Albus Dumbledore, kulaklarının çınladığını, vücudundan garip bir titremenin aktığını hissettiğinde, önündeki antik kitaptan başını kaldırdı ve uzanıp bir tane limon şerbetini ağzına attı. Şekerin tadı ağzında yayılırken, kitaptaki büyülü kelimeler zihnini dolduruyordu.

Bu güzel Salı gecesinde kimin, onu bu denli etkiyle andığını merak etti.

Zihninden geçen tahminler bir bir yenilerini bulurken, kitabın yasaklı konularından ilgisini çevirmedi. Sihirbazlık tarihinin en sarsıcı ancak aydınlık büyülerini içeren kitap, sadece Albus gibi yüce büyücülerin elinde kontrol edilebilirdi.

Belli ki yaşlı büyücünün kendine olan güveninde hiçbir sarsıntı yoktu.

Hogwarts uyuyan çocukların hayalleriyle geceye renk katarken, sessiz koridorlar düşüncelere boğulmuş bir Profesör ve kendi kendine söylenen bir hademe haricinde sakindi.

Sıradan bir okul yılında, sıradan bir gündü.

Her şey gayet sakindi.

Aşırı sakin…

Çünkü öyle olması gerekiyordu.

Birinci Sınıf Merlin Nişanı, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu Müdürü, Büyüceşura Baş Sihirbazı, Uluslararası Büyücüler Konfederasyonu Yüce Şahsiyeti, Albus Percıval Wulfric Brain Dumbledore'un Sihir Dünyasına karşı bir sorumluluğu vardı.

Karanlık Lord'un tekrar yükselişe geçtiğini bildirse, büyük bir kaostan ve panik ortamından başka bir şey yaratmamış olurdu. Sihir dünyası henüz buna hazır değildi.

Beklenen kahraman daha gelmemişti.

Tom Riddle, karanlığını bir kez daha masum yüreklere yaymaya başlamıştı. Ancak küçük Harry henüz istenen rolün bilincinde değilken, Albus'un yapabileceği tek şey Kehanet Çocuğu için zaman kazanmaktı.

Zümrüdüanka Yoldaşlığı bir kez daha kötülükle savaşmak için hazırdı. İyiliğin saf tohumları Hogwarts'ta yeni zihinlere gömülmeye devam ederken, Yoldaşlık sekiz yıldır hala aynı kararlılıkla kötülüğe karşı duruyordu.

Ve birkaç küçük kafa karıştırma büyüsü ile aydınlık öğrenciler, Slytherin'in karanlığına karşı daha temkinli olabiliyorlardı.

Albus Dumbledore sihir dünyasına karşı sorumluluklarını yerine getirmek adına çaba sarf ediyordu. Merlin'den bu yana gelmiş geçmiş en güçlü büyücü olmak sanıldığı kadar kolay değildi.

Yaşlı büyücü yarım ay çerçeveli gözlüklerini usulca çıkardı. Kitabı kapatıp sessiz bir sihirle raftaki yerine bıraktı. Uyuyan sevgili ankasının tüylerini okşayıp, sessizce gözlerini boşluğa dikti.

Zümrüdüanka Fawkes, aydınlığın en ışıltılı işaretiydi. Hogwarts'ın güçlü büyücüsünün, böyle anlamlı bir yaratığa sahiplik yapması şansın güzelliklerinden biriydi.

Albus'un, ankayı kendine bağlayacak büyüyü bilmesi de kesinlikle şans eseriydi.

Albus Dumbledore'un dikkatli gözlerden gizli, sihir dünyasını ayakta tutan tek şey, perde arkasındaki kontrol mekanizması olduğu da tamamen şans işi olsa gerekti.

Sihir dünyası Albus'a sahip olduğu için çok şanslıydı.

Farkında olmaksızın, avucunda Ölümcül Asayı çeviriyordu. Düşüncelerinin yoğunluğunda asanın fısıldadığı tehlikeli sırları, geçmişin kanlı savaş çığlıklarını duymuyordu. Belki Efendi Ölüm'ün sinsi oyunlarına biraz daha dikkat etseydi, zihninden geçen akıl oyunlarının tamamıyla ona ait olmadığını anlayabilirdi.

