Sağ Kalan Çocuk, Karanlık Lord'un tahtının hemen yanı başında uzanıyordu. Marvolo'nun onun için yarattığı tüylü minderin üzerinde, Ozan Beedle'ın Masallarını okuyordu. Kitabın epey etkileyici bir kısmındaydı. Üç Kardeşin Hikâyesini takip ederken, Ölüm'ün dehşetli hediyeleri hayallerini süslüyordu.
Dünkü balonun kanlı detayları, çalışkan evcinleri sayesinde lüks karolardan tamamen silinmişti. Ancak hafif bir yanık kokusu sanki hala havada gibiydi. Belki de Cruciatus Lanetinin izleri, çocuğun zihniyle küçük yaramaz oyunlar oynuyordu.
Hayali olup olmadığı konusunda hala şüphe de olan Harry, yanık kokusunu görmezlikten gelmeyi öğrenmişti.
Özellikle Marvolo'nun hediye ettiği fantastik masal kitabı, karanlık bir dolaptan ibaret olduğundan, çocuğun pek de gelişemeyen hayal gücünü iyice renklendiriyordu.
"Mürver Asa mı, Diriltme Taşı mı yoksa Ölümsüzlük Pelerini mi?" diye sordu çocuk.
Marvolo'nun neyle meşgul olursa olsun zihnini gözlemlediğinin farkındaydı.
Söz konusu Karanlık Lord ise tahtına kurulmuş, ölüm yiyenlerinin postaladığı raporları inceliyordu. Keyfi pek de yerinde değildi.
Sekiz yıllık kısa bir aranın, Karanlık Yanı bu denli geriye çekeceğini kim bilebilirdi ki?
Lanet Dumbledore! Lanet Bakanlık! Ve Lanet Baykuşlar!
Oh! Evet… Baykuşları unutmamak gerek. Karanlık Ordu'ya dönüşünü açıkladığından bu yana lanet postaların ardı arkası kesilmiyordu.
Sessiz bir iç çekti Lord Voldemort… Her ne kadar kabul etmek istemese de Lucius'un hakkını vermeliydi. Bu raporlarla uğraşmak gerçekten de sabır istiyordu.
Her neyse…
Zaten karanlık lortluğun kolay olacağını kim söylemişti?
Aslında İlk Savaş'ın son yıllarında kendini daha iyi hissediyordu.
Delirmenin verdiği özgürlük, rahatsız edici ölüm yiyenlere umursamaksızın Crucio yağdırmak ve aydınlık yanın aptal büyücülerini Avada'lamak…
Karanlık Lord'luk deliliğin bulanık dehlizlerinde savrulurken çok daha kolaydı.
Ve Lord Voldemort, makul ayıklığını, Sağ Kalan Çocuk'un kendisine borçluydu.
Ne garip…
Onu alt etmeye kehanetli olan çocuğun, sağduyusunu yerine koyması kaderin sinsi bir oyunu olsa gerekti.
Neyse ki Harry, şu an, ölüm yiyenlerden çok daha katlanılabilirdi.
Çocuğun sorusuyla, Marvolo başını kaldırdı ve her zaman yaptığı gibi tüm dikkatini Harry'e yöneltti.
"Mürver Asa gayet çekici bir düşünce gibi görünüyor. Bütün düşmanlarının hakkından gelebileceği bir gücü kim istemez."
"Ama Marvolo, sen zaten tarihin en dehşetli karanlık lordusun! Biraz daha güçlü olursan Tanrıları düelloya davet edeceksin." Haykırdı Harry yarı şakayla.
Marvolo gülümsedi. Kendi gücünün farkında olsa da arada bir egosunun okşanmasından keyif alıyordu. Özellikle iltifatın Harry'den gelmesi, çocuğun masum gerçekçiliğiyle, yüksek voltaj bir enerji dalgasını Karanlık Lord'un benliğine yağdırdı.
"Her zaman daha güçlü olabilirsin, küçüğüm." Dedi Lord Voldemort tutturabildiği en bilgece sesle. Daha sonra sırıtarak ekledi. "Ancak asla Lord Voldemort'tan güçlü olamayacaksın!"
Harry, Marvolo'nun duruşundaki sahte ukalalığa bakıp kahkahalara boğuldu. Her ne kadar şaka yapsa da çocuk, değerli arkadaşının kendinden biraz fazla emin olduğunun farkındaydı. Haklıydı da. Ancak Karanlık Lord'un kendini övüşünü duymak komikti.
Marvolo, çocuğun kahkahalarının dinmesini bekledikten sonra sordu.
"Sen hangisini seçerdin?"
Cevabı tahmin ediyordu ama Harry'nin zihnine bakmamayı seçti. Böylece soruya heyecan katmış olacaktı.
"Görünmezlik Pelerini."
İşte bu gerçekten şaşırtıcıydı. Marvolo, çocuğun Diriltme Taşı demesini beklerdi. Anne ve babasını tanımamış, akrabalarından ilgi görmemiş birinin, kaybettiğini geri istemesi pek de mantıksız değildi.
"Neden?"
Harry, kararsızca saçlarını gözünün önünden çekti ve dikleşti. Bu onun için hala gergin bir konuydu.
"Ailemi diriltmeyi isterdim ama nasıl bir hayat olacağını bilemezdim. Çok uzun zamandır yalnızım, Marvolo. Ya onların istediği gibi bir oğul değilsem, ya bir hata yaparsam? Kaybedip geri kazanmak, daha sonra hayal kırıklığına uğratmak, pek de iyi bir şey olmasa gerek?"
Hafif bir nefes alıp devam etti.
"Hem… Ben seni seçtim, Marvolo. Bir daha ailemi düşünmem doğru olmaz, öyle değil mi?"
Marvolo, çocuğun olgun biri gibi davranmaya çalıştığını görebiliyordu. Ancak ailesini düşünmeyi yasaklamamıştı. Duygularını kalın duvarlar ardına saklayıp, masumiyetini kaybetmesini bencilce sebeplerle istemiyordu. Harry Potter bu haliyle güzeldi. Lord Voldemort, bu saflığı henüz kaybetmemek için elinden geleni yapacaktı.
"Gel buraya, küçüğüm…"
Küçük çocuk, ayağa kalktı ve tahtın önünde durdu. Marvolo belinden tutup kaldırınca, birden kendini Karanlık Lord'un yanında oturur buldu.
"James Potter, soylu bir hanenin asil varisiydi. Güçlüydü. Bakanlıkta yüksek dereceli bir seherbazdı. Cadı ve büyücülerin imrenerek baktığı, yakışıklı bir safkandı. Lily Potter, duyduğuma göre, Hogwarts'ın gördüğü en parlak cadıydı. O kadar başarılıydı ki safkanlar öyle bir cadının bulanık olduğundan şüphe duymaya başlamıştı. Böyle iki kaliteli sihirbazdan daha popüler bir aile bulabileceğini zannetmiyorum. Merlin ve Morgana'yı saymazsak…"
Harry gözleri yaşlı olsa da gülümsedi. Karanlık Lord'un hak etmeyen birini övmeyeceğini biliyordu. Sonra bir anda donup kaldı.
*Ailemi hayal kırıklığına mı uğratıyorum?*
Marvolo, çocuğun dile getirmeye cüret edemediği soruyu zihninden duydu. Çocuğun özgüvenin pek de sağlam olmadığını biliyordu. Dursleylere içinden lanet ederek kendini hazırladı.
Harry'nin küçük birkaç gerçeği duymasının tam sırasıydı.
