Hikaye Notları: Eğer Mavi Melek'i okumadıysanız, ilk önce onu okumanızı tavsiye ederim. Bu hikaye tek başına da okunabilir fakat bir serinin parçasıdır. İyi okumalar :)


Alexander Lightwood hiç bu kadar gergin olmamıştı. Polis olarak on yıl geçirmişti ve midesini hiç bu kadar gergin hissetmemişti. Bir şüpheliyi ya da tanığı sorgularken hiç böyle olmamıştı. Kanlı ölümün karşısında dururken olmamıştı. Bir kapıdan geçerken silahı kaldırdığında olmamıştı.

Ama Magnus Bane'den onunla evlenmesini istemek farklıydı.

O ve Magnus her şeyi tuhaf bir şekilde yapmışlardı.

Birlikte birkaç hafta geçirdikten sonra aşık olmuşlardı. Bir yıldan az bir süre birliktelikten sonra Max adını verdikleri (Alec'in vefat ettiği erkek kardeşinin ardından) güzel bir erkek çocuğu evlat edinmişlerdi. Şimdi, Magnus'la iki yıl geçirdikten sonra, Alec onunla evlenmeye hazırdı.

Magnus'un onu sevdiğini bilmesine rağmen, evlilik hakkında hiç konuşmamışlardı.

Alec, Magnus'la evlenmek istediğine karar verdikten sonra olaya zıplamıştı. Düşünmek için bile ara vermemişti. Hiç durmamıştı. Sadece ilerlemişti.

Sanki işi buymuş gibi.

Alec, Magnus için yüzük tasarlamıştı. Normalde Alec sanatsal biri değildi, bunu Jace ve Clary'ye bırakmıştı. Bu yüzden Clary'ye gitmişti. Gizliliğe yemin eden Clary, istediğini elde etmek için Alec'ten alabileceği her ayrıntıyı çekmişti. Sonunda Alec, ne istediğini ve neden istediğini açıklamıştı.

Gümüştü (Magnus bir zamanlar Alec'e, onun Jace'in altınına kıyasla bir gümüş olduğunu söylemişti, altın gibi güzeldi ancak daha nadirdi) ve oyuğa yerleştirilmiş bir safir (Alec'in gözlerinin rengi) ve iki tanesi safir daha (Magnus ışıltı seviyordu) vardı. Yüzük Alec'in altı aylık maaşına mal olmuştu ancak ev arkadaşı herhangi bir faturayı ödemesine izin vermediği için biriktirebilmişti.

İki gün önce almıştı ve cebini resmen ateşe veriyordu. O ve Alec akşam yemeğine çıkıyorlardı ve Alec ona orada soracaktı. Hatta büyük bir jest gibi tek dizinin üstüne çökmek için beyazlara bürünmüştü.

Alec'in kız kardeşi Isabelle ve nişanlısı Simon Lewis, Alec ve Magnus'un "randevu gecesi" yapabilmeleri için Max'e bir geceliğine bakıcılık yapıyorlardı.

Magnus giyinirken Alec, Max'in bir gecelik çantasını Simon'a uzattı.

Max neredeyse üç yaşındaydı ve aşırı çekimserdi.

"Izzy Teyze ile kalmak istemiyorum," dedi Max, spor ayakkabılı minik ayağını ezip kollarını Kaptan Amerika tişörtünün üzerinde buluşturarak. "Seninle gitmek istiyorum."

"Tanrım, teşekkürler evlat," dedi Isabelle nefesinin altından.

"Kişisel algılama, Iz," dedi Simon. "O iki yaşında."

Alec oğlunun önünde çömeldi. "Biliyorum dostum. Ama babanla birlikte bir geceye ihtiyacımız var."

Max alt dudağını dışarı iterek kollarını Alec'in boynuna doladı ve onu poposunun üstüne yapıştırıverdi. "Lütfen baba. Lütfen beni de götür."

Zordu ama Alec onu inkar etti. "Bir dahaki sefere Max."

"Neler oluyor?" diye sordu Magnus, parıldayan kırmızı ipek bir gömlek ve kömür siyahı pantolonuyla, elinde uygun bir ceketle oturma odasına gelmişti, kravat takmıyordu. Gözleri takım elbisesiyle aynı renkte kömür siyahıyla kaplıydı ve kırmızı parıltılı bir eyeliner çekmişti, altın izleriyle dumanlıydı, saçları ön tarafında bir çizgiyle yükseliyordu.

