Son Akşam Yemeği
Santa Maria delle Grazie'de, aylar önce biletini aldığım, bir çocuk heyecanıyla beklediğim gün. Benimle birlikte 24 kişi daha içeri alındı. Üzerine o çok konuşulan, sayısız araştırmalar yaptığım, 15 yaşımdan itibaren benim en beğendiğim tablo olan "Son Akşam Yemeği". Bir köpeğin mamasına bakarkenki anı gibi bende tabloya öyle baktım. Orjinalinden eser kalmayan bu eseri hayretle izledim. Da Vinci'ye kızıyordum, neden bu dahiyane tabloyu yaparken ne diye böyle bozulacak boya seçmişti. Sanırım biraz bunu sesli ve Türkçe düşünmüş olacağım ki yanımdakiler "sus!" yapmaya başladılar. 1 saat kendimi tüm hayatımdan arınmış, orada bırakmıştım ruhumu. Kafamda resterasyonda yapılan kapıya ve dökülen boyaya sinirimle çıktım. İçimden kiliseye gitmek geçiyordu. İnandığımdan değildi ama kilise beni rahatlatıyordu. Yolda yürürken düşüncelerime dalmıştım ki arkamdan "Bakar mısınız? Hey, lütfen" diye bir ses bana bağırıyordu. "Buyrun?" dedim. Adam Türk'tü. Hepsi aynı bunların bir yerde Türk görünce konuşmasalar olmaz.
"Türk müsünüz?" dedi, temiz birine benziyordu.
"Türkiye'de doğdum, büyüdüm. Siz?"
"Bende Türkiye'de doğdum ve yaşadım uzun süre."
"Sizi bir yerden tanıyor gibiyim ama sanmıyorum da." Dedi yüzüme imalı bakarak.
"Bana da tanıdık geliyorsunuz ama 14 yıldır Türkiye'ye ayak basmadım."
"Bir şeyler içmek ister misiniz? Çok güzel bir yer biliyorum." Dedi. İçimden kabul etmek geçiyordu ama kendimi kaptırmamalıydım. Aman canım ne çıkardı ki.
"Olur bu akşam bir işim vardı ama iptal edebilirim. Bana yeri söyleyin lütfen." Dedim. Tarif etti. "Saat 8'de görüşmek üzere güzel bayan." Dedi ve köşeden döndü.
Ah ben ne aptalım! Adını bile sormamıştım. Gerçi böyle gizemli olayları da severdim. Yahu ben ne kararsızım kadındım. Ne diye böyle düşünüyordum. Kendime bir rahat veremiyordum. Kırmızı bir elbise giymiş, saçlarımı salmış, hafifte bir makyaj yapmıştım. Biraz erken çıktım ki yürüyerek gidecektim. İçeri girip bir masaya oturdum. Fazla beklemeden 10 dakika sonra kapıdan girdiğini gördüm. Garson siparişleri almak için geldi. Bir kadeh Lambrusco Rosso dell'Emilia 2014 istediğimi söyledim. Aynısından dedi karşımda oturan adam.
"Adınızı öğrenebilir miyim?" dedi. Kibardı, tanıdığım tüm Türklerden daha kibar.
"Handan, sizin?"
"Ural."
"Tanıştığıma memnun oldum Ural bey."
"Türkiye de mi okudunuz?"
"Hayır, üniversitede Britanya'ya geldim. Cambridge üniversitesinde Tarih bölümünde doktora yaptım. Hala da bu alanda işime devam ediyorum." Cambridge üniversitesine mi şaşmıştı yoksa doktora yapmış olmamı bilemiyorum ama, şaşırmış olduğu kadar etkilenmiş görünüyordu.
"Ben sağlık meslek mezunuydum lisede. Ardından üniversitede tek isteğim kaçmaktı. Plansızca uçağa atlayıp geldim denebilir. Şimdi ise hemşireik yapıyorum."
"Neden kaçtın? Özel değilse."
"Bir nevi her şeydendi kaçışım." Yüzü düşmüştü. Masada duran boştaki elini tuttum. Kadehinden bir yudum aldı. 14 yıl önce bende kaçmıştım, yalnızca benim her şeyim belliydi.
"Çalan şarkılar güzel değil mi?" dedim konuyu değiştirerek.
"Evet, latin müzikleri beni rahatlatıyor."
"Hadi dans edelim!"
"Burada mı?"
"Evet!"
"Ben dans etmekten nefret ederim."
"Nasıl yani?" niye şaşırıyorsam.
"Basbaya."
"Biz ne diye buraya geldik öyleyse."
