Bölüm Otuz Sekiz: Diğerlerinin Olamayacağı Şey

Karanlık ve fırtınalı şafak söktüğü anda anlamıştı.

Gerçekte şafak yoktu. Sadece şimşek çakıyor ve yıldırımlar, yükselen denizden elektrik yolluyordu. Yakında duranları sağır edecek kadar yüksek sesle ve dev girdaplar yapacak kadar güçlü dalgalar sahile vuruyordu. Ama yine de adaya, doğal bir şey olmasına rağmen hiç yağmur düşmedi. Bu, normal değildi.

Sirius, çarpışmadan önce uyanmıştı ve dışarı çıkmadan önce giyinme fırsatı bulmuştu. Alice ve Frank Longbottom o kadar şanslı değildi - ikisi de pijamalarının üstüne hızlıca bir cüppe çekmişlerdi. Alice'in ayakları çıplaktı ama Frank, dışarı çıkıp bir meşe ağacının kütüphanenin tavanına düştüğünü görmeden önce iki ayağına da farklı ayakkabı geçirebilmişti. Diğerleri onlara yavaşça katıldı: Hestia Jones ve Jason Clearwater, Ana Villa'dan birlikte çıktılar ki ikisi de yarı giyinmişti ve daha çok Fransa'ya gidiyor gibi görünüyorlardı; Derek Dawlish'in üzerinde sadece yırtılmış bir pantolon vardı ve öldürmeye hazır görünüyordu; Oscar Whitenack hala yeni öğrencisine öfkeyle bakıyordu ve Calvin Waters, bir kez daha Oscar'ı sinirlendirmeyi başarmıştı.

Aralarında en makul görünen Sirius'tı çünkü nedenini merak ederek dondurucu soğukta uyanmıştı. Ama şimdi biliyordu.

"Neden yağmur yağmıyor?" diye sordu Clearwater.

"Çünkü bu bir fırtına değil," diye cevapladı Frank kısaca, Sirius'a bakarak. "Yani doğal bir fırtına değil."

Sirius gibi Kıdemli Öğretmen de son birkaç aydır Avalon'u inceliyordu ama onda Sirius'ın sahip olduğu avantaj yoktu. Birincisi, Frank'in adada dolaşacak zamanı yoktu ve bu, bir kitabın anlatacağından çok daha fazla şey anlatıyordu. İkincisi ise Frank, Seherbazların Başı değildi. Sirius, adanın bunu hissettiğinden ve onu sevip sevmediğini bilmese de onunla çalışmaya istekli olduğundan emindi. Bu düşünce kahkaha isteği uyandırdı. Ya da bana karşı çalışmıyor, diye düşündü Sirius. Avalon'un birisi için çalıştığından büyük kuşku duyuyorum.

Karanlık sol kolunda yükseldi: kara ve soğuk acı. Dünya Sirius'un gözünün önünde sallandı ve bu da dengesini sağlamadan önce neredeyse düşmesine neden oluyordu - ve sol kolunu gereksiz bir koruma içgüdüsüyle tutmasına zor engel oldu. Bunu yapmak hiç yardımcı olmamıştı ve bazen kendini durduramadığında kendisini korkunç bir acı içinde bulmuştu ama yine de bunu yapmaktan kendini alamıyordu.

"Bu neydi?" diye sordu birkaç ses aynı anda. Acıyı geriye gitmeye zorlayarak başını salladı. Bunun için zaman yoktu. Eğer Sirius acı hakkında düşünmek için bile durursa kaybederdi - ya şimdi ya da hiç, dedi kendine karanlıkça. Seçimini yapmıştı; şimdi harekete geçme zamanıydı. Derin nefes aldı.

Sirius doğruldu ve üç gün önce Conmalesco İksiri'ni içtiğinden beri ilk kez gerildi. Birden farkında olmaya başladı.

Ve gücün de farkına vardı. Daha önce hiç hissetmediği güç - keyif verici, tatlı, yalın ve heyecanlı. O, tüm bedeninde hareket etti, ruhunu ve hislerini doldurdu ve Sirius'ı güvenli bir kozanın içinde yanlış bir görünmezlikle sardı. Ama nasıl yanlış? Söylemenin yolu yoktu, sadece güç vardı. Tatlı ve kuvvetli bir güç... Deneyimli olmasına rağmen daha önce hiç böyle hissetmemişti ve hemen normal yollardan hiç başaramayacağı bir genişlik içinde olduğunu anladı. Sanki güç karşı duvarın arkasına sıkışmış ve basitçe çağırılmayı bekliyor gibiydi.

Gözlerindeki kırmızı parıltıyı ne kendisi ne de diğerleri gördü. Çok karanlıktı ve birbirlerinden çok ayrıydılar ama Sirius farkı hissetti. Güçle birlikte yükselen neşeyi geriye itti ve üstünlük duygusunu bastırdı. İçinde tehlikeli bir şeyler vardı, tam bilinçliliğinin altında gölgelerde gizlenen bir şeyler... Daha önce böyle bir şey yoktu ve hemen Sirius, onun hiçbir zaman onu terk etmeyeceğini anladı. Güç kazanmak, saf ve katıksız güç kazanmak amaçsızdır, demişti Karanlık Sanatlara Karşı Savunma Öğretmeni altıncı sınıfında. Ve bunun her zaman yan etkileri vardır.

Yan etkiler ve amaç - Sirius anlamaya başlamıştı. Ama yine de ikisine de oldukça aşinaydı.

"Ölüm Yiyenler," diye cevapladı sessizce. "Ölüm Yiyenler ve onların lordu."

"Voldemort? Voldemort burada mı?" diye sordu Waters

Sirius uzaklara, kütüphaneden, gölden ve eski kapılardan uzaklara baktı. Başını hafifçe salladı. "Geliyorlar."

