Delirtici karanlık Azkaban Adasını keskin pençeler gibi sarmalıyordu. Hayat, denizin uçsuz bucaksız koyuluğuyla gerçek dünyayı binlerce anımsanması zor hatıranın ötesine gizlerken, Ada'nın kara bulutlarla çevrili etrafı her an fırtınanın habercisiymişçesine tıslıyordu. Gerçekliğin ötesinden gelip de bilinçsiz kulaklara fısıldayan şimşek sesleri, atmosferin ürkütücülüğüne uyarken, ne yazık ki en korkutucu imge olmaktan uzaktı.
Azkaban Hapishanesi'nin unutulmuş ya da unutulmaya çalışılan sakinleri, fırtınanın masum zihinleri korkuttuğu yaşı çoktan geçmişlerdi. Çocukluğun pembe hayalleri, paslı zindan parmaklıklarından çok uzakta kalmıştı.
Yüzyıllar ötesinden kalmış, kurumuş ya da henüz dün, soğuk sert tabanı ıslatmış kan izleri; duvarlara keskin bir taşla ya da kirli tırnaklarla kazınmış son bilinç kırıntıları ve boğuk havaya sinmiş ürin kokusu; gözleri açık uyuyan mahkûmlara eşlik ediyordu.
Bütün kudretiyle adada yükselen Azkaban Hapishanesi diğer daha az kâbussuz örneklerinden çok farklıydı. Gece yataklarında rahatça uyuyan cadı ve büyücülerin adını anmaktan korktuğu ancak unuttuğu Ruh emicilerin gardiyanlığı ile Hapishane, insan zihninin en karanlık, gizli ve kirli kâbuslarını, cani mahkûmlara her an yeniden ve yeniden tekrarlattırıyordu.
Sihir dünyasının anlaşılan o ki güvenliğini sağlayan Ruh emiciler, karanlık pelerinlerinin arasından uzattıkları iskelet parmaklarıyla, en dâhiyane işkence yöntemini, ustalıkla icra ediyorlardı.
İnsan ruhunun lezzetli tadını almalarını ne yazık ki sıklıkla izin verilmezken, ruhun kırıntılarını taşıyan mutsuz anılarla yetinmek zorundaydılar. Ne acı…
Huzur adına bir şey hissetmeyen mahkûmlar ise korku ve mutsuzlukla geçen ayların, yılların ve hatta müebbet bir cezanın ardından bir konuda emin olamıyorlardı. Deliren boğazlardan kopan, parmaklıklardan sızan yırtıcı çığlıkların mı yoksa kendi kâbuslarının arasında titredikleri boğucu sessizliğin mi daha çıldırtıcı olduğuna karar veremiyorlardı.
Dizlerini sıska karnına çekip ağlayan, çığlıkları arasında altına kaçıran ve ya aklın sınırlarını aşmış, ürpertici kahkahalarla gülen, her renkten mahkûmlar, ruh emicinin can alıcı öpücüğü ile sonu gelmek bilmeyen umutsuz kâbuslar arasında, ayrım yapılmaksızın, bocalıyorlardı.
Hangisi daha az korkunçtu? Bilinmezliğe kapı açan, geride sadece boş kabuklar bırakan ölüm mü? Yoksa en acıtıcı, en ağza alınmaz, en umutsuz anılarını tekrarlatan kâbuslar mı?
Bu cevapsız soruların basitliği o gece yine bilinçsiz zihinleri meşgul ediyordu.
Her zamanki deliliğinin arasında kıkırdayan, kabarık saçlı cadı, mırıldanıyordu.
Kara örümcek… Tüylü örümcek… Bella seni öldürecek…
Elinde dolaştırdığı minik örümceğe birkaç saniye büyük bir ilgiyle baktıktan sonra avuçlarını kapattı. Ölümün avuçlarının içinde olduğu düşüncesi ona elinden alınmış asasını hatırlatıyordu. Güzelim asası nice gözlerden hayatın sönüşüne neden olmuştu.
