlı olarak yaklaşmaya çalışıyor, ancak başaramıyordu. Söz konusu esir, bir arkadaş olduğunda tarafsız olmak her zaman çok daha zor oluyordu. Yutkundu. Özellikle bu arkadaşın hayatı Yaşam İksiri'ne bağlıysa ve o olmadan iki hafta içinde ölecekse. Sıradaki sözler ağzından kendiliğinden çıkıverdi ve Lily, söylemek zorunda oldukları için kendinden nefret etti. "Daha bile az vaktimiz olabilir, eğer o..."

"Kırılırsa," diye tamamladı Auriga. "Biliyorum. V-Voldemort, hep ölümsüzlüğü istemiştir ve Nicholas anahtarı biliyor. Perenelle bile Taş'ı nasıl yaratacağını bilmiyor, ama Nicholas yapabiliyor. İkimiz de onun hiçbir şeyi unutmadığını biliyoruz ve eğer Nicholas'ı Taş'ın nasıl üretildiğini göstermeye zorlarlarsa...her şey biter."

Lily başını salladı. Sarsılmıştı. "Bu iş için Perenelle'e ihtiyacımız olacak."


"Bana söylemediğine inanamıyorum," dedi annesi sonsuz bir ciddiyetle. Tonks biliyordu ki annesi öfkesini zar zor zapt edebiliyordu, ama bunu söylemek imkânsızdı. Bunu her zaman yapabilmiştir, diye düşündü genç Seherbaz hiddetle. Ve suçu benim üzerime atmayı da hep başarmıştır!

"Söylemiştim, anne," diye cevapladı, olabildiğince ölçülü-Aslında, Seherbaz eğitimi öncesinde annesiyle konuşmuş olsaydı, bundan bir hayli az ölçülü olabilirdi. "Sana bir mektup yazmıştım."

"Ağustos'ta!" diye patladı Andromeda. "Eğitime başladıktan tam iki ay sonra!"

Tonks yutkundu ve yardım dileyerek babasına baktı, ancak o sadece başını iki yana salladı. Sağol, baba, diye düşündü sinirli bir şekilde. Acaba bu benim öğrenmem gereken o 'hayat dersleri'nden biri mi? Aynı anda, annesi tüm öfke ve hiddetiyle devam etmekteydi.

"Bunu babana söyledin, ama bana güvenmedin," diye söylendi. Öfkesini dizginleyebiliyor, ama kızgınlığı bir gıdım azalmıyordu. "Bunun yerine, bana yalan söyledin ve Gringotts'ta çalıştığını iddia ettin."

"Anne, aslına bakarsan yalan söylemedim..." diye başladı Tonks, fakat sonra pes etti. Gerçek bir yalan söylemediğini belirtmek, (annesine iş değiştirdiğini söylememişti, o kadar) hiç de iyi bir fikir değildi. İçini çekti. "Beni durdurmanı istemiyordum."

"Yapacağımı mı düşünüyordun?" diye sordu annesi sertçe.

"Evet!" Sonunda patlamıştı. "Beni kesin durdururdun, bunu yapmayacağını nasıl söyleyebilirsin?" Tonks ayaklanmıştı, yapmaması gerektiğini biliyordu, ama umursamıyordu bile.

"Bana, ben neler görmüş olursam olayım, benden çok daha çok şey bildiğini, hakkında düşünüp kaygılanmam gereken çok şeyim olduğunu ve ailemizi bir hedef haline getirmemem gerektiğini söylerdin!"

"Ama getirdin," Andromeda hırladı. "Umarım kendinle gurur duyuyorsundur."

"Droma!" Babası bağırdı, ama Tonks onu bastırdı.

"Zaten bir hedeftik, anne! Nasıl olmayabilirdik?" sertçe yanıt verdi. "Ben üç yaşındayken, Bella Teyzeciğin babamı öldürmeye yemin ettiğini ve Narcissa Teyze'nin safkan olmadığım için hiçbir değerimin olmadığını söylediğini hatırlayabiliyorum! Bizi sonsuza kadar yok sayacaklarını mı düşünüyorsun?"

"Ben-"

Annesine cevap verme fırsatı tanımadı. "Öyle yapsalar bile, biz yok sayılmayı hak ediyor muyuz? Sadece yapabildiğimiz için saklanmalı mıyız, yoksa mümkün olan her değişimi yapmalı mıyız?"

Tonks, ansızın, annesinin, babasının ve küçük kardeşinin ona, sanki daha önce hiç görmemişler gibi baktıklarını fark ederek dudağını ısırdı. Zavallı Pat, diye düşündü kendi kendine. Bunu izlemek için burada olmak zorunda değil. Ve zavallı babam. Beni görmek için bir cumartesi öğleni işe gitmiyor ve ben tüm zamanımı anneme bağırarak harcıyorum. Ama hiç üzgün değildi. Gerçekten üzgün değildi.

"Sirius gibi konuşuyorsun," dedi annesi yumuşakça. "Onun hep yaptığı gibi."

"Belki de o haklı," diye cevapladı Tonks, sesini olabildiğince mantıklı tutmaya çalışarak.

"Belki. Babanın böyle düşündüğünü biliyorum.." Andromeda kocasına göz ucuyla bir bakış attı, sonra aniden uzanıp elini Tonks'un omzuna koydu. "Nymphadora, seni bağımsız, kendi kararlarını verebilen... ve doğruyla yanlışı ayırt edebilen biri olarak yetiştirmeye çalıştık... Bunların belirtilerini gösterdiğinde seninle tartışmamam gerektiğini düşünüyorum."

Annesi o ismi kullandığında yüzünü buruşturmak yerine gülümsemek sordu, ama başardı. "Teşekkürler, anne."