" Anne ve baban her ne kadar savaşın yanlış tarafında olsalar da dikkat çekici sihirbazlardı. Güçlerinin farkında olarak gayri resmi elçilerle, aileni Karanlık Ordu'ya çekmeye çalıştım. İkiliye yakın olan bir takipçimden Lily Potter'ın Dumbledore'u sorguladığı haberini almıştım. James Potter, Dumbledore'a sadık olsa da Lily gibi parlak bir cadıyla savaşın dengelerinin kolayca değişebileceği kesindi. Ne yazık ki… Kehaneti duydum. İki güçlü büyücünün hayatını ellerinden alırken, sekiz yıl bir çocuğun zihninde mahsur kaldım. Harry, bunu benden duyuşunun adil olmadığını biliyorum ama söylememe izin ver. Benim duyduğum James ve Lily Potter, her ne olursa olsun seninle gurur duyardı."
Lord Voldemort, Harry Potter'ı, manipüle ettiğini biliyordu. Ancak bunda yanlış bir şey göremiyordu. Tek bir yalan dahi söylememişti. Onun aksine aydınlık yanın, James Potter'ın kahramanlık hikâyelerini çok daha fazla süsleyerek anlatacağının farkındaydı. Dumbledore, sihir hakkında hiçbir şey bilmeyen, istismar edilmiş Sağ Kalan Çocuğu, okuluna alacak, en tatlı büyükbaba gülümsemesiyle Harry Potter'ı istenen kahraman haline getirecekti. Ne yazık ki planları kaderin garip bir oyunu sayesinde yerle bir olmuştu. Yaşlı Keçi'nin yarım gerçekleri ve süslü yalanları yerine, Lord Voldemort'un acıtan gerçekleri çok daha iyiydi.
"Aileni öldürdüğümü biliyorum, küçüğüm. Yine de senden onları unutmanı asla isteyemem. Hem Lord Voldemort'un arkadaşının ailesini gururlandıramayacak kadar değersiz biri olabileceğini düşünmüyorsun, değil mi?"
Harry, Marvolo'nun her şeyi yine kendi yüceliğine çevirdiğini duydu ve güldü. "Marvolo…" diye sızlandı ve başını salladı.
Marvolo, çocuğun saçlarını karıştırdı ve alnına hafif bir öpücük koydu.
Lord Voldemort, hazinesini kaybetmemek için basitçe şakalar yapmaya hazırdı. Ölüm yiyenleri, bir çocukla – özellikle düşüşüne sebep olan Harry Potter'la – bu şekilde konuştuğunu duysa, İmperio Lanetinin etkisinde olduğunu düşünürdü.
Garip…
Duygusuz Tom Riddle, yetimhanedeki acınası veletleri lanetlerken, onu alt etmeye kehanetli olan bir çocuğu teselli edeceğini hiç hayal etmiş miydi?
Hayır.
Tom Riddle, onu asil görevinden uzaklaştıracak elementleri asasının tek darbesiyle yok etmeye hazırdı.
Karanlık Lord'un ise, Harry Potter'dan vazgeçmeye hiç de niyeti yoktu.
"Hadi bana neden Görünmezlik Pelerini'ni seçtiğini söyle." Dedi Marvolo ve Harry hiç ara vermemiş gibi heyecanla anlatmaya koyuldu.
Evcinleri Harry için kurabiye ve portakal suyu getirirken, Marvolo bir sade kahveyle yetindi. Tabi yiyecekleri kontrol etmeyi ihmal etmedi.
'Depherensio Venenum!' Harry'e de öğrettiği güçlü bir tehlike algılama büyüsüydü. Karanlık Lord'un ve Varisinin epeyce düşmanı vardı. Lord Voldemort'un işini şansa bırakmaya niyeti yoktu.
Harry, tahtta Marvolo ile keyifle oturuyordu, bir kurabiyeyi aldı ve ısırdı. Dökülen birkaç kırıntı cüppesinin eteğine düştü. Karanlık Lord, çocuğun cüppesini silkelemek için hafifçe uzanmışken, ansızın eli havada kaldı. Bir anda dikleşip, görüntüsünü değiştirdi.
Küçük çocuk, yanında beliren yarı-yılan büyücüye aldırmadan, portakal suyuna uzandı. Marvolo, Karanlık Lord kamuflajına büründüğüne göre ölüm yiyenlerden biri huzuruna geliyor olmalıydı. Hem Malikânenin algılayıcı bariyerleri hem de ölüm yiyenlerin kollarındaki yılanlı dövme, Lord Voldemort'u hazırlıksız yakalamayı imkânsız kılıyordu.
Marvolo'nun işaretiyle yoğunlaşıp uzun saçlarını kirli sarıya, gözlerini maviye büyüledi. Cüppesinin yeninde gizlenmiş kremi küçük parmaklarıyla ünlü şimşek şeklindeki yara izini uygulayıp, saçlarını karıştırdı.
Karanlık Lord ve Sağ Kalan Çocuk sonunda değersiz ölüm yiyeni karşılamaya hazırdı.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Severus Snape, hiçbir ifadesini sızdırmayan tanıdık simasıyla, lüks kapının açılmasını izledi. Yanında her zamanki asaletiyle Lucius Malfoy duruyordu. Severus, Lucius'un kibar bir ev sahibi gibi onunla ilerleyişine bir saniye kanmadı. Her sadık köpek gibi Lucius da, Efendisini, sadakati sorguda birisiyle yalnız bırakacak değildi.
Lord Voldemort'un sağ kolundan da bu kadarı beklenirdi.
Severus adımlarını emin adımlarla atmaya çalıştı ancak sağ kolu farklı nağmelerden çalıyordu. Kolundaki karanlık dövme hafifçe sızlıyor, Karanlık Lord'un sadece birkaç metre ötede olduğunu hatırlatıyordu. Dövmede kıvranan iskelet başlı yılan tıslayarak, Efendisine duyduğu sekiz yıllık hasreti fısıldıyordu. Severus'u Lord'una ait kılan sihirli bağlar ise İksir Ustasının en derin sırlarını, sadık bir görev bilinciyle sahibine aktarıyordu.
Severus bilmiyordu ancak oynadığı bu tehlikeli oyunda, kendine sakladığı en ufak düşüncesi dahi yoktu. Uzman bir Zihinbendar'a göre Severus, köleyi sahibine bağlayan kadim büyüleri ve Karanlık Lord'un dehasını bilinçsizce küçümsemişti.
Kocaman Satranç tahtasında bir piyon olduğunu belki de biliyordu ama oyundan canlı asla çıkamayacağının farkında mıydı?
Bunu sadece kader gösterecekti.
Snape, Lord Voldemort'un tahtının önünde durdu. Zifiri kara gözleri bir anlığına sarışın çocuğa değdikten sonra hiç kıpırdamamış gibi yere eğildi. Malfoy ise asası elinde tahtın sağ yanında dikildi.
Karanlık Lord, solgun parmaklarıyla elindeki vefakâr asayı okşarken, ona ihanet eden hizmetkârına baktı ve selamladı.
"Ssseverusss… Eski dostum… Sonunda geldin."
Sesinde gizlenen tehdit, odadaki kulaklardan kaçmıyordu.
Sanki Lord Voldemort'un dostu olabilirmiş gibi!
Ne saçmalık!
Severus, Lordunun yakınlığına aldanmamayı iyi biliyordu. Dizlerinin üzerinde eğildi ve başını indirdi.
"Lordum. Geç kaldım. Affedin Lordun. Dönüşünüzü kutla-
Karanlık Lord, yaramaz bir çocuğu sorgularmış gibi sahte bir kibarlıkla sordu.