Peki, bu öldürdüğü kaçıncı örümcekti?
Bellatrix Lestrange, ruh emicilerin sıkıldığı öğünlerden bir tanesiydi. Bilinci uzun zamandır yerinde olmayan cadıda, Ruh emicileri beslemeye yetecek kadar berrak ruh ve vitaminlerini sağlayacak kadar kâbus kalmamıştı.
En yaratıcı, en keyifli cinayetlerini hatırlayan kadın, çoğu zaman zevk içinde kahkaha atmaktan başka bir şey yapmıyordu.
Bundan dolayı Ruh emiciler, diğer daha taze mahkûmlara geçiş yapıyordu.
Yine de Bella'nın duvarlarda yankılanan kahkahaları, mahkûmların kulaklarından uzun bir süre silinmiyordu.
Bella, örümceğin ölü bedenini avuçlarında ezerken, meraklı gözlerini parmaklarına bulaşan kan ve küçük örümcek parçacıklarında gezdiriyordu.
Kirli yüzü ve sönük gözleriyle, yaşayan birinden çok, bir ölüyü anımsatıyordu. Azkaban'ın diğer nadide mahkûmları gibi…
Bella, kolunda ani bir acı hissettiğinde, sönük gözleri bir anlığına parıldadı.
Deli bir kadına göre, hızlı bir sonuca varmıştı.
Karanlık Lord geri döndü!
Uzun bekleyiş sonunda bitmişti. Zaten Bella umudunu hiç yitirmemişti ki. Efendisinin en sadık hizmetkârı olarak değersizlere karşı, Lord'unun muhteşemliğini haykırmaktan bir an olsun çekinmemişti.
Karanlık Lord geri döndü!
Bella, elindeki ölü örümceği çoktan unutup, kirli, paçavra halindeki cüppesinin yenini heyecanla yukarı çekti. Parmaklıklardan sızan ay ışığında beliren Ölüm Yiyen dövmesi simsiyahtı.
İşte oradaydı!
Karanlık işaret, zifiri kara muhteşemliğiyle teninde kıvrılıyordu. Yılanın ince bedeninde, keyifle sürünürken, Bella işareti özenle okşadı.
Karanlık Lord geri döndü!
Efendisinin döneceğini biliyordu. Lord Voldemort çok yakında sadık hizmetkârlarını kurtarmaya gelecekti. Ve Bella, Efendisinin cüppesini öpecekti. Bella, asasını Efendisine bir kez daha sunacaktı. Bella, bulanıkların değersiz canını Efendisi adına bir kez daha alacaktı.
Bella yara izini okşarken küçük bir kız çocuğu gibi kıkırdadı.
Alacağı canları hayal edip gülmeye başladı.
Bellatrix Lestrange'ın dinmek bilmeyen kahkahaları çok geçmeden Azkaban Hapishanesi'ni sarmaladı.
İki zindan ötede kıvrılmış, sıska bir köpek, kuzeninin kahkahaları eşliğinde titriyordu.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
İksir ustası, kolunda keskin bir acı hissettiği an göğsüne saplanan korkuyla yere yığıldı. Yüzü bembeyaz kesildi. Alnında soğuk terler birikti. Nefes alışverişleri hızlanırken, elini çarpan kalbinin üzerine koydu. Parmaklarından kan çekilinceye kadar cüppesini sıkıp, boğazından boğuk bir inleme çıkardı. Ne kadar da acınası... Hogwarts'ın hormanal öğrencileri, korkutucu ve duygusuz Severus Snape'in şu an ki halini görseler, önce gözlerine inanamaz, sonra haftalarca gülerlerdi.
On saniye sürmeyen kısacık bir acının basit bir adamın hayatındaki, geçmişten gelen ölümcül bir gerçeği bu denli umursamazca yüzüne çarpması ne kadar da zavallıca...