Alec'in ağzı sulandı.

Max, Alec'in kucağından koştu ve kollarını Magnus'un bacaklarına doladı. "Babam seninle gitmeme izin vermiyor."

Magnus Max'i kollarının arasına aldı. "Babanın ve babacığının birlikte biraz zamana ihtiyacı var, Yaban Mersinim. Bir dahaki sefere bizimle gelebilirsin."

"Söz mü?" diye sordu Max, Magnus'un kulağının üst kıkırdağındaki gümüş halkalarla oynayarak.

"Elbette tatlım."

Max bir anlığına düşünmüş gibiydi. "Tamam!" dedi neşeyle. Sonra Magnus'un dudaklarını öptü ve Magnus onu yere bırakana kadar kıpırdandı. Sonra Alec'i öptü.

"Seni seviyorum babacığım. Seni seviyorum baba. Hadi, Izzy Teyze."

Sonra gitti.

"Ne hilekar," Magnus güldü, ceketinin içine girerek. "Hadi gidelim sevgilim."


Restoranda sipariş verdikten sonra Alec, yüzüğü cebinden çıkardı.

Görünüşe göre, başka birinin de Alec'le aynı fikri vardı. Restoranın karşısındaki bir adam, bir kadının önünde dizlerinin üzerine çökmüştü. Ciyaklayarak başını sallayan kadın kabul edip ardından diğer müşterilerin alkışlarıyla adamı öpmüştü. Magnus ve Alec birlikte alkışlamışlardı.

"'Hayır' deseydi nasıl olurdu hayal edebiliyor musun?" diye sordu Magnus.

"Partnerine herkesin önünde sormak için 'evet' diyeceğinden oldukça emin olman gerektiğini düşünüyorum."

"Evet," dedi Magnus, Alec'e gülümseyerek.

"Bunu hiç düşündün mü?"

"Ne? Evlilik mi?" diye sordu Magnus, şarabından bir yudum alarak. "Pek değil. Yani... Bize baksana. Harika bir hayatımız var, ilişkimiz güçlü, oğlumuz mutlu. Sevdiğimiz, iyi bir evimiz ve her ne kadar tehlikeli olursa olsun sevdiğin işin var. Hayatımızı tanımlamak için bir kağıt parçasına ihtiyacımız yok. "

"Ama... bu istediğin bir şey değil mi?" diye sordu Alec yüzük kutusunu sıkı bir yumrukla kavradı. Kendine olan güveninin tükenmekte olduğunu hissetti.

"Hiç olmadı, hayır."

Alec neredeyse keçileri kaçırıyordu. Yüzünü pasif tutmak için çok çalışması gerekti. Alec'in her zaman kolay okunan bir yüzü vardı ve Magnus'un yaralandığını bilmesini istemiyordu.

Alec bir yudum şarap alarak başını salladı ve yüzüğü gri pantolonunun cebine geri itti.

Telefonu tiz bir sesle çaldı. Jace'in çağrısına cevap vermeden önce ceketinin içindeki telefona uzanarak Magnus'a bir özür mırıldandı. Alec'in bu gece ne yaptığını biliyordu. Jace arıyorsa önemliydi.

"Lightwood."

"Üzgünüm dostum. Bir cinayetimiz var."

Alec iç geçirerek "Nerede?" diye sordu.


Alec sokağa adımını atarken, Jace kirli beton zemindeki vücuttan başını kaldırdı.

Ortağını görünce, "Çok üzgünüm dostum," dedi. "Nasıl gitti?"

Alec üniformalı bir memurdan bir çift lateks eldiven alıp, "Gitmedi." diye yanıt verdi.

Jace ona döndü. "Ne demek istiyorsun? Hayır mı dedi? Nasıl "hayır" diyebildi? "

Alec deri eldivenlerini çekip lateks eldivenleri takarken partnerinin gözleriyle buluşmayı reddederek cevap verdi. "Ben soramadan beni susturdu."