Andromeda içini çekti. "Senin yöntemlerini beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Başka yollar da var, daha az dikkat çekici olanlar, gerilerde savaşmak gibi, 'bir değişim yaratmak' için. Ama... Eğer senin seçtiğin yol buysa, biz-ben-seni desteklemeliyim. Sana bağırıp çağırmak yerine."

"Aslına bakarsan, ben de bağırmamalıydım," diye kabul etti Tonks utanarak, sonra kardeşine bakarak sırıttı. "Aklına bile getirme, Pat. Annem seni diri diri yer."

Hep birlikte güldüler ve dakikalar böyle geçti. Tonkslar, her zaman birbirlerine böyle yakın olmuşlardı, özellikle geri kalan dünyadan bu kadar soyutlandıktan sonra. Ve annesinin ne kadar kızgın olduğunu görmek Tonks'a epey acı vermişti. Sanırım Bill haklıydı, diye düşündü Tonks. Eve dönmek ruha iyi geliyor.


"Bir korumaya ihtiyacım yok!" diye çıkıştı Peter ve James gülmemek için kendini zor tuttu. İkisi, Peter'ın Fransa'ya yapacağı seyahatin son hazırlıklarını yapmak için bir araya gelmişlerdi ama James (her zamanki gibi) işleri savsaklıyordu.

"Evet, ve olukta yatan Ölüm Yiyen de sana bir kurabiye vermek istediği için ölü!" diye söylendi Hestia Jones daha James cevap veremeden. Bir an için, araya girmek istedi, ancak sonra vazgeçti. Acımasız Seherbaz, ikisi de içeri girmek üzere iken Peter'la karşılaşmış ve sonuçta hayatını kurtarmıştı. En azından iyi bir başlangıç yaptık, diye düşündü sırıtmasına engel olamadan.

"Ben-" Zavallı Peter yenilmişti.

"Sen bir hedefsin, Pettigrew! Bunu o kalın kafana sok!" diye bastırdı onu Hestia.

"Onu öldürmene gerek yoktu." Peter kaşlarını çattı.

"Biliyorum. Ama ben, işi şansa bırakmak üzere eğitilmedim." Sağında, Clearwater başını evet anlamında salladı ve James bu ikisinin ne kadar tehlikeli bir birleşim oluşturabileceğini düşündü. Bugün, Peter'ın peşinde olan tek bir suikastçıyı öldüren Hestia olmuştu, ama ya yarın?

Kötü haber ise, hiçbirinin bu girişimin anlamını fark etmemiş gibi görünmesiydi. James boğazını temizledi. "Araya girmekten nefret ederim, ama..." Belli belirsiz gülümsedi. "Biliyorsun, Peter, o haklı."

"Bir korumaya ihtiyacım yok diyorum," diye tekrarladı arkadaşı inatla, James'in kaşlarının kalkmasına sebep olarak. Yıllar önce, korkak çocuk Peter, korunuyor olma şansını asla geri çevirmezdi...ama o artık değişmişti. Büyümüştü ve arkadaşlarının her zaman bildiği Gryffindor cesareti, artık onun içindeydi. Tüm dünyanın görmesi için oradaydı.

"Katılmıyorum. Voldemort'un yeniden senin peşine takılması an meselesi-ona ihanet ettin ve yalan söyledin. Ve o buna tahammül edemez," diye cevapladı James, arkadaşının gözlerine bakarak. "İhtiyacımız olan en son şey, sen Fransa'dayken seni hedef alması, Kılkuyruk. Burada biz varız, ama orada..."

Peter'ın omuzları düştü. "Biliyorum. Ama korunmak zorunda olmaktan hoşlanmıyorum."

James kıs kıs güldü. "Sanırım Sirius ve ben seni bayağı etkilemişiz, dostum!"

"Evet, sanırım öyle," Peter yarım ağızla güldü, sonra Jones'a baktı "Her zaman böyle misindir?" diye sordu.

Hestia'nın gözleri aile boyu bir kazan kadar büyürken, James güldü.

"Ne?" diye ciyakladı.

"Her zaman böyle duygusuz ve sevimsiz." diye cevap verdi Peter istifini bozmadan.

Clearwater ölüme hazırmış gibi göründü. "Şimdi bir dakika-"

Hestia birden gülmeye başladı. "Ah, boş ver," dedi kıza, sonra Peter'a döndü. "Biliyor musun, Pettigrew, sanırım düşündüğümden daha cesursun!"

"Seninle geçinmek için buna ihtiyacım olacak," diye yanıtladı Peter.

James ulurcasına güldü.


Mektupta sadece "Yardımına ihtiyacım var," yazıyordu ve bu yüzden yola koyulmuştu. Hiçbir şey değilse bile, hastalıklı bir meraktan dolayı. On Dörtlerin kıdemli bir üyesinin herhangi birinden -bu kişi bir arkadaş olsa bile- böylesine aşikar bir şekilde yardım talep etmesi, dikkatini çekmeye yetmişti. Söz konusu büyücüden nefret etse bile.

Böylece, kendini yok saymayı tercih edeceği bir kraterin sadece üç metre uzağındaki terkedilmiş bir yerde dururken bulmuştu. Bu dünyadaki çarpık nezaket anlayışlarının içinde, onunki en kötüsü olmalı, diye düşündü Snape acı acı. Bu adamın hiç anlayışı yok mu? Elbette, bu sorunun cevabını on bir yaşından beri biliyordu. Sirius Black, tamamen anlayışsızdı. Severus, bunu nefes almayı bildiği kadar iyi biliyordu.