Sekiz yıllık uzun, umursamaz bir dönemin ardından, Ölüm Yiyen, basit bir profesör olmadığını, aslında zavallı hayatının, kudretli Karanlık Lord'un bir cümlesine bağımlı olduğunu on saniyelik bir acıyla hatırlayıverdi.
Nasıl bu denli aptal olabilmişti?! Nasıl geçmişini, korkunç kimliğini, bir hizmetkardan, bir köleden başka bir şey olmadığını unutuvermişti?! Nasıl?!
Kör bir adamın aydınlık hayallerine kendini kaptırıvermişti. Saçmalık!
Bugünün geleceğini biliyordu tabi! Saf değildi! Karanlık Lord'un ölümüne inanmak, çocukların ve basit adamın kısacık rüyasıydı.
Bugünün geleceğini biliyordu. Karanlık Lord'un döneceğini biliyordu. Kör Albus Dumbledore, hiç bir şey değilse bu gerçeği öngörebilmişti.
Ama Severus, iksirlerle, asalak öğrencilerden kestiği puanlarla, gururla yürüyerek, son sekiz yılı tatlı bir uykuda geçirmişti. Uyanacağını bildiği halde, kendini özgür bir adam zannederek, ne düşünüyordu ki?!
Güzel Lily, onun bu şokta halini görse, gülüp, kendini toplamasını söylerdi.
Lily...
Onu düşünmeden geçen tek bir günü dahi yoktu.
Hayat dolu zümrüt gözlerle, ruhuna dokunan tatlı, kızıl saçlı kadın, kalbinin her bir zerresini işgal ediyordu.
Oysa ruhuna, bedenine ve iradesine sahip olan Karanlık lordu sekiz yıllığına unutmak, aptal bir adamın umutsuz düşüydü.
İksir ustası, derin bir nefes aldı... Bir tane daha... Bir tane... Aldı ve verdi... ohhhh...
Gözlerini sıkıca yumup tekrar açtı. Soğuk tabana dayanan elini çekip, cüppesinin yeniyle alnındaki soğuk terleri sildi. Kan gitmeyerek uyuşmuş diğer elini, yavaşça göğsünden ayırdıktan sonra sendeleyerek ayağa kalktı.
Dumbledore ile derhal görüşmesi gerekiyordu. Karanlık Lord korkunç kudretini bir kez daha kanıtlayıp, sanılandan daha önce, ete kemiğe bürünmüştü.
Severus ne yapması gerektiğini biliyordu. Değersiz hayatının sadece bir zihin oyununa bağımlı olduğunu biliyordu. Hazır mıydı? Lanet olsun! Kesinlikle hayır.
Ancak sekiz yıl önce, o karanlık, Samhain gecesinde, ruhların ölümlü dünyaya gezintiye çıktığı o kutsal gecede, biricik Lily'nin ruhu öbür âleme, Karanlık Lord'un asasıyla göçünce, bir yemin etmişti.
Lily Potter'ın oğlunu korumaya ant içmişti. Kanlı düşmanının, sevdiği kadını çalan kişinin, ömrünün yarısında ona işkence eden lanet büyücünün oğlunu korumaya ant içmişti.
Ne yapması gerektiğini biliyordu.
Harry Potter'ı canı pahasına koruması gerekiyordu.
Kehaneti aktardığı an yaptığı o geri dönülmez hata sonucu, sevdiği kadının hayatına mal olduğu gerçeği, zihnini yıllardır akromantulalar gibi zehirliyordu. Korkunç hatanın verdiği suçluluk duygusu, boğazını düğümlüyor, zaten lanetlenmiş ruhunu acıtıyordu.
Ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu.
İki güçlü efendi arasında, tehlikeli bir oyun oynaması gerekiyordu.
İksir ustası derin bir nefes daha aldıktan sonra kapıya yöneldi.