Jace, üniformalıları ara sokağın dışına çıkardı ve Alec'in yanına gitti. "Nasıl?"

"Pekala," Alec gevezelik etti. "Ona restoranda soracaktım. Sonra diğer adam kız arkadaşına evlenme teklif etti ve Magnus'tan bir sinyal alacağımı düşündüm ve belki bir yürüyüşe çıkarız ve sonra ona sorardım. Ona evliliği düşünüp düşünmediğini sordum. Dedi ki... Bir kağıda ihtiyacı olmadığını söyledi. Ne yaptığımı nasıl bilemezdi ki?"

"Bundan sonra güvenini mi kaybettin?"

"Hadi işe koyulalım Jace."

"Hayır. Hayır, Alec. Güvenini kaybettin, değil mi? Kaybettiğinde ne olduğunu biliyorsun. Bunu içinde tutamazsın. Onunla konuşmalısın. Magnus'a seni incittiğini söylemelisin."

Alec başını çevirdi. "Yapamam, Jace. Magnus'u seviyorum. Onunla evlenmek istiyorum ama sırf beni incittiği için benimle evlenmek zorunda hissetmesini istemiyorum. Yapmak istemediği bir şeyi yapmasını istemiyorum. "

"Magnus seni seviyor, Alec."

"Evet seviyor. Beni sevdiğini biliyorum. Max'i sevdiğini biliyorum. Bizi asla terk etmez. " Alec başını salladı. "Belki de haklıdır. Bir kağıda ihtiyacımız yok."

Alec, bunu söylediği halde o kağıt parçasına oldukça derin bir özlem duyuyordu. Alec kağıdın bundan çok daha fazlası olduğunu düşünüyordu. Magnus ve onun üzerine bir hayat kurabilecekleri bir kağıt parçasıydı. Bir temeldi.

Alec geleneksel biriydi. Alec, Magnus'la geleneksel olmayan bir ilişki yaşamasına rağmen Magnus'la evlenmek istiyordu.

Ama Magnus'u zorlamayacaktı. Magnus'a baskı kurmayı reddediyordu.

"Noel yaklaşıyor. Yüzüğü Magnus'a hediye olarak veririm."

Jace iç çekti. "Tamam dostum. İşler istediğin şekilde yürümediği için üzgünüm."

Jace için konu kapanmamıştı. Alec çok nadiren bencil davranırdı. Magnus'la evlenmek istiyordu. Alec, Magnus'la evlenecekti. Jace bunun olduğunu görmek için elinden geleni yapardı. Alec mutlu olmayı hak ediyordu ve Jace bunu istemediğini söylemesine rağmen Magnus'un da Alec ile evlenmek istediğini biliyordu.

"Pekala Jace. Burada birincil sensin. Elimizde ne var?"

Jace cesedin yanına gitti. "Ölü bir esrarkeş gibi görünüyor. Her iki kolda izler var. Ceketi yok. Ayakkabıları da yok. Soyulmuş olabilir... fakat..."

Alec başını salladı. "Bir esrarkeşten kim çalar ki?"

"Kesinlikle."

Alec cevap veremeden yüksek bir ses Alec ve Jace'in dönmesine neden oldu, silahlar çekildi. Alec çöplüğün diğer tarafına geçti. Onun yanında zayıf, titreyen bir çocuk vardı. Alec silahını yerine koydu ve çocuğun seviyesine kadar çömeldi.

"Siktir," Jace tısladı.

"Merhaba," dedi Alec, yumuşak ve arkadaşça bir sesle. "Adın nedir?"

Kirli bir süveter ve yıpranmış kot pantolon giyen çocuk titremeye devam etti. Geniş, karanlık, yorgun gözlerle Alec'e baktı.

Alec ceketini çıkardı ve çocuğun içine girmesi için onu açık tuttu. Siyah cekete kuşkuyla baktı, sonrasında derin, kahverengi gözleri Alec'in mavileriyle buluştu ve çocuk ona doğru adım attı.

Cekete sarıldıktan sonra çocuk Alec'e tutundu, ince kolları bir mengene gibi Alec'in boynuna dolandı. Alec, yüzünü boğazına gömen çocuğu tutarak ayağa kalktı.