"Nasıl? Nasıl biliyorlar?" diye fısıldadı Waters hala açık düşünemeyerek. Kaygısız çocuğun gözlerinde korku vardı.

"Adam," diye kükredi Hestia Jones ve herkes ona bakmak için döndü. Acının ve ihanete uğramanın ifadesini onurlu bir bant gibi taşıyordu ve bir zamanlar sevdiği adam hepsine ihanet etmişti. Öfke, kadının karanlık gözlerinde dans ediyordu. "O, onlara söyledi."

"O, onlara rehberlik ediyor," diye düzeltti Sirius kadını, hala uzaklara bakarak. Neredeyse gölge gibi figürlerini dalgaların arasından görüp, getirdikleri karanlığı hissedebiliyordu. Bir düzine ya da daha fazla Ruh Emici, gururla Karanlık Lord'larını koruyorlardı.

Ve Adam, dünyada her şeyden çok nefret ettiği adamın yanında titriyordu.

"Dur..." Merhametli bir dokunuş... Daha önce çok duyduğu ve her zaman görmezden geldiği o kelime... Bu sefer görmezden gelmedi.

"Neden?" diye sordu hafifçe, Ruh Emicileri geriye göndererek. Aptalın, daha iksirin etkisine girmesinden bir saat geçmemişti ama şimdiden onu parçalara bölmeye başlamıştı. Macmillan, acıyı azaltabilirmiş gibi yerde kıvranıyordu. Bu zamana kadar geçirmediğini öğrenmesi gerekirdi. Ama yine de kendine engel olamıyordu. İksirin, mahkumlara yaptığı ilk şey otokontrolünü yok etmesiydi.

Ama yine de normal bir insan Poenatoxicu'u içtikten bir saat sonra tamamen delirirdi. Seherbazlar iki saate kadar dayanabiliyordu.

"Ben..." Bu özel Seherbaz üzerinde beş aydan beri çalışıyordu Cevabın ne olabileceğini tahmin ediyordu.

Voldemort bekledi.

"Yapacağım," diye fısıldadı Seherbaz acı içinde. "Sadece lütfen... lütfen dur..."

Voldemort güldü.

İki.

Çat.

Sirius titredi ve hissettiği - hayır gördüğü hasta edici tatmini geri itti. Hatırladı. Bir şey haricinde, bu onun anısı değildi. Sirius tekrar titreyip üşüdü. Bu anının kime ait olduğunu biliyordu. Biraz önce bunu kimin gözlerinden gördüğünü biliyordu - ve bunu bilmek onu kirli ve acımasız hissettirdi. Oradaydı ve orada olduğunu hissettiği o dakikalar boyunca Adam'ın kırılmasından çok uzun süre kendisine işkence eden kırmızı gözlerden olayı görmüştü.

Ama yine de diğer adamı suçlamak zor geliyordu. Eğer bu kadar uzun süre tutunacak bir şeyim olmasaydı belki ben de... Sirius düşünceyi durdurdu. Kırılmayacağını düşünmeyi tercih ediyordu - en azından çok kısa sürede değil, hatta tutunacak böyle arkadaşları olmasa bile. Ama insan ruhu çok kırılgan bir şeydi ve Voldemort, Adam'ınkini paramparça etmişti.

"Sirius?"

Frank, ona bakıyordu. Frank ne görmüştü?

Sirius döndü. "Evet?"

"İyi misin?" Diğeri tüm bunları nasıl biliyorsun? diye sormadı ama sorulmamış soru havada asılı kaldı ve sağır bir adam bile duyabilirdi.

"Evet. Sadece dikkatim dağıldı." Sirius sağır değildi ama yine de görmezden geldi. Soğuk rüzgâr, yüzündeki saçları arkaya doğru uçuruyordu.

"Göremediğimiz bir düşmanla nasıl savaşacağız?" diye sordu Clearwater. "Adaya gelmelerine izin mi vereceğiz?"

"Hayır. Vermeyeceğiz." Ruh Emicilerin yaklaştığını görebiliyor ve hissedebiliyordu. Sirius gözlerini kapattı. Resim netleşmeye başlamıştı ve bir dakika için adanın dokunuşunu, sıcaklığını hissetti ve Sirius buna tutundu. "On iki Ruh Emici," dedi hafifçe. "Hayır. On üç. Voldemort. On beş Ölüm Yiyen."

"Adam da var mı?" diye sordu hevesle Hestia. Sirius gözlerini açtığında ona sadece çarpık bir gülümseme verebildi.

"Kuzey sahiline - hemen," diye emir verdi. "Eski Kapıları savunacağız. Clearwater, Waters, siz ustalarınızla kalın."

Neyse ki hem Frank'in hem de Alice'in öğrencisi ailelerini ziyarete gitmişti ve Avalon'da değildi. Dawlish'inki gibi ki bu Sirius'ı rahatlatıyordu... Çoğu Seherbaz orada olmamalarına memnun olmazdı çünkü çok büyük oranla düşman vardı ama Sirius memnundu. Yediye karşı on beş ki bu sayıda Ruh Emiciler yok ve Voldemort'la sadece ben baş başa yüzleşeceğimi varsayıyorum. Sirius, karamsar düşüncelerine rağmen içinden bir gülüşün yükseldiğini hissetti. Bu fazlasıyla garipti ama hayatının özeti de zaten buydu.

Diğerleri onun önünden koşmaya başladılar ve Sirius'ın göründüğünden çok daha endişeli görünüyorlardı. Kendi kendine bile garip şekilde sakin hissediyordu. Yavaşça ileriye elinde asasıyla ve düşünerek yürüdü. Neden böyle hissettiğini anlaması sadece bir dakikasını aldı, ama gerçek ortadaydı. Adam'ın anıları bunu ortaya çıkardı. Seçim yıllar önce içgüdüyle yapılmıştı.

Onun kurbanı olmaktansa düşmanı olmayı tercih ederim.

Uzun adamlarının sesi yer tarafından susturuldu ama yeterince hızlı değildi. Sirius sahile vardığında dev dalgalar kıyıya vurarak siluetleri görünen Seherbazları ıslatıyordu. Her saniye çakan şimşek, gölgelerini oluşturuyordu ama okyanusun sonsuzluğunda hepsi çok küçük görünüyordu. Artık kapıların güneyinde, yarımadadaydılar. Ölüm Yiyenlerinlerin büyülenmiş kayıkları artık çıplak gözle görülebiliyordu.

Çarpan dalgaların ötesindeki Azkaban'ın aksine... Sirius, Avalon'un kardeş adası Azkaban'ı göremediği için oldukça rahatlamıştı ve aramıyordu. Her zaman orada olduğunu biliyordu ama bir daha görmeye hiç niyeti yoktu. Ta ki o, bir bahçeye dönene kadar, diye düşündü alakasız olarak. Birçok güzel çiçek ve parlak renklerle... Ve ancak lanet kayadaki her bina yerle bir olursa... Hafif bir gülümseme yüzünde belirdi ve düşünce kaybolur kaybolmaz silindi. Ve ölçülü miktarda tuzlu...

Lider kayığın başında soluk bir figür vardı. Ruh Emicilerin gölgelerine rağmen açıkça görünüyordu, fatih bir kahraman gibi uzun ve gururluydu. Kırmızı gözleri, karanlıkta deniz feneri gibi yanıyordu. Sirius kahkaha attı.

"Neye gülüyorsun?" diye sordu Hestia, adam onun yanına geldiğinde.

"Voldemort," diye cevapladı düşünmeden ve sonra Hestia'nın bakışından onun deli olduğunu düşündüğünü anladı.

"Sanırım sen bunu yapabilen tek yaşayan erkeksin!" diye bağırdı kadın, rüzgârın içinden ve Sirius onun gözlerinde bir şeylerin parladığını fark etti. Aynı ifade, kadının yanında duran Clearwater'ın yüzünde de belirdi ve Sirius ne diyeceğini bilemedi. Onun yerine harekete geçti.

"Kapıları açın!" diye bağırdı. "Kıyıda savaşacağız!"

Rüzgar neredeyse sesini götürecekti ama Sirius her zaman çok sesli olmuştu. Hızlıca küçük bir Seherbaz grubu Eski Kapıların öbür tarafına doğru gittiler ama Sirius izlemedi. O, gözleri ufku tararken yola devam etti. Dalgalar, dar karada kırılıyordu ve bir noktada neredeyse tamamen batıyordu. Bir kereden fazla Eski İskelenin tamamen kaybolduğunu gördü ve Voldemort'un onu kullanmak isteyip istemediğini merak etti. İskele ve kapılar, Seherbazlar botlarla Azkaban'dan geldiği zamanlarda adanın tek girişleriydi. Voldemort'un yaptığı şeyin ironisi Sirius'ın gözünden kaçmadı ama Karanlık Lord'un bu kadar aptal olabileceğinden kuşku duydu. İskele, koydaydı ve birçok faktörle korunmasının yanında Ölüm Yiyenlerin Eski Kapılardan önce yarımadaya erişene kadar bütün yolda savaşmasını gerektiriyordu.

Sirius düşünceye omzu silkti. Hayır, Voldemort en direk yolu seçiyordu. Tam onlara doğru geliyordu.

Cüppesi arkasında dalgalanırken Sirius, Frank ve Alice'in kapıları kapatmaya çalışmasını tam zamanında gördü. Onlara doğru işaret etti. "Onları açık bırakın!"

"Sen deli misin?" diye bağırdı Alice. "Ruh Emiciler içeri girecek!"

Ama aynı zamanda adanın da dışarı çıkmasını sağlayacak.

Arkasından gücün toplandığını hissediyordu ama bu sadece kendi gücü değildi. Bu Avalon'du. Sirius bunu diğerlerinden önce hissetti, kıyıdan iki yüz metre ötede karanlık şekiller dalgaların üstünden uçarak kolay bir av yakalamaya çalışıyorlardı. Ama diğerleri adada, karanlıkla yüzleşmek için bir şeylerin yükseldiğini hissediyordu. Canlı bir şeyler ölümle yüzleşmek için yükseliyor ve karanlığı korkutuyordu.

Beyaz sis Sirius'ın arkasından yükseldi. Dawlish nefesini tutup işaret ettiğinde döndü ve değiştirilemez, durdurulamaz beyaz bir örtünün adadan yükseldiğini gördü. Voldemort'un yaratıkları son dalgaları da aşıp donmuş kurbanlarına uzanırken sis, Seherbazlara ulaşmıştı.

Ruh Emiciler sendeledi.

İnsani olmayan bir ses, sis yaratıklara çarptığında gecede yükseldi ve onlar dehşetle çığlık attılar - yoksa bu acı mıydı? Hemen grup dağıldı ve Avalon hariç her yöne doğru kaçmaya başladılar. Sis hala kovalamaya devam ediyordu - ve Sirius birden soğuk hissetmediğini fark etti. Ruh Emiciler'in dokunuşunu hissetmemiş ve hiç etkilenmemişti. Avalon bize kalkan mı oldu? diye düşündü merakla.

Bu cevap, adanın neden harekete geçtiğinin cevabına kıyasla çok basitti. Ama yine de doğru hissettiriyordu. Her zaman öyleydi. Avalon farklıydı. Ravenclaw'un sözleri birden aklına geldi: 'Avalon her zaman göründüğünden fazla ve az olacak,' yazmıştı ünlü Seherbaz ve Hogwarts'ın ilk kurucularından olan. Onun bilmediği bir şeyi mi biliyordu yoksa hiçbir zaman tam olarak çözemediği ama her zaman orada olan ve bilicinin bir köşesiyle hissettiği bir şey miydi? Alice tekrar ona doğru bağırmasaydı Sirius bunun hakkında daha fazla düşünecekti.

Ruh Emiciler gitmişti ama Ölüm Yiyenler gitmemişti. Hala, Voldemort'un önderliğinde ve hapsolan - kendi seçimleriyle ama yine de hapsolan - Adam'ın yanında ilerliyorlardı.

"Sisin onların arkasından gitmesini sağla!" diye bağırdı Waters, Ruh Emicilerin kaybolan siluetlerinin ardından. Ama sis, yaratıkları takip ediyordu, Ölüm Yiyenleri tehdit etmiyordu -

"Yapamam!" diye bağırdı Sirius geriye. "Bunu ben yapmadım!"

"O zaman neden buradayız?" diye sordu aptalca Waters. Sirius onu duymazdan geldi ama Dawlish'in sesi yükseldi.

"Koruma bulmamız lazım! Eğer kapıların ardına gidersek -"

"Hayır! Burada kalıyoruz!" diye kesti sözünü Sirius ve dalgalara baktı. "Kayıkları hedef alın! Suyu onlara karşı kullanın!"

Yedi çift göz ona bakmak için bir dakika harcadı ama sonra teker teker Seherbazlar işe koyuldu. Emir verilmeden ortalarına Sirius'ı alarak ve uçlarda Longbottom'larla kıyıda sıraya dizildiler. Sıra tam olarak oluşturulmadan önce büyüler yapılmaya başlandı ve Ölüm Yiyenler hemen karşılık verdi. Adam bile savaşıyordu ve Sirius, Hestia'nın rüzgâra karşı ona bir şeyler bağırdığını duydu. Sıra biraz uzundu ama savaş başlamıştı.

Sular okyanustan sıçrıyordu ve Sirius'ı tamamen sırılsıklam yapıyordu ama o, soğuğu hissetmedi. Gözleri başka bir çift göz tarafından kilitlenmişti, kilitlenmiş ve tutulmuştu. İkisi de bunun son olmadığını biliyordu. Olamazdı. Son, bundan çok daha fazla karanlık olacaktı. Ama yine de birisi kaçacaktı - tek soru bunun kim olduğuydu. Gerçekten kim? diye düşündü Sirius, kolunu omzunun hizasına kaldırırken ve büyünün kendinden çıkıp dalgalara gittiğini izlerken. Hemen deniz dalgalanarak Seherbazların yaptığı rüzgara ve girdaplara katıldı. Gözünün bir köşesiyle Sirius, bir Ölüm Yiyenin kayıktan düştüğünü ve daha suya çarpmadan Cisimlendiğini fark etti.

Yüz metre.

Çoğunlukla denizden gelen kırmızı ve yeşil ışıklar gökyüzünü aydınlattı. Karşı taraftan büyüler gelmeyince Ölüm Yiyenler, Seherbazların bir şeyler peşinde olduğunu anladı ve tüm güçleriyle savaşmaya başladılar. Aynı anda Seherbazlar Frank'in kontrolünde birleşmiş bir kalkan yaratırken Alice de diğerlerinin hangi kayıklara hedef alması gerektiğini bağırıyordu. Sirius hariç hepsi. Sirius çizgiden ayrılarak öne çıktı ve arkasını korumayı arkadaşlarına bıraktı. Kendilerini savunmak için ona ihtiyaçları olmadığını biliyordu. Onun daha fazla bir şeyler başarmasına ihtiyaçları vardı.

Deniz giderek zorlaşmaya ve içindeki kayıkları bir çocuğun banyosundaki küçük oyuncaklara çevirmeye başladı. Yine de Ölüm Yiyenler kayıklara sarıldı ama Voldemort ona hiçbir şey dokunamazmış gibi ayakta dikiliyordu. Sirius yüzünde bir sırıtışın belirdiğini hissetti. Beni izle!

Geçmişe baktığında bu düellonun Azkaban'dakiyle alakası yoktu. Hatta daha önce hiç olmadığı kadar yakın eşleştikleri Diagon Yolu'ndaki saldırıya bile benzemiyordu. Sonuç da Diagon Yolu'ndaki düellonun sonucu gibi değildi.

Daha çok çarpan, parçalara ayrılan Voldemort'un kayığı gibiydi. Kayık havaya uçup bir Muggle roller coaster'ı gibi suya düşmeye başladığında Ölüm Yiyenler kaçtı. Suya çarptığında kayık her yöne tahta ve metal parçaları fırlattı. Buna rağmen çoğu Ölüm Yiyen daha suya çarpmadan asalarını kaldırıp buharlaştılar. Yine de bazıları ancak, diğer üç kayıktaki arkadaşlarının kaderi gibi dalgalarla buluştuktan sonra diğer kaçabildi.

Neredeyse göz açıp kapama süresinde hepsi gitmişti. Gece sessizleşmeye ve dalgalar durulmaya başladı ki bu da karanlığın Avalon'u terk ettiğinin kesin kanıtıydı. Beyaz sis de Ruh Emicileri yıllar önce çıkarıldığı deliğe kadar kovalamış, yok olmuştu ve Sirius o Ruh Emicileri bir daha görmeyeceklerini düşünüyordu. Yavaşça rüzgar da duruldu ve ada iyice sessizleşti. Seherbazlar rahatlayarak nefeslerini verdiler ve birbirlerine hala canlı olduklarına hayret ederek baktılar.

Ama yine de bu -

"Çok kolay," dedi Hestia Jones, ıslak siyah saçlarını yüzünden çekerken. "Bu çok fazla kolaydı."