Kapı kolunu bir anlığına tutup geri bıraktı. Cüppesinin sağ yenini yukarı çekip, zifiri kara bir dövmeyle damgalanmış koluna baktı. Yılan korkunç, sessiz tehditler fısıldarcasına, etinde kıvrılıyordu.
Ah! Bu lanet kolu koparıp atmayı ne kadar da çok isterdi!
Ama hiçbir şey bu kadar basit değildi.
Hırsla cüppeyi geri düzeltti. Etine işlemiş zalim damgayı görmek istemiyordu.
O dövme ki, Ölüm Yiyen'e sahibini hatırlatıyordu.
Gereksiz düşüncelerini çelikten Slytherin maskesinin ardına saklayıp hızla kapıyı açtı ve zindanların soğuk koridorlarında ilerleme başladı.
Bedeninden çok, ruhunun üşüdüğünü hissediyordu.
Karanlık günler sonunda gelmişti.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Malfoy Malikânesinde o akşam Bay ve Bayan Malfoy lüks bir koltukta, sevgili baba Abraxas Malfoy'un portresi eşliğinde oturuyorlardı.
Önce her akşam olduğu gibi yemekten sonra Narcissa ve Lucius, biricik, asil evlatları Draco'nun günlük özel derslerini ve sihirsel gelişimini tartıştıktan sonra, eğitimli bir evcini eşliğinde Draco odasına gönderildi. Uyumadan önce babasının o hafta için özel olarak seçtiği Sihir Tarihinin En Safkan, Safkan Aileleri kitabına yarım saat kadar devam etti, rutin uyku saati 21.00 da yatağa uzandı. Evcini kitabı elinden aldı, masaya yerleştirdi. Asil çocuğun üzerini örttü. Yastığını dikleştirdi. Uzun saçlarını, bozulmamasına özen göstererek, kenara aldı. Işıkları kapatıp, hiç ses çıkarmadan odadan yok oldu.
Sonra Lucius, eşinin koluna girip, özel salona geçti. Abraxas Malfoy'un yakışıklı portresi her zamanki gibi geniş koltuğun önünde oğluna ve eşine yüksekten bakıp, sihir dünyasının son olaylarını dinlemeye koyuldu.
Lucius, yeni Sihir Bakanı'nın aptallıklarını ve manipülasyona ne kadar açık olduğunu eşine kibarca aktardı. Sihirli Oyunlar ve Spor Dairesine yaptığı yüksek bir bağışla, Karanlık Objelerin Denetimi yasasını geri çevirmeyi başarmıştı. Sihir Bakanının bu denli basit ve paragöz olması çok acınası olsa da mükemmeldi. Çünkü Malfoy ailesi üç güzel özelliğiyle ünlüydü. Safkanlıkları, solgun beyaz-sarı saçları ve sonsuz altınları… Tabi dış kaynaklar, kibirli, her şeyi parayla satın alabileceğini zanneden, şımarık kara büyücüler olarak da tabir edebiliyorlardı. Ne kaba!
İki evcini işlemeli, gümüş fincanlarda lüks İngiliz Çayı'nı ikram etti.
Narcissa zarif bir şekilde oturduğu yerden eşini sakince dinledi. Birkaç yerde başını salladıktan sonra, Lady Parkinson'un, St. Mungos Hastanesinde açılacak olan yeni departman için yapılmış bağış toplantısında, ne kadar az altın saçtığından bahsetti. Cüppesi, geçen ayın modasıydı ve saçları epeyi özensizdi. Bayan Malfoy, daha az asil ve daha az zengin bir aileyle biricik oğulları için evlilik kontratı hazırlamalarının hoşuna gitmediğini söylüyordu.
Lucius, eşinin büyük sıkıntısını dinledikten sonra, uzanıp elini sıktı ve çok geçmeden Gringotts'a uğrayıp, konuyla ilgileneceğini söyledi. Cincüceler, yeterli altınla, Parkinson'ların mali durumlarını Lord Malfoy'a gösterebilirlerdi. Bunu duyan Narcissa, gülümsedi. Eşi, her zamanki gibi onu nasıl teselli edeceğini biliyordu.