Olay yeri ekibi, morg ekibiyle birlikte geldi. "Olay yerini tam olarak temizleyemedik, Jace."

"Ara sokakta ölü bir keş var, Alec. Bunu CSI*'a bırakıyorum. "

"Vay. Teşekkürler, Herondale," CSI'lardan biri olan Maia Roberts, malzemeleri uzatırken alay etti.

"Ne?" Jace sordu.

"Senin için her şeyi yapıyoruz, serseri."

"Evet, evet. Yapabildiğiniz kadar işlem yapın. Ne bulabilirsen. Berbat olduğunu biliyorum."

"Bana borçlusun."

"Her zaman borçluyum zaten, Maia."

Alec, çocuğu Jace'in arabasına taşıdı. Bir araba koltukları yoktu ve yasal olarak buna ihtiyaçları vardı ama zaten sadece bir mil kadar gideceklerdi. Çocuk, Alec'in onu arkaya oturtup onu terk etmesine izin vermeyi reddetti. Alec bunu yapmaya çalıştığında sanki biri onu karnından bıçaklıyor gibi çığlık atmıştı. Böylece Alec onunla arka koltuğa oturdu. Çocuğun emniyet kemerini bağladı.

"Yani şimdi Bayan Daisy'yi ben mi kullanıyorum?"

"Öyle görünüyor Jace. Ya burada oturabilirim ya da onun çığlıklarını dinleyebilirsin."

"Anladım. Onu hastaneye götürelim."


Alec, çocuğu hastane yatağında kendi göğsüne dayayarak Magnus'u aradı.

"Merhaba sevgilim," diye yanıtladı Magnus. "Umarım her şey yolundadır."

"Şey," Alec cevapladı. "Ben hastanedeyim-"

"Ne?" Magnus sözünü kesti. "Neden hastanedesin? Hangi hastane?"

"Hayır bebeğim. Benim için değil."

"Yaralanmadın mı?"

"Hayır Magnus, incinmedim bile. Suç mahallinde bir tanık bulduk. Onun..." Alec, hastane önlüğü içinde uyuyan çocuğa, küçük ve narin elindeki IV'e baktı. "O bir çocuk."

"Tanrım," diye fısıldadı Magnus.

"Dört, belki beş yaşındadır. Max ondan daha ağır."

"Sen iyi misin sevgilim?"

"Onu bırakmama izin vermiyor. Yapamıyo-"

"Şşş, canım. Biliyorum. Max'i Isabelle'den aldıktan sonra sabah ilk iş olarak sana birkaç kıyafet getireceğim. İyi misin? Bana ihtiyacın varsa şimdi oraya geleceğim, Alexander. "

Magnus, Alec'in ne zaman onunla evlenmek istediğini ima ettiğini bilmese bile Alec'in ona ne zaman ihtiyacı olduğunu biliyordu. Alec Magnus'u seviyordu ve her şeye rağmen Magnus'un da onu sevdiğini biliyordu. Magnus'la asla evlenemeyebilirdi ama birbirlerini seviyorlardı. Alec için bu yeterli olmalıydı.

"Ben iyiyim bebeğim. Ben sadece... İnsanların çocuklarını nasıl terk edebildiğini anlamıyorum. Max... Bu çocuk..."

"Sevgilim," dedi Magnus. "Bunun olduğunu biliyorsun. Max'e sahip olduğumuz için her tanrıya şükrediyorum. Hayatımdaki en parlak ışık o, senin dışında. Bu çocuk için en doğru kararı alacağını biliyorum. Her zaman doğru olduğunu düşündüğün şeyi yapıyorsun."

"Onun için doğru olan nedir ki?"

"Bunu da çözeceksin, Alexander. Her zaman yapıyorsun."

"Sana ihtiyacım olduğunu biliyorsun, değil mi? Beni çok güçlendiriyorsun. "

"Bunu yapmak için her zaman burada olacağım, Alec'im."

"Biliyorum Magnus," diye cevapladı Alec, kucağında uyuklayan çocuğu kımıldatarak. "Biliyorum."


Magnus, Isabelle ve Simon'un kapısını çaldı. Yorulmuştu. Hem oğlu hem de sevgilisi gittiği için neredeyse hiç uyumamıştı. Şimdiyse sadece çocuğunu alıp erkek arkadaşını görmek, Alec'in iyi olduğundan emin olmak istiyordu.