Eve gitmek istiyordu. Aslında, Hogwarts'a, ama Hogwarts onun eviydi zaten. Masasının üzerinde notlandırılmak için bekleyen dev gibi bir kağıt yığını vardı ve eğer bu küçük buluşma hemen bitmezse, tüm gece onlarla uğraşmak zorunda kalacaktı. Ya da buluşmak isteyen ahmak ortaya çıkmaya bile zahmet etmezse, bu-düş kırıklığıyla dişlerini gıcırdattı. Niye dikkate aldım ki sanki? Muhtemelen bu onun müthiş eşek şakalarından ya da ona benzer şeylerinden biri. Alçak herif.

Buna rağmen, Black'in gururu böyle bir eşek şakasını yapmasına engeldi. Yardımına ihtiyacım var, diye başlıyordu mektup. Buluşma yerinden başka da hiçbir şey yazmıyordu, Köy Evi'nin enkazının hemen yanı. Burada saklı bir mesaj mı vardı? Black hiçbir zaman incelik nedir bilmemişti, ama aptal değildi. Burada gizli bir mesaj söz konusuysa, bu çok acemice bir yöntemdi, ama en azından başarıya ulaşmıştı. Ve mekân, sessizdi.

Lanet olsun sana, Black. Acele et!

Severus hırıldama isteğine karşı koydu ve uzun bir bekleyişe kendini hazırladı. Eğer tamamen dürüst olsaydı, (ki bu, kendi zihni dışındaki ortamlarda nadiren sergilediği bir davranıştı) bunun tamamen Black'in hatası olmadığını itiraf edebilirdi. Bu kadar erken gelmesine gerek yoktu-Black onun tarafındaydı! İçgüdüsel bir paranoya, bunun bir tuzak olduğunda ısrar ediyordu, ama Köy Evi'nin yeri sadece İç Çember'dekiler tarafından biliniyordu...ve Voldemort tarafından. Yüzünü buruşturdu. Burada bir mesaj var mıydı?

"Alçak herif," diye yüksek sesle fısıldadı, Sirius Black'ten çok tüm evrene, ama hiçbiri cevap vermedi.


İki günlük bir hazırlanma evresinden sonra, Tek Boynuzlu At Grubu, girişime hazırdı. Geçen her dakika onları daha da sabırsızlandırmıştı ve olabildiğince acele etmişlerdi, ama bazı şeyler aceleye gelmiyordu ve bu işi bu gece yapmak zorundaydılar. Başka bir zamanda, birileri Nicholas'ı izlemekle görevlendirilmiş olabilirdi ve eğer Geri-Cisimlenme işlemi Ölüm Yiyenler'in gözleri önünde gerçekleşecek olursa, onlardan biri bunu durduracak zekâ ve reflekslere sahip olabilirdi. Sonuçta bu mümkündü. Aslında, öylesi çok daha kolaydı, büyünün en büyük dezavantajı da buydu.

Ama Nicholas dört gündür Azkaban'daydı, dört uzun gün. Her birinin her dakikası Perenelle'in yüzüne işliyordu sanki, o her ne kadar acıyı ve endişeyi umutsuzca gizlemeye çalışıyor olsa bile. Arkadaşlığın getirdiği bir şey, diye düşündü Lily dikkati dağılarak. Saklamaya çalıştıklarınızı hep görürüz.

Derin bir nefes aldı. "Herkes hazır mı?"

Sözlerini titrek ve/veya enerjik baş sallamalar karşıladı, ama her yüzdeki ifade eşit derecede katıydı. Hepsinin gözlerini koyu halkalar çevreliyordu, ama bu yüzlerdeki acı ve pişmanlık, yapılmak zorunda olan şeyin gerekliliğini değiştirmiyordu. Ayrıca bu, onların hazırlıksız olduğu anlamına da gelmiyordu-Tek Boynuzlu At Grubu, daha çok araştırma dalıyla uğraşıyor olabilirdi, ama üyeleri çok yetenekli cadı ve büyücülerdi. Birisinin bunun altından kalkması, başarmak için Azkaban'ın savunmalarını delip geçmesi gerekiyorsa, onlar başarabilirlerdi.

Ve bu, büyünün gerçek güzelliği, diye düşündü Lily, Perenelle son hazırlıkları yaparken, başka şeylere yoğunlaşmaya çalışarak. Geri-Cisimlenen insan, büyünün yapıldığı kişiyle olan duygusal ya da fiziksel bağını kesmediği sürece Anti-Cisimlenme bölgelerinin bir önemi yok. Aslında, Tek Boynuzlu At Grubu'nun buluşu, Cisimlenme büyüsünden daha çok, bir "yeniden yerleştirme" büyüsüydü, en çok gerekli olan şeyler yeniden yerleştirme kavramlarıydı, ki bu da aklı başında olan herhangi bir cadı veya büyücünün onu insanlar üzerinde kullanmayı aklının ucundan bile geçirmemesi için geçerli bir nedendi. Ama büyü, Perenelle büyüyü yaparken, Londra'daki Auriga üzerinde çalışmıştı.

Lily sadece şanslarının yaver gitmesi için dua ediyordu.

"Ben hazırım." dedi Perenelle sessizce, ama sesi gergindi. Lily, bir an için daha yaşlı olan kadının kolunu sıkmak için uzandı, sonra vazgeçti. Çalışma vakti gelmişti.

Tey Boynuzlu At Grubu, Perenelle Flamel'de yoğunlaşarak aynı anda asalarını kaldırdı. Neredeyse her büyü, eğer yeteri kadar insan birlikte çalışmaya niyetliyse, ek kuvvetle güçlendirilebilirdi ve Tek Boynuzlu At Grubu, Nicholas'ın hayatıyla ilgili risk alacak değildi Muhtemelen bu konuyla ilgili tek bir şansları olacaktı-eğer başaramazlarsa, Azkaban'daki alarmlar harekete geçecekti ve Voldemort kesinlikle onları durdurmanın bir yolunu bulurdu. Ne yazık ki Karanlık Lord, şeytan kadar zekiydi.