Anlayacağınız sakin, güzel bir akşamdı.
Lord Malfoy, eşinin tatlı konuşmasını dinlerken, evcininin yeniden doldurduğu bardağı dudağına değdirdi.
Tam onda!
Lucius Malfoy, kolunda keskin bir acı hissetti.
Bardak elinden düşüp, parçalandı. Krank!
Narcissa inkâr etmek istese de, aptal evcininin çaya bir şey katıp eşini acıttığını düşünmek istese de gerçeği çok iyi biliyordu. Gurur duyması gerektiği ancak son sekiz yılda gizlice memnun olduğu o sersemletici gerçeği hatırladı. Eşinin koluna damgalanmış zifiri kara gerçeği…
"Cissa… Cissa… Karanlık Lord-"
Lucius Malfoy, o an kendini görse, bembeyaz kesilip bocaladığını bilirdi. Bir eli işaretli kolunu tutarken, diğeriyle bacağını sıkıca tutup, titrediğini de fark ederdi. Gururlanması, sevinçle eşine sarılıp kutlaması gereken o hayati anda, tek yaptığının anlamsızca gevelemek olduğunu görüp, utanırdı.
Lucius, şok içinde sarsılırken ansızın babasının sesiyle irkilip, donduğu yerden harekete geçti.
"Kendine gel, Lucius. Soyuna uygun davran!"
Lucius yutkundu. Elleriyle pürüzsüz cüppesini gereksizce düzeltti. Narcissa titreyen ellerini birleştirip eşine gülümsemeye çalıştı.
Abraxas Malfoy, portreden keskin bir sesle emretti.
"Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun, oğlum. Karanlık Lord, ilk, sadık takipçileri Malfoy hanesini onurlandıracaktır. Narcissa, Lord'umuzun odasını hazırla. Lucius, son sekiz yılın Bakanlık Dosyalarını açığa çıkar."
Lord Malfoy, solgun bir yüzle ayağa kalktı. Tüm hislerini, Slytherin Maskesinin arkasına gizleyip, sessizce harekete geçti. Ölmüş babasının portresi karşısında, kendini daha fazla utandırmayacaktı. Eşinin endişe gizlenmiş gözlerinin aksine gülümseyen dudaklarına, karşılık verdi. Çalışma Odasına yöneldi.
Kapıyı ardından kapattı. Lord Malfoy maskesi düştü. Lucius, eşine dahi göstermeyeceği bir zayıflıkla yere çöktü.
Karanlık Lord, aranmadığı son sekiz yılın hesabını, acımasızca soracaktı.
Lucius Malfoy, Ölüm Yiyen, Karanlık Lord'un sağ kolu, hesabı en acılı verecek olandı.
Bir saat ya da birkaç saniye sonra Malikânede ağır bir tos sesi yankılandı. Bu Karanlık Lord'un kapıya geldiğinin göstergesiydi.
İlk Ölüm Yiyenlerden Abraxas Malfoy, Karanlık Lord'a sadakatini kanıtlamak adına, kadim Malfoy Malikânesinin güç taşlarına Efendisini ekledi. Malikânenin o anki Lord'undan daha yüksek bir kademeye Efendisini oturttu. Karanlık Lord, istediği an Malfoy topraklarına ve Malikâneye rahatça girebilirdi. Bu gerçek Abraxas'ın yıllarca Ölüm Yiyenler arasında övünmesine neden olmuşken, Lucius Malfoy saklanabileceği hiçbir yer olmadığını hatırladı. Kendi evi, Karanlık Lord'un hizmetindeyken, eşi ve çocuğuyla nereye kaçabilirdi ki! Aptalca!
Narcissa, son sekiz yıldır kapanmış, evin baş odasını tekrar açtırttı. Evcinleri hızla koşuşturup odayı hazır ederken, tos sesi duyuldu. Herkes bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu.