"Neden, Severus? Sekiz yıl aradan sonra Lordunu ilk anda coşkuyla selamlayacağını sanıyordum. Yoksa ölü bulanığın hatırası, seni Efendinden uzaklaştırdı mı?"
Bulanık lafını duyan Snape'in belli belirsiz rengi attı. Lily Evans'ın hatırası, sekiz yıl aradan sonra dahi yeni açılmış bir yara gibi kanıyordu. Lily'nin güzel ismini duyan Severus, kendine neden bu sahte işi yaptığını anımsattı. Ancak muhteşem bir Zihnebendar ve ajan olduğunu kanıtlayarak yüzündeki tek bir tiki bile oynatmadı. Sadık ve yanlış anlaşılmış bir hizmetkâr gibi başını daha da eğdi.
"Lordum. Size ihanet edebileceğim düşünülemez. Dumbledore tarafından tutuldum. Evet, Albus Dumbledore için çalıştığımı kabul ediyorum ancak sizin için yaptım. Geri dönmeyeceğinizi düşünerek kudretinizi sorgulamam aptallık olurdu Lordum. Kısa süreli yokluğunuzda, Slytherin Bina Başkanı olarak, Yaşlı aptalın, Salazar Slytherin'in asil binasını zehirlemesini engelledim. Birçok hizmetkârınızın aksine, Dumbledore'u kandırmayı başardım."
Son cümlesinde bilinçli olarak Malfoy'a dönmüştü. Ve Lucius Malfoy'un kinle parlayan gözlerine bakılacak olursa, Severus Snape, işinde gayet iyiydi.
Snape'in şansızlığı olacak ki Karanlık Lord, Lucius Malfoy'a bakmadı bile…
Olasılığı imkânsız bir şeyi açıklarmış gibi devam etti.
" Ah, evet… Dumbledore'un senin için Büyüceşura'da güvenoyu verdiği haberini aldım. Dumbledore'un adamı olduğun dedikodularına bir an dahi inanmış değildim. Söyle ihtiyar Albus nasıl? Hala bulanıkların ve kan- hainlerinin savunuculuğunu mu yapıyor?"
Severus, küçümseyerek alay etti. Ancak bütün alaycılığına rağmen Karanlık Lord'un gerçek bir rapor beklediğini biliyordu.
"Dumbledore bütün 'parlaklığına' rağmen, dönüşünüzün farkında değil. Azkaban'a girmemi engellemesinin tek sebebi, dönüşünüzün ihtimal dâhilinde olması, Lordum. Ama bunun ne kadar faydalı olduğunu görebiliyorsunuz. Haklı tahtınıza tekrar oturduğunuzdan haberi dahi yok. Ofisinde oturup şeker yemekten başka bir şey yapmıyor. Zümrüdüanka Yoldaşlığı, artık evde büyücü radyosu dinleyen bir avuç yaşlı adamdan ibaret, Lordum."
Sonunda kesinleşmişti. Severus Snape, Karanlık Lord'a dikkate değer ya da yaralı hiçbir bilgi vermeyecekti. Neyse ki Lord Voldemort, bir dahi ve satır aralarını okuyan bir liderdi.
Snape'in söylediklerinden çok söylemedikleri önemliydi.
Lord Voldemort, en ustaca söylenen yalanı dahi seçebiliyordu. Severus'un tek bir gerçek bilgisi vardı ki Dumbledore, Severus'a, İksir Ustasının inandığı kadar güvenmiyordu.
Dumbledore'un dünkü baloda 7 ayrı ajanı varken, Severus, bilinçli olarak geride bırakılmıştı.
Peki, amaç neydi?
Karanlık Lord, çıkarımlarını yansıtmayan ifadesiyle sıkkınca sırıttı.
" Söylediklerini kanıtlamak için gözlerine bakmama izin verirsin umarım, Severus."
Severus, zihnini hazırlamakla uğraştığı birkaç saniye içerisinde kararsız gibi göründü. Karanlık Lord'u oyalamak adına korkutucu cümleleri davet ediyordu.
" Zihnine göz atabilirim, değil mi Severus? Duraklaman ihanetin belirtisi olamaz, değil mi? Kalbin hala bizden yana, ha Severus? Hala karanlığa sadıksın, yanılıyor muyum?"
Severus, sadık bir hizmetkâr gibi başını kaldırdı. Efendisinin gözlerinin içine bütün sadakatiyle baktı. Karanlık Lord'un kızıl gözleri, zihninin derinliklerine birer yılan ısırığı gibi girdi.
….Severus, Büyüceşura'da yargılanıyor. Onu savunan Dumbledore'un yüzüne bakıp, sırıtıyor. 'Gerçekten de karanlığı terk edeceğimi mi düşünüyorsun, yaşlı aptal' diye mırıldanıyor….
….Severus, Dumbledore'un ofisinde. Yoldaşlığa dair dosyaları arıyor. Ancak bulamıyor. 'Lordum'un adıyla bütün sırlarını açığa çıkaracağım, Albus Dumbledore!'…..
…..Severus, Slytherin Bina Başkanı. Öğrencilerin karşısında. 'Karanlık Lord'u gururlandırın, soylu yılanlar!'…..
…..Severus, Dumbledore'la konuşuyor. 'Tom'un geri döneceğine inanıyorum, Severus.' 'Her ne kadar Karanlık Lord'un gücüne inansam da ölümden dönüş mümkün değil, Müdür bey.' Ofisten çıktığında kolundaki zifiri karanlık dövmeye bakıp sırıtıyor….
Karanlık Lord, hizmetkârının zihninden aynı brutal güçle sıyrıldı. Severus'un sahte anıları, gerçekle çok kolayca karıştırılabilirdi. Bu da İksir Ustasının hatasız Zihnebend'ini kanıtlıyordu.
Ancak Karanlık Lord'un eşi benzeri yoktu. Hatıraların sahte olduğunu çok iyi biliyordu.
Buna rağmen sessizce hatıraları tarttı ve hain ölüm yiyene döndü.
"Sadakatinden bir saniye dahi şüphem yoktu, Severus."
Snape, "Lordum." Dedi ve Efendisine kendini kanıtlayan bir hizmetkâr gibi başını eğip, gülümsedi.
" Lucius, sevgili İksir ustamıza eşlik et ve karanlık ordunun ihtiyaç duyduğu iksir listesini göster."
İki ölüm yiyen aynı anda başlarını eğdi ve son bir selamlamayla Lordlarının huzurundan ayrıldılar.
Severus, kapıdan çıkarken, tüylerini diken diken bir ürpertiyle titredi.
Bir saat kadar sonra Severus kendini Hogwarts'taki özel odasında buldu ve titreyerek yere çöktü.
Zihninden karmaşık cümleler geçiyordu.
Karanlık Lord, Cruciatus Laneti kullanmadı!
Karanlık Lord, Severus'u dikkatle dinledi!
Karanlık Lord, Dumbledore'un ismi anıldığında dehşetli kinine bürünüp, işkence planları yağdırmadı!
Karanlık Lord, Severus'a gelecek planlarından hiçbirini açıklamadı!
Ve Lucius'un zihninden, fark ettirmeden, öğrendiklerine bakılırsa Karanlık Lord'un bir varisi vardı!
İksir Ustası, ateş viskisini boğazına dikip, koca bir yudum aldı. Boğazındaki yangının ürpertisini sakinleştirmesini umdu.
Lanet! Lanet! Lanet!