Lily son bir nefes verdi. "Üç deyince mi?" diye sordu Perenelle'e. Ama kadın başını salladı.

"Hayır...şimdi."

Hep bir ağızdan, basit sözcükleri söylediler: "Remeum Apparate."

Lily, küçük gruplarından yayılan gücü hissederek gözlerinin kayarak kapanmasına izin verdi. Birkaç dakika boyunca, hiçbir şey olmadı-sadece büyünün etraflarında girdap gibi döndüğünü duyumsayabiliyordu, uzanıp uzaklara dalarak... Ve sonra, hiçbir şey. Bekleyerek ve umut ederek, ama bakmaya cesaret edemeden nefesini tuttu. Sonra güçlü bir çekim hissetti ve Perenelle'in zorlukla soluduğunu duydu-

"Çalışıyor!" diye bağırdı Jason Montague.

On saniye. Bağlantının şekillendiğini duyumsuyordu, Nicholas'I o kadar mesafeden neredeyse hissedebiliyordu, onun acısını ve kırılmamaktaki kararlılığını. Ama bu kararlılıkta umutsuzluk vardı -o da bağı hissedene kadar ve bağlantı güçlendi. On saniye. İhtiyaçları olan tek şey bir on saniye dahaydı. Geri-Cisimlenme, Cisimlenme'den daha yavaş bir işlemdi ama on saniye, evrenin görkemli düzeniyle kıyaslandığında, o kadar da fazla bir zaman dilimi değildi. Orada kimse olmasın, diye umutsuzca düşündü Lily. Görmesinler. Anlamasınlar. Hâlâ nefesini tutuyordu.

Bir çekim daha.

Ve sonra hiçbir şey.

Bağlantı koptu.

Ted küfretmeden önce uzun bir sessizlik hüküm sürdü. O özür dilercesine omuz silkerken Lily başını kaldırdı, ama dikkati Perenelle'in yüzündeki gözyaşlarını görünce dağıldı. Molly de aynı şeyi görmüştü.

"Tekrar deneyelim," dedi Molly kararlı bir şekilde ve diğerleri başlarını salladı. İşe yaramasının pek olasılığı yoktu, ama denemek zorundaydılar.

Hazırlıklar bu kez daha çabuk yapıldı; öyle olmak zorundaydı, yoksa onları durduran her kimse ya da herneyse, onlara yetişebilirdi. Saniyeler içinde hazırdılar ve asalarını bir kez daha kaldırmışlardı. Perenelle geriye doğru sayarken sesi titriyordu: "Bir..."

Lily, nefesini tutmamak ve sadece o an üzerinde yoğunlaşmak için kendini zorladı. İletişimi sağlayıp gerekli bağlantıyı kurmak üzerinde. İşe yaramak zorunda, diye düşüncü umutsuzca. Eğer işe yaramazsa neler olacağını düşünmek bile istemiyordu.

"İki..."

Teker teker gözlerini kapadılar. Ama Lily, yaşlı kadının acı ve mateminin büyüyü çalıştırmasına izin vererek gözlerini Perenelle'in yüzüne kilitledi. Bu noktada herhangi bir güç çeşidi faydalı olabiliyordu.

Bir şey, bilincinin bir köşesinde oynaştı.

"Ü-"

"Her ne yapıyorsanız, durun!"

Ses ateşten geldi ve hepsini yerlerinden zıplattı-Lily ateşin o gün Uçuç Şebekesine aktif olarak bağlı olduğunu bile fark etmemişti. Ben buraya gelmeden önce başka birisi bağlantı kurmuş olmalı, diye düşündü şaşkınlıkla, ateşte yüzen yüzü tanımak için gözlerini kırparak. Molly ve Ted şaşkınlıkla asalarını düşürmüşlerdi ve Jason irade dışı olarak ayağa fırlamıştı. Perenelle tuhaf bir biçimde solgunlaşmıştı ve Auriga herhangi birini lanetlemeye hazır görünüyordu. Ateşin içindeki, Sirius'un kafasıydı.

"Sirius?" Lily ve Ted aynı anda konuşmayı başardılar. Ama beyinleri hâlâ yavaş çalışıyordu, hâlâ dışarıdan içeriye geçiş halindeydiler.

Soğuk ve karanlık bir şey onları durdurmak için atıldı.

"Durun!"

Kontrol, şoka baskın gelip herkes geri çekilirken bağlantı çatladı ve kırıldı. Tüm Tek Boynuzlu At Grubu durup Sirius'a baktı. "Senin sorunun ne?" diye sordu Molly.

"Her ne yapıyorsanız, Voldemort biliyor," diye cevapladı Molly'nin kızgın tona kırılmaya bile zahmet etmeden.

"Nereden biliyorsun?" diye sordu Jason şüpheyle.

Aniden, Sirius gözlerini Lily'ye çevirdi. "Lily'ye sor. Hissetti."

"Evet," diye cevapladı Lily yavaşça, başını sallayarak. "Karanlık bir şeyler vardı..."

"Ama sen bunu nasıl hissedebildin?" Lily'nin sesi azalarak yok olurken Molly sözü aldı. "Ve neredesin?"

"Söyleyemem," diye cevapladı Sirius hemen. "Ve bunu İşaret yoluyla hissettim."

Lily, bunun doğru olmadığını hemen anladı. Tam olarak bir yalan da değildi, ama Sirius bir şey demiyordu. Karşı çıkmak için ağzını açtı ama Sirius önce davrandı.