Evcileri durdukları yerde titriyorlardı. Narcissa derin bir nefes alıp Lady Malfoy'a büründü ve sert birkaç sesle evcinlerini azarladı. Kapıya yönelirken en yaşlı ve en güvendiği evcini Daisy'i durdurdu. Sessizce fısıldadı.
"Draco'nun odasını kilitle, sessizleştir. Gece boyu yanında beklemeni istiyorum. Eğer sabaha kadar bizden… haber yoksa… Draco'yu al ve Fransa'daki yazlığa gidip saklanın. Anlaşıldı mı?"
Yaşlı evcini, korku dolu ancak anlayan bir ifadeyle başını salladı. Malfoy soyunun devamı ona emanet edilmişti.
İki Ölüm yiyen hızla salona geçti. Büyük kapı, ağır ağır açılırken, ölüm yiyenler yere çöküp, bakışlarını indirdi.
Efendileri sonunda dönmüştü!
Malfoy Malikânesinin altın işlemeli kapıları ardına kadar açıldı.
Karanlık Lord, bir eli küçük, sarışın bir çocuğun omzunda, ayağının altındaki lüks mermeri sahiplenircesine ilerliyordu.
Lucius, gizlice başını kaldırıp, Efendisine bir göz atmaya cüret etti. Karanlık Lord, her zamanki karizmatik, asil ve yakışıklı zarafetiyle, muhteşem kudretiyle karşılarındaydı. Efendilerinin bu görüntüsü, ona gençlik tutkusunu, Lord'una duyduğu saygılı hayranlığı hatırlattı. Neden ölüm yiyen olduğunu bir kez daha anladı. Bedeninden güç yayılan bu kudretli adam, kimseye yakışmayan bir zarafet ve o denli korkunç bir zalimlikle, karşılaştığı herkesin önünde eğilmesini kolaylıkla sağlayabiliyordu.
Ancak bu resimde anlaşılmaz bir nokta vardı. Karanlık Lord'un dokunuşuyla onurlandırılan bu çocuk da kimdi? Ve bu küçük yaşında, nasıl bedeninden Karanlık Lord'a neredeyse denk düşen bir sihir gücü yayılıyordu. Lord Voldemort'un zifiri kara, bağımlı kılıcı aurasına kıyasla, çocuktan gri ve yaşına denk düşen tatlı bir aura dalgalanıyordu.
Lucius çocuğun, gücünün farkında olmadığından emindi. Yüzünde saklamaya çalıştığı şaşkın bir ifade vardı ancak korkmuşa benzemiyordu.
Tüm zamanların en karanlık Lord'unun yanında durup nasıl korkmazdı?
Lucius çocuğun, Efendisini tanımadığını düşündü. Karanlık Lord'un çocuğu gücü nedeniyle seçtiği anlaşılabiliyordu. Ama neden?
"Luciusss, Narcisssa… Sizi tekrar görmek ne güzel…"
Ölüm yiyenler, bu tatlı sözlerin ardındaki tehdidi duyabiliyorlardı. Karanlık Lord, tıslamaya benzer konuşmasıyla, en korkunç kâbusların habercisiydi. Gelecek acıların ürpertisiyle titrediler.
"Bana bakın!"
Emri hızla yerine getirip, Efendilerinin yakut gözlerine baktılar. Göz kontağının sebebini çok iyi biliyorlardı. Karanlık Lord, en sakin bakışlarının arkasından, gerçeği okuyabilirdi. Ve şu an Malfoy'ların zayıf zihinleri ona karşı tamamıyla savunmasızdı.
"Beni unuttun, öyle mi Lucius? Büyücü olmayı hak etmeyen basit Sihir Bakanının ardından, bütün Bakanlığı gizlice yönetmek seni tatmin etmiş olsa gerek. Lord'una ihtiyacın kalmadı, değil mi Lucius Malfoy?"