"Şarkılar beni rahatlatıyor dedim ya." Diye beni tersledi. Sessizleştim. Bir süre o da konuşmadı. İspanyola benziyen bir adam yanıma geldi. Dans teklif etti. İzin istedim Ural'dan. Adamın elini tuttum. Küçük bir pist gibiydi. Adamın adı Benito idi. Piste çıktığımızda dansların en cesuru olan tangoyu, en masum haliyle yapmaya başlamıştık. Oysa Benito hazırdı. Son derece yakışıklı, yanık tenli, kaslı vücuduyla byüleyiciydi adeta. Herkesin bize baktığını hissediyordum. Ne yaparsan yap tango masum olamayacak kadar günahkar bir danstı, ve Benito'nu güçlü vücudu ile dipdebeydim. Ural'a baktım dans ederken, masamızda değildi. Devam ettim. Şarkı bitene dek. Pistten çıkarken Benito ne kadar güzel dans ettiğimi söyledi.
"Sende bir harikasın, adının anlamı kutsanmış değil mi? Sen dansla kutsanmışsın Benito." Tam masaya yönelicektim ki, belimden biri tutup tekrar piste çekti beni. Ural'dı. Şaşkınlık ifademi dağıtıp ona ayak uydurdum. İşte bu sefer, günahkardım. Daha yakındım. Daha ihtiraslı. Dünyada bizden bir başkası yokmuş gibi hissetmeme sebep oluyordu. Kulağına "Dans etmeyi bilmiyordun hani" dedim.
-Bilmiyorum demedim, nefret ediyorum, dedim." Bitene kadar bekledim.
Dansımız bittiğinde herkes bizi alkışlıyoruz, birkaç kişide bağrıyordu. Masamıza geçip soluklandığımızda kafamda tek soru vardı. "Madem dans etmekten nefret ediyorsun nasıl bu kadar iyi dans etmeyi öğrendin?" çok beklemeden de sordum.
-Lise zamanlarımda kız arkadaşım vardı. Dansçıydı. Hayatı danstı hatta. Hayatındaki erkeği dans eden biri olarak hayal ederken beni bulmuştu işte. O bana aşık oldu. Ben ise ona 1 kere bile seni seviyorum demedim. Korkumdan kaçtım ondan, sonra pişmanlık beni kovaladı, bir gün karşıma çıkarsa dans edebilelim diye öğrendim. Belki şimdi karşıma çıksa bile onu tanımam, ama dans etmek istemiyorum." Gülümsedim.
-Çok kaçıyorsun galiba…"
-Uğraşmak yerine artık daha kolay geliyor, sende kaçmadın mı? Bana suç atma." Gülümsedi. Çok güzel gülüyordu. Bu adama anlamsızca yakın hissediyordum sanki yıllardır tanıyordum onu.
-Ben sevdiğim kişiye onu sevdiğimi söyleyecek kadar cesaretliyim." Dedim sırıtarak. "Peki benimle neden dans ettin? O kadını bekliyorsan dans etmek için."
-O kadın ölmüşte olabilir." İkinci kadehini boşalttı ve bir şişe açırdı bu sefer. "veya şuan mutlu bir ailesi olabilir, delinin tekiydi. Belki başka bir yerdedir. Singapur'a gidecekti, arkadaşlarımız öyle demişti. Zengindi, babasının şirketine ortaktı. Onu bir daha göremem herhalde. Bu kadar dans öğrenmişken hemde güzel bir kadını bir İspanyola kaptırmamak için dans ettim seninle."
-Benim onunla gitmeye niyetim yoktu zaten." Göz kırptım. "Nerede yaşıyorsun?"
-İskoçya'da, anlaycağın yakınız ama bir o kadarda düşmanız." Güldü.
-Sen hangi rüzgarla geldin buraya?"
-Gezmek, dolaşmak. Yalnızca bu." Gözlerine baktım bir süre, koyu yeşil gözler. Beni kıran ama beni en mutlu eden gözler gibiydi.
-Ne zaman dönüşün?"
-Salı günü. Senin?"
-Pazar." Dedim. İçimden bu adamla biraz daha zaman geçirmek geçiyordu. "Cumartesi İskoçya'ya geleceğim. St. Andrews üniversitesine geleceğim."
-Mutlaka tekrar görüşeceğiz o halde." Yüzü birden güldü. Geceyarısına yaklaşmıştı.
-Yürümek ister misin?" cevap vermedim, hesabı istedik.
-Ben öderim." Diye başladı kavga.
-Erkek varken yanında kadına hesap mı ödetilir."
-herkes kendininkini ödesin."
-Ben ödeyeceğim."
-Babasına ortak olan yalnızca eski aşkın değil." Derken hesabı o ödedi.
Kalktık. Elini tuttum. "Nerede kalıyorsun?"
-Four seasons'ta, fazla uzak değil yürüyebiliriz eğer sana uzak değilse." Dedim. Sesszice yürüdük, otelin önünde genç aşıklar gibi durduk bir süre. Odama çağırmayı düşündm ama şimdi aptallığın sırası değildi. Eğildi. Dudaklarımı öptü. Bu öpüşme bir süre sürdü. "Gece için teşekkür ederim Hande." Dedi. "bende" demekle yetindim. Odama çıktım. Ve kendimi yatağın üstüne attım büyük bir mutlulukla.