"Gitmeliyim. Birileri beni bekliyor." Göz kırptı, sonra sormaması için ona yalvararak Lily'nin gözlerinin içine baktı. "Ama dikkatli olun. Lütfen."

Ve sonra gitmişti.


Bir zamanlar Köy Evi'nin bulunduğu yere Cisimlendiğinde, iğneleyici bir ses, "Geç kaldın," dedi. Sirius, Snape'e bakıp zoraki olarak tatlı bir gülümseme edinirken kratere bakmamaya çalıştı.

"Umursadığını bilmiyordum," diye cevap verdi kibarca.

"Enerjini benimle harcama, Black," diye yanıt verdi diğeri. "Arkadaşlarını kandırabilirsin, ama ben, içindeki karanlığı görebiliyorum."

Yıllar önce, bu iddia üzerinde tartışabilirdi ama Sirius, değiştiğini biliyordu. Çocukluk rekabetlerinin, her ne kadar kin içerseler de, gerçek dünyada yeri olmadığını anlayacak kadar büyümüştü. "Akıllıca," dedi.

"Tabii öyle."

Bir dakika, onlar birbirlerini dikkatlice izlerken, sessizlik içinde geçti. Snape, Sirius'un sıra dışı mektubunu açıklamasını bekliyor gibi görünüyordu, Sirius ise hâlâ bunu nasıl yapacağını düşünüyordu. Snape'ten yardım istemek, özellikle bu konuda, ona ıstırap veriyordu ama tek yol buydu. Kafasının içinde bir ses, Bunu bir kez yaptın mı, geriye dönüş olmayacak, diye onu uyardı, ama Sirius bu düşünceyi kovdu. İçi üşüyordu ve olacaklardan biraz korkuyordu ama seçim yapılmıştı.

Aniden, cüppesinin eteklerini havalandıran ve saçlarını uçuşturan bir rüzgâr esti. Onun etkisinden kurtulduğunda, Sirius bu rüzgârın içinde farklı bir şey olduğunu fark etmişti-şimdi yerinde yeller esen Köy Evi'nin külleri. Yanağında bıraktıkları siyah lekeyi hissedebiliyordu ve aynı şeyi ona da yapıp yapmadıklarını görmek için Snape'e baktı. İksir Profesörü, yüzünü cüppesinin koluyla silmekle meşguldü.

"Neden burada buluşmayı seçtin?" diye sordu Snape. Muhtemelen bu, sormayı planladığı soru değildi ama bir açılıştı. Sirius derin bir nefes aldı.

"Burası özel," diye yanıtladı. "Ve sakin."

Snape kaşlarını çattı, siyah gözleri parlıyordu. "Burayı biliyor."

"Bildiğinin farkındayım. Ve eğer seni kullanarak ne yaptığımı öğrenirse...olsun." Sirius omuzlarını silkti ve Snape'in yüzündeki şaşkın ifadeye hitaben başını salladı. "Beni durduramaz ve yakında aramızdaki bağlantı yoluyla öğrenecek."

Sirius, sessizce kolunu kaldırdı ve uzun cüppe kolu sıyrılarak İşaret'i ortaya çıkardı. Ölüm Yiyen'in yüz hatları gerildi ama Snape'in gözlerinde bunu tanıdığına dair parıltılar belirdi. Sirius onun neler gördüğünü biliyordu. Snape'in Karanlık İşaret'inin aksine, Sirius'unki siyah çizgilerin altında hâlâ öfkeyle, kırmızı kırmızı parlıyordu, sanki iki katman var gibiydi: biri yanmış ve biri oyulmuş. İnce bir fark vardı, İşaret'e katlanmak zorunda olmayan biri muhtemelen fark etmezdi bile. Ama Snape katlanmıştı.

Ölüm Yiyen başını salladı. "Benim yardımımı istedin. Ne yapmam gerekiyor?

Sesinde sıra dışı bir şeyler vardı, neredeyse saygı doluydu. Alay ve düşmanlık sona ermişti, bu belki de Snape'in artık sonunda işe döndüğü içindi...ama belki de değildi. Koyu renkli gözlerde Sirius'un daha önce hiç görmediği bir kabulleniş vardı, acıyı, amacı ve seçimi anlayış. Her zaman birbirlerinden nefret etmişlerdi, ama bir gün birbirlerini anlayacaklarına dair zayıf da olsa bir olasılık vardı.

"Benim için Conmalesco İksiri'ni hazırlamana ihtiyacım var," Sirius yanıtladı, kolunu indirerek. Eski düşmanını izleyerek ellerini yavaşça birbirine kenetledi.

Snape'in gözleri büyüdü, sesi jilet gibi keskinleşti. "Ne?"

"Daha önce hazırladığını biliyorum."

"Nasıl?" diye sordu Snape, sesindeki alışıldık sakinlik gitmiş, yerine farklı bir ton gelmişti. "Nereden biliyorsun?"

"Voldemort için hazırladığın ilk iksirdi. İlk sınavın," diye cevapladı Sirius yumuşak bir ses tonuyla.

"Bunu nereden biliyorsun?" diye hırladı Snape ve bir an için Sirius, onun gözlerinde titrek korku ışıltıları gördüğünü sandı.

"Benimle gel ve sana göstereyim."


"Emin misin, Perenelle?" diye sordu Lily tatlılıkla. "Hâlâ zamanımız var. Biz..."

Yaşlı cadı başını iki yana sallarken gri saçlar havada hışırdadı ve Lily onun gözlerinde parlayan yaşları gördü. "Hayır," diye cevapladı. "Tek yolumuz bu."