Ölüm, yaşlı ölümlüyle elli yılı aşkın, görünmez bir oyun oynuyordu. Zavallı ölümlü, kendi gücünün anlamsız yüceliğinde boğulmuşken, elindeki kudretli Ölüm Yadigârının onu sürüklediği kanlı düellolardan habersizdi.

Nasıl olabilirdi ki?

Efendi Ölüm, Peverell kardeşlere, Ölüm Yadigârlarını hediye ederken, Ölüm'ü alt etmeye çalışan gururlu büyücülerin sinsi planlarından haberdardı.

Ne de anlamsız bir çaba!

Yine de Ölüm, Peverell kardeşleri takdir ediyordu. Efendi Ölüm'den kaçmaya çalışmaları dikkate değer bir çaba olsa gerekti. Özellikle küçük kardeş İgnotus, Ölüm'ün solgun parmaklarından, diğerlerine göre, uzun bir süre uzak durmayı başarmıştı. Ve zamanı gelip, kum saati son tanesini de bırakınca, bilge Peverell, Ölüm'ü eski bir arkadaş gibi karşılamıştı.

Ölüm, adildi. Küçük kardeşe hak ettiği saygıyı, Kemer'in ardından, vermekte gecikmemişti.

Ne yazık ki herkes İgnotus kadar bilge olamıyordu.

Gecenin bu sessiz saatinde, sorumluluklarını düşünüp, Ölümcül Asayı avucunda dolaştıran, Albus Dumbledore, insanların hayatlarıyla oynamakta o denli usta olmuştu ki kendi ölümlü hayatının bir asanın fısıltılarıyla kontrol edildiğinden habersizdi.

Ölüm sadece gülümsedi.

Albus, Gellert Grindelwald'dan sinsice kazandığı asasına bilinçsizce baktı. Kötülüğün bataklığında kaybolmuş arkadaşını hatırladı. Zihni geçmiş anıları gözden geçirirken, kalbi o eski tanıdık sızlamayla yandı. Neyse ki her geçen yıl biraz daha sessizleşiyordu.

Albus, Gellert'ı hatıralarında o gece bir kez daha selamladı.

Gençliğin verdiği heyecan, güç arzusu ve tecrübesiz idealizmde Gellert Grindelwald bir alev, bir tutkuydu. Dikkatleri üzerine toplayan, kelimeleriyle büyüleyen Sihirbaz, Albus'u da peşinde sürüklemişti. İki delikanlı, sihir dünyasını kökünden değiştirecek planları ve Ölüm Yadigârlarına duydukları hayranlıkla bir birlerini bulmuşlardı. Albus, onu bu denli etkileyen birine daha rastlamamıştı.

Ancak her şey kısacık bir tartışma anında, umursamazca dikilen asalarla ve kimin asasından çıktığı belirsiz bir büyüyle değişmişti. O gün yıkılan, o tek domino taşı sihir dünyasına iki karanlık lord, bir gücün verdiği bağımlılıkla kontrolü kaybetmiş aydınlık lord ve bir hayatı doğduğu andan itibaren kendine ait olmayan küçük kahramana mal olmuştu.

Ariana Dumbledore, o gün hayatını kaybetmişti. Albus ve Gellert yollarını ayırmıştı. Albus, eski dostunun bütün ideallerinden yüz çevirmişti ve sinsi bir oyunla asasına el koymuştu. Tom Riddle, Biçim Değiştirme hocasının eski dostunun karakterine ve karizmasına olan benzerliğinden ötürü yabancılaştırılmış, 2. Dünya savaşının korkunç bomba sesleri ve ucube diye anıldığı yetimhaneye terk edilmiş, mezun olduktan sonra, Hogwarts'a kabul edilmemişti. Bilerek kehaneti duyuran Albus, iki kişinin ölümüne neden olup, iki kişiyi deliliğe itmişken, yeni bir kahraman yaratmıştı. Harry Potter, kendi kimliğini yitiren Karanlık Lord'un Ölümcül Laneti'yle karşı karşıya kalmıştı.

Her şey 'Çoğunluğun İyiliği' içindi.

Kehanet çocuğunun, Karanlık Lord tarafından dengi olarak işaretlenmesi gerekiyordu.