Önceki gece telefonda sesi o kadar şüpheli geliyordu ki. Magnus, Alec'in son iki yıldır bastırmak için çok uğraştığı şüphenin tekrar yüzeye çıkmasından nefret ediyordu. Magnus, dedektifinin iyi olduğundan emin olmak için Alec'i görmesi ve ona dokunması gerekiyordu.

Yakında Lewis olacak Isabelle Lightwood kısa, kırmızı bir elbise ve yedi inç bir topuklu ayakkabıyla kapıyı açtı.

"Magnus!" diye bağırıp ona sarıldı. "Max üçüncü kase mısır gevreğini yiyor, endişelenme, içinde muz vardı. Eee! Göster bakalım." Neredeyse heyecandan kıpır kıpırdı.

Magnus'un mürekkep gibi siyah kaşları yukarı kalktı. "Sana neyi göstereyim?"

"Yüzüğü! Alec ve Clary bu konuda çok gizemli davrandılar. Tasarlamak için bir araya gelmişlerdi ve onu tarif bile etmediler. Görmek istiyorum!"

Yüzük? Alec onun için bir yüzük mü tasarlamıştı?

Restorandaki sohbeti hatırladı. Alec'in evlilikle ilgili söylemleri, hayal kırıklığı içeren incinmiş bakışları.

Yüzük. Alec'in bir yüzüğü vardı. Alec bir nişan yüzüğü almıştı!

"Siktir. Kahretsin."

"Ne?" Isabelle sordu.

"Sormadı... Ben diyemedim... Oturmam gerek. "

Magnus çikolata renkli deri kanepeye çöktü. Max onu gördüğünde Simon'la oturduğu mutfak masasındaki sandalyeden fırladı ve Magnus'un kucağına atlamak için koştu.

"Merhaba babacığım! Babam nerede? Onun izin günüydü."

Tabii ki Max, Alec'in izin gününde olduğunu hatırlamıştı.

"Baban hastanede."

"Yaralandı mı?" Isabelle sordu.

"Hayır. Dün gece çağrıldığı olay yerinde terk edilmiş bir çocuk buldu. Çocuk Alec'in onu bırakmasına izin vermemiş."

Isabelle başını salladı. "Çocuklar Alec'e her zaman bayılmıştır."

"Babacığım?"

"Evet, Yaban Mersinim?

"Babamla evlenecek misin? Izzy Teyze evleneceğini düşünüyor."

Magnus oğlunun koyu mavi gözlerine baktı. Magnus nasıl bu kadar aptal olabilirdi?! Alec, ortalıkta dolanan biri değildi. Her zaman çok açık ve dürüst olmuştu. Alec, iki yıldır ilk kez suları test etmişti. Magnus ise Alec'in bir teklife tanık olduktan sonra sadece sohbet ettiğini varsaymıştı. Ama Alec... güzel, cesur Alec, Magnus'a onunla evlenme teklif etmek istemişti. Ama Magnus...

Her şeyi mahvetmiş miydi? Alec'e Magnus'un onunla evlenmek istemediğini düşündürmüştü. Magnus'un düşündüğü ise sadece nasıl hissettiğini kanıtlamak için evrak işlerine ihtiyacı olmadığıydı. Alec'i seviyordu. Alec'le bir hayatı vardı. Fakat... Alec, Magnus'a yemin etmek istemişti.

Magnus sadece kendisinin de bu olasılığı da düşünmüş olmasını diledi.

"Bir gün yapacağım Yaban Mersini."

"Öyleyse neden yüzüğü takmıyorsun?" Isabelle sordu.

"Bana sorma şansı olmadı. Jace onu aradı ve işe gitmek zorunda kaldı."

Isabelle'e Magnus'un kazara o anı mahvettiğini söylemenin faydası yoktu, Isabelle öfkelendiğinde biraz korkutucu olabiliyordu.

"Eşyalarını al, Yaban Mersini. Babanı almalıyız." Ve Magnus, Alec'in ne kadar kötü durumda olduğunu görmek zorundaydı.

"Sürprizi mahvettim yani." Isabelle, kollarını göğsünün üzerinde birleştirmişti.