Lily onun elini sıktı, ama biliyordu ki bu hareket gereksizdi. Perenelle sadece kendi ölümünü seçmemişti, aynı zamanda eşini de ölüme zorlamış olacaktı. Altı yüz yıl çok uzun ve dolu dolu bir ömür gibi gözükse de, Lily, biraz daha fazla bir süre istemenin insanın doğasında var olduğunu biliyordu. Yine de konuşmaya devam ettiğinde, Perenelle'in sesi pürüzsüz çıkıyordu.

"Çok uzun zaman önce, Nicholas ve ben bir söz verdik. Voldemort'tan, Grindelwald'dan ya da hatırlayabildiğin herhangi bir terör kaynağından yüzyıllar önce, işin sonunun buraya geleceğini biliyorduk." Derin bir nefes aldı ve Lily'nin gözlerinin içine baktı. "Eğer birimiz yakalanırsa ve kurtulma şansı yoksa, yapacağımız şeyin bu olduğuna dair söz verdik."

"Sen benden çok daha cesursun," diye fısıldadı Lily.

"Bilakis, evlat." Perenelle gülümsemeyi başardı ve bu gülümseme pek de buruk değildi. "Sadece daha yaşlıyım. Acıya dayanabilirim...ama senin gibi, bunun maliyetine katlanamam."

Lily, ölümsüz bir Voldemort figürünün Flamel'lerin yaptığı fedakarlığın anlamını mahvetmesine izin vermeyerek yutkundu. "Ne kadar Yaşam İksirin kaldı?"

"Hiç." Lily ona baktı ve Perenelle yeniden gülümsedi. "Nicholas ve ben...beraber sönmeliyiz. İkimiz de başka yolumuz olmadığını biliyorduk."

"Perenelle..."

"Hayır." Yaşlı kadın Lily'nin ellerini sıktı. "Karar verildi ve şimdi, biz bunun altından kalkmalıyız. Taş'ı getirdin mi?"

Felsefe Taşı'nı cebinden çıkararak sessizce başını salladı. Türünün tek örneğiydi, Lily biliyordu, binlerce yıllık emeğin sonunda, insanlık sadece bir Felsefe Taşı üretebilmişti. Ve şimdi, hiç kalmayacaktı.

Taş Koru'nun zemin katına, elinde tuttuğu taşın ilk kez hayal edildiği ve üretildiği yere oturdular. Ve şimdi yok edileceği yer.

Sıcak yağ, yakınlarındaki kazanda kaynarken fokurdadı. Lily, bu kadar sıradan bir maddenin ölümsüz Felsefe Taşı'nı yok edebileceğini öğrenince hayrete düşmüştü; gereken yağın hiçbir sihirsel özelliğe sahip olması gerekmiyordu. Ama kaynamış yağ, Taş'ı yok edebilecek tek maddeydi ve Lily, onu yağın içine atmaktan birkaç saniye uzaktaydı. Taş'ı titreyen eliyle tutarak Perenelle'e baktı.

"Eğer istersen...?"

Perenelle başını iki yana sallayarak Lily'nin elini itti. "Dumbledore sana güvendi," dedi sessizce. "Benim gibi...özellikle yapmaktan bu kadar nefret edeceğim bir konuda."

Ve ben etmiyor muyum? Lily, gözyaşlarına hâkim olmaya çalışarak dudağını ısırdı. Acı sözler, ağzından çıkmak üzereydi, neden iki arkadaşını da ölüme mahkûm eden kişinin kendisi olduğunu sormak istiyordu, ama Lily, bunları söylemeye hakkı olmadığını hissetti. Eğer Perenelle buna hazırsa, ben de olmalıyım.

"Hazır mısın?" diye fısıldadı, saati izleyerek.

"Evet."

28 Eylül 1992, gece yarısında Lily Felsefe Taşı'nı kaynayan yağın içine attı. 29 Eylül'de saat 00:01'de, taş yok olmuştu.


Diğer kararlar verilmişti ve diğer kaderler belirlenmişti. Casa Serpente'yi, davet edilmeden ziyaret etmesine izin verilen tek kişiydi ama bunu yapmaya nadiren yeltenirdi. Bella, böyle yapmayı tercih ediyordu. Böylece antik Slytherin evi, cazibesini koruyordu.

Karanlıkta, parlak ve eski meşalelerin aydınlattığı taş patikada birlikte yürüyorlardı. Yeni ay, henüz kendini pek gösteremediğinden, ay ışığı azdı, ama karanlık her zaman uygun olmuştu. Sonuçta onlar karanlığın insanıydı: karanlığın ve ölümün köleleri.

Atasının heykelinin gölgesine doğru yürürken sessizdi, zaten genelde öyleydi. Çok az kişi Lord'unun sessizliğini takdir eder ve bu sessizliğin arkasındaki gücü fark ederdi ve Bella da onlardan biriydi. Onun yanında yürüyerek, onun azametini paylaşarak onurlandırılıyordu. Diğerleri bunu anlamazdı. Konuşmak, gevezelik etmek, tanınmak isterlerdi. Onu kendilerini öldürecek kadar kızdırdıklarında, Lordlarının daha fazla ilgi göstereceğini düşünürlerdi. Öldürecek kadar. Bella bir kıkırdamayı bastırdı Daha önce olmuştu ve bazı zavallı meslektaşlarının hareketlerine bakılırsa, bir daha olabilirdi.

"Söyle bana, Bella, Hogwarts hakkında bu kadar farklı olan ne?" Yumuşak sesi, onu ürküttü ve Bella, onun yüzüne dikkatle baktı. Hâlâ yürüyorlardı.

"Ben-" Cevapları bilmemekten nefret ederdi, özellikle o sorduğunda. "Bilmiyorum, Lordum," diye itiraf etti.