Lucius tüm bedeni titrerken, anlamsız bir çabayla yalvardı.
"Hayır, Lordum! Kesinlikle öyle değil! Ben sizin için çabaladım-"
Karanlık Lord, yükselmeyen ancak tehdit dolu sesiyle, hizmetkârını durdurdu.
"Nefesini tüketme, Malfoy! Sana o gücü kimin verdiğini unuttun mu? Haneni kimin yücelttiğini? Zavallı canının, Karanlık Lord'un hükmünde olduğunu hatırlamıyor musun yoksa? Crucio!"
Son sekiz yıl, gururla sihir dünyasında dikilen, Bakanı sinsi sözleriyle, Bakanlığı bolca parasıyla yöneten Lucius, Lord Malfoy, çığlıklarla çırpındı. Bedeninden akan acı, vücuduna art arda saplanan keskin bıçakları andırıyordu. Bedenindeki her nokta acıyla yanıyordu. Saniyeler, belki de saatler sonra Lord Voldemort büyüyü iptal etti. Lady Malfoy'a döndü.
Narcissa eşinin korkunç çırpınmaları karşısında sessiz bir sızlanma haricinde, hiç ses çıkarmadı. Gençliğinde bu sahne kanını dondurup, ruhunu üşütürken, şimdi değişen tek şey korkusunu daha iyi gizleyebilmesiydi. Ne yazık ki Karanlık Lord, en sert maskeleri delip geçebiliyordu.
"Ah… Sevgili Narcissa… Black hanesinin asil kızı… Lady Malfoy… Lüks içinde geçen yıllardan sonra, esas amacını unutmaya cüret ettin. Oğluna bakıp gururlanırken, sana oğlunu şımartmanı sağlayacak gücü veren Lord'unu unuttun. Orion, biricik kızının bu küstah halini görse ne düşünürdü?"
Narcissa babasını hatırlatan sözlerle, üzerine kaynar sular dökülmüş gibi irkildi. Lord Orion Black, ilk ölüm yiyenlerden, sert ve çok karanlık bir büyücüydü. Narcissa'yı büyük bir titizlikle yetiştirmişti ve şu an düştüğü hali görse, Lord'una sadakatini kanıtlamak adına öz ve en sevgili kızını öldürürdü.
"Hatırladın, Narcissa Black. Babanın adaletinin yerinde olduğunu düşünüyorum."
Ölüm korkusu Narcissa'yı kuşatırken, Lucius eşini kaybetme düşüncesiyle, acısını göz ardı edip, panikle Narcissa'nın önüne geçti.
"Efendim- Lütfen Lordum! Lütfen bağışlayın-"
"Sessiz ol, Malfoy! Crucio!"
Lucius, yeni bir acı nöbetine girerken, Narcissa bu kez kendini durduramayıp, eşine bakıp çığlık attı. Hemen ardından Karanlık Lord'un karşısında olduğunu hatırlayıp, eliyle ağzını kapattı.
Eşinin sarsılan bedenine daha fazla bakmaya dayanamadı. Karanlık Lord'un yanında sessizce durup, dudaklarında çok belirsiz bir gülümsemenin izleri olan çocuğa baktı.
Nasıl bu zalim görüntü karşısında bu denli sakin olabilirdi?
Fark ettiği belirsiz bir başka hareket Narcissa'yı o denli şaşırttı ki gözlerine inanamadı.
Karanlık Lord bir elini çocuğun boynuna koymuş, saçlarının altından, usulca okşuyordu. Narcissa ilk kez gördüğü bu insancıl hareket karşısında ağzı açık bakakaldı.
Çocukluğunun sisli anıları arasında, Karanlık Lord'un birine dokunduğunu hiç hatırlamıyordu. Daima uzak, daima dokunulmaz duran Efendileri, ölüm yiyenleri dokunuşuyla onurlandırmayacak kadar yüceydi. El değmezdi.
