Kırk Dokuzuncu Bölüm: Değerini Bilmek
Bitti. Şu anda bu kelime büyülü gibi geliyordu ama aynı zamanda temizlenecek bir şeyin de kalmadığını içeriyordu ki şu an için tamamen yanlıştı.
Eğer bu bir Muggle aksiyon filmi olsaydı, Sirius Ölüm Yiyenlerin, düşen Lordlarının intikamını almak için ayağa kalkıp saldırmalarını beklerdi. Bu düşünce onu gülümsetti ve hatta kahkaha attı ama gülmek acıttığından hemen vazgeçti. Yine de Ölüm Yiyen'ler oldukça bencil insanlardı ve bilinci yerinde olanların (sadece üç tane) hemen teslim olduklarını görebiliyordu. Hiçbiri düşmüş bir amaç için savaşmaya devam edecek kadar deli (ya da sadık) değildi.
Elbette ki sevgili kuzeni Trixie hariç.
Diğer hepsini, on dördünü saydılar (sekiz ölü, üç baygın ve üç de asalarını zar zor uzatıp teslim olacak kadar kendinde). Tek eksik olan, Karanlık Lord'un en sadık ve en az aklı başında olan takipçisi Bellatrix Lestrange'di. Voldemort'un ölümünün ve Fawkes'ın Sirius'ın kolunu iyileştirmesinin arasında bir zamanda Casa Serpente'den Cisimlenmişti ve büyük ihtimalle "yeniden toplanmak" için bir yere gitmişti. Ama gitmişti. Sirius, er ya da geç Trixie'yle ilgilenmek zorunda kalacaklarını tahmin ediyordu (onlar derken aslında o idi ya da daha uygun bir şekilde Sirius ve Seherbazlardı), ama toplam sonuç, oldukça iyiydi.
Mükemmel! Bu, en büyük hayallerimden bile daha iyi.
Diğerlerini bunu yaparken kaybetmekten çok korkmuştu -
Hayır. Şimdi bunun hakkında düşünme. Önemli olan, bu an. Şimdi ve gelecek, geçmiş için korkular bitti.
Her şeyden önce şimdiki zaman, geçmişten çok daha ilginçti, özellikle de Sirius, Avalon'a Cisimlendiğinde Bill Weasley'nin yüzündeki şaşkın bakışı gördükten sonra. Tetikteki Seherbazlar her taraftan koşup ona doğru geliyorlar ve büyük ihtimalle Voldemort'un Sirius'ı öldürdüğünü ve Avalon'a gelmeyi bir şekilde bulduğunu düşünüyorlardı - ah, bu düşünce o kadar anlamsızdı ki Sirius kahkahalara boğuldu.
"Barış içinde geldim!" demeyi başardı ve ellerini, diğerlerinin görebileceği şekilde kaldırdı.
"Sirius?" dedi sonunda Bill, nefesini tutarak.
"Elbette! Neyi bekliyordunuz, Büyük Kötü Kurdu mu?" Onlara sırıttı ama neşesi fazla değildi. "Hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim, o zaman. Ama görev tamamlandı ve Ölüm Yiyenleri Casa Serpente'den hapishaneye götürmek için yardım alabiliriz."
Uzun bir dakika, sersem bir sessizlik içinde geçti. Sonunda Hestia Jones konuştu.
"O...?"
"Ah, hayır. O, öldü. Yapabilecek olsaydık bile Voldemort'u bir hücrede tutmak isteyeceğimizi düşünmedim." Ve ödlünün anlamı kesinlikle öldü demekti; Sirius kontrol etmişti. Titizlikle.
Tüm grubun böyle gevşeyebileceğini düşünmemişti, en azından aynı anda değil. Onlara, haberleri sindirmeleri için bir dakika verdi ve sonra haritayı Bill'e uzattı.
"Haydi, harekete geçelim."
Otuz dakikadan kısa bir sürede, işleri bitirmeleri için Seherbazları Casa Serpente'de bıraktılar; şimdi zaferi sindirdiklerinde Çapulcular ölü gibi yorgundu. Ve hepsinin de dinlenmeden önce yapması gereken yüz şey vardı... çünkü bunca yıldır terörden sonra, dünyanın artık korkunun bittiğini öğrenmeye hakkı vardı. Böylece, çok az temizlenerek ve hiç de uygun görünmeyerek Sihir Bakanlığına gittiler.