Karanlık Lord, ayık bir zihne tekrar kavuşmuştu.
Ve Deli bir Karanlık Lord'dan daha korkutucu bir şey varsa…
O da aklı başında, kararlarını enine boyuna düşünen, fikirlerini sorgulayan, saldırıya direk atlamayan, kolayca hata yapmayan bir Lord Voldemort'tu.
Sihir dünyası şimdi gerçekten idama mahkûmdu!
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
( Severus'la ilk görüşme – Harry )
Harry, sahte mavi gözlerinin ardından tahtın önünde eğilen hain ölüm yiyene baktı.
Yüzyılların en korkunç Karanlık Lord'una ihanet ederek, sağ kalacağını mı sanıyordu?
Marvolo'nun ihanetinden haberi olmayacağını mı düşünüyordu?
Aptal!
Marvolo'ya ihanet edebileceğine inanarak tam bir aptal olduğunu kanıtlamıştı.
Söz konusu karanlık lord ise çocuğun düşüncelerinin bilincinde, karşı çıktı.
Severus Snape için aptal denilemez, küçüğüm… Sadece… Hımm… Cahil.
*Ama Marvolo, o bir yetişkin!*
Harry bile Karanlık Lord'un ne kadar güçlü olduğunun farkındayken, yetişkin biri nasıl anlamazdı?!
Çocuğun 'yetişkin' diyen sesinden, büyüklere karşı pek de sevgi duymadığı belliydi.
Albus Dumbledore, 150 yaşında. Sihir dünyası onun Merlin'in reenkarnasyonu olduğuna inanıyor. Buna rağmen tanıdığım en yanlış adam. Yaşlı aptal…
Harry, hala iddiasının arkasında, kararlı bir sesle cevap verdi. Ya da çalıştı. Daha çok ısrarcı bir çocuğu andırıyordu.
*Marvolo, sen 63 yaşındasın. Ama ben senin hiç hata yaptığını görmedim.*
Çocuğun, somut güveni, Marvolo'yu gülümsetti.
Ama ben Lord Voldemort'um, öyle değil mi?
Marvolo her zamanki gibi kendine olan güveniyle çocuğu kahkahalara boğdu. Ancak tüm bu zihni diyalog esnasında, Lord ve Varisinin yüzünden, onları ele veren tek bir çizgi dahi oynamamıştı.
Karanlık Lord, ölüm yiyenine 'bulanık' Lily Evans'ı hatırlatırken, Marvolo çocuğa annesinin eski arkadaşından bahsetti.
Yanılmıyorsam sevgili Severus, annenle aynı kasabada büyümüştü. Bir bulanık ve bir melez Hogwarts'a sonsuza kadar arkadaş olacaklarını söyleyerek girdi. Ne yazık ki güzel Lily, Godric'in cesur binasına seçildiğinde, Severus'un, sinsi bir Slytherin'li oluşu kanında vardı. Hazin bir aşk hikâyesi gibi görünüyor, değil mi? Ne yazık ki hayır… Zavallı Severus, Lily'nin onaylamadığı arkadaş gruplarında takılıp, karanlık sanatlarla uğraşırken, Slytherin binası bulanıktan uzak durması için Severus'u zorluyordu. Bu da yetmezmiş gibi okulun popüler grubu Çapulcular, James Potter, Sirius Black, Remus Lupin ve Peter Pettigrew, güzel Evans'ın etrafında gezen sinsi yılanı her fırsatta cezalandırmaktan geri durmuyor. Küçük Severus'un ne acı bir çocukluk yaşadığını anlıyorsun.
Hikâyenin etkisinde Harry, önündeki adama farlı bir gözle bakmaya çalıştı. Annesiyle arkadaş olan küçük Severus Snape'i, eğilen hainle hiç uyuşturamıyordu.
*Daha sonra ne oldu, Marvolo?*
Zavallı Severus, Çapulcular'ı hayatındaki her kötü şeyden suçlarken, karanlık sanatların yardımıyla aldığı kadar veriyordu. Babanın onurlu bir adam olduğunu söylediğimi biliyorum, Harry. Ancak küçük James Potter, gücü, aşağılayıcı büyüleri ve karizmasıyla, en iyi ölüm yiyenlerim kadar zalim olabiliyordu. Severus ise tarihin en genç İksir Ustası ve zamanının en iyi Karanlık Sanatlar öğrencisiydi. Yani bir birlerine denk iki rakip diye biliriz. Evans'a gelince, muggledoğumlu birine kıyasla epeyi parlaktı. İstese Potter ve Severus'u düelloya davet edip, sadece Tılsım, Biçim Değiştirme ve Rünlerle ikiliyi alt edebilirdi.
Anne ve Babasını duyduğu her an gibi küçük çocuk gülümsedi. Görünüşe bakılırsa annesi muhteşem bir kadındı.
Slytherin Binasının safkanları ise Karanlık Ordu'ya katılmaya hazırlanan öğrencilerden oluşuyordu. Severus gibi başarılı birini bir bulanığa kaptırmaya hiç niyetleri yoktu. Özellikle Lucius, Severus'u kanatları altına almış, onu binadaki diğer öğrencilerden korumayı görev edinmişti.
Harry, tahtın yanında ifadesizce duran Lucius Malfoy'a baktı. Böyle çıkarcı bir adam, haine yardım ederek ne elde etmeyi planlıyordu?
*Neden?*
Bütün ihanetine rağmen Severus'u her zaman takdir etmişimdir. Muggle babasının zalim işkencesinden kurtulmak adına elinden geleni yapan bir genç. Annesi Eileen Prince, bir muggle ile evlendiğinden dolayı evlatlıktan ret, mirastan mahrum edilmişti. Severus, senle ben gibi 'ucube' diye anılarak büyüdü. Bunun yanı sıra değersiz muggle babasının, ateş viskisi içmediği bir gün yoktu. Hogwarts'a eski, solgun elbiseler ve muggle bir soyadıyla gelen Severus Snape, Hogwarts'a girdiği an kendi binasının düşmanı haline gelmişti.
Lucius Malfoy ise safkan olduğuyla gurur duyan, zengin, karizmatik bir adamdı. Babası Abraxas'ın disipliniyle zeki ve politikadan iyi anlayan biri olarak büyüdü. Severus'taki potansiyeli fark ettiği an, hayatı boyunca pek az sevgi görmüş melezi kanatları altına alarak, Karanlık Ordu'ya güçlü bir müttefik kazandırdı. Lord'unun ve babasının gözünde yükselmek istiyordu.
*Peki, Severus nasıl hain oldu, Marvolo?*
Sakin ol, küçüğüm… Hikâyenin sonuna iyice yaklaştık. Nerede kalmıştım? Zavallı Severus ve güzel Lily, iki düşman binaya seçilen sıkı dostlar, arkadaşlıklarını korumak adına çok uğraştı. Ya da Evans uğraştı diyelim. Çünkü Severus, karanlık yanın fikirlerini iyice sarılmış, muggle babasına duyduğu kinle de bulanıkların ve muggleların sonunu getirme hayalleri kuruyordu. Lily, gelecek planlarındaki tek hassas noktaydı. Lily'e duyduğu sevgi, Severus'u duraksatan tek şeydi. Aralarındaki kavgalar her geçen gün artıyordu. Lupin'in her dolunayda nereye kaybolduğunu merak eden Severus, Black'in zalim şakasının esiri olmuştu. Dolunayda dehşetli bir kurtadamı gözetlemeye kalkışmak pek de akıllıca bir fikir değil, küçüğüm. Neyse ki James Potter günü kurtardı.