Sihir dünyasının bir kahramana ihtiyacı vardı.

Albus gereken kahramanı sunmuştu.

Tabi planda birçok riskin olduğu doğruydu. Ancak Albus Dumbledore'un iyi olduğu bir şey varsa o da tahmin gücüydü.

Tom Riddle'ın kendi gibi bir melezi seçeceğini tahmin etmişti. Pettigrew'un kolunda gizlemiş hiç de masum olmayan dövme ile ihanet edeceğini tahmin etmişti. Lily Potter'a oğlunun doğumunda hediye ettiği, antik fedakârlık bağı büyüsünün yer aldığı o eski kitabı dikkatle okuyacağını tahmin etmişti. Oğluna olan sevgisinden, aydınlık ile karanlık arasında ince bir çizgide duran kan büyüsünü, fark edemeyecek kadar çaresizdi.

Sihir dünyasının bir kahramana ihtiyacı vardı.

Harry Potter'ı düşündüğünde, yaşlı büyücünün gözlerinden belirsiz bir hüzün ibaresi ansızın geçti.

Küçük çocuğu, Petunia Evans'ın himayesine bıraktığında, nasıl bir çocukluk yaşayacağını biliyordu. Birazcık ihmal edileceğinin farkındaydı. Belki birkaç kez sarsılacaktı. Ne yazık ki kahramanın mirasından ve sihir dünyasından haberdar olmaması gerekiyordu. Harry Potter, onu ailesinden uzaklaştırıp, okuluna kabul eden, güler yüzlü, yaşlı sihirbaza güvenecekti. Çünkü olması gereken buydu.

Albus'un, küçük kahramanı bilgeliğiyle selamlaması, gücüyle etkilemesi ve karanlık geçitlerle dolu macerasında, yol göstermesi gerekiyordu.

Lily ve James Potter'ın onu affedeceğinden emindi. Oğullarının ismini bütün sihir dünyasına duyurup, onu kahraman ilan etmişken, birkaç keyifsiz yılın, çocuk için pek de anlamı olmayacaktı. Öyle değil mi? Lily ve James, kahramanlık hikâyeleriyle oğullarına tanıtılacaktı. Harry Potter, ailesinin hatırasını yerde bırakmamak adına mükemmel kahramanı oynayacaktı. Ve gerektiğinde sihir dünyası adına, ailesinin fedakârlıkları adına, hayatını verecekti.

Lily ve James Potter, oğullarıyla daha fazla gurur duyamazdı.

Evet.

Doğru.

Her şey çoğunluğun iyiliği içindi.

Ölüm sabırlıydı. Sessizce bekledi.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Küçük çocuğun yatağı satendendi. Yastığı kuş tüyüydü. Küçücük, solgun elleri, yanağının kenarına büzülmüş, kaşlarında stresli bir uykunun gerginliği belirmişti. Ayakları buz kesilmişti ancak alnından soğuk terler akıyordu. Yumuşak örtüyü bacaklarının arasında iyice sıkıp, üzerini daha da iyi kaplamaya çalışırken, odanın sıcaklığından bir türlü faydalanamıyor gibiydi. Hüzünlü kâbuslarının altında, yüreği bir kelebeğin kanadı gibi titrekçe çarpıyordu.

Harry Potter'ın Malfoy Malikânesindeki ilk uykusu anlaşılan ilk akşamın korkunç gerçekleriyle bulanmış, Marvolo'nun varlığından bu yana rahatlamış ruh hali iyice sarsılmıştı.

Sonradan Ölümcül Lanet olduğunu öğrendiği yeşil ışığın, kırmızılı kadına art arda çarpışı, belki yabancı bir yerde, tanımadığı insanlar arasında ilk kez uyuyuşunun bir yansımasıydı, belki de ailesini kaybettiğinin ilk bilinçli manifestosuydu.

Sebep her neyse çocuğun lüks yatağı ona süpürge dolabındaki eski, paçavra yatağından daha da rahatsızlık veriyordu.