"Elbette bilmiyorsun" diye cevapladı kovarcasına. "Kimse bilmiyor." Devam etmeden önce Salazar Slytherin'in bir kule gibi yükselen heykeline baktı. "Biri hariç."

Bella tısladı. Kimden bahsettiğini biliyordu-Lupin. Kuzeninin arkadaşlarından biri, onun bu kadar uzun süre beklemesini ve dayanmasına yardım edenlerden biri. Eğer bu melezi zaten küçümsüyor olmasaydı, ondan bunun için nefret ederdi, sevgili kuzenini karşı koyması adına cesaretlendirdiği için. O üçü bunu yapmıştı, biliyordu ve bu yüzden öleceklerdi.

Teker teker, parça parça, ama öleceklerdi.

Lordu hala yürüyordu ve Bellatrix, karanlık düşüncelere daldığı arada açılan mesafeyi kapatıp ona yetişmek için adımlarını hızlandırdı. Adımları zarif ve uzundu, ama bir o kadar da yavaştı, acelesi yoktu. Burada, Casa Serpente'de, her zaman huzur dolu, her zaman control altındaydı. Olması gerektiği gibi, diye düşündü onaylarcasına. Ve her zaman olduğu gibi. Yine de belli belirsiz kaşlarını çattı. Alçak kademeli Ölüm Yiyenlerin aksine düşünmeden hemfikir olması beklenmiyordu.

"Bildiğine emin misiniz, Lordum?" diye sordu Bella düşünceli bir tavırla. "Dumbledor biliyordu, ama...o?" Omuzlarını silkti.

"Ah, biliyor." Güldü. "Biliyor."

Aralarındaki sessizlik uzadı ve Bella, onun ne gördüğünü merak etti.

"Bana kurtadamı getir Bella," diye emretti. "Cevapları istiyorum."


"Burası Avalon."

Bir şekilde, Sirius Snape'in yerlerini varışlarının üçüncü saniyesinde tahmin etmesine şaşırmamıştı. Başka türlüsü hayal kırıklığı yaratırdı. "Evet."

Hala gücün etrafında döndüğünü hissederek öne çıktı. Sirius Snape'i ikinci Cisimlenme Alanına getirmişti, çünkü orası, adanın doğu kıyısında bulunmasından dolayı, Avalon'daki her şeyden en uzak olan yerdi, ek binalara ve Mayın Tarlasına en yakın yer. Ayrıca Sirius'un uygun gördüğü Lab'in de oldukça yakınındaydı, ama en önemlisi, Ana Villa'dan uzaktı. Sirius Derek Dawlish'i ve Longbottomları seviyor ve onlara güveniyordu, ama kendisine saklamaya niyeti olduğu bazı sırları vardı. Böylece Avalon'un o anki misafirlerinden uzak durmak listesinde oldukça yüksek bir sıraya çıkmıştı.

Özellikle Frank. Gerçekten bunu iyi karşılayacağını sanmıyorum.

Derin bir nefes al. Cisimlenme Alanlarının kapıları karanlıktan pek hoşlanmazdı ve Severus Snape öyleydi, değişmek için elinden geleni yapsa da, en karanlığın en karanlıklarından biriydi. Birkaç haftadır, Sirius o dev taş kapıların daha da farkına varmıştı ve onların Karanlık İşaret'ten de pek hoşlanmadıklarını fark etmişti-onu her şekilde kabul ediyorlardı, çünkü o bir Seherbazdı. Birkaç saatlik düşünce onu Adam'ın hakkında kaygılandığı aynı sonuca ulaştırmıştı; Avalon'a göre, kapılar tarafından kabul edilenler her zaman kabul edilebilecekti. Bu tabi ki, bir soruna dönüşmüştü, tarih boyunca, ama çok fazla Seherbaz arkadaşlarına ihanet etmemişti. Voldemort'a kadar. Yeter artık, Sirius dedi kendi kendine sertçe. Konsantre olman lazım.

Farkındalığını pekiştirdi, sadece kapıların içine değil, Avalon'un içine de. Sirius Seherbazların Adası'nda ne kadar uzun vakit geçirirse bunu o kadar iyi anlıyordu ve Avalon'un herkesin düşündüğü şey olmadığını anlamıştı. O çok, çok farklıydı ve sandığından da sonsuz bir güce sahipti.

Ama dinliyordu da ve kapılar onların geçmesine izin vermek için için kayarak açıldı.

"Beni takip et," dedi yavaşça, Snape'e doğru dönerek. "Gerilersen, kapılar seni ezer."

"Tipik," diye mırıldandı Snape ve Sirius kendi adımındaki otomatik tereddütü hissetti. Bir keresinde, öyle bir söz soğukluğu kesmesine ve ona Avalon'u küçümsememesini hatırlatarak Snape ile yüzleşmesine neden olurdu, çünkü ada bunu sezecekti. Ama yürümeye devam ediyordu ve bunu Snape'in bir çamur birikintisine dönüşmesini görmektense işi bitirme arzusuyla yapıyordu. Fakat, Snape'in ona yakın durduğunu fark etmişti. Sinir bozucu olabilirdi ama bir aptal olmaktan çok uzaktı.

İkinci Cis'ten olay olmadan çıktılar ve Sirius Snape'i karanlık sahalara doğru yönlendirdi, terk edilmiş ek binaların yakınından geçerek (artık sadece depo olarak kullanılıyordu) ve Mayın Tarlasından uzak durarak. Frank ve Alice son zamanlarda tarlayı yeni Seherbaz sınıfı için tekrar şekillendiriyorlardı ve Sirius onların ne tür pis sürprizler hazırladıklarını öğrenmeyi arzulamıyordu Çok sönük bir ışık parladı, her şeyden çok Snape'e yarar sağlamak için ve onlar Labaratuvar Altı'ya varırken genişledi. İkisi de kapı Snape'in arkasından kapanan kadar konuşmadı.