Çoğu lordun aksine yüzüğünü öptürmek yerine, cüppesinin ucunu gösterirdi.
Peki, bu çocuğu bu denli değerli kılan da neydi?
Karanlık Lord, Narcissa'nın bakışlarının bilincindeydi. Ama okşamaya devam etti. Çocuğun yüzünde, yerdeki ölüm yiyenin bakışı karşısında değişmeyen sadece huzurlu bir gülümseme oluştu.
Karanlık Lord, Lucius'un lanetini sonunda durdurup, sözü hiç kesilmemiş gibi devam etti.
"Evet, Narcissa, Orion Black senin ölü bedenini çoktan bana hediye etmişti. Ama Karanlık Lord bağışlayıcıdır. Siz zayıf hizmetkârlarını kolayca affeder. Güçsüz olduğunuzu bilir. Sadece küçük bir hatırlatma. Bir daha unutmaman için… Crucio!"
Narcissa, Lady Malfoy, çığlıklar içinde acıyla çırpınmaya başladı. Lanetin korkunç yankısı, bütün hücrelerini ele geçirmişti. Gözyaşları yüzünü ıslatırken, tırnakları sert mermere çarpıp, kırıldı
Lucius hareket dahi edemeyecek haldeydi. Eşinin acılı halini görüyordu ancak tek düşündüğü eşini kaybetmeyeceğiydi. Sekiz yıllık unutkanlık, Karanlık Lord'u araştırmama ve itaatsizlikten sonra Crucio laneti, Karanlık Lord'un gücü ve zalimliğine kıyasla basit sayılırdı. Yine de bedenindeki her organ bunu inkâr edercesine sızlıyordu.
Karanlık Lord, Narcissa'ya karşı daha merhametliydi. Laneti daha çabuk kesti. Hiçbir şey olmamış gibi, kibar bir sakinlikle devam etti.
"Herkes hata yapar. Zayıf olduğunuzu biliyorum, Lucius, Narcissa. Önemli olan sadakatinizi tekrar kanıtlayacağınıza duyduğum inanç. Bana, Karanlık Lord'a, kara büyüye hala sadık mısınız?"
"Evet, Lordum. Malfoy Hanesi, sadakat yemini etmiştir-
"Elbette, Lordum. Size Black hanesinin sadakatini tekrar kanıtlayacağız-
Lucius ve Narcissa cezanın bittiğine duydukları sevinç ve ölmeyişlerine karşı rahatlamayla sürüklenerek, Karanlık Lord'un cüppesini öptüler.
Karanlık Lord, hizmetkârlarının bu acınası hallerinden çabuk sıkılmış olacak ki araya girdi.
"Yeter! Lucius Bakanlıkla, Dumbledore'la ve lanet Yoldaşlığıyla ilgili her şeyin yarın önümde olmasını istiyorum. Narcissa, bir sonraki günü, Karanlık Lord'un dönüşü şerefine yapılacak baloya uygun hazırlamanı bekliyorum. Anlaşıldı mı?"
"Evet, Lordum-
"Evet, Efendim-
"Yemeği odaya gönder, Narcissa."
"Lordum? Çocuk için oda-?"
Karanlık Lord cevap vermeye gerek duymadan yanlarından geçti. Malikânenin Lord'u gibi bilinçli adımlarla onun için özenle hazırlanan odaya doğru ilerledi. Adımlarındaki zarafet, uzun, siyah cüppesiyle yürümekten çok, süzüldüğünü anlatıyordu.
Ölümsüzlüğüne uzanan inanılmaz gücünün kanıtıyla, kendini bilerek adım atıyordu.
Arkasında hala geveleyen iki hizmetkârı kalakalmıştı.
Ayak sesleri, koca Malikânede yankılanırken, yüzünde tatmin olmuş, keskin bir ifade vardı.
Lord Voldemort geri dönmüştü.
Bu kez yanında Dumbledore'un biricik silahı, Sağ Kalan Çocuk da vardı.