Harry, alnında hissettiği kalın soğuklukla, daldığı kâbuslardan ayıldı. Yatağında yabancı birinin ağırlığını hissettiğinde irkilerek başını kaldırdı ve arkadaşını gördü. Kalbindeki hızlı çarpışlar, su dalgaları gibi usulca yavaşladı ve duruldu. Marvolo'yu yanında bulmak, çocuğu sakinleşmişti. Ona yıllardır tatmadığı bir huzuru takdim etmişti.

Daha önce de rahatsız uykular tattığı olmuştu. Özellikle yedinci doğum günü, ona saldıran ve daha sonrasında yerde acıyla lanetlenen yabancı, birkaç hafta en kötü kâbuslarının sebebiydi. Marvolo, zihninden ona hikâyeler fısıldamış, rahatlatıcı sözler sunmuş olsa da hiçbiri bu anla karşılaştırılamazdı. Arkadaşının somut varlığı, çelikten bir kalkan gibi, Harry'i bütün kaba düşüncelerden uzak tutmaya yetiyordu.

Küçük çocuk, Marvolo'nun alnındaki ıslak bezi çektiğini hissettiği an başını kaldırdı ve arkadaşına sıkıca sarıldı. Böyle bir zayıflığı, kimseye göstermemişti. Daima görünmez, daima sessiz, daima saydam kalmıştı. Marvolo'nun ona verdiği güç ve güçsüzlük arasında pek de ayrım yapamıyordu.

Kendini koruyacak acılı lanetler bilirken, bir kâbusla dahi baş edememişti.

Neden yıllardır ilk kez bu denli çaresiz hissetmişti?

Belki de Marvolo'nun somut bir bedene bürünüşü, çocuğu terk edilmiş gibi hissettirmişti.

Ne olursa olsun uyanınca Marvolo'yu yanında buluşu çocuğu çok mutlu etmişti.

Çocuk derin bir nefes aldı ve olgun büyücünün boynundaki sıkılığı biraz gevşetti.

Evcinlerinin onun için odaya sonradan eklediği yatakta biraz öylece durduktan sonra ellerini gevşetip bıraktı. Arkadaşını, sakince beklediği bağlardan kurtardı.

Şimdi sakinleşip, daha iyi düşününce utanmadan edemedi.

Her küçük çocuk gibi kendine çıkıştı. O artık yeterince büyük biri olmuştu. Neden hala çocuk gibi davranıyordu?

Neyse ki Marvolo hiçbir şey söylememişti. Bu teselli etmesinden ya da rüyasını sormasından kat be kat iyiydi.

Odadaki mum ışığı çocuğun yanaklarındaki utangaç kızarıklığı fark etmesini de engelliyordu.

Uykunun ve kâbusun stresinden, arkadaşının zihnini açık bir levha gibi okuyabildiğini unutan çocuk, biraz gözlerini ovaladıktan sonra Marvolo'nun ona sessizce sunduğu suyu aldı ve içebildiği kadar içti. Serin suyun boğazından akışı, ağlamamaya çalışırken sıktığı yumruyu gevşetti.

Şimdi çok daha iyiydi.

Marvolo asasının bir küçük hareketiyle, çocuğun vücudunu serinletti. Stresin verdiği teri, boğuculuğu üzerinden aldı. Bir başka büyü kaslarını gevşetti, kan akışını rahatlattı. Soğuk, çıplak ayakları böylece vücut sıcaklığıyla uyumlu hale geldi. Sonraki büyü, birkaç yeri terle ıslanmış yatağı temizledi, düzeltti.

Gecenin kötü izleri böylece silindi.

Marvolo, serin ellerini çocuğun saçlarından geçirdi. Şimdi normalleşen alnından ve boynundan geçirdi.

Daha önce kimseye bu denli özel ve ardında beklentisi olmayan bir ilgi göstermemişti.

"Uyumaya devam edebilecek misin?"

Çocuk cevap vermeyip, sadece başını salladı. Yastığa tekrar başını koydu ve Marvolo'nun mum ışığında parlayan kızıl gözlerinin tanıdık rahatlatıcılığıyla gözlerini kapattı.

Karanlık Lord'un kan kırmızısı gözlerini huzur verici bulan ilk kişi olduğunu belli ki bilmiyordu. Bu yüzden son anda gördüğü, Marvolo'nun aristokrat suratındaki gülümsemeye de bir anlam veremedi.