Sirius, elbette umutsuzca Julia'nın yanına, eve gitmek istediğinden buna yanaşmadı. Her zaman sabırlı olan Julia onu bunca sene bekleyip sadık kaldıktan sonra kendisine karşı gelip arkadaşlarına Sirius'ın gittiğini haber vermişti. Onu yeterince bekletmişti ve tutması gereken sözler vardı - yine de James haklıydı. Bu, Çapulcuların anı değildi; dünyanın anıydı.
Sirius bencil olmamaktan hasta olacaktı ama bunca yıl iyi davranan kahramanı oynadıktan sonra içinde kalan tek şey buydu ve bir alışkanlık haline gelmeden vazgeçmek için en iyi zaman da buydu. James onun kızgın ifadesini fark edip güldü ama dört Çapulcu da Bakanlığa birlikte Cisimlendiler.
Kalabalığı beklemiyorlardı.
Ah, biraz insan bekliyorlardı (her şeyden önce orası, Sihir Bakanlığıydı) ama mum yakmış, nefesini tutmuş, nöbet tutar gibi bir kalabalık beklemiyorlardı. Binlerce yüz Çapulculara baktı; bazıları solgun, bazıları kızarmış, bazıları endişeli ve diğerler de tamamen güven doluydu. Binlerce. Binlerce cadı ve büyücü, onları bekliyordu.
Çevrelerinin sarılmasını da beklememişlerdi.
"Panik" olanları tarif etmek için çok da iyi bir kelime değildi ama çok yakındı. Haberler için umutsuzca bekleyen tüm kalabalık, Lily'nin durdurmak için elinden geleni yapmasına rağmen dev bir kitle gibi Çapulculara tehlikeli bir hızla ilerlediler. Bedenlerin şiddetli saldırısı, Sirius'ın geriye çekilmesine neden oldu - Voldemort'la korkmadan yüzleşmişti ama şimdi aşırı övgüyle, tetikte şüphelerle ya da büyük bir neşeyle yüzleşebileceğini düşünmüyordu. Kendi rolünü, karhamı oynamıştı ve artık bununla daha fazla uğraşmak istemiyordu.
Çok kötü yorgundu. Her şeyden yorulmuştu.
İlk defa yaralarının farkında olmaya başlıyordu. Kaç tane Hızlı İyileştirme kullanmıştı? Sayısını unutmuştu ama kafasının arkası, kafatasına korkunç acı dalgaları gönderiyordu. Çok geç fark ettiği sol kolu, hala kırıktı; Fawkes, İşareti iyileştirmeyi başarmıştı ama kemikler hala kırıktı. Çatlamış kaburgaları (yoksa kırılmış mıydı?) da etkilemeye başlamıştı ve Sirius yürümeye çalıştığında toplamaya başladı. Ama hangi tarafın daha az acıdığını anlamak, onu aşıyordu.
Yüksek adrenalin, zafer, amaç geçiyordu ve uyumak istiyordu. Ya da yığılmak. Ya da Julia'nın içindeki bu cehenneme annelik yapmasına izin vermek istiyordu (tam Julia tipi bir iş değildi ama yaralanması onun sinirini bozduğundan Sirius'ın buna sahip olacağına dair oldukça büyük bir şansı vardı). Ya da belki sadece bayılırdı. Hangi seçenek gelirse, onun için uygundu.
İstemi dışında geriye birkaç adım attığında James'le Remus'un, yaralı bedeniyle kalabalık arasında girdiğini görünce memnun oldu.
"İyi misin, Patiayak?" diye sordu Peter sessizce ve düşerse yakalamak için yakınında duruyordu.
Büyük ihtimalle düşeceğimi düşünüyor, diye düşünmeden edemedi. Üstelik haklı da olabilir.
Sirius, küçük adama gülümsemeyi başardı. "Elbette iyiyim. Şimdilik."
"Bu ne kadar sürer?" Ah, küçük Peter ne kadar büyümüştü. Bugünlerde hep zor sorular soruyordu.
"İyi soru. Ama yeterince uzun."
James'in politik kalbi sağ olsun kalabalığı susturmaya çalışıyordu. Elbette Remus onun için yapana kadar bir Sonorus büyüsü yapmayı düşünemeyecek kadar yorgundu:
"Sonorus," diye mırıldandı okul müdürü, James konuşmasının ortasındayken.