*Babam, Snape'in hayatını mı kurtardı?*
Evet. Ne de büyük bir günah! Zavallı Severus'a yapılmış en büyük hakaret! Güzel Lily'sinden hoşlanmaya cüret eden, Quidditch Kaptanı, Okul Başkanı, popüler, safkan James Potter, nasıl olur da zavallı Severus'un hayatını kurtarıp, ona can borcu olmasını sağlar?! Bu da yetmezmiş gibi Potter'ın bu onurlu hareketi güzel Lily'nin ilgisini çekmeyi başarır. Aşağılık Potter sadece kendinin ve arkadaşlarının postunu kurtarıyordu. Diye düşündü Severus. Hatta Evans'ı Potter'la görüşmekten men etmeye çalıştı.
Son cümleyi duyan Harry, kızmıştı. Hain, biricik annesini ne hakla bir şeyden men edebilir ki?
Böylece günün birinde James Potter, Sümsükus Snape'i baş aşağı edip, herkesin ortasında suratına gülmüşken, gururu kırılan, zavallı Severus'un ne yapmasını bekliyordun ki… Onu savunan ve korumaya çalışan birici arkadaşına bakıp, 'Bulanık!' diye bağırdı. Daha sonra ne kadar özür dilese arkadaşlıkları devam etmedi.
Harry, kendini annesinin yerine koymaya çalıştı. Ona hakaret eden çocukluk arkadaşını hayal etti. Severus Snape, Karanlık Lord'a dahi ihanet etmişken, en yakın arkadaşına ihanet etmiş olması garip miydi?
Marvolo, hiç duraksamamış gibi devam etti.
Severus, arkadaşı Lucius Malfoy'un da yardımıyla Karanlık Orduya girmeyi başardı. Parlaktı ve birkaç sene içerisinde Elit Ölüm Yiyenlere katılma ihtimali vardı. Takdirimi kazanmak adına, birçok düelloya katılıp, en zorlu iksirleri hazırladı. Onda biraz kendimi aradığımı kabul ediyorum. Sadık bir Severus gerçekten de, kıymetli bir takipçiydi.
*Sana nasıl ihanet edebildi?*
Her şey Lily Evans'ta başlayıp Lily Potter'da bitiyor. Ölüm yiyen Severus, bir gün Dumbledore'un, Karanlık yanın en büyük düşmanının, Hogsmade'de çılgın bir kadınla oturduğunu görünce, sinsice dinlemeye koyuldu. Çılgın kadın Sybill Trelawney'di ve Hogwarts'taki Kehanet dersi için iş başvurusunda bulunuyordu. Koskoca Albus Dumbledore, Domuz Kafası gibi bir meyhanede, iş başvurularını dinliyor. Garip değil mi? Neredeyse dinlenmeyi planlarmış gibi… O an hayatı boyunca sahtekârlıkla anılmış, çılgın Trelawney, ömrünün ilk kehanetini gerçekleştiriyor.
Harry, hikâyenin nereye gideceğini bilircesine titredi.
"Karanlık Lord'u alt edecek güce sahip olan geliyor... Ona üç kez karşı çıkmış olanlardan doğacak, yedinci ay ölürken dünyaya gelecek... " Bu kehanetin Lily ve James Potter'ın oğullarından bahsetmesi ya da Severus'un biricik dostunu anlatması, ne büyük rastlantı… Sadık bir hizmetkârımın bana düşüşüme yol açan kehaneti aktarması ne acı… Şimdi düşünüyorum da Albus Dumbledore bu kez kendini gerçekten aşmıştı. Aslan postunu giymiş bir yılan. Bütün nefretime rağmen yaşlı keçiye şapka çıkartıyorum. İksir Daire'sini kontrol edip, kehanetin sahte olduğunu öğrenirsem hiç şaşırmam…
Harry, hikâyenin sonunu iyice merak ediyor olmalıydı ki Karanlık Lord'un monologunu yarıda kesti.
*Marvolo? Sonra ne oldu?*
Sonrasını tahmin edebilirsin. Severus Snape, en yakın arkadaşını ölüme mahkûm ettiğini öğrenince, bir bulanığın hayatını siper etmem için yalvarması yetmiyormuş gibi, ihtiyar Albus'a koştu.
Harry bir anlığına dondu.
*Sadece… Sadece annem için mi yalvardı?*
Marvolo, çocuğun bu noktayı yakalamasını takdir etti.
Oh, evet… Zavallı Severus'un, en büyük düşmanı James Potter ve ona sahip olamadığı şeyleri hatırlatan oğlu için yalvaracağını mı zannediyordun?
Küçük çocuğun zihninde kopan fırtınalara rağmen, etkilendiğini belli eden tek şey sıkmaktan beyazlaşan yumrularıydı.
*Babam ve… Ve ben öldükten sonra annemle birleşmeyi mi umuyordu?*
Lily Potter'ın böyle bir şeye göz yumacağını sanmıyorum. Dedi Marvolo ancak kesin olmayan cevabından, gerçeğin ne olduğu belli oluyordu.
Gözleri kararan çocuk, arkadaşının, boynunda hissettiği eliyle sakinleşmeye çalıştı. Yaşından beklenmeyen bir kararlılıkla Karanlık Lord'a dönüp son sorusunu sordu.
*Hain'in ölümü acılı olacak, değil mi Marvolo?*
Ondan hiç şüphen olmasın, küçüğüm… Ondan hiç şüphen olmasın…
Karanlık Lord'un huzurundan ayrılmaya hazırlanan Severus'un aniden tüylerinin diken diken oluşu hiç de rastlantı değildi.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
"Neredeyiz, Marvolo?" dedi Avada Kedavra laneti gözlerinde parlayan çocuk.
Ölümcül lanetin ruhunu bedeninden koparışıyla yere yığılan muggle, çocuğun zümrüt gözlerini yansıtmaktan başka bir etki yaratmamıştı. Ölüm, yaşlı muggle'ın ruhunu Kemer'in öte tarafına taşırken, başında duran iki büyücü diyaloglarından dahi sıyrılmamışlardı. Frank Bryce adında muggle bir rüzgâr dalgası, küçük bir ışık yanılgısı, eski evin dışından duyulan hafif bir ses gibi zamanın kumlarında yok olup gitmişti.
"Ölmüş babamın bana layık görmediği, lüks malikânesindeyiz, Harry… Bir muggle ve bir aptal… Yandaki mezarlıkta yerin iki metre altında, çürümüş kemikleriyle, elli yıla yakın ölü… Tıpkı geride bıraktığı bu virane gibi…"
Zümrüt gözlü çocuk, zihninden saniyenin üçte biri kadar hızla geçen film şeridine dalış yaptı. Tom Riddle'ın yetimhanedeki sevimsiz günleri; 'ucube' diye ardından bağıran zorbalar; Yetimhane Müdiresi Mrs. Cole'un kınayan ve görmezlikten gelen bakışları; Peder Willson'ın bir elinde İncil, diğerinde bastonla acıtan şeytan çıkarma çabaları; çatının karanlığında açlıkla cezalandırıldığı saatler…
Harry, bu sahneleri Marvolo istediği için mi, yoksa kontrolünü yitirdiği için mi gördüğünü bilmiyordu. Ancak emin olduğu bir şey vardı ki ilgisizlikle, merdiven altındaki dolapta geçen çocukluğunu daha önce hiç tercih edeceğini düşünmemişti.