"İyi uykular, küçüğüm."

Dedi Karanlık Lord ve dünyayı ele geçirmek için kurduğu kötülük dolu planlarına geri döndü.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

*Neden Marvolo?*

Daha korkutucu olabilmek için…

*Ama sen çok güçlüsün, her halinle korkutabilirsin.*

Maalesef küçüğüm… Karanlık Ordu'daki cadılar verilen görevi dinlemek yerine Lordlarını hayranlıkla izlemeye karar verdiklerinden, daha başka çarem kalmadı.

*Dün geceki Ölüm yiyenlerin seni gerçek halinle gördü.*

Lucius Malfoy, benim sağ kolum. Bu nedenle bazen birkaç ayrıcalığa sahip olabiliyor.

*Ne zamandan beri biçim değiştiriyorsun?*

Son yirmi yıldır diyelim…

*Anlıyorum… Hımm… Ben de kitapta neden daha farklı göründüğünü merak etmiştim.*

Evet, Çirkin bir düşman, yakışıklı bir Karanlık Lord'dan daha gerçekçi…

*Aslında çirkin olduğunu düşünmüyorum.*

Öyle mi?

*Bence sen her şekilde güçlü ve korkutucusun, ancak çirkin değilsin.*

Sana inanıyorum, Harry Potter.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Narcissa, Slytherin maskesinin ardına ustaca gizlenmiş endişeli bakışlarını bir kez daha biricik oğluna, Malfoy hanesinin varisine, Black kanının evladına, Draconis Malfoy'a çevirdi. Oğlunun bazen, çok nadir anlarda başına buyruk davrandığını bildiğinden tekrar sordu.

"İyice anladığına emin misin, Dragon?"

Sesi nazik ancak sorgulanamazdı. Kelimelerin altında oğlunun dikkat edeceğini bildiği bir sertlik yatıyordu.

Gecenin ağır elementlerinin ışığında, Lord ve Lady Malfoy, Karanlık Lord'un lanetinin acılı izlerinden kurtulmaya çalışarak birkaç iksirin eşliğinde uyuya kalmışlarındı. Rahatsız edici, ürkek bir uykudan sonra, Lucius ve Narcissa, gereken rollerine bürünüp, ayrı görevlere dağılmışlardı. Narcissa, hanenin Lady'si olarak Karanlık Lord'u rahatsız edecek belirtileri ortadan kaldırmaya çalışmış, evcinlerinin itaatkârlığını daha da sağlamlaştırmak adına birkaç yaratığın elini kızgın ütüde yakmalarıyla sonuçlanan cezalarına gözetmenlik etmiş, oda ve koridorları göz alıcı karanlık objelerle canlandırmıştı.

Lord Malfoy ise bakanlıkta yaptığı bütün çalışmaların, verdiği oyların, önerdiği yasaların, takip ettiği Yoldaşlık üyelerinin, Karanlık Taraf adına sihir dünyasında işlenen cinayetlerin, Gizem Dairesindeki yeni keşiflerin, farklı dairelere yerleştirdiği ölüm yiyenlerin ve daha birçok yasadışı, gizli uygulamanın evraklarını bir araya getirmişti. Karanlık Lord'un düşüşünden bu yana katıldığı bütün Büyüceşura oturumları, Dumbledore görüşmeleri ve şantaj kayıtları, hafıza iksirleri halinde tabansız bir kutuya yerleştirilmişti.

Akıllıca bir düzenleme yapmıştı. Önce Karanlık Taraf adına başarılı sayılacak evrakları sıralamıştı. Dosyaların alt kısımları ise Azkaban'a yollanmasını durduramadığı Ölüm yiyenler, başarısız yasa tasarıları ve Bakanlığa kabul edilmiş bulanıkların geçmişleriyle doluydu.

Bu düzenlemeyle Lord Voldemort'un sarsıcı gazabından belki de kurtulma ihtimali olabilirdi.

Lord ve Lady Malfoy, görevlerini yerine getirdikten sonra Draco'yu karşılarına aldılar. Kudretli Karanlık Lord'un ve misafirinin Malikânelerini onurlandırdıklarını açıkladılar.