"Hayır, Iz," diye cevapladı Magnus, Isabelle'in bunu yapmış olmasına sevinmişti. Alec'in, Magnus'un onu reddediyormuş gibi hissetmesini istemiyordu. "Sorma şansı bulduğunda, evet diyeceğim. Yüzüğü göreceksin."

"Hazırım! Hadi gidip babamı alalım!"

"Öpücükler ve sarılmalar, evlat."

Max, Isabelle ve Simon'a şapır şupur öptükten sonra sıkıca sarıldı. Tıpış tıpış koşturan çocuk, teyzesine ve müstakbel amcasına teşekkür ettiğinde Magnus, Max'in bu kadar iyi davranışları nereden öğrendiğini merak etti çünkü kesinlikle Magnus'tan değildi. Alec olabilirdi. Alec kibardı, bazen çok fazla bile olabiliyordu.

Magnus, Max'in gecelik çantasını alıp oğlunun elini tutarak "Teşekkür ederim, Isabelle," dedi.

"Her zaman Magnus. Gerçekten. Çok tatlı bir çocuk. "

Max'in elini tutan Magnus, tüm bunları yasal hale getirmek anlamına gelse bile, sevgilisine onunla birlikte olmak istediğine dair güvence vermeye kararlı olarak daireden ayrıldı.


Alec o kadar sert esnedi ki çenesi çıkacak gibiydi. Çocuk gitmesine izin vermemişti. Alec her ayrılmaya çalıştığında, küçük çocuk çığlık atıyordu. ÇKH gelmişti ve oranın çalışanı Diana Wrayburn doktorla çocuğun durumunu tartışırken Alec bir fincan korkunç, hastane kahvesi almak için dışarı çıkmıştı.

Alec, birkaç saat uyumak için eve giden Jace ile konuşmuştu. Sokakta yaşayan insanlarla yaptığı röportajlar sırasında hiçbir yere varamamıştı. Kimse bir şey duymamıştı. Kimse bir şey görmemişti. Kimse bir şey bilmiyordu. Çocuk konuşana kadar, laboratuvar ara sokaktaki kanıtları işlemeyi bitirene kadar, Adli Tıp Ofisi cesedin otopsisini yapana kadar soruşturma bir duvara çarpacaktı.

Magnus bekleme odasına girerken ve Max ona koşarken tiz bir feryat Alec'in kulaklarına ulaştı.

"Bu o mu?" diye sordu Magnus, yanına gitmek için yürüyordu.

"Evet. Her ayrılmaya çalıştığımda çıkardığı ses buydu. "

"Neden kaldığını anlayabiliyorum."

Alec, Max'i kollarında tutan Magnus'a döndü. "Selam bebeğim."

Eğildi ve Magnus'u, sanki Magnus'un yanında uyumayı özlemiş gibi yumuşakça ve uzun süreliğine öptü, sadece bir geceliğine ayrı kalmış olsalar da.

"Ben de baba!" Max istedi. Alec sahte bir şekilde uzunca iç geçirdi ve oğlunu öptü.

Arkasından yumuşak bir ses, "Dedektif Lightwood," dedi.

Alec, çocuk çığlık atmaya devam etmesine rağmen Diana'yı orada sakin bir şekilde duruyor halde bulmak için arkasını döndü.

"Diana," Alec selamladı.

"Bence içeri geri dönmelisin."

Max'i yere bırakan Alec odaya gitti, ardından Magnus ve Max geldi. Alec, "Bence içeri girmemelisiniz," dedi.

"Hadi ama sevgilim. O çocuk seninle olmadan hiçbir yere gidemeyecek. Sanırım Max ve ben onunla tanışmalıyız."

"Magnus-"

"Tartışma, Alexander." dedi Magnus. Alec'in yanından geçti ve Max tarafından takip edildi.

Alec odaya girdiğinde, çocuğun feryatları titreyen iniltilere dönüştü. Max çocuğun olduğu yatağa tırmandı ve siyah renkli saçlarını okşayarak yatıştırıcı bir şeyler fısıldadı. Çocuk, şüpheli koyu gözleriyle Max'i izledi ama sessiz kaldı ve tıpış tıpış yürüyen çocuğun ona dokunmasına izin verdi.

"Tepkilerine bakılırsa," dedi Diana. "Onu bir koruyucu eve göndermemiz diğerleri ve onun için tehlikeli olur. Partneriniz çocuğu alacağınızı söyledi."

"Evet," dedi Magnus. "Ona biz bakarız."

Alec'in mavi gözleri, başıyla onaylayan Magnus'la buluştu.

"Tamam. Onu alacağız. Ailesini bulmaya çalışmalıyız."

"Elbette," dedi Diana usulca. "Arıyoruz Dedektif ama görünüşe göre bu çocuk yıllardır yalnızmış."

"Yıllar mı?" Magnus nefesini tuttu.

"Evet," diye yanıtladı Diana. "Doktorlar onun beş yaşında olduğunu ve en az üç yaşından beri tek başına kaldığını söylüyor." Siyah gözleri Alec'inkiyle buluşmak için yükseldi. "Sana bağlı Alec. Oğlunuzdan hoşlanıyor gibi görünüyor. 'Normal' koruyucu ailelerdense senin yanında olmasının daha iyi olacağını düşünüyorum. Bir suça tanık olduğuna inanıyorsun ve seninle daha güvende olacak."

"Magnus bundan emin misin?" Alec sordu.

"Elbette sevgilim." Diana'ya dönerek sordu. "Onu ne zaman eve götürebiliriz?"

"Yumuşak yiyecekleri sindirebilirse doktorlar bugün ileri saatlerde onu serbest bırakacaklar."

"Ona sıvı verildi mi?" diye sordu Magnus.

Alec başını salladı. "Bu sabah biraz et suyu, jöle ve buzlu şeker yedi. Bütün sabah elma suyu ve su içiyordu."

"Tamam," dedi Magnus, kırmızı, kadife, bacak boyundaki ceketini düzelterek. Alec'e döndü. "Bugün yemek yedin mi sevgilim? Dün akşam yemeğini kaçırdın."

Diana kendini ortamdan soyutlayarak çocukların yanına gitti. Max apartmanlarından gizlice sıvıştırdığı iki oyuncak arabayı çıkarmıştı ve çocuklar onlarla oynuyorlardı. Alec'in bulduğu çocuk, Max'i izlemeye devam ederken arabayı kucağına aldı.

"Hayır, yemedim."

"Dışarıdan söyleyeceğim." Magnus, Alec'i çenesinin altında bir eliyle ona bakmaya zorladı. "Ne söyleyeceğimi zaten biliyorsun."

"Kendime daha iyi bakmam gerekiyor."

Magnus onu nazikçe öptü. "Ayrıca seni sevdiğimi de."

Alec gülümsedi. "Evet. Biliyorum. Başka bir çocuğa bakabileceğine emin misin? Bunu yaparsak, eşit sayıda olacağız. Max her zaman kıçımızı tekmeliyor zaten."

Magnus gülerek kollarını Alec'in beline doladı ve mavi gözlerine bakarak onu tekrar öptü. "Biz bunun üstesinden gelebiliriz sevgilim."

Magnus, Alec'in gece yarısı saçına elini uzattı.

"İyi misin?" Alec sordu. Magnus şefkatli bir adamdı ama son on dakikada Alec'e çoğu zaman olduğundan daha fazla dokunup öpmüştü. Sanki Magnus ona dokunmamaya dayanamıyor gibiydi. Bu Alec'i endişelendirdi.

"Ben iyiyim, sevgilim. Sen?"

Alec başını salladı.

"İyi. Öğle yemeği sipariş edeceğim," dedi Magnus, Alec'i tekrar öpüp arkasını dönerek erkeklerini beslemesi adına birini aramak için telefonunu çıkardı.


CSI: İngilizcesi "Crime Scene Investigator" olan, olay yeri ekibinin bir parçası. Genelde olay yerinde çalışırlar ve oradaki parçaları toplarlar. Bu toz, kan veya DNA olabilir. Bazıları laboratuvarlarda testler yaparlar. CSI aslında çok geniş bir unvandır; kendileri lider, teknisyen, adli fotoğrafçı, adli ressam, balistik uzmanı, parmak izi uzmanı veya DNA uzmanı olabilirler.