Hogwarts'ın asil prensi Tom Riddle'ın, yetimhanede, altı yaşının sevimli yıllarında, güzel yüzü, zekâ dolu bakışlarıyla, kollarından tutulup yere yaratılması, çığlıklarına aldırış edilmeden acı çektirilmesi, kontrolsüz büyü olarak bilinen içindeki şeytanın, çırpınan bedeninden çıkarılma çabası, hiç de uyuşmuyordu.
Bir büyücüyü Karanlık Lord olmaya iten ne diye soruyorsanız, çok da derine bakmanıza gerek yoktu.
Yine de Tom Riddle, belki de Harry Potter'ın asla cüret edemeyeceği bir şeyi yapıp bütün kızgınlığını, nefretini ve kinini onu tutan kollara ve Peder Willson'a çevirdi. Güçsüz bedeninde gezinen muhteşem sihir, kilise binasını Peder'in başına yıkarken, küçük Tom titreyen bedenini yetimhaneye yöneltti.
…Ve o günden sonra Tom Riddle'ın yoluna çıkmaya pek az kimse cesaret edebildi.
Özel olduğunu her zaman biliyordu Tom. İsminde geçen gizemli Marvolo kelimesinin, tanımaya fırsatı olmadığı ailesinden geldiğini bildiği gibi…
O, diğerlerinden çok daha farklıydı. Her zaman damarlarında farklı bir gücün yattığının bilincindeydi.
Eşyaları onlara dokunmadan hareket ettirebiliyordu. Hayvanları eğitmeden kontrol edebiliyordu. Onu kızdıranların başına kötü şeyler gelmesini sağlayabiliyordu.
Eğer isterse onları incitebiliyordu da…
Tom, Salı ve pazarları Yetimhane Binasının hemen yanındaki mülkte, tek başına yaşayan kör, emekli doktor, ihtiyar Gustav'a iyi bir harçlık karşılığında kitap okuyordu. Pazartesileri, iki blok aşağıdaki Madam Merill'in bahçesini temizleme karşılığında piyano dersleri alıyordu. Çarşambaları kent kütüphanesinde çalışan sevimli Bayan Suzanne'e yardım edip, istediği kitaba erişebiliyordu.
Yetimhanedeki diğer çocukların aksine günlerini kendini geliştirerek geçiriyor, kazandığı her poundu biriktiriyordu.
Tom dahi ve karizmatikti. Yetimhaneden, bu basit insanların arasından sıyrılabilmesi için, eğitimini bir an önce tamamlaması gerekiyordu.
Ardından fısıldanan 'Ucube' lafına inat, Tom Riddle, eğitimin ilk yıllarında üç sınıf atlayabilmiş ilk kişiydi.
Doğuştan kazandığı zihin okuma yeteneğini, altı yaşından sonra aktif halde kullanmaya başlamış, kelimelerinde ağırlaşan büyüyle çevresindekileri kontrol eder hale gelmişti.
Onu amacından uzaklaştıracak hiç kimse ya da hiçbir şey yoktu.
Ne Mrs. Cole'un, evlat edinecek veliler yanında fısıldadığı iğneleyici yorumlar… Ne de zorba çocukların, korkakça onu kırma girişimleri…
Tom, insan psikolojisini öğrendiği kitapların ve zihin kontrolünün de yardımıyla zirveye çıkan yolu hızla aşmaya hazırdı.
Onun için kontrol delisi diyebilirdiniz. Yetimhanedekilerin ondan korkmasının iyi bir avantajı olan tek kişilik odası daima düzenliydi. Diğer yetimlerin zarar vermesinden korktuğu kıymetli kitapları, normalde kıyafetlerinin yerleştirilmesi gerektiği dolapta ikamet ederken, yetimhanenin sağladığı solmuş, gri kıyafetler yatağının dayandığı duvarla arasında duruyordu. Bu şekilde duvarın ürpertici soğuğundan korunabiliyordu.
Dolabın alt kısmında küçük bir kutuda ona zarar vermeyi pek seven zorbaların kıymetli hatıraları gizliydi. Billy'nin ölmüş tavşanının boynuna sardığı sahte, altın renginde bir zincir; Emily'nin Noel çekilişinde kazandığı kalem seti; Şişko Arnold'un babasından kaldığını iddia ettiği gümüş saat ve daha fazlası…
Ona zarar vermeye çalışanların değer verdiği hatıralarını almak, Tom için pek de hırsızlık sayılmıyordu. Hayatta kalma içgüdüsü, diğerlerini kontrol edebilmesi adına yapabileceği her şeyi ele geçirmesini emrediyordu. Diğerlerinin zayıflıklarından faydalanmayı, çok erken yaşta öğrenmişti.
Bir daha asla kolları tutulup, kıvranan, acı çekerek bedeninden şeytan çıkartılan, masum, çığlıklarına kimsenin aldırış etmediği, altı yaşındaki zayıf çocuk olmayacaktı.
Ona zarar verenlere neyle karşılaşacaklarını göstermişti.
Tom özeldi ve sihir sadece farklı olduğunun göstergelerinden birisiydi.
Sihrin ne olduğunu öğrenişi, hayatında yeni bir çağ açmış falan değildi. Sadece gizemli gücüne bir ad verebilmesini sağlamıştı.
Profesör Dumbledore'un ona sihri tanıtmasının, hayatındaki en muhteşem gün olduğunu rahatça söyleyebilirdi.
Buna rağmen Biçim Değiştirme Hocasından, ilk tanışmada tamamen nefret ettiğini inkâr etmiyordu.
Yaşlı Keçi nasıl olurda Tom'un sahip olduğu her şeyi sakladığı dolabı ateşe verirdi!
Ne hakla zorba çocukların istediklerinde ne kadar acımasız olabileceklerini bilmeden, Tom'u hırsızlığa dair kınardı!
Tom kendini korumak adına zahmetli ve etik olmayan yollara girişmişse, yetim olmanın nasıl olduğunu bilmeyen biri hangi sebeple yargılayabilirdi!
Bunların yanında Tom, kabul etmek istemese de cahilce davrandığını biliyordu.
Onu sihre davet eden yaşlı adama, bilmeden kendini açmıştı. İsterse zarar verebileceğini, hayvanları kontrol ettiğini ve yılanlarla konuştuğunu ele vermesi tamamen ahmakçaydı.
Hatayı yaptıktan sonra ne yazık ki dönüş yoktu.
Ama Tom'un çok değerli bir bahanesi vardı!
Etrafındaki herkes ona ucube diye davranırken, sonunda kendini normal hissettiren biriyle tanışmışken, her çocuk gibi yetenekli olduğunu kanıtlamak istemişti.
Özel olduğunu göstermek istemişti.
Kabul edilmek istemişti.
Ne kadar da aptaldı…
Yine de iş işten geçmişti ve her şeye rağmen Tom Riddle sihirle tanışmıştı.
Sihir dünyasına girişiyle, sınırsız gücün sırlarına doğru yola çıkmıştı.
11 yaşındaki Tom Riddle, küçük bir ayakkabı kutusunu dolduracak kadar para biriktirmişti. Kazandıklarının yanında, Madam Merill ve Bayan Suzanne'den de borç almıştı.
Güzel bir gülümsemenin Tom Riddle'a açamayacağı kapı yoktu.
Tüm bunlara Hogwarts'ın sağladığı bursta eklenirse kendi kendine yetebileceğini düşünüyordu. Hem belki ona Marvolo adının gizemini tattıran ailesiyle de tanışabilirdi.
Tabi önce, çocukluğunu neden bir yetimhanede geçirdiğinin hesabını soracaktı.