Sonrasında Lucius, Karanlık Lord'u dosyaları sakladığı ofisine yönlendirirken, Narcissa oğluyla baş başa kaldı.

Doğduğu andan itibaren Karanlık Lord'un hikâyeleriyle büyüyen Varis Malfoy, ne yazık ki annesinin satır aralarına sıkıştırmaya cüret ettiği uyarılara dikkat etmiyordu. Draco'nun zihni sadece Karanlık Lord'un evlerine geldiğini algılamayı başarmıştı. Gözlerinde üstünlük taslayan bir bakış, çenesi diğerlerini aşağılarcasına yukarıda, evlerine şeref veren Efendilerini düşünüyordu. Varis Parkinson ve Nott'un son haberi duyunca, Draco'nun üstünlüğünün iyice bilincine varacağını biliyordu. O an aynaya baksa, babasının toplumdaki üstün ifadesini giyindiğini görür ve sırıtırdı. Draco'nun bu hayatta en çok istediği şey Lucius Malfoy'un onayı ve gururuydu.

Narcissa, Dragon'un onu pek de iyi dinlemediğini biliyordu. Yüreği korku ve endişeyle doluydu. Lucius'un uyarısı olmasa oğlunu hemen o an Fransa'ya, Karanlık Lord'dan uzağa yollardı. Ne yazık ki hane lorduna olan bağlılığı ve Karanlık Lord'a açık zihni bunu engelliyordu.

Draco'yu direkt uyaramayacağını biliyordu. Karanlık Lord'un kızıl gözlerine karşı, biricik Dragon'un korumasız zihni ve düşünceleri savunmasız ve acizdi. Hem Lord Voldemort, Malfoyların varislerini, Efendilerine karşı uyardığını, korkuttuğunu bilse, geriye Malfoy hanesi diye bir şey kalmazdı.

Narcissa'nın tek yapabileceği basit ipuçları vermekti.

"Anlıyorum, Leydim." Diye otomatik bir cevap verdi sihir dünyasının karanlıklarına babasından aldığı ilgiyle bakan, tecrübesiz Dragon.

Kapalı kapılar ardında 'mama' olan anneciğine, gösterişli balolarda seslendiği lakabıyla hitap etti. Eğer bir varise yakışmayacağını bilmese, heyecandan yerinde zıplayacaktı.

Narcissa, biricik oğlunu sarsmak ve sıkıca sarılmak arasında kalakaldı. Tecrübesiz, küçük bir çocuğa tehlikenin büyüklüğünü nasıl fark ettirebilirdi ki?

"Bir kez daha tekrar et, Dragon, lütfen?"

Draco, annesine sabırsızlıkla baksa da lütfenin ardına gizlenmiş emri yerine getirdi.

"Karanlık Lord'un gözlerine bakma, sana sorulmadıkça konuşma, bakışlarını hep yerde tut, gerektiğinde eğil, Lord ve Lady'e ne olursa olsun araya girme, odana git, kapıyı kilitle ve evcinini bekle."

Lady Malfoy derin bir nefes aldı, Dragon en azından ne yapacağını biliyordu.

"Odada sessizce Daisy'i bekle-"

Lucius ansızın odaya girince, eşini korkuttuğunun farkına varmadı. Dünkü telaşı, insancıllığı neredeyse bütün bedeninden çekilmiş gibiydi. Bugün acımasız Ölüm Yiyen Malfoy, kalın duvarların ardına gizlenmiş hisleri ve ifadesiz maskesi ile eşine ve tek oğluna baktı.

"Yeter, Narcissa."

Sesi buz gibiydi. Ortamdaki bütün sıcaklığı kesti. Draco babasının sert ifadesini anlamlandıramayıp, annesine sorgularcasına baktı. Lady Malfoy susmakla yetindi. Eşinin emrini sessizce yerine getirdi. Karşısında gördüğü tanıdık adamı çok iyi tanıyordu. Nasıl tanımazdı? Sekiz yıl öncesine kadar bu adamla aynı yastığa başını koymuştu.

Lucius, Karanlık Lord'a belli ki sekiz yıllık dosyaları göstermeyi bitirmişti. Bileklerinin ve yakasının ten gösteren noktalarındaki ince kesiklerle dolu yeni açılmış yara izleri Efendilerinin pek de memnun kalmadığını gösteriyordu.

Neyse ki ünlü Malfoy gururunu yaşatan yüzünde hiçbir iz yoktu. Karanlık Lord, Karanlık Taraf'ın temsil yüzü olan Malfoyları, kamuoyuna görünür şekilde incitmezdi. Bazen Lord Voldemort'un sağ kolu olmak birkaç küçük ayrıcalık sağlayabiliyordu.

Neyse ki Dragon babasının yaralarını fark edemeyecek kadar heyecanlıydı.

"Karanlık Lord bizi bekliyor."

Daha fazla açıklamada bulunmadan arkasını döndü ve kapıya doğru ilerledi. Narcissa, cüppesinin olmayan kırışıklarını buz kesilmiş avuçlarıyla düzeltmeye çalışırken, Draco babasının ifadesini kopyaladı. Sırtı dik, ifadesiz bir yüzle annesinin yanında yürüdü.

Çok geçmeden geniş balo salonundaydılar.

Draco, başını bir anlığına kaldırdı ve ilk kez Karanlık Lord'u gördü.

Lord Voldemort, büyük, birbirine geçmiş yılanlardan oluşan tahtındaydı. Yılan derileri, gümüş ve yeşil şeritlerle doluydu. Tahtın kenarlarındaki yılanların ağızları tehlikeli bir biçimde açılmıştı.

Draco düne kadar böyle bir tahtın Malikâne'de olmadığını biliyordu. Ancak o anlık tahmin yürütemeyecek haldeydi. Karanlık Lord'un korkunç görüntüsü, tahtta onunla birlikte oturan çocuğu fark etmesini dahi engellemişti.

Bir kurukafadan da beyaz bir ten, öfkeli kırmızı gözler, delik yerine iki ince yarık bulunan, bir yılanınki gibi yassı bir burun… Elleri büyük, soluk renkli örümcekleri andırıyordu… Gözbebekleri tıpkı bir kedininki gibi incecik ve dikey olan kırmızı gözleri parıldıyordu… Anormal derecede uzun parmakları tehdit edercesine bir asayı elinde çeviriyordu…

Draco, boğazından kısık bir sızlanma bıraktı. Bembeyaz kesilmiş yüzü tekrar yere bakıyordu. Ancak saygıdeğer bir varis olduğunu unutup annesinin eline yapıştı. Babasını hayal kırıklığına uğratacağını bilmese hızla odadan kaçacaktı.

Kalbi ürkekçe atıyordu. Tek tesellisi bu görüşmenin sadece Karanlık Lord ile tanışmasından ibaret olduğunu bilmeseydi. Varis Malfoy, Karanlık Lord'u selamlayacak, daha sonra büyüklerin işine karışmaması adına, odasına gönderilecekti. Annesinin güvenli elleri olmasa, histerik bir şekilde yığılıp ağlayacaktı.

"Ah… Luciusss…"

Draco, Karanlık Lord'un, babasının ismini tıslamasını dinledi. Tahttaki görüntü onu delicesine korkutup, tiksindirmese, başını kaldırıp merakla bakacaktı.

"Lordum." Dedi Lord Malfoy ve bir adım öne çıkıp sessizce selamladı.

"Narcisssa…"

Lady Malfoy, cüppesinin eteklerini tutup, hafif bir reverans yaptı.

"Lordum."

"Ve küçük Malfoy."

Draco, başını kaldırmadan titrek bir sesle cevapladı. Annesinin elini sıkarken, acıttığının bilincinde değildi.

"Lor- Lordum."

"Başını kaldır ve bana bak, Varisss Malfoy."

Draco annesinin uyarılarını çok iyi hatırlıyordu. Karanlık Lord'un gözlerinin içine bakmaması gerekiyordu. Ancak emri yerine getirmesi gerektiğini de biliyordu. Acınası düşüncelerinin boğukluğundan babasının keskin sesiyle sıyrıldı.

"Draconis Lucius Malfoy!"

Daha fazla beklemeden, tahta kurulmuş korkunç görüntüye gözlerini dikti. Böylece Karanlık Lord'un yanına kıvrılmış sarışın çocuğu fark etti. Boynundaki yılana aldırmadan oturuyordu. Koyu sarı saçları, küçük bedeni ve mavi gözleriyle çocuk, pek de dikkat çekecek birine benzemiyordu. Sihirbazların soy kalıplarına yakışır, alıştırılmış özelliklerden hiç birini taşımıyordu. Ne Malfoy hanesinin imzası olan platinyum saçları vardı, ne de Black hanesini tasvir eden amber gözlere sahipti. Tamamen sıradan, kimliğine dair bir işareti bulunmayan, basit bir muggle'ı anımsatıyordu. Peki, Karanlık Lord'un yüce varlığının yanında böyle basit bir şahsiyetin ne işi vardı?

"Dış görünüşün bir ilizyondan başka bir şey olmadığını büyüyünce anlayacaksın, Varis Malfoy. O zamana kadar umulur ki düşüncelerini kendine saklamaya devam edersin. Çocuğu gönder Lucius."

Draco, çevresini algılamakta babası kadar iyi olmadığından, Karanlık Lord'un elini korurcasına basit şahsiyetin omzuna koyduğunu fark etmedi.

Yüzünde tatsız bir ifade vardı. Her ne kadar Efendilerinin görüntüsü onu korkutup, tiksindirse de daha fazla ilgi bekliyordu. Tüm sabahı yapacağı konuşmaya ayırmıştı.

Asil ve Pek Köklü Malfoy hanesini yakışır bir varis olduğunu kanıtlayacaktı. Fransızca ve Latince bildiğini, diğer varislerle yarıştığı Quidditch müsabakalarında hiç yenilmediğini, Vaftiz babası Severus'un onun için İksir Ustası olmaya layık bir öğrenci olduğunu söylediğini anlatmak istemişti.

Ama hiçbir özelliği olmayan basit birisi, sahne ışığını elinden almıştı.

Draco, hak ettiği ilgiyi çalan o çocuğu yalnız yakaladığında Varis Malfoy ile uğraşmaması gerektiğini öğretecekti.

Üzerindeki ağır kıskançlıktan korkusunu unutmuş olacak ki küçük Malfoy neredeyse ayaklarını yere vurarak odadan ayrıldı. Çıkmadan önce başını hafifçe çevirip basit çocuğa bakmadan edemedi. Gözleri kızgınlıkla parıldıyordu ve dudakları büzülmüştü. Basit çocuğun sakin ifadesini kaybetmeden onu izlediğini görünce, ondan düşüklere yaptığı gibi sırıtarak salondan ayrıldı.

Narcissa oğlunun arkasından her ne kadar endişeyle bakmak istese de başını eğdiği yerden kaldırmayıp Efendilerinin emirlerini bekledi.

"Narcissa, Lord Voldemort'un dönüşü için yapılan hazırlıklar tamamdır umarım."

Lady Malfoy, Lordlarının kibar sesine kanmamayı çok iyi biliyordu. Sözcükler rica gibi çıksa da sonu acılı lanetlerle karşılanacak birer emirdi.

"Evet, Lordum."

Karanlık Lord bir süre ses çıkarmadı, Narcissa göz ucuyla Efendilerinin, omzuna dokunduğu çocuğu izledi.

Ne yazık ki, Karanlık Lord açıklama yüceliğinde bulunana kadar çocuğun kim olduğunu öğrenemeyecekti.

Bilinmez çocuk hiç konuşmadan öylece otururken, Efendileri çocuğun çenesinden tuttu ve gözlerinin içine uzun uzun baktı. Sessiz diyalog bitince saçlarını okşayıp ayağa kalktı.

"Karanlık Ordunun yükselişinin zamanı geldi. Lucius."

Ölüm yiyen kendinden bekleneni bilerek cüppesinin sağ kolunu yukarıya doğru çekip, Ölümcül işareti açığa çıkarttı. Lord Voldemort'un önünde diz çöküp, kolunu sundu.

Karanlık Lord, asasını yılanlı dövmeye bastı ve çataldilinde tısladı.

Efendine gel Karanlığın Hizmetkârı!

Balo salonu ışınlanma sesleriyle dolarken, arka planda Ölüm yiyenin acılı çığlığı ve Lord Voldemort'un kahkahaları kaldı.