"-yanlar ve baylar, eğer bir dakika dinlerseniz -"
Binlerce soru, sesini kesti.
"Adı-Anılmaması-Gereken-Kişi -"
"Kaybettiniz, değil mi?"
"- hepimiz öleceğiz..."
"Ölüm Yiyenler geliyor mu?"
"Kaçıyorsunuz! Kaçıyorsunuz ve-"
"Doğru mu -?"
"-yüzlerce Ölüm Yiyeni mi getiriyorsunuz?"
James tekrar konuşmaya çalıştı. Bu, Sihir Bakanı olarak yüzleştiği en zor kalabalıktı; umutsuzluk, havayı doldurmuştu. "Eğer beni-"
"Bize şimdi ne olacak?"
"Seherbazların hala-"
"-savaşamamışsınız-"
"Korkaklar!"
"-bitti mi? Gerçekten bitti mi?"
"Bu çok saçma," diye mırıldandı Sirius nefesinin altından, yüzlerce sorudan sadece birkaçını yakalayabilirken. "Eğer lanet olası kahramanlarını istiyorlarsa, bu lanet olası kahramanı oynayacağım. Tamamen lanet olası."
Böylece Peter'ı geçerek James'le Remus arasına geldi. Neredeyse saniyesinde kalabalık sustu ve Sirius kıkırdamamak için kendini tuttu. Hangi tür bir aptal, James yerini onu dinlemeyi tercih ederdi ki?
Kaşlarını çatarak cübbesindeki asasını almak için elini uzattı ama yapış yapış bir şeye dokunarak baktı. Ah. Kan. Bunu hatırlamalıydım. Boğazına götürdü. "Sonorus,"
Çok kısa bir zaman sonra kalabalığın önündeki birkaç büyücü tekrar bağırmak için ağızlarını açtılar. Ama onlara bir bakış atınca kalabalık tekrar sessizleşti ve sabırla bekledi.
Keşke şimdi söylenecek şiirsel ya da hatırlanacak bir şeyim olsaydı. Daha uygun olurdu. Ama bunu önemseyerek bile enerjisi kalmamıştı.
"Hepiniz evinize gidebilirsiniz," diye bildirdi (biraz zorla). "Voldemort öldü. Çoğu Ölüm Yiyen de öyle. Seherbazlar şimdi orada ve bedenleri alıyorlar. Bitti."
Tek cadının sesi, kalabalıktan çıktı. "Nasıl öldü?"
"Ben - biz öldürdük." Sirius arkadaşlarına işaret etti. "Birlikte."
Duymaktan çok, James'in Peter'ın ve Remus'un yanına geldiğini ve kalabalığın nefesini tuttuğunu hissetti. Daha fazla şey söylemesini bekliyorlardı ve hepsine lanet olsun, başka bir şey yoktu. Bu oyunu oynamaktan sıkılmıştı ve artık kendi gibi olmak istiyordu. Hala bundan nefret ediyorum. Şimdi, her zamankinden çok.
"Bitti," diye tekrarladı sonunda. "Eve gidin. Lütfen. Çok yorgunuz ve aynı şeyi yapmak istiyoruz."
Julia bekliyordu.
Ona doğru uçmamıştı ve Sirius'ı canlı gördüğünden dolayı neşeyle feryat etmemişti - eğer bunları yapsaydı zaten Julia Malfoy olmazdı. Bunun yerine kadın yürüdü, kollarını adamın etrafına sardı ve Sirius'ın rahatlayıp, saçının kokusunu içine çekmesine izin verdi. Bunu yapmak elbette öksürmesine neden olmuştu ama her zaman biraz aptal olmuştu.
"Üzgünüm," diye fısıldadı kadın, onu karşılarken.
Çok yorgun olmasına rağmen Sirius kadının saçlarının arasında gülümsedi. "Olman gerektiğini söylemedim," diye cevapladı adam. "Her zaman biraz göz kulak olunmaya ihtiyacım var, biliyorsun. Bunun için gönüllü olman güzel."
Kadının kahkahası, şüphelice bir hıçkırığa benziyordu ve adam itiraz eden bedenini zorlayarak onu sıkabileceği kadar sıkı sardı. Kelimeler yoktu ama neyse ki Julia onu çok iyi tanıyordu.