Diagon Yolu'na vardığında ağzını kapalı tutup, şaşkınlığını gizlemek onun için çok zor olmuştu. Ancak Tom Riddle'ın başarılı olduğu bir şey varsa hislerini maskelemekti.
Gringotts'a yaptığı kısa ziyaret parasını, Galleon'a çevirmesini sağlamışken, cincücelerin homurdanarak verdiği 'Knuckturn Yolu'na git!' tavsiyesi, ikinci el eşyaları alabilmesini kolaylaştırmıştı.
Yanlış anlaşılmasın!
Tom Riddle, bir başkasının kullandığını satın almayacak kadar gururluydu. Ancak Galleon'un, İngiliz para değerinden epeyi değerli olduğunu öğrenince kendiyle bir anlaşma yapmak zorunda kalmıştı. Kitaplar ve okul araç gereçleri ikincil el olurken, cüppeleri Madam Malkin'den alacaktı.
Kendini kültür dışı, değersiz bir muggle gibi göstermeye hiç de niyeti yoktu.
Ne yazık ki sihrin verdiği keyif Madam Malkin'e doğru adımladığı sırada elinden alındı.
Uzun, sarı saçlı, zengin züppe görünüşlü bir çocuk hızla omzuna çarpıp kitaplarının çamura düşmesine neden oldu ve 'Ait olduğun muggle çöplüğüne geri dön, bulanık!' dedi.
Tom, nefreti ve kızgınlığı içinde volkan olup taşarken, kalabalığın arasında kaybolan çocuğun peşinde koşmadı.
OH! Bu yapılan hakareti unuttuğu ya da intikam almayacağı anlamına gelmiyordu. Sadece 'bulanığın' ne anlama geldiğini öğrenene kadar bekleyecekti.
Sihir dünyasına ait gelenekleri açıklayan bir kitap ve kitapçıya sorulan birkaç utangaç soru sayesinde Tom aradığı cevabı bulmuştu.
O dakikadan sonra onu mugglelarla bağlantılı kılan her şeyden kopup, herkesin korktuğu ve hayranlık duyduğu bir sihirbaz olacağına yemin etti.
Bu yemin birkaç yıl sonrasında, kafa karıştırma büyüsünün de yardımıyla çok kısa bir sürede, muggle kolejinden ve üniversitesinden mezun olup, akademik puanlarıyla rekor kırmasına engel olmadı ama neyse…
Hogwarts…
Kalenin bütün görkemi ve okul kütüphanesinin sonsuz imkânlarına rağmen, Hogwarts Cadı ve Büyücülük Okulu'nun ilk günü, Tom'un istediği kadar muhteşem geçmemişti.
Riddle soyadının sihir dünyasında hiçbir anlam ifade etmediğini Slytherin Binasının kapalı kapıları ardında anladı.
Salazar Slytherin'in asil binasına eşlik eden öğrenciler, bina akranlarını, dış gözler karşısında aşağılamayacak kadar onurluydular.
Ne yazık ki bu Slytherin binasının ortak salonuna girdikleri an değişti.
Bulanık Riddle, nasıl olur da Slytherin'e seçilmeye cüret ederdi!
Zavallı aptallar…
Tom'u küçümsemişlerdi.
Onların kara büyüleri ve tecrübeli lanetlerine karşılık, Tom zarar vermeyi, acı çektirmeyi çok iyi biliyordu.
Bütün bina Tom'un asasız, sözsüz, acılı lanetiyle, çığlıklar içerisinde yere çökerken, Tom sakin bir şekilde yerinde duruyordu.
Göründüğü kadar sakin olmadığının tek kanıtı, gözlerinde parlayan kin ve sıktığı yumruklarıydı.
Tom Riddle.
Basit bir bulanık.
Nasıl asasını kullanmadan, tek kelime etmeden, Affedilmez Cruciatus Lanetini gerçekleştirebilmişti?!
Böyle bir lanetin varlığından dahi haberdar olmasına imkân yoktu.
Tom yerde kıvranan Slytherinlilere baktı ve sırıttı.
Oyunun kurallarını iyi biliyordu.
İşte Tam O an Tom Riddle ve sihir dünyası için her şey değişti.
Güce bağımlı, soylu safkanlar Tom'u aralarına alırken, onların çıkarcı düşüncelerinin farkında Tom, geleceğin Ölüm Yiyenlerini saflarına topluyordu.
Dumbledore'un dikkatli bakışlarına rağmen, Hogwarts'ın gördüğü en güçlü öğrenci olmayı başarmıştı.
Karizmatikti. Yakışıklıydı. Dahiydi. Öğretmenlerin gözdesi, öğrencilerin tutkusuydu.
Ah…
Dikkatsiz gözler için Tom, değerli bir inciydi.
Bir de idealistti.
Sihir dünyasının bir değişime ihtiyacı olduğunun bilincine varmıştı. Safkan kültürünü ve İngiliz Sihir Yasalarını çok iyi çalışmış, birçok alanda kopukluklar ve ekonomik açıdan tamamen olanaksız yanlışlıklar fark etmişti. Safkanlar toplumun zengin kısmını oluşturuyorken, muggledoğumluların yüksek kademelere geçmesi neredeyse imkânsızdı. Muggledoğumlular sihrin özü ve gelenekleri adına hiçbir şey bilmezken, kendi kültürlerini peşlerinde taşıyıp, sihir dünyasına kabul ettirmeye çalışıyorlardı. Sihirli yaratıkların ezilişi ve toplumdan aforoz edilişi çok yakında sihir dünyasını kendine özgü bir Fransız Devrimine sürükleyecekti. Çocuklara küçük yaştan kara büyücüler kötü olarak öğretilirken, karanlık sanatlar her geçen gün, yasaklayıcı yasalarla tarihe gömülüyordu.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, halen savaşta olan muggleların, yasadaki boşluklara bakılırsa, sihirbazları keşfetmesi an meselesiydi.
Ve Tom bunu kesinlikle istemiyordu.
Yetimhanenin ona tek ve en büyük faydası, muggleların anlamadıkları şeylerden korktukları ve korktukları şeyleri yok etmeye çalıştıklarını öğrenmek olmuştu.
Salem Cadılarının yakılması, Sihir Tarihinde, bu gerçeğin en büyük örneğiydi.
Tom bir daha asla ama asla 'ucube' olmayacaktı. Kendini ve Sihir dünyasını korumak adına her şeyi yapacaktı.
İdealleri ve gücüyle herkesi hayran bırakıyor, mum ışığına uçuşan ateş böcekleri gibi etrafında pervane ediyordu.
Tom, geleceğin yetişen karizmatik lideriydi.
Tom Marvolo Riddle ise soğuk, kindar, ileri görüşlü, analizci ve manipülatif bir Slytherinliydi.
Medusa'nın evlatları, zehirli ve gururlu yılanlarla konuşabilmesi, asil Slytherin'in kanından geldiğinin bir işaretiydi.
İşte bu Tom'u diğer tembel, cahil büyücülerden ayrı kılan en kocaman detaydı.
Slytherin'in Varisi Tom Riddle, sanılandan çok daha özeldi.
Çataldili'nin sırlarını öğrenmiş, Gringotts'taki kısa bir kan ayiniyle Gaunt, Slytherin ve Peverell ailelerine ulaşabilmişti.
Bulanık Riddle, Güçlü Riddle, Dahi Riddle, Sınıf Başkanı Riddle, Karizmatik Baş Öğrenci Tom Riddle ve Slytherin'in varisi Tom Marvolo Riddle…
Dehasıyla Salazar Slytherin'in asil görevini gerçekleştirmeye ve soyuna yaraşır bir varis olmaya doğru ilerleyen adımları çabucak atmıştı.
Sırlar Odasını bulmuş, Slytherin'in gizemli canavarı Basilisk'i bulanıkların üzerine salmıştı.
Korku dolu bakışlar… Titreyen eller… Solgun çehreler…
Ah…
Kanla yazılmış bir tehdidin bu denli keyifli bir kaos doğuracağını kim tahmin edebilirdi ki?
Ne de hoş…
Ancak Tom, gücünün bilincinde olduğu kadar politik oyunların da farkındaydı.
Yıllar içerisinde güvenilirliklerini korkuyla da olsa sağlayabildiği merkezi grup, ilk kuşak Ölüm Yiyenlerden, Sihir dünyasının en zengin, en soylu safkanlarından başka, sırrını bilen kimse yoktu.
Slytherin'in varisi olduğunu henüz açıklayamazdı.
Bu açıklama okuldaki yerini sağlamlaştırırken, diğer binalardaki popülâsyonun güvenini zayıflatırdı.
Ne yazık ki Slytherin'in kıymetli adı, korku ve güvensizlik yayıyordu.
Okulun ve öğretmenlerin gözdesi Tom Riddle, yıllarca emekle ektiği güveni henüz yıkmak istemiyordu.
Dehşetli Basilisk Slayzar'a verdiği emir, bulanıkların ölümü üzerine değil, sadece kısa bir süreliğine taşlaşmalarını sağlamak içindi.
Tom her ne kadar mugglelara dair olan her şeyden nefret ediyor olsa da, Hogwarts onun yuvasıydı. Değersiz birinin ölümüne sebep olup da okulun kapanmasına yol açmak istemiyordu.
Bunun yanında, kendine kabul ettiremese bile, amaçsız cinayetten henüz keyif almıyordu. Bulanıkları korkutmaktan her ne kadar zevk alsa da, esas istediği aptalların sihri kabul edip, sihir dünyasını tehlikeye atmamalarıydı.
Bir seçim yapmalarını istiyordu.
Ya sihirlerinden vazgeçip, sihir dünyasını tamamen unutacaklar ya da ailelerine kendi varlıklarını unutturup, gelenekleri özümseyeceklerdi.
Tom'un ikinci bir Salem Cadı Avı görmeye hiç de niyeti yoktu.
Ne yazık ki her şey istediği gibi gitmedi. Plan da ufak bir pürüz vardı.
Myrtle!
Kendini bilmez, mızmız Ravenclawlı, Slytherin'in canavarı dedikodularına ya da gece koridorlarda gezmenin yasak olmasına aldırış etmeden, Sırlar Odasının girişinde ağlıyordu.
Çok sevgili Basilisk Slayzar, Slytherin'in varisine boyun eğse de karşısına çıkan bu sesli ancak lezzetli yemeğe karşı koyamadı.
Bulanıkların tadının güzel olacağını ya da Slytherin'in Sırlar Odasını kızlar tuvaletine saklayacağını kim bilebilirdi ki?
Hiç kimse, Tom'dan başka…
Böylece Tom'un planlarında küçük bir değişlik oldu.
Aptal yarı-dev Hagrid ve onun tüylü arkadaşı Aragog okuldan atılırken, Okul Başkanı Tom Riddle, Okula Hizmetler Özel Ödülü'nü kazandı.
Ne talihsiz bir gelişme…
Tom ne düşüneceğini bilemiyordu.
Bir yandan sevinçliydi. Slayzar'ın cinayetini, düşmanı Akromantula'ya atmayı başarmıştı.
Diğer yandan koca bir sihir dünyası, Slytherin'in varisinin aptal bir Hufflepufflı olduğuna inanmıştı.
Sihirbazların gerçekten de sağduyu adına hiç bir şeyi yoktu.
Her neyse…
Tom'un ele geçirmesi gereken sağduyusuz bir sihir dünyası vardı.
Safkan takipçilerin karanlık sanatlarla dolu yasaklı, aile kitaplıkları; Hogwarts Kısıtlı Bölüm ve Sırlar Odasında gizlenen Salazar'ın özel kütüphanesi…
Tom karanlık sanatların sınırlarını zorlarken, ölümsüzlüğün yollarını da bulmaya çalışıyordu.
Altı yaşında atlattığı o koca travma, Böcürt'ünün kendi ölümünü göstermesine itmişti.
Tom Riddle, hiçbir şeyin ona zarar vermesine izin vermeyecekti!
Asla!
Buna Ölüm de dâhildi.
Garip…
Eğer Marvolo Gaunt'un yüzüğünün Diriltme Taşı olduğunu bilseydi, Ölüm Yadigârlarının peşine düşer miydi?
Ya da hazine avındayken Albus Dumbledore gibi Ölüm'ün oyununa gelip, bütün kontrolünü yitirir miydi?
Kim bilir?
Kesin olan bir şey vardı ki Tom Riddle ölümsüz olmakta kararlıydı.
Hortkuluk'lar en iyi çözüm gibi gözüküyordu.
Yetimhanedeyken yol açtığı, iki zorbanın ölümüyle sonuçlanan, bilinçli kaza sayılmazsa-
Ki kesinlikle hak etmişlerdi!-
İlk cinayetinin hamile annesini umursamadan terk eden babası olması pek de şaşırtıcı değildi.
Kanını takip ederek yola çıktığı aile tarihi onu bu eski viraneye, elli yıl öncesinin görkemli Riddle Malikânesine itti.
Tom kapıyı çaldı.
Dede, baba ve oğul aynı salonda dikildi.
Thomas Riddle, Tom Riddle, Tom Marvolo Riddle…
Ve biricik eş Mary Riddle… Tom'un sevgili büyükannesi…
Riddle'lar köyün aşağı tabakası tarafından anıldıkları şekilde, 'Zengin, züppe ve kaba' olduklarını bir kez daha kanıtlayıp, Hogwarts'ın gördüğü en parlak öğrenciyi, gücüyle bütün sihir dünyasını titretme kabiliyeti olan genci, kınayan bakışlarla süzdüler.
Slytherin'in Varisini, zenginliklerinin peşinde olmakla suçladılar.
Yanlış!
Her ne kadar Tom, insanları kullanmayı iyi bilip, okuldaki safkanları her fırsatta birkaç yüz Galleon eksik bıraksa da Riddle evine gelişinin parayla hiçbir ilgisi yoktu.
Tom o an planlasa sırf Slytherin'in varisini ailelerine katmak isteyen bir düzine soylu safkan bulabilirdi.
Riddlelar çok dikkatli değillerdi belli ki…
Tom'un para peşinde koşmadığını kıyafetinin ağırlığından ya da bileğindeki altın saatten anlayabilirlerdi.
Ne yazık ki Riddle'ların zekâ ya da onura dair pek bir şeyleri yoktu.
Thomas Riddle, oğlunu, böyle bir utancı Malikânelerine kadar getirdiği için aşağılarken, Tom Riddle çek defterine uzun bir rakam karalayıp, yetimhanede büyümesine izin verdiği oğlunun önüne attı.
Tom Marvolo Riddle ise üç Ölümcül Lanet ile soylu Riddle ailesini tarihten sildi.
Kader garip bir oyun oynuyordu.
Eğer, Thomas Riddle o gün torununun zekâ dolu gözlerine bakıp, akşam yemeğine davet etseydi, bir sonraki güne canlı, Riddle ailesi sonraki elli yıla tarihin en soylu muggleları olarak çıkabilecekti.
Cahil âdemoