Otuz Beşinci Bölüm:Patiayak Dönüyor

"Her şey hazır mı?"

Yarım ay gökyüzünde parlıyordu ve Çatlak Hanım'ın yanına dalgalar yavaşça vuruyordu. O ses dışında yaşlı Martook'un yatını sakladığı Aberdeen'deki sessiz gecelerden biriydi. Bir aydan uzun süredir, bu planı çok gizli yapıyorlardı ve başarılı olmak zorundaydılar. Hatta Arthur bile, olayın gerçekleşmesinden bir saat öncesine kadar ne yapacaklarını bilmeden bir haftadır hazırlanıyordu. İskelede sessizce dikilirken, yaklaşan Seherbazların ayak seslerini duydu ve tanımadığı yumuşak sesi duyana kadar sessizliğini korudu. Arthur sıçradı.

"Evet," diye cevapladı Arthur, mavi gözlü tanımadığı büyücüye bakarken. "Sen kimsin?"

"Sirius Black," diye yanıtladı büyücü elini uzatırken. Seherbaz cübbesi giyiyordu ve o da, adamın, giderek kararan geceye karışmış gibi görünmesine yardımcı oluyordu. Arthur onu Gelecek Postası ve diğer basın yayınlarından hatırladı.

Arthur bir dakikalık tereddütten sonra eli sıktı ve Azkaban Kaçağı'nın bu görevde olmasının aslında hiç de şaşırılacak bir şey olmadığını düşündü. "James'i bekliyordum."

"Planlar değişti," diye yanıtladı adam, etrafındaki sular gözlerinden yansırken. Aslında Çatlak Hanım, dışarıdan bakılınca Muggle yatlarından daha büyük değildi (Martook ucuz bir şey almıştı) ama içeride, her şey çok farklıydı. Büyücü yatı çok rahattı ve genişletilmişti ki Arthur görevlerini düşündüğünde, bunun oldukça uygun olduğunu fark etti.

"Neden olduğunu sorabilir miyim?" diye merak etti.

"Dumbledore." Black hafifçe durdu ve sonra tekrar Arthur'a baktı. "Endişelenmene gerek yok. James'in uygulayacağı plan aslında benim planımdı."

Bu, en azından rahatlatıcıydı. Arthur birçok akının sadece bilgi eksikliğinden mahvolduğunu görmüştü ve rahatlaması yüzüne yansımış olmalıydı. Black'in ağzının köşesi gülümsemeyi andıran bir şekilde kıvrıldı.

"O zaman sen bunun nasıl kullanılacağını biliyorsun, değil mi?"

"Evet. Oldukça," diye ekledi Arthur. "Hala Perkins'i de yanımıza almanın iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum ama artık çok geç."

"Sen Yoldaşlıktasın," diye belirtti Black, kendisinin de en azından bir üye olduğunu belli ederek. "O değil."

"O zaman bu bir Bakanlık mı yoksa Yoldaşlık işi mi?" diye sordu Arthur. Ama cevap beklenildiği gibi üstü kapalıydı.

"İkisi de."

Ayak sesleri konuşmalarını böldü ve Arthur gelene baktığında Alice Longbottom'ın güvertede dikildiğini gördü. Kahverengi saçları arkasından sıkıca toplanmıştı ve genellikle gülen yüzü, Arthur'un hiç görmediği kadar ciddiydi. Black'e ciddi kahverengi gözleriyle baktı.

"Herkes gemide," diye bildirdi sakince. Yüzü, Arthur'un fark ettiği huzursuzluğu yansıtmadı; Alice, Voldemort'un inine girme fikrinden çok rahatsız olmuş gibi durmuyordu. Ama sonra Arthur, kadının gözlerinin etrafındaki çizgileri fark etti ve neyi riske attığını hatırladı. Frank hala Azkaban'daydı. Tıpkı Bill gibi...

Black, Alice'e teşekkür edercesine başıyla onay verirken Arthur'a döndü. Yüzü karanlık ve bir şekilde gergindi ama o da sakindi. "Gitmeye hazır mısın?"

"Elbette," diye omuz silkti Arthur. "Siz ikiniz büyük ihtimalle rahat edeceksiniz. Her şey olabildiğince hızlı gitse bile adaya varmamız üç saati bulur."

"Bir gözün rotada olsun. Bu rotada, oraya varmamıza üç mil kala, Muggle Püskürtme Büyüleri büyük bir felakete neden olabilir," diye uyardı Black.

"Tamam." Arthur bunu elbette ki biliyordu ama bilginin tekrar edilmesinin önemini de anlıyordu. Diğer altı Seherbaz da güverteyi doldurduğunda Arthur, gruptaki gerginliğin yoğunluğunu hissetse de hepsinin liderleri gibi gayet sakin göründüğünü fark etti. Birden Arthur kaşlarını çattı. "Sizden sadece sekiz tane var?"

"Güvenilir bir kaynak bize Voldemort'un -" Arthur titredi, "- bu gece adada olmayacağını bildirdi," diye cevapladı Black sessizce.

"Ha. O zaman sanırım Ruh Emicilerden başka bir sorun çıkmayacak, değil mi?"

Black titremiş miydi? "Büyük ihtimalle."

Başıyla onaylayan Arthur, kolu ittirmeden önce her şeyin yolunda olduğunu görmek için tekrar baktı. Yavaşça, Çatlak Hanım, Martook'un rıhtımından uzaklaşmaya başladı ve Arthur, sekiz çift gözün her hareketini izlediğinin de farkındaydı. Muggle Teknolojisiyle yaptığı onca alıştırmadan sonra hala bunu kullanmak Arthur'a zevk veriyordu. Yine de izleyiciler olmadan, daha kolay oluyordu. Sonunda, Black diğerlerine döndü.

"Haydi, aşağıya gidelim," dedi sessizce. "Dinlenebilirseniz dinlenin. İki saat sonra son dakika toplantısı yapacağız."


James, çalılıkların altında sürünürken takımını da, el işaretiyle ileri götürüyordu. Azkaban görevinin düşmemesi için hepsi gönüllüydü. Snape'in bilgisi her zamanki gibi doğruydu; Voldemort adasından çok uzağa, kişisel saldırısını hazırlamak için gitmişti. Bunun yanında pek çok Ölüm Yiyen de Malfoy Malikânesinde toplanmıştı ve görünen o ki Voldemort ve Ölüm Yiyenler, doğru ana kadar sosyalleşecekmiş gibi görünüyordu. James cansızca gülümsedi. Beklemenin bedelinin ne olduğunu öğrenmek üzereydiler.

Tüm takımı yerlerini aldığında işareti verdi. Bu, elbette ki topyekûn bir akın değildi - buna rağmen Voldemort'a öyle görünmesini amaçlıyorlardı. Malfoy Malikânesine yapılacak akın, başarısız olması için muhteşemce tasarlanmıştı. Ama başarısız olarak Sirius'a ve diğerlerine zaman kazandıracaklardı. Dumbledore bir konuda haklıydı: Voldemort, James'in Sirius'u Azkaban'a, onsuz göndermeyeceğini düşünecekti. Sihirli Yasal Yaptırım Dairesinin yeni başkanı hafifçe bağırdı. Hala bundan hoşlanmasa da yapması gereken bir iş vardı.

"Şimdi!"

Hep birlikte bir düzine Seherbaz kalkarak pencerelere ve koruma büyülerine aynı anda saldırdılar. Elbette ki korumaları sessizce kaldırabilirlerdi ama çok zaman alırdı ve yeterince dikkat çekmezdi. Güçlü büyüler Voldemort'un ayaklarının altıda yangın çıkartmayı başardı ve onu öfkelendirdi ki bu da, tam olarak James'in amaçladığı şeydi.

"Dışarı çıkıyorlar!" Francine Hoyt sağından bağırdı.

James muzipçe gülümsedi. "Gelsinler bakalım!"

İlk Ölüm Yiyen -Narcissa Malfoy olduğunu tahmin ediyordu ama emin değildi- ilk sürprizlerine çarparak havaya uçarken, giderek artan öfkeyle bağırdı. Bu, elbette ki onu öldüremezdi ama bir süre rahatsız hissetmesine neden olurdu, özellikle sert bir şeyin üstüne düşerse. Buna rağmen James, kadının düşüşünü izlemedi; bunun yerine onun hemen arkasındaki Ölüm Yiyen'i hedef aldı ve savaş ciddiyetle başladı.


İki buçuk saat sonra Sirius güverteye çıktığında rüzgâr, Arthur'un ince saçlarında dalgalanıyordu. Yatın açık güvertesi tahmin ettiğinden daha az problem olmuştu ama buna rağmen kötü havada bir felakete yol açabilirdi. Aşağıda, bu kadar zamandır Seherbazların ne yaptığını bilmiyordu ama güvertede o gayet rahattı ve çok eğleniyordu. Çoğunlukla. Karanlık Lord'un özel hapishanesine yaklaştıklarını unuttuğu zamanlarda...

Black'in ayak sesleri çok sessizdi ama bu sefer Arthur doğru tarafa bakıyordu. Selamlamak için başını salladı ve Black de, selamlamaya aklı orada olmadığı halde karşılık verdi ve Arthur, Black'in gözlerinin Azkaban'ın artık çok yavaşça görülmeye başladığı ufka diktiğini fark etti. Belki bu bir ışık oyunu olabilirdi ama Arthur, büyücünün titrediğine yemin edebilirdi.

"Adaya iki mil kaldı," dedi sessizliği yok etmek için. "Uzun sürmeyecek."

"Eğer yapabilirsen bizi doğu tarafından yaklaştır," dedi Seherbaz bir dakika sonra. "Orada kullanabileceğin bir iskele var." Arthur'la yüzleşmek için döndüğünde, güvertenin loş ışığında yüzü gergin görünüyordu. "Eğer adaya ayak basmamızdan iki saat sonra geri dönmezsek ayrılmanı istiyorum. Ya da bizden başka herhangi biri sana doğru yaklaşırsa..."

Arthur yutkundu. "Anladım." Sonra Black'e baktı ve onun tekrar gözlerini beş sene boyunca tutsak edildiği hapishaneye odaklandığını gördü. "Başarısız olmayı beklemiyorsun, değil mi?"

"Hayır. Ama hiçbir şeyi şansa bırakmamak lazım."

İlerde güvertede Seherbazlar bir araya toplanmış, asalarını kontrol ediyor ve eklemlerini kütürdetiyorlardı. Onların gözleri de artık sislerin içinden gözüken Azkaban'daydı ve Arthur birden oğlunu kurtaracak olan adamlara ve kadınlara baktığını fark etti. Lütfen Bill yaşıyor olsun, diye düşündü umutsuzca. Lütfen iyi olsun. Bir kez daha Black'e baktı ve büyücüyü tamamen hazırlıksız yakaladı; hala adaya bakarak soluk ve gergin bir şekilde cehennemde geçirdiği yılları hatırlıyordu. Birden Black, yere baktı.

"James bana oğlundan bahsetti," dedi Arthur'un sıçramasına neden olarak. "Ve diğer üç oğlunla Hogwarts'ta karşılaştım. Hepsi iyi çocuklar." Black döndü ve adamın gözlerinin içine baktı. "Onu geri getireceğiz."

Arthur tekrar yutkundu; boğazında büyük bir yumru var gibi hissediyordu. Savaşta kesin bir şeyin olmadığını söylemek üzereydi ama Black'in gözlerindeki ateş bunu engelledi. "Teşekkürler."

Black sadece onaylayarak hafifçe gülümsedi. Gözleri hala dehşetin izlerini yansıtıyordu ama Arthur'un anlayamadığı başka bir şeyler daha vardı; hazır bir şeyler. Bir dakika daha Azkaban'a baktıktan sonra yüzündeki saçları çekerek atkuyruğu yaptı. Sonra arkalarından bir ses geldi.

"Çok ciddi olmalısın," dedi Alice Longbottom. Black'in soru dolu gözlerini görünce de devam etti, "seni yıllardır tanıyorum ama saçını bağladığını gördüğüm tek zamanlar işlerin gerçekten çok ciddi olduğu zamanlardı."

"Ben her zaman ciddiyim." Adam hafifçe gülümsedi ve kadın da cevap olarak kıkırdadı. "Sence?"

"Haydi, gidelim."

Arthur, ikisini de güvertede arkadaşlarına katılırken izledi. Asla bazı cadı ve büyücülerin neden seherbaz olduklarını, sabah akşam onları her an öldürebilecek kişilerle savaşmayı seçtiklerini anlayamamıştı. Arthur da, bir farklılık yaratma, bu savaşa bir son verme isteği taşıyordu ama Seherbazlar ona daha farklı geliyordu. Onlar risk alıyorlardı, elittiler - ama burada, bu işi tehlikelere değer yapanın ne olduğunu anlamıştı. Bu öldürmeyle ilgili değildi - insanları kurtarmakla ilgiliydi.

Su güverteye çarpıp Sirius'un gözüne giriyordu ama dikkatini yine de çekemiyordu. Gözleri, uzun süre kaldığı ve dönmemeyi çok istediği Azkaban'a odaklanmıştı. Ama şimdi kendi seçimiyle ve kendi yaşadığı cehennemi yaşayan insanlar için buradaydı. Geliyoruz, dedi içinden, düşüncesini dalgalarla yollarken. Sizin için geliyoruz.

Bu iş bu gece bitecek.

Arthur yatı, iskelenin yakınlarında durdurdu ve Sirius, Muggle teknolojisiyle büyünün gücünün yatı nasıl sabit tuttuğunu gördü. Çatlak Hanım için çok fazla büyü kullanmamışlardı çünkü Voldemort'un bunlar tespit etmek için birçok karşı büyü uyguladığını biliyorlardı. Eğer James'le Sirius'un tahmini doğruysa, Muggle Savuşturma Büyüleri bunu fark etmelerine büyük engel oluşturacaktı. Eğer yanılıyorlarsa bunu da yakında öğreneceklerdi.

Takımındakilere hızlıca baktı. Bazılarını, Alice Longbottom gibi aynı dönemde olduklarını, iyi tanıyordu ve diğerlerini de yavaşça tanımaya başlıyordu. Hala St. Mungo'da olup iyileşen Mucia Coleman dışında, düşen akına katılan herkes buradaydı. Oscar Whitenack, Kingsley Shacklebolt ve Hestia Jones'a ek olarak Derek Dawlish, Striker Williamson ve Christa Gambledon da vardı. Sirius son üçünü çok iyi tanımasa da son dört gündür onlarla birlikte zaman geçiriyordu ve yeterince uygun ve yetenekliydiler. Bakışları hikâyeyi anlatıyordu; tehlikeyi anladıklarının belirtisi olarak yeterince gergin, buna zıt olarak da yüzleri oldukça sakindi. Hazırdılar.

Çatlak Hanım iskeleye vurduğunda hafif bir çarpma sesi duyuldu. Sirius'un elleri parmaklıkların üzerinde, diğerlerinden önce atlamak için hazır beklerken, Alice'in sesi onu durdurdu.

"Sirius, bu açıklık herhangi birimizin geçebileceğinden çok küçük," diye fısıldadı sessizce, planlanmış giriş yerleri olan kanalizasyon açıklığını işaret ederek.

Ama Sirius sadece gülümsedi. Plan zaten ilk olarak koruma büyülerini alarma geçirmeden Sirius'un geçmesini de kapsıyordu. Herhangi bir büyü kullanımıyla açıklığı genişletmek koruma büyülerini alarma geçirerek, görevlerini en başından mahvederdi. "Merak etme," diye cevapladı. "Ben hallederim."

Sirius yattan atlayarak iskeleye indi. Bir dakika içinde aminagus formuna konsantre olduktan sonra havayı koklamaya başladı. Hiçbir şey yoktu ve ayrıca doğru zamanda geldiklerini belli ederek Ruh Emici kokusunu da almamıştı. Patiayak ileri sıçrayarak kayalıkların üzerinde hoplayıp sıçrıyordu; açıklığa gelmesi çok kısa sürmüştü. Geldiğinde yavaşlayarak dikkatlice açıklıktan geçti. Orada tekrar durarak Patiayak'ın tüm koku ve altıncı hissini kullanarak bekledi ama su sesinden ve bilindik cehennem kokusundan başka bir şey yoktu. Patiayak, büyük bir hayvan olmasına rağmen iğrenç su, neredeyse karnına değiyordu.

Tekrar dönüşerek kanalizasyon girişinde duran ızgaraya baktı. Açıklık, ızgara olmadan iki yetişkin adamın yan yana yürüyebileceği kadar genişti ve ızgara, Sirius'un tarafındaki bir koldan açılıp kapanabiliyordu - Sirius onu yakalayıp aşağıya indirirken alarm-devre dışı bırakma büyüsü de yaptı. Bunun on beş dakika boyunca koruma büyülerini devre dışı bıraktığını hatırlıyordu... tabi ki başka biri gereklilik anında daha uzun devre dışı bırakabilirdi ama bunu kaçak tutsaklar yapamazdı. Ya da bu, Azkaban'ın eski güvenliğinin işleyiş şekliydi ama Sirius, Voldemort'un bunu değiştirmesi için bir neden görmüyordu.

Takımın geri kalanı hızlıca açıklıktan geçti. Sirius bir kez gelenleri hızlıca saydıktan sonra, kolu tekrar yukarı kaldırdı. Arkadaşlarına dönerek sessizce konuştu. "Bunu aşağıya çekmenin size sadece on beş dakika verdiğini unutmayın. Daha fazla olursa hepimiz tost oluruz."

Hepsi başlarıyla onaylarken Alice, su sıçratarak onun yanına gitti. "Bir animagus olduğunu bilmiyordum."

"İlk seferinde nasıl buradan kaçtığımı sandın?" Birazcık gülümsedi ama gerçekten gülme modunda değildi. Omurgasından aşağıya bir ürperti hissederken bunu yok saymaya çalıştı; Azkaban böyle hissettiriyordu. Derin bir nefes endişelerini yok etmişti. "Pekâlâ. Bunu planladığımız gibi yapacağız. Bu geçit yaklaşık yüz metre sonra ikiye ayrılacak. O noktada sola dönmeliyiz. Büyülü ışıklandırma kullanmayın ama yakın durun. Karanlıkta birini kaybetmeyi göze alamayız.

"Şimdi gruplara ayrılın. Alice, sen artçısın. Oscar, sen benle geliyorsun." Hızlıca takım, daha önceden planlanmış gruplara ayrılarak birlikte hareket etmeye başladı. Alice Longbottom en arkadan geliyordu; takımın ikinci başkanı olarak Sirius düşene kadar arkada kalacaktı ve arkadan yapılacak olası saldırılarda grubu koruyacaktı.

Başka bir emir vermeden, Sirius, ortadan en önde yürümeye başladı. Cüret edebileceği kadar hızlı hareket ediyordu ama aynı zamanda ses de çıkartmamaya çalışıyordu. Oscar, görünüşe göre çamura batıp yapışırken ondan daha fazla zorlanıyordu. Ama Sirius omzunun üzerinden ona bakınca her şeyin yolunda olduğunu belli ederek parmağını kaldırdı ve Sirius da karanlıkta görmeye çalışarak işine döndü. Hayatında ilk kez Azkaban'daki loş hücresinde kaldığı zamanlar için minnettar oldu; oradaki zamanlar gece görüşünü çok arttırmıştı ve şimdi işe yarıyordu.

Sonunda yol ayrımına gelince hızlıca sağa baktıktan sonra sola saptı. Giderek üşümeye başlamıştı ki bu da yaklaştıkları anlamına geliyordu. Ruh Emicilerin varlığı hep soğuk hissettirirdi - ama bu, artık ürpertiden fazlasıydı; donuyordu ve sesler aklına üşüşmeye başlamıştı - Hayır!

Sirius tam zamanında dönerek duvarın sağ tarafından onlara doğru gelen Ruh Emici'yi fark etti. Mutlu bir şeyler düşün, dedi kendi kendine umutsuzca Ruh Emici yaklaşırken. Beynindeki çığlıklar giderek yükseldi ve görüşü bulanıklaşmaya başladı... Acıyı ve kâbusları hatırlıyordu, kızgın sesler bağırıyordu... Mutlu bir şeyler...

"Expecto Patronum!"

Oscar'ın patronusu Ruh Emiciyi geri püskürtmeyi başarırken Sirius da titreyen bir nefes aldı. "Teşekkürler," dedi sessizce.

"Hiç önemli değil, üstat," diye cevapladı Whitenack. "Senin gerildiğini gördüm ve bir şeylerin geldiğini çıkarttım. Bu şeyleri çok uzaktan bile hissedebiliyorsun, değil mi?"

"Mesleki şans," diye cevapladı kuruca. Tekrar kendi gibi hissetmeye başlıyordu ve bir kez daha nefes aldı. Bir daha asla dikkatsizlikle yakalanmayacağım, diye yemin etti kendine hiç olmadığı kadar kızarak. "Haydi, devam edelim."

"Tamam."

On beş dakika sonra tüm Seherbazlar borudan çıkarak dar merdivenin olduğu bir yere geldiler. Sirius, kendisinin ve takımının yavaş ayak seslerini duyarak dikkatlice yürüdü. Tam merdivenin altında durduğunda, ayaklarının altında büyük bir çatırtı çıkan Christa Gambledon, hafifçe bağırdı.

"Bu da neydi?" diye sordu Jones.

"Kemikler," diye cevapladı Sirius merdivenin yukarısına bakarken. Yukarıdaki metal kapı çok hafifçe aralıktı ki bu da onun kaçışından sonra kimsenin buraya gelmediğini gösteriyordu. "Cesetleri buraya atıyorlar."

Hemen, Jones ve Dawlish hafif yeşile döndüler ama Sirius sadece omuz silkti. Koku, Patiayak kaçarken buradan geçtiği zaman daha da kötüydü ve üstünden çok zaman geçmemişti. Bir kez gözlerini kırpıştırdı. Kaçışı çok uzun zaman önce olmuş gibiydi ama aslında o kadar zaman geçmemişti. Üç ay olmasına rağmen... Sirius titredi ve sonra konsantre olarak kafasını salladı. Bu, anıların içinde kaybolunacak bir zaman değildi. Oscar'a döndü.

"Ben, her şey temiz işaretini verene kadar burada kalın."

"Tamamdır."

Sirius, gıcırdayan basamakları hatırladığı kadarıyla atlayarak yukarıya tırmandı. Ama tüm basamakların paslı ve gıcırdadığını fark ettiğinde gizlilik planları işe yaramadı; uğraşmaktan vazgeçerek Sirius, merdivenlerin geri kalanını mümkün olan en hızlı şekilde tırmanırken Karanlık Büyü Tespit Ediciler yolladı. Büyünün gideceği uzaklığa sınır getirdiği için sonuçlar hemen geldi. Hiçbir şey yoktu.

Rahatlayarak nefesini verdi. Sirius'un en büyük korkusu hapishaneye girer girmez birçok Ruh Emici tarafından sarılmaktı ama görünüşe göre buranın krokisini iyi hatırlıyordu. Akşam olunca Ruh Emiciler, tutsaklara akıllarını kaybettirecek kadar işkence ederek istedikleri gibi dolaşabiliyorlardı - ama asla delirtecek kadar ve öpücük verecek kadar ileri gitmelerine izin yoktu. Voldemort'un bu iğrenç yaratıklar üzerinde büyük etkisi vardı ve görünüşe göre ona itaatsizlik yapmayı göze alamıyorlardı.

Metal duvarı hallettikten sonra Sirius, aşağıdakilere işareti yolladı. Ruh Emiciler dağılmıştı ya da işleri vardı ki bu da iyi bir şeydi; bu Seherbazların, başa çıkamayacakları kadar fazla olmayacakları anlamına geliyordu ve Sirius, grubu bölmek istiyordu. Tüm Seherbazlar yukarı çıktığında, Sirius onları, yüz adım kadar daha ileriye götürdükten sonra dönerek çok sessizce fısıldadı. "Dört dizi hücre var. Alice, Dawlish, Striker ve Christa siz sağdaki iki bölümü alın. Oscar, Kingsley ve Jones, benimle gelin. Biz soldaki ikiyi alacağız. Kurtarmamız gereken yirmi yedi tutsak olduğunu ve bazılarının yürümeye gücü ya da isteği olmayacağını unutmayın. Yapabileceğiniz en hızlı şekilde burada buluşacağız ve eğer başınız belaya girerse bize haber verin."

"Yaptık bil," diye fısıldadı Alice, grubunu götürürken.

