Lord Voldemort'un bilinmeden yapılmış yedinci hortkuluğu, Harry Potter'ın zihnî arkadaşı, Marvolo, anahtarın harekete geçişi ve ruhunu barındıran çocuğun bilinçsizliği arasındaki o kısa sürede, zihnindeki bütün kapıları açtı ve içinde bulunduğu bedene tamamıyla sahip oldu.
Ele geçirme süreci ciddi bir işti. Derin bir kontrol gücü ve odaklanma gerektiriyordu. Normal şartlarda çok daha zor olsa da, hortkuluğun birçok avantajı vardı.
Bunlardan ilki zihin kapasitesi henüz olgunlaşmamış bir çocuğun bedeninde oluşuydu. Karşılaştığı mental duvarlar neredeyse yok gibiydi.
İkincisi Harry Potter'ın, Marvolo'ya sarsılmaz güveniydi. Çocuk, arkadaşına duyduğu güvenle, zihin bariyerlerini bilinçsizce ardına kadar açık tutmuştu.
Üçüncü ve son olarak, Harry Potter, yaşayan bir hortkuluk taşıyıcısıydı. Böylece sihir gücünü, sınırsızca hortkulukla paylaşabiliyordu.
Bütün bu kolaylıklara rağmen, hortkuluğun sarsılmaz kontrol gücü olmasa, boş bırakılmış sihir, bağlantılarını yitirerek, bedeni tamamıyla patlatabilirdi. Aşırı sihir basıncı ve yoğunlaştırılmamış mutlak sihir altında, çocuk yok olabilirdi.
Neyse ki tüm bu tehlike ve riskler birkaç saniye içinde imkan dahilinden uzaklaştırılmıştı. O birkaç saniyede hortkuluk, taşıyıcıdaki rün noktalarıyla bağlantısını sağlamış, sadece ruh paraziti olmaktan kurtulup, yeni ve güçlü bir bedene egemen olmuştu.
Ele geçirme aşamasının başarısı karşısında Marvolo sırıttı. Dudakların kıvrılışını sağlayan sinyalleri gönderen beyin ona aitti. Kıvrılan parmaklar onundu. Soğuktan titremeye yüz tutmuş vücut, onun otoritesi altındaydı.
Harry Potter, o an, bilinci, zihnin derinliklerine ötelenmiş bir hatıradan ibaretti.
Çocuğun şansı diyebileceğimiz, Hortkuluğun dikkate aldığı iki farklı durum olmasa, belki de sihir dünyası bir daha gerçek Harry Potter'dan haber alamayacaktı.
İlki, Hortkuluğun, dikkate alınmayacak kadar küçük bir bedende, pek de uzun kalmaya niyeti yoktu. Harry Potter, her ne kadar, sihir dünyası için önemli bir karakter olsa da, henüz sekiz yaşına basmamış bir çocuk, ölüm yiyen ordusunu yönetemezdi.
İkincisi ise, şimdilik kontrolü kolay olan taşıyıcı zaman geçtikçe olgunlaşıp, bedeni için tekrar savaşabilirdi. Olgunlaştıkça, işgalcinin niyetini kavrayıp, saldırıya geçebilirdi.
Lord Voldemort'un kendine güveni tamdı. Karanlık Lord olmak sabır ve irade gerektiriyordu. Kaç yıl geçerse geçsin, istese bedeni elinde tutabilirdi. Mental sanatlarda çoktan mastırını yapmış kudretli bir büyücü olarak, çocuğun onu yenmesi mümkün değildi.
Hem, her ne kadar, hortkuluk kendine kabul ettirmek istemese de, bilinçli bir Harry Potter daha çok işine geliyordu.
Çocuğun, karanlık yanın sağ kolu olması, planlarına uzun bir süredir oturmuştu.
Oynanacak karanlık oyunlar, yok edilecek düşmanlar, yerleştirilecek satranç taşları ve inşa edilecek manipülasyonlar vardı.
Ve Harry Potter, tüm bunların ortasında kalıyordu.
Hortkuluk, usulca parmakları kıpırdattı. Bedeni tedirginleştirmemeye çalışır gibi yavaş bir şekilde kolunu kaldırdı. Kızıl çizgilerle bezeli zümrüt gözlerini, beyaz tene dikti. Uzun yıllardan sonra bir bedene sahip olduğuna inanamıyor gibiydi.
Minik hareketlerle yerden kalkıp, Arnavutluğun sihirli gizemlerle dolu Karanlık Ormanını seyre koyuldu.
Ağaçların arasından göz kırpan yıldızlar, uzaklardan duyulan yaratık sesleri, sinsi gözlerle geceyi izleyen kuzgunlar… Karanlık Orman neredeyse hiç değişmemişti. Gençlik yıllarında keşfe çıktığı Ravenclaw'ın Diademini işte bu noktada bulmuştu.
Anahtarın ani çekimiyle sarsılan Afrodit, omzunda sızlanıyordu.
Bana sssadece 'sssıkı tutun' demiştin, Küçük Efendi! Sssarsssılıp, kıvrak kuyruğumun üzerine düşebileceğini sssöylememiştin! İş anlaşmamızda güzel yılancığa zarar vermek geçmiyordu… Bana bunun için leziz iki tavşan borçlusssun… Haberin olsssun… Sssersssem Küçük Efendi…
Hortkuluk, sırıtarak, sevimli sürüngenin acıyan kuyruğunu okşadı. Sessiz bir iyileştirme büyüsü mırıldandı.
Üzgünüm, Afrodit… Daha iyi misssin?
Yılan, başını sallayıp, küçük büyücünün omzuna gömülmekle yetindi. İyileşen kuyruğunu cüppenin altına gizleyip, soğuktan korunmaya çalıştı.
Belki de Küçük Efendiden yayılan garip, yeni aura, onu sessizliğe itmişti.
Hortkuluk, sırtındaki çantayı düzeltip, Karanlık Ormanın gizeminde ilerlemeye başladı. Nereye gideceğini çok iyi biliyordu. Yeni sahiplendiği damarlarında, tüylerini diken diken eden tanıdık ürpertide, suretini hissedebiliyordu. Yara izindeki karıncalanma, eski bir dostu karşılarmışçasına keyifliydi. Ruhu, sahibini tanıyordu.
Yaklaştıkça ruhundaki çekim de arttı.
Hortkuluk, suretiyle birleşmesinin kolay olmayacağını biliyordu.
Deliliğin kıyısında sürüklenen Lord Voldemort, önce vur, sonra sorgula politikasını izleyen bir psikolojideydi. Hayatta kalmaktan başka bir bilinç aktivitesine sahip değilken, aniden karşısında Harry Potter'ı bulunca, avını yakalayan bir yılan gibi saldıracağı kesindi.
Harry Potter'ı tanımaması mümkün değildi. Sihir dünyasından uzak kalmış olsa da, gecenin içinde parlayan tanıdık zümrüt gözler ve yara izini, bilinçsiz halinde dahi kaçırmazdı.
Lord Voldemort ve Harry Potter'ın kaderi, ruhları, bedenleri ve zihinleri bir şekilde bağlantılıydı.
Karanlık Lord, gözleri ve yara izini görmemiş olsa dahi, karşısındakinin Harry Potter olduğunu anlayacaktı.
Hortkuluğa kendini açıklama zamanı vermezdi. İmkan dahilinde değil ama, açıklama zamanı verse bile, ölümsüzlüğüne çıkan bağlardan birine, ruhuyla tamamlanmaya izin vermezdi. İçinde bulunduğu delilikle, ya hırsla düşmanını öldürebilir, ya da yaşayan hortkuluğunu derin bir uykuya sokup, gizli bir kuleye hapsedebilirdi.
Hortkuluk, Lord Voldemort ile anlaşma yapmayı beklemediğinden, en iyi planın sinsice yaklaşıp, ani bir düello ile sureti etkisizleştirme olduğunu biliyordu.
Ruh paraziti halinde, hayvanları ele geçirerek hayatını devam ettiren bir Voldemort, asaya ve sihir gücüne sahip bir Voldemort kadar tehlikeliydi.
Acınası halinde, Karanlık Lord'un yıllarca pratiğini yaptığı bir şey varsa o da ele geçirme ve sahip olmaydı.
Hayvandan hayvana atlamış, yıllarını güçsüz taşıyıcılarda harcamış bir Voldemort ve bir çocuğun bedenini ele geçirmenin ilk deneyimini yaşayan hortkuluk, o gece yüzleşecekti.