"Haydi," dedi adam birkaç dakika sonra. "Yere yığılmadan önce yatmam lazım."
Julia geri çekilip ona kritikçe baktı. "Korkunç görünüyorsun."
"Öyle de hissediyorum."
"Gerçekten St. Mungo'ya gitmelisin. Ya da Avalon'a." Aklı başında Julia her zaman konuya gelip sorunları çözerdi.
"Kesinlikle olmaz. Bu sefer kahramanlarına olan sevgilerini kullanacağım, Şifacılar bana gelebilir. Burada kalıyorum-"
Düşerken Julia onu yakaladı. "Anladım," dedi kadın, adam cümlesini bitirmeye çalışırken. "Ama yatakta kalacaksın."
Yatak odasıyla eskiden annesinin bulunduğu portre arasında bir yerlerde bayılmıştı; Sirius hiçbir zaman tam olarak nerede olduğunu hatırlamadı.
Remus ve Peter, Hogwarts'ın Hastane Kanadında belirip birbirlerine destek olmak için yaslanırken Madam Pomfrey, ikisini de öldürmek ister gibi kaşlarını çattı - Peter dengesini kaybedince Remus'un uçan kolu İske-Büy şişelerini devirdi.
"Affedersin, Poppy," demeyi başardı kendisini (ve Peter'ı) yakalarken.
"Utanmalısınız, Müdürüm," diye itiraz etti hemşire ve Remus kadının gözlerindeki endişeyi gördü. O ve Peter, Sirius'ın Grimmauld Meydanı'na güvenle gittiğinden emin olduktan sonra Remus, Kaynak'tan aldığı özel güçler sayesinde ikisini de Hastane Kanadına Cisimlendirişti. Hogwarts'a Cisimlenmek, kullanmaktan zevk aldığı bir yetenek değildi ama böyle hissederken Hogsmade'den ya da Yasak Orman'dan yürümek, hiç de hoşuna gitmezdi.
Bunun yanında hepsinin bunu başarabileceğinden emin olamamıştı - James'inki kolaydı; Lily onu, yanında Godric's Hallow'a Cisimlendirmişti ve St Mungo'daki bir şifacıyı çağırmıştı. Elbette St. Mungo, Sihir Bakanına evde servis verdiklerinden dolayı çok mutluydu (aslında hastane, dördüne de bu teklifi sunmuştu ama Hogwarts, Remus'un eviydi ve Peter'ın da arkadaşa ihtiyacı vardı). Böylece orada, Poppy Pomfrey'in efsanevi bakışlarına maruz kalarak dikildiler.
Remus hafifçe gülümseyince kadının gözleri yumuşadı.
"O zaman doğru mu?" diye sordu Pomfrey sessizce. "O - o öldü mü?"
"Evet." Remus derin bir nefes aldı. "Öldü."
Kadının cevabı, üzgün ama gururlu bir gülümsemeydi. Dört çekilmez küçük çocuğu hatırlayan tüm profesörler ve personel arasında Poppy, yaşayanlardan biriydi. Onların büyümelerini, değişmelerini ve yıllar içinde savaşmayı öğrenmelerini izlemişti ve şimdi Remus'la Peter'a sanki tamamlanmış gibi bakıyordu.
"Tamam o zaman. İkinizi yatağa sokalım ve temizleyelim." Üzgün ama gururlu bakış kayboldu ve her zamanki telaşı döndü. "Müdürüm, soldaki yatağa. Pettigrew, sağdaki yatağa."
Eskiden oldukları okul çocukları gibi hemen itaat ettiler.
"Şimdi nasıl bu hale geldiğinizi bilmek istemiyorum ama bilmem gereken bir şey var mı diye soracağım. Herhangi bir garip lanet, zehirler... herhangi bir şey?
"Hayır." Remus, omuz silken Peter'a baktı. "Bildiğimiz bir şey yok."
"Bunun yanında," diye ekledi Kılkuyruk yardımcı olarak, "o kadar da kötü durumda değiliz. Sirius'ı görmelisin."
Peter aldığı tek cevap, öfkeli bir bakıştı ve Remus içinden bu gecenin çok uzun olacağını düşündü.
"Ah, bırak artık, Hestia. Isıracakmış gibi cesede bakmaya devam edemezsin."