Sirius onları bir dakika boyunca izledikten sonra sola dönerek Azkaban'ın yüksek korumalı hücrelerine ve hayatının beş senesinin geçtiği yere gitti.


"Dikkat et!"

James, omzunun üstünden kırmızı bir ışın fırlattı ve geriye bakmadı. "Teşekkürler!"

Francine büyü yaptığından cevap vermek için çok meşguldü ve James, yuvarlanarak onun yanına gelip, çömeldiğinde bunun nasıl da Sirius'u hatırlattığını acıyla fark etti - Bunun hakkında şimdi düşünme, James, dedi kendi kendine. Dikkatinin dağılmasını kaldıramazsın! - ve sonra kadına katıldı. Ölüm Yiyenler, James'in takımından sayıca çok fazlaydı ve Seherbazlar müthiş bir geri çekilme oynuyorlardı ama sonra işler heyecanlı olmaya başladı. Malfoy Malikanesi'nin ormanı çok büyüktü ama bu hızla devam ederlerse on dakika içinde ağaçların korumasından çıkacaklardı. O zaman da Ölüm Yiyenler, Seherbazların neden Cisimlenip ellerinde kalanı kurtarmadıklarını merak etmeye başlayacaklardı.

James'in sağ omzunda ileride bakıma ihtiyacı olacağını bildiği bir yanık olmasına rağmen, daha kimse düşmemişti. Şanslıydı ki bu şimdi o kadar ilgisini çekmiyordu ve asa kullanan kolunu değiştirmek zorunda kalmamıştı ki bu da böyle bir savaşta çok kötü bir şeydi. Sirius ve diğerlerine yeterli zamanı kazandırmak için yeterince gecikmeliydiler. Her şey Voldemort'u ve birçok Ölüm Yiyen'ini Azkaban'dan uzakta tutmaya bağlıydı -

"James!" diye bağırdı Austen Fenwick, korkuyla.

Cevaplamadan önce Lucius Malfoy'a doğru bir Şok Edici Büyü yapmak zorunda kaldı. "Ne?"

"Gitti!"

"Kim düştü?" James'in kalbi boğazında atıyor gibiydi. İnsanları kaybetmekten nefret ediyordu, hatta son yirmi yıldır bu fedakârlıkların hiç olmadığı kadar çok insanı kurtaracak olsa bile.

"Kimse! O, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen! O gitti!"


Remus uyuyamıyordu. Arkadaşlarından birisinin Azkaban'dayken, diğeri de iki düzine Ölüm Yiyen'le birlikte Voldemort'la yüzleşirken rahatlayıp huzur bulmak oldukça zorlaşıyordu. Bu yüzden Hogwarts'ta ve bahçede amaçsızca dolaşıp bir haber bekliyordu. Bu hayatında uykusuz geçirdiği tek gece değildi ve büyük ihtimalle de son olmayacaktı. En azından bu sefer hiç olmadığı kadar önemli bir nedeni vardı.

Yürürken Remus, Sybill Trelawney'i, boş bardağına ruhsuzca bakarken yakaladığında şaşırdı. Masanın başında, boş boş bakan gözlerle duruyordu ve Remus yürürken onu fark etmiş gibi görünmüyordu.

"Sybill?" diye sordu sessizce. Kadın cevap vermedi ve bardağı kaldırarak dudaklarına götürdü. "Sybill? İyi misin?"

Trelawney, kupasını düşürdü.

Bardak parçalandı ama kadın fark etmiş gibi görünmüyordu. Kadın, Remus'un sadece bir kez Dumbledore'un düşünselinde duyduğu sert ve kısık sesle konuşmaya başlayınca, Remus da fark etmedi.

"Seçim yapıldı. Karanlık Lord'un felaketine sebep olacak olan, karanlığın anlayamayacağı bir güce sahip olan, onunla yüzleşecek... Ama seçilen ve farkında olan, buna bir son verecek... Acıyla, kanla ve kaderle şekillendirilen, tek başına durmayı seçecek... O tek başına kalırsa, o yok olurken karanlık hala duracak... Dünya değişecek ve bu gece, Karanlık Lord'un felaketine neden olacak olanı işaretleyecek... Seçim yapıldı..."

Çeviren:Luthien