"Harikaydı," diye karşı çıktı Clearwater, ailesinin ölümünden beri ilk kez heyecanlanma belirtisi göstermişti. Kocaman olmuş gözleri Sirius'a sanki hayatında hiç büyü görmemiş gibi odaklanmıştı. Rüzgâr başladı.

Seherbazların başı omuz silkti. "Ben -"

Dünya acıyla karardı ve çığlık attığını düşündü. Görüşü kayboldu ve Sirius buz gibi bir ateşin sol kolundan kalbine doğru ilerlediğini hissederken yere yığıldı.

Garip bir şekilde ıslak kumun üzerinde dizlerinin üzerine düştü.

Kazandığını sandın, değil mi?

Keskin pençeler ruhuna uzanmıştı ve Sirius, bedeninin kıvrandığını hissetti. Soğuk parmaklar beynine ilerliyordu ama yine de bir şeyler duyuyordu - Clearwater yardım için bağırırken Jones adını söyleyip sarsmaktan korkarken ayak sesleri yaklaşıyordu. Sirius aynı anda iki yerde birden varmış gibi hissediyordu, hem gerçek dünyada, hem de kendi aklının içinde. Başı dönüyordu ama onların çabası yüzünden değil.

Hafif kahkahalar. Kendini bir şansın olacak kadar değiştirebileceğini mi düşünüyorsun, Sirius? Felç eden acı; bedeninin her siniri ateş içindeydi. Çok soğuk hissediyordu.

Karşı koyamayacağın şey benim -

Sirius acıya karşı koymak yerine geriye itti. İlk kez aralarındaki bağın sadece Voldemort'un kontrolünde olmadığını keşfetti ve bu bilgiyi kullandı.

Acı patlaması yaşandı. Voldemort geriye geçiyordu.

Çığlık atmış olmalıydı. Düşmüş olmalıydı. Hiçbir insanoğlu bunu yapmadan dayanamazdı ama Sirius kendinin çığlık attığını duymadı. Odaklanamıyorum, diye düşündü umutsuzca ve aralarındaki bağı koparmaya çalıştı. Eğer bilincini kaybederse savaşamazdı ve bundan kurtulamazdı. Bu ihtimale tutunmak tek seçeneğiydi ve Sirius da karanlıktan çıkana kadar buna tutundu.

Ve sonra geri döner dönmez Karanlık Lord yok oldu. Gerçek dünya belirginleşmeye başladı ve Sirius gözlerini kırparak ıslak kuma baktı. Şaşırtıcı şekilde hala dizlerinin üzerindeydi ve su, cübbesinin arlarından giriyordu. Sağ eli, dengesini sağlamak için ıslak kuma gömülmüştü ama sol eli hala yanında duruyordu. İçgüdüyle yaptığı sol kolunu göğsüne yaklaştırma hareketi giderek azaldı ve Sirius sonunda tamamen bıraktı. Çok sakin bir şekilde derin bir nefes aldı ve verdi. Dünya dönmeyi bıraktı ve görüşü tamamen düzeldi.

"Sen iyi misin?" diye sordu Alice endişeyle.

Nefes al. İmalarla sonra ilgilenirsin. "Evet," diye cevapladı Sirius, bu buluşmasının garipliğini düşünmekten vazgeçerek. "Ben iyiyim."

"Emin misin?" diye sordu Oscar endişeyle. "Yere düştün..."

"Öyle mi?" Başı hemen kalktı ve Sirius ayağa kalktı.

"Bir dakika önce ayaktaydın ve sonra hemen yere düştün," diye açıkladı Hestia hızlıca, Sirius'a garip bir bakış atarak. "Ve sonra bedenin... şey, durmadan önce kıvrandın. Ama bizi duymuyor gibiydin."

Sirius biraz önce duyduğunu sevip sevmediğini kesinleştirmek için başını salladı. "Sizi duydum," diye cevapladı. "Sadece başka şeylere konsantre olmuştum."

"Voldemort." Frank'in sesi sert ve bakışları karanlıktı. Ne biliyor? Frank'in mutsuz ifadesinde ürpertici bir şeyler vardı; gözünün etrafındaki ince çizgiler bildiğinden daha azını söylediğini belirtiyordu.

"Evet."

"Bu daha önce kaç kere oldu?" diye sordu Alice, kocasına bakarak.

"Çok fazla," dedi Sirius yavaşça.

"Ama ne anlama geliyor?" diye bastırdı kadın.

Herkes bir cevap için bekledi ama Sirius sadece bir yalan söyledi. Evet, biliyordu... ama bunu paylaşmak istemiyordu. Burada ve özellikle onlarla değil - Seherbaz ya da değil, dünyanın geri kalanından onu daha sert yargılamaya hevesliydiler. Belki sadece arkadaşlarım hariç, dedi Sirius kendi kendine yutkunmamaya çalışarak. Sanırım onlar da bu yüzden benden nefret edebilir. Ama bu başka zaman içindi. Er ya da geç birine gerçeği söylemesi lazımdı, Snape dışında. Bir Ölüm Yiyen olan Snape'in, Seherbaz olan arkadaşlarına karşın Sirius'ın yaptığını nasıl anladığı garipti ama beklenilir bir şeydi. Her şeyden önce karanlıkla oynuyordu.

Ana Villa'ya yöneldiğinde dinlenmesi gerektiğiyle ilgili bir şeyler mırıldandı. Diğerleri görünüşte bunu kabul etmişti - onu hala okunamayan gözlerle süzen Frank hariç hepsi. Sirius onu görmezden gelmeye çalıştı ama zordu. Frank biz zamanlar arkadaşıydı ama Sirius o günlerin sona geldiği gibi kötü bir his edinmişti. Diğer birçok şey gibi...


James her zaman erken kalkmaktan nefret etmişti ama şimdi bunun için birçok neden vardı. Lily ve Snape'ten bolca uyarı aldıktan sonra Hogwarts'a, Madam Pomfrey'e eski sorunuyla ilgili uzman bir görüş almaya gelmişti. James bunu yapmayı hiç istememişti ama Snape'in tartışmaları sonunda işe yaradı - Blackwood ona iksir verdikten önce de ayaklarını kullanamıyordu. James'in felçli halini devam ettirmesinin yanında bu iksirler gerçek problemi maskeleyebilirdi ve Snape'in de belirttiği gibi iyileştirme konusunda uzman değildi.

Böyleye Pomfrey ona tekrar on bir yaşında hissettirerek bakıyordu. Lily'nin de gelebilmesini isterdi ama zaman kısaydı ve Lily, James'ten bile daha yoğundu - tabi böyle bir şey mümkünse. Bakanlığın yeniden inşası yeni başlamıştı ve Tek Boynuzlu At grubu hala Nicholas Flamel'in kaybına yas tutuyordu. Bu ikisinin arasında Lily ve James, birbirlerini çok az görebiliyordu ve bu da ancak birinden biri çok geç gelmediği zaman oluyordu. James burnunu öfkeyle çekti. Geçen gece bütün gece ayakta durmuş, Bakanlığın kayıtlarını incelemiş ve Dumbledore'un eski dosyalarına göz atmıştı - ya da onlardan geriye kalanlara. Çok fazla şey eksikti ve birisinin onları alıp almadığını merak etti.

"Bu ilginç..." diye mırıldandı Şifacı, James'i dünyaya döndürerek. Hemen başını çevirip kadına baktı (pek hoşlanmadığı karnının üstüne yatış pozisyonundaydı), ama kadın incelemeye devam etti.

"İlginç olan ne?" diye bastırdı James.

"Profesör Snape sana anti toksinleri verdi, değil mi?"

Başını sallamaya çalıştı ama sadece yastığa gömebildi. Kızarak, James konuşmadan önce yastığa vurdu, "evet."

"Görünen o ki birkaç omurganı kırmışsın," diye cevapladı Pomfrey yavaşça.

"Bunu iyileştirebilirsin, değil mi?"

Pomfrey kısaca güldü. "Tabi ki iyileştirebilirim, James."

Bir dakika için rahatlamayla hiçbir şey söyleyemeden kadına dev gibi gözlerle baktı. Biraz önce gerçekten yapabileceğini söyledi - James, neşeyle bağırmak istedi. O kadar zaman geçmişti ki artık umut etmeye bile cesaret edemiyordu; Blackwood'un işiyle Şifacılara olan güveni kaybolmuştu. Ama Pomfrey'e güveniyordu. Her şeyden önce yerin yüz metre yukarısında Lily'e hava atmakla meşgulken süpürgesinden yere düştüğünde yüzünün parçalarını birleştiren birine güvenmemek zordu.

"Ama bu, zaman alacak," diye devam etti kadın sessizce.

"Ne kadar zaman?" diye sordu James hemen.

"En az birkaç ay," dedi kadın nazikçe. "Belki daha fazla..."

Adam nefesini tuttu. "Ne?"

Pomfrey iç çekerek kendini onun seviyesine getirip bir sandalyeye oturdu. "Omurgaların artık sorun değil, James," diye açıkladı. "Blackwood'un sana verdiği zehir, omurganı yiyormuş. Eğer Severus seni bir ay daha geç tedavi etseydi hiç yürüyemezdin."

"Ama..." Birden tekrar korkmaya başladı.

"İyileşecek," diye teminat verdi kadın. "Ama zaman alacak."

James yutkundu. "Bilemiyorum sana nasıl..."

Teşekkür ederim, diyecekti ama bir baykuş tam yastığının üstüne, önünü kondu. James kekeledi ve baktı, bir kez daha ağzına yastık girdi ve bu sefer neden mektuptu. Baykuş mektubu bırakıp geriye bakmadan uçarken James de mektubu tuttu. James baykuşu umursamıyordu. Onun yerine mektuptaki balmumu mühre baktı ki o, Toujours Pur, kelimelerini içeriyordu.

James, hala yatarken mektubu yırtıp açtı. Neden Sirius onu basitçe arayabilirken mektup göndermişti... ?

Sihir Bakanı James H. Potter'a

Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi ve Seherbazların Başı Sirius Black'ten

Voldemort Avalon'a saldırdı. On beş Ölüm Yiyen, On üç Ruh Emici Adam Macmillan tarafından rehberlik edildi.

Saldırı, geri püskürtüldü.

Yaralı yok.

Ölü yok.

Daha önceden planlandığı gibi Jones ve Clearwater Fransa'ya gittiler.

Kendi elimle:

Sirius Black.

Bu mektup, en iyi arkadaş tarafından gönderildiği düşünüldüğünde garipti ama James ilk şoku atlattıktan sonra nedenini anladı. Avalon? Voldemort Avalon'u buldu. Çığlık atmak istedi. Seherbazların son barınağı ve Büyücü Dünyası'nın en gizemli yerlerinden biri olan Avalon her zaman dokunulmazdı. Ama şimdi... olmuştu. 'Geri püskürtüldü' diye yazmıştı Sirius. Gitti. Yenildi. Avalon güvendeydi.

Ama yine de James bunları kaldırmakta zorlanıyordu. Mektup hiç kişisel değildi ve çok kuruydu... bu, bir bölüm başkanından sihir bakanına yazılmış bir mektuptu, ne fazlası ne de azı. Evet, bu aynı zamanda James'i olaydan ayırıyordu, Bakan'ın işi tamamen Seherbazlara bırakmasını sağlıyordu ama James ayrı tutulmak istemiyordu. O, şu andaki durumuna rağmen bir Seherbazdı ve Sirius hala onu korumaya çalışıyorsa lanet olsundu.