Hortkuluk, yeterince hızlı olup, suretini hazırlıksız yakalayamazsa, Karanlık Orman büyük bir mental savaşa şahit olacaktı.
Esas soru şuydu. Hangi taraf bu mental savaştan galip çıkacaktı?
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Hortkuluk, suretini kadim bir ağacın, derin oyuğunda buldu. Orada olduğunu biliyordu. Kara büyünün delirtici sihri havada çatırdıyordu. Ağacı saran sihir bariyeri çok güçlü olmayan, basit asasız bir korumadan ibaretti. Sadece bir ruh paraziti olan suretin gücü ancak bu kadarına yetiyordu.
Hortkuluk, kendi çevresine sessizlik bariyeri çektikten sonra işe koyuldu. Çok geçmeden suret, işgalcinin farkına varacaktı. Acele etmesi gerekiyordu.
Hızlı ancak kontrolünü kaybetmemiş bir titizlikle çantayı açtı. Yeşil kutuyu açığa çıkardı. Bu kutu ona acil durumlarda gerekecek neredeyse her şeyi barındırıyordu.
Lord Voldemort, gençliğinde, henüz kudretini dünyaya kanıtlamadığı günlerde daha ciddi ve iradeliydi. Başarısının anahtarı da bu olmuştu.
Yanlış tek bir adımın, onu kolayca amacından saptıracağını biliyordu. Kendini korumak adına, acil durumlarda kullanacağı kutuları ondan korkma akıllılığında bulunan takipçilerine emanet etmişti. Yeşil kutu bunlardan sadece biriydi.
Ancak zaman geçtikçe Lord Voldemort gücün verdiği emsalsiz keyifte sarhoş olmuştu. Kendine güveni artarken, daha dikkatsiz biri haline gelmişti.
Her ne kadar hatasını kabul etmek istemese de hortkuluk bu gerçeğin farkındaydı.
Dumbledore'u, Kehanet'i ve Harry Potter'ı saplantı haline getirip, esas yolundan şaşmıştı. Büyük amacı unutup, değersiz durumlara takılı kalmıştı.
Hortkuluk bunu biliyordu. Aynı hataları tekrar etmeye niyeti yoktu.
Yeşil kutudan bir asa alıp ağaca yöneldi. Afrodit'e çantayı korumasını söyledi.
Kendi Porsuk asası Anka tüyündendi ve çok güçlüydü. Ancak sekiz yıl önceki o lanet gecede kalmıştı. Kulkuyruk'un asayı aldığından emindi. Bu işi bitirir bitirmez asasını değersiz fareden geri alacaktı.
Yüz ifadesinde her hangi bir oynama olmadan asayı, ağaca yöneltti, suretinin dikkatsizce çıkacağını bilerek, ağacı ateşe verdi.
Çok geçmeden ağaç oyuğundan koca, antik bir soydan gelen, bir yılan hızla süzülüp çıktı. Diliyle havayı koklayıp, işgalciyi fark etti.
Lord Voldemort'un kızıl gözleri, yılanın gözlerinden işgalciye bakıyordu. Birkaç saniye dahi beklemeksizin, yılan kinle tıslayıp, hırsla işgalcinin üzerine atıldı. Ağzı kocaman açılmıştı. Sivri dişleri ay ışığının altında parıldıyordu. Zehri gecenin içinde ölüm çığlıkları gibi fışkırıyordu.
Hortkuluk, sekiz yaşına henüz basmamış bir çocuğun minik adımlarıyla saldırıdan kurtuldu. Neyse ki lanet muggleların eziyetleri, çocuğun hareketlerini kıvraklaştırmıştı.
Yılandan uzaklaşmaya çalışıp ağaçların arasından büyüler yağdırdı.
Yılan çok hızlı ve kuvvetliydi. Sert çenesi ve dişleriyle, çarptığı ağaçları yerle bir ediyordu.
O kadar hızlıydı ki hortkuluk, bir kez dahi büyüyü isabet ettirmeyi başaramamıştı. Zaten Lord Voldemort'un kontrol ettiği bir yılandan daha azını bekleyemezdi.