"Açıkla bana Black, beni neden ölümcül, yasalara aykırı olduğunu söylememe gerek yok, iksirler yapmaya ikna etmek için Seherbazların son sığınağına getirdin."

"Çünkü bunu yapabilecek tek kişisin," diye düzgünce yanıtladı Sirius.

"Bunu yapmış olan tek kişiyim demek istiyorsun," diye karşılık verdi diğeri sertçe, gözlerinde öfke vardı. Kötülük de, ama Sirius onları iyi biliyordu.

"Evet. O da var."

"Bunu nasıl biliyorsun?" diye karşı çıktı Snape.

"Bunun yüzünden." Cübbesinin içine uzanıp deri kaplı bir kitap çıkardı sağ eliyle. İki haftadan daha uzun bir süre önce Adam'ın işine karışmasından beri, Sirius günceyi her gittiği yere götürmeye dikkat etmişti. Güncenin İşareti taşımayan biri tarafından açılmaya kalkıldığında ne yapacağını bilmiyordu, ama Sirius kitabın yanlış ellere düştüğünde doğurabileceği pek çok olası sonucu biliyordu. Hem benim hem de alan için.

"Bir günce."

Sirius sessizce başını salladı ve aniden tanıma ifadesinin arkadaşının yüzünü kaplamasını izledi.

Snape'in gözleri büyüdü.

"Bunu da nereden çıkardın?"

"Bilmek isteyeceğini sanmıyorum," diye yanıtladı Sirius yavaşça. "Ama Voldemort'a ait olduğunu düşünmekte haklısın."

Snape ona bakarken uzun sessiz bir an oldu, gözleri hala ürkmüş bir baykuş büyüklüğündeydi. İksir Ustası kontrolünü böylesine çok nadir kaybederdi, ağzı hafifçe açıldı ve sonra tekrar kapandı o kelimleri bulmaya çabalarken. Korkunun yerini şaşkınlık aldı ve yüzü gerildi.

"Sen ne yapıyorsun?" diye fısıldadı.

Dünyada parçaları yerine oturtmaya yetecek kadar bilgi sahibi olan tek kişiydi ve Sirius ona yalan söylemenin anlamsız olduğunu biliyordu. Onun yerine açıkça yanıtladı: "Yapılması gerekeni."

"Sen delisin."

Sirius cevaba karşı gelmedi. Sadece başını salladı. "Büyük ihtimalle," diye kabullendi, çaktırmadan günceyi cübbelerinin içine geri koyarak. "Bana yardım edecek misin?"

Snape dik dik baktı. "Neden?"

Sirius ona sadece baktı. Neye ihtiyacı olduğunu anlatmak, Snape'i Sirius'un seçtiği yolun deliliğine razı olmaya ikna etmek için sözler yeterli değildi. Basit bir amacı vardı, gereklilik, insanın geçmişinin ve yılların acı ve öfkesini iki adamın da geçmişinin önüne inşa edilmiş olan duvarların arkasından fışkırıyordu. İkisi de hayatlarında hatalar yapmışlardı ve Sirius bir tane daha yapmak üzereydi. Tek soru şuydu: Snape ona yardım edecek miydi? O sert gözler anlaşılmazdı, derinlerinde gizlenen şok dışında. Bu görev onu da mı korkutuyor, yoksa bu benim geleceğim mi?

"Conmalesco," diye sonunda yanıtladı Snape, duygudan tamamen yoksun olmayan bir sesle. "'mal' kökünün 'convalesco'nun içindeki heceyle yer değiştirmesinin açık ve net bir şekilde iksirin sonuçlarına değindiğinin farkında mısın? Ayrıca, iksiri yapmak için güçlü bir Kara Büyü hareketine ihtiyaç var-"

"Biliyorum." Azarlamayı bırakmak zorundaydı. Sirius'un araştırması ona iksir ve tehlikeleri konusunda yeterince bilgi vermişti ve onun ne yapacağını biliyordu. Büyük ihtimalle Snape'in yaptığından daha iyiydi, aslında, Snape zamanla gerçekleşen dönüşümü görmüş olsa bile.

Diğer adam sinir bozucu bir şekilde iç çekti. "Sanırım, iksirlerden birini seçmek zorunda kalırsan, en az tehlikeli olanını seçtiğin için avunmam lazım."

"Üçüne de ihtiyacım var, Severus." Yine, sessizce konuştu, ilk ismi ağzından farkında olmadan kaçıvermişti. Garip bir şekilde, o cümlenin içinde doğal duruyordu, belki de yardım istediği için değil, rica ettiğindendi.

Snape solgunlaştı. "Hangi üçü?"

İşte vazgeçmek için son şansın, Sirius. Omurgasından aşağı bir ürperti indi ve Sirius titreme isteğine karşı koydu. Ama geri dönüş yoktu. Artık yoktu. Çok ileri gitmişti. "Orijinal olanlar."

"Sen-"

"Evet."

Sirius'un kafasında Snape'in ona yeniden deli demeyeceğine dair hiçbir kuşku yoktu. Hayır, adam çok şey biliyordu.

"Bunu yapmak zorunda olduğunu hissediyorsun." Snape'in sesi şimdi hissizdi. "Başka bir yol olmadığından eminsin." Sirius yavaşça başını salladı. "Bunu yapabilecek başka kimse yok."

"O zaman iksirleri hazırlayacağım," diye cevapladı Ölüm Yiyen. "Ve senin onun dönüştüğü canavara dönüşmemen için dua edeceğim."

Çeviren: Stupefy00