Gerçek soru Sirius bu sefer onu neden koruyordu.


Şafak söktüğünde, savaşa katılan yedi Seherbaz da çok yorgundu. Uyuyamayacak kadar sinirliydiler ve Sirius'a ne olduğunu çok fazla merak ediyorlardı. Ama birkaç saat ve birkaç mesaj sonra Hestia ve Clearwater ayrılırken diğerleri yatağa gitti. Sirius hariç hepsi. Sirius intikam için plan yapmaya başladı.

Tüm uygun Seherbazlar akşamüstü Avalon'da toplandığında nereye gideceklerini bile biliyordu. Artık sanki saldırı hakkında ve onun hakkında konuşmuyorlarmış gibi yapmak için sessizce konuşuyorlardı. Ama anladığını fark eden çok fazla surat birden kıpkırmızı oldu ve düzinelerce göz de onun bakışlarından kaçındı. Ona hala güveniyorlar mıydı? Öğrenebilmenin tek yolu vardı.

Paranoyak mı olmaya başladım? diye düşündü Sirius keyifsizce ve hemen düşünceyi kovdu. Bunun da zamanı şimdi değildi. Boğazını temizledi.

"Güçlü saldır, hızlı saldır," dedi gözlerini odada gezdirerek. "Alastor Moody böyle derdi ve haklıydı."

"Vurulduk. Voldemort, tarihte görülmemiş bir şey yaptı - Avalon'a, ışığın tek dokunulmamış yerine saldırdı. Bunun cezasız kalmasına izin veremeyiz."

"İntikamı kastediyorsun," diye belirtti Francine Hoyt kaşları neredeyse birbirine değecekken.

"Evet."

"Nereye kaydolabilirim?" diye sordu Oscar Whitenack ve sesi, Sirius'ın hiç duymadığı kadar sertti. Genç idealist bir gecede sert bir adama dönüşmüştü ve Sirius bu değişimi gördüğüne üzüldü.

Her şey değişiyor...

Salonun her köşesinden bu lafa katılan öfkeli mırıltılar yükseldi ve Sirius, Oscar'ın yüzündeki gölgeleri diğerlerinde de gördü. Seherbazların, kıstırılma hissinden daha çok nefret ettiği bir his yoktu ve Avalon'a saldırı hepsini sarsmıştı. Avalon, onlarındı. Onu güvenli tutmak Seherbazların işiydi.

Sirius, herkesin bu sefer adanın nasıl güvende kaldığıyla ilgili hiç imada bulunmamaya çalıştığını fark etti. Bana güvenmiyor musunuz? diye bağırmak istedi ama sessiz kaldı. Aslında, olası cevaptan korkuyordu.

"Nereye?" diye sordu Alice.

Sirius başıyla hafifçe onayladı. "Riddle Evi'ne."


Tepede bir ev... Büyük ve görkemli ama biraz... karanlık.

Gece.

Siluetler, çalılıkların arasına koşuyor. Saklanıyor.

Işık.

Bir şeyler yanıyor. Gece, gün kadar parlak - artık sabah mı oldu? Yıldızlar söndü ve kırmızı ışık göğü aydınlattı -

Yüzler.

Nymphadora Tonks. Onu tanıdı. Eğer bu kadar sakar olmasaydı çok parlak olacaktı. Her zaman bir Ravenclaw için çok sinsiydi ama gözlerin görebildiğinden çok daha akıllıydı -

Koşuyordu. Bir şeye mi yoksa bir şeyden mi? Söylemenin yolu yoktu ama bir odanın içindeydi -

Ve yer, altında patlarken Tonks'u havaya fırlattı.

Yeşil ışık. Kırmızı ışık. Yeşil. Mor. Siyah. Ateş.

Ateş.

Yanan bir beden... Yaşayan bir beden... Adam çığlık atıyordu.

Yeşil.

Birisi havada kıvranıyordu. Vurucu muydu?

Ateş.

Çığlıklar.

Çığlıklar.

Çığlıklar.

Lanetler. Yangın. Uçan bir ağaç...

Işık.

Rodolphus Lestrange biriyle düello ediyordu. Frank? Kurbanı yere yığıldı. Lestrange gülümseyerek asasını kaldırdı.

Sirius -

"Müdürüm?"

Remus sıçradı ve bu yüzden dizini masasına vurdu. Görüşü sallandı ve oda döndü ama bir figür orada kaldı ve kadın dev gibi gözlerle ona merakla bakıyordu. İmgeler hala başında dönüyordu ama şimdi zayıflamıştı sanki Remus'un hiç tutamayacağı sisler gibiydi -

Sirius öne çıktı.

Kahkahalar.

Yangın.

Çığlıklar.

Yangın -

"Profesör Lupin?"

Tekrar sıçradı ve kendini salladı. "Evet?" dedi ve kendi sesinin sarsıldığının farkına vardı.

"İyi misiniz?"

Birkaç kez gözlerini kırpıştırdı ve bunun imgeleri yok ettiğini hayal kırıklığıyla fark etti. "İyiyim."

Remus çığlık atmak istiyordu. Bir şeyler oluyordu, olacaktı, olmuştu - ve ne olduğunu bilmiyordu. Ve Trelawney odasına girmeseydi öğrenecekti. Sirius'la ne oluyor? Remus'un arkadaşında daha önce hiç görmediği kadar büyük bir karanlık vardı... ama belki bu sadece bir ışık yanılmasıydı.

Ve sen de dolunayda tam bir kurt gibi görünüyorsun, Aylak. Bu bir ışık yanılmasıydı.

"Sana nasıl yardımcı olabilirim, Sybil?" diye sordu güçsüzce.

O cesaret kırıcı gülümsemelerinden birini attı. "Sizin Hogwarts, Bir Tarih kitabınızı ödünç alabilir miyim müdürüm? Kendiminkini kaybetmişim ve kütüphane kapalı..."


Çığlıklar.

Severus, sırtını soğuk duvara dayayarak dikildi. Cesaret edebilseydi geriye giderdi ama... bu durumda kaçmak mide bulantısından daha kötüyü.

Ölüm Yiyen olduğundan beri çok fazla işkence görmüştü. Bir zamanlar, diğerlerinin kabusu olan şey onun amacıydı ama artık değil. Bir şekilde farklı bir adam olmuştu - ama hala aynı eski şeyleri yapıyordu ve Severus hiçbir zaman kırılmış bir adamın ölmesini izlemekten zevk almamıştı.

Bu, elbette ki Bellatrix'in zevk almasına engel değildi. Diğerlerini de engellemedi ve hepsi sıraları gelince Cruciatus Laneti yapmaktan geri kalmadı. Elbette o da aynısını yapmıştı ama bu mecburiyettendi. Ayrıca kaybedecek bir ruhum da yok ki, neden telaşlanıyorum? Kaşlarını daha çok çatmamak için kendine hâkim oldu. Macmillan, bir deri bir kemik - ki bunlar bazı yerlerde artık birleşik değildi - ve kan içinde kalmıştı ama hala işkence ediyorlardı.

Kulakları acımaya başladı.

Ne büyük özür, Severus. Düşünce onu kirli hissettiriyordu. Tüm umursadığın bu mu?

Lanet vicdanım.

Ses, sonunda kesildi ve Seherbazdan dönme hain yerde yüzükoyun titreyerek durdu. Severus, onun sadece Voldemort'un araya girmesiyle canlı olduğunu biliyordu - Bellatrix'i durduran işareti fark etmişti. Diğerleri, ne olacağını merak ederek izliyordu - büyük finali bekliyordu. Gözlerini yuvarlamak istedi ama yapmadı. Ölümle flört etmek iyi bir fikir değildi.

Macmillan büyük ihtimalle yalvarmaya çalışarak mantıksızca mırıldanıyordu. Ama çok uzun zamandır çığlık atıyordu ve sesi kalmamıştı. Çabaları, sadece Bellatrix'in kıkırdamasına neden oluyordu.

"Ben..."

"Sen ne?" diye öttü Bellatrix. "Bitmesini mi istiyorsun?"

Gelen ses, en iyi ihtimalle bir fısıltı denilebilirdi ama onayladığı belliydi. Severus'un başı zonkluyordu ve ilginç bir şekilde ritmi, Bellatrix'in Macmillan'ın yanında açtığı yaradan akan kanla eşitti. Yardım olmadan fazla yaşayamazdı ve Severus, yardımın gelmeyeceğini biliyordu.

"Yeter, Bella." Bu yumuşak ve soğuk bir demire benzeyen seste hiç acıma yoktu. Yine de Karanlık Lord ileri çıkıp yerdeki kandan şekle bakarken evcil hayvanı geri çekildi. Azkaban'da değillerdi, Severus'un evindeydiler ve o da yerleri temizlemek için ne kadar Temizleme Büyüsü gerektiğini sadece tahmin edebiliyordu ama diğerlerinin umursamadığına emindi.

Voldemort, Macmillan'ın yanına çömeldi ve cübbesi kana bulandı. Kırılmış Seherbaz kaçmaya çalıştı ama başını yerden bile zor kaldırabiliyordu. Bir dakika baktıktan sonra Karanlık Lord uzanıp kafasını kaldırdı.

"Bu bir fark yaratacakmış gibi yalvardın," diye fısıldadı Karanlık Lord. Nazikçe yüzündeki saçı geriye iterken eski Seherbaz güçsüzce gözlerini kırptı. "Ama neden değiştirsin?"

"Yararsız bir hainden daha gereksiz bir şey yoktur."

Macmillan'ın başını yere düşürerek ayağa kalktı; baş, yere vururken hafifçe ses çıkardı. Omzunun üstünden hafifçe bakarak Karanlık Lord döndü ve odadan çıkarken seslendi:

"Bitirin işini."

Teker teker Ölüm Yiyenler eğilerek teşekkür etti. Severus, bunu yaparken hemen gözlerini yerdekine dikmeyen nadir insanlardan biriydi; bunun yerine diğerlerinin yüzünü inceledi, arzuyu, beklentiyi ve memnuniyeti gördü. Yutkundu ve hemen kimsenin görmemiş olduğunu umarak kendini durdurdu. Ama hayır - yerde yatan ve ölen Macmillan üzerinde konsantre olmuşlardı. İlk beş dakika içinde mücadele etmeyi bıraktı. Voldemort, odadan çıktıktan hemen sonra...

Çok uzun sürmeyecekti ama sonsuzluk gibi geleceğini hissediyordu. Severus'un son için kalması gerekiyordu ve kalacaktı. Bunun her dakikasından nefret ediyordu ama işkence edecek ve zevk alıyormuş gibi davranacaktı. Ve kendisine yalan söylemesinin yolu yoktu - kaçmanın bir yolu olsaydı da yapmazdı. Yapamazdı, en azından onu hayatta tutan konumunu: Voldemort'un yandaşlarının arasındaki konumunu tehlikeye atmadan olmazdı. Şu anda beni hayatta tutan şey, savaş bittiğinde de buna hizmet edecek. Sadece bir casus olarak başarılı olabilirim.

Böylece Bellatrix ona ilk birkaç dakikayı teklif ettiğinde gülümsedi ve böyle eski ve köklü bir evin çocuğu kadar gururla kabul etti.

Çeviren: Luthien