Düşünebildiği tek iyi durum, suretin mental bir saldırıya henüz başvurmamış olmasıydı. Küçük bir çocuğun zihninin, ne kadar dayanabileceği belirsizdi.
Daha sonra Gryffindor pervasızlığı diye itiraf edeceği bir atılganlıkla yılanın önüne geçti ve başını hedef alıp, eski ama güçlü bir kontrolsüzleştirme büyüsü yaptı.
Bu gece şans ondan yana olmalıydı ki yılan hızla yere yığıldı. Yılanın kontrolü kaybedip, bilincini yitirdiği ve suretin dikkatinin dağıldığı o kısacık anda, saniyenin onda birini oluşturan o önemli kader anında, yılanın çevresine görünmez, kurşungeçirmez bir koruma bariyeri çekti. Bariyer, suretin saldırılarını engelleyecekti.
Bariyerin görünmez duvarlarına çarpıp, tehlike kokusu yayan kara dumana aldırış etmeksizin işe koyuldu.
Dolunayın gökyüzünde parıldadığı gece, yapacağı ritüel için gayet uygun ve yerindeydi.
Biraz önce koca bir yılanın saldırısından kaçan o değilmiş gibi, bir çocuktan beklenmeyecek bir asaletle cüppesini düzeltti. Afrodit'i kontrol etti. Çevrelerine serdiği koruma bariyeri işe yaramıştı. Çanta da, yılan da zarar görmemişti. Ancak saldırının bilincinde olan sürüngen belli ki biraz tedirgindi. Yaklaşan sahibine tıslamaksızın, geriye çekilip, bakmakla yetindi.
Yeşil kutudan gerekenleri çıkarırken, asasıyla ağaçlardan uzak bir noktayı ateşe verdi.
Durduğu yerden küçük bir anahtarlığa benzeyen altın kazanı normal haline çevirip ateşin üstüne yerleştirdi. Kazan bir insanın içinde oturabileceği genişlikteydi.
Sonraki üç saati gereken iksiri hazırlamakla geçirdi. Bu iş büyük bir dikkat ve sabır gerektiriyordu. Bir de kurban edilecek genç bakir bir muggle…
Muggle'ı bulmak sandığından çok daha kolay oldu. Neredeyse acınasıydı…
Gençliğinde geceyi geçirdiği yakın bir Arnavut köyüne ışınlanıp, kiliseye doğru ilerledi. Küçük bir çocuğun, papaz yardımcısını kandırması çok basitti.
Baygın muggle'ı bir çöp parçasıymış gibi yere attıktan sonra, kıyafetlerini asasının bir hareketiyle yok etti. İksiri kontrol ettikten sonra muggle'ı kızgın kazanın içine bıraktı. Böylece bedeni için gereken et iksire eklenmiş oldu.
Suretini çevreleyen bariyeri kaldırmaksızın birkaç büyü ile Lord Voldemort'un ruhunu yılana sıkıca hapsetti. Kaçmasını istemiyordu. Bilinci yitik yılanın başını iksire sokup, muggle'a büyü ile bağlantılı hale getirdi. Temas etmesi gerekiyordu.
Kıymetli ritüel bıçağını Harry Potter'ın koluna dikkatle geçirdikten sonra, sihirli kanı iksire damlattı. Yaralı kolu tekrar iyileştirmeyi ihmal etmedi. Sağ kolunun henüz büyümeden, kan kaybından ölmesini istemiyordu.
Ritüel neredeyse bitmek üzereydi. Geriye sadece tek bir adım kalmıştı.
Cüppesini ve tişörtünü çıkardıktan sonra, sağ işaret parmağını iksire bulaştırıp, yara izinde gezdirdi. Böylece iksir, hortkulukla bağlantıya geçmişti.
Yara izindeki ani acıya aldırmaksızın, çıplak kollarını iksire sokup, muggle'ı sıkıca tuttu.
Ruh parçasının bedene doğru akması gerekiyordu.
İksirin harekete geçtiği anı çok iyi biliyordu.
Çünkü tam o anda zihinle olan bütün bağlantısını yitirdi.
Geride sadece karanlık kaldı.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Harry Potter gözlerini açtığında bir çift yakutun ona baktığını gördü.
Yakut gözlerin genç bir adama ait olduğunu fark ettiği an çığlık attı.
Ve bayıldı.
Tekrar…