Bill, onu öldürmeye çalışan Ölüm Yiyenlerden çok daha nazik bakışlar almıştı.
"Bedenleri sevmem," diye cevapladı diğer Seherbaz, kollarını kavuşturup yeni hedefine kaşlarını çatıp bakarken. "Ve onu sevmiyorum. Üstelik bunun sadece bir beden olduğuna ikna olmadığımı ve senin onu korumamız gerektiğini söylemeni katmıyorum bile."
"Aslında seni kastetmedim," diye cevapladı Bill. "Biliyorsun ki bunun için bir nöbet listesi var."
"Le Francois, ara vermeye gitti. Onun yerini dolduruyorum."
"Le Francois tam arkanda ve on dakikadır burada dikiliyor," diye cevapladı Le Francois, Bill'in yerine.
Hestia hala kaşları çatılıyken gözlerini yuvarladı. "Tamam o zaman. Hala bunun gerçek olmak için fazla iyi olduğunu düşünüyorum."
"Sirius'ın sana katılacağından şüpheliyim, özellikle en son görünüşüne bakılırsa." Birlikte en güvenlikle hücrelerden birinde tutulan Voldemort'un cesedini geçip Avalon'un yer altındaki hapishanesinin merdivenlerini çıkarken Bill, Hestia'nın yanında yürüdü.
"Neredeyse her savaşlarından sonra Sirius böyle yaralanıyor," diye homurdandı Hestia.
"Doğru. Ama önemli olan asıl savaş buydu."
Hestia iç çekti. "Evet. Sanırım bunun bittiğine inanmam uzun sürecek. Hayatımı onunla savaşarak harcadım ve-"
"Bill, hepsi -of!"
Alışkanlığın saf gücü, Bill'in ellerine rehberlik etti ve Tonks ayaklarının dibine düşmeden önce tutmayı başardı. Eski öğrencisi birazcık kızardı ama eskiden olduğu kadar değil.
"Teşekkürler. Bundan nefret ediyorum."
"Önemli değil." Kadın dengesini sağlayınca adam bıraktı. Tonks, nemli bir görevde asla takılmazdı ama yürümek gibi basit şeylerde sürekli bunu yapıyordu.
"Tüm mahkûmlar güvende - onları sabah Nurmengard'a götürebiliriz. Hepsini kontrol ettik, hatta bedenleri de tüm bilinen Ölüm Yiyenler listesine göre her şey uyuyor. Sirius haklıydı - dışarıda olan tek kişi Bellatrix Lestrange." Bu ismi söylerken kaşlarını çattı ama sonra devam etti. "Tabi son savaştan önce kaçanları saymazsanız sonunda bittiler."
Bill ve Hestia birbirlerine bakış attılar. "Bir problem yaratacaklarını sanmıyorum," diye cevapladı Bill bir dakika sonra. "Ama gözlerimizi üzerinde tutmaya devam edeceğimiz kesin."
"En azından Bakanlıkla anlaşma yapana kadar," diye şikâyet etti Hestia.
"İnsan öldürmelerindense anlaşma yapmaları daha iyi, Hestia."
"Endişelenmemiz gereken kişi Bellatrix. Bir neden olmazsınızın insan öldürebilecek kadar deli."
"Bunu tekrar söyleyebilirsin," diye nefes aldı Tonks.
"Eminim ki birçok insan da söyler." Bill, hafifçe gülümsedi. "Haydi biraz bizimkilerin dinlenmesini sağlayalım... sonra sabah kimin peşine düşeceğimize karar veririz."
Remus, uzun gece konusunda haklıydı. Hastane Kanadında uyumadan önce aptalca (ama gerekli) bir karar vererek odasına gitmeden önce işlerin nasıl gittiğine bakmak için Büyük Salon'a uğradı. Peter da onun dev gibi koltuğunda uyuyacağından yanında geldi ve ikisinin de uykusu yoktu.
Bir parti beklemişti - Poppy duyduğundan beri haberler tüm okula yayılmış olmalıydı - ve hayal kırıklığına uğramadı.
Bu, hatırladığı bazı partiler kadar vahşi değildi ve ortada bir yemek savaşı yoktu ama güçlü ve bulaşıcı bir rahatlama açıkça görülüyordu. Bu salonda bu kadar zapt edilemez ve tasasız kahkahalar duymayalı yıllar geçmişti; bu çocuklar birden bir savaşla yüzleşerek büyümeyeceklerini anlamışlardı. Daha fazla arkadaş kaybetmeyeceklerdi. Daha fazla ölü ebeveynler olmayacaktı. Sonunda tekrar çocuk olabileceklerdi.
O ve Peter Büyük Salon'dan girdiklerinde muazzam bir gürültü koptu ve birden profesörler ve öğrenciler tarafından etrafları sarıldı. Hatta Filch bile gülümsüyor ve bu seferlik öğrencilerin taşkınca davranmasına izin veriyordu.
Ted, elini enerjik bir şekilde sallıyordu. "Dora'dan haber aldım ve tüm okulla paylaştım - önemli değil, değil mi? Sır olarak saklamak için haberler çok iyiydi."
"Hayır, önemli değil." Remus gülümsedi. Çocukları mutlu eden hiçbir şey önemli değildi. Bu şekilde olduğunda değil.
"Yani gerçekten doğru, öyle mi?" diye sordu Sinistra ve Remus başıyla onayladı. Hepsinin bunu duymaya ihtiyacı vardı. Tıpkı onların yerinde olsaydı kendisinin de ihtiyacı olacağı gibi.
"Evet. Doğru. O, öldü."
Portredeki dört çocuk, kollarının birbirlerinin omuzlarına atmış gülümsüyorlardı. Remus'a odaklandıklarında Remus onlara, Çapulcuların olabileceği genç adamları bir teşekkür fısıldadı. Savaş olmasaydı bu genç adamlar gibi olacaklardı... ve belki hala olabilirlerdi. Her şeyden önce gerçekten o kadar yaşlı değiliz ve önümüzde koskoca bir hayat var. Dünya, hala bizim.
Sağından Peter ona gülümsedi ve büyük ihtimalle ne düşündüğünü anlamıştı.
Ama yine de olduğumuz yere bakınca geriye pek de dünya kalmadı.
Birisi ellerine kaymakbirası sıkıştırdı ve Remus minnettarca yudumladı. Kaymakbirası, aklını bulandırmayacak kadar hafifti; şu anda herhangi alkollü bir şey onu dümdüz yere serebilirdi.
"Başardık," dedi Peter hafifçe.
Remus sırıttı. "Başardık."
Öğrenciler ve personel ayrıntıları sormaya başlamışlardı ve Remus kendini yarı-anlaşılır bir şekilde cevaplarken buldu. Remus, eskiden olduğu kadar kalabalık önünde bocalamıyordu ama yine de Hoş Geldiniz ziyafetiyle Kapanış ziyafeti konuşmalarını önceden hazırlardı ve Remus, hazırlıksız olarak konuşmaya zorlanmaktan nefret ederdi.
Böylece Peter, bir diplomata dönen korkmuş çocuk, onu kurtardı.
"Burada başladı," diye açıkladı Kılkuyruk. "Birbirlerinde bir şeyler bulan çok farklı dört çocukla. Yedi yıl boyunca tamamen ayrılmazdılar ve ayrılmadan önce her zaman kardeş kalacaklarına dair yemin ettiler, sonuna kadar.
"Bu her zaman kolay olmadı. Sadece masallarda arkadaşlıklar testlerden ve acılardan geçmez ve onların arkadaşlığı, hepsini fazlasıyla yaşadı. Ama devam etti. Kaybolmalardan, ihanetlerden, ölümlerden ve kırılmış sözlerden devam etti. Ama sonunda bu çocuklar - artık adamlar - kardeş kaldılar. Ve hatta biri, diğerlerini güvende tutmak için arkada bıraktığında bile birlikte durdular. Ve Voldemort'la yüzleştiler... birlikte."
Peter, ellerini ceplerine sokup bu kendinden geçmiş kalabalığa baktı.
"Ayrıntıların sonunda bir önemi yok. Önemli olan şey, diğerleri bizi parçalayabilecekken birlikte kalmamız. Söz verdik ve bunları kırmayı reddettik.
"Ne kadar güçlü olursa olsun Voldemort, ona karşı durmanın bedelini bilen ve bunu ödemeyi seçen dört arkadaşı, dört kardeşi yenemezdi."
Çeviren: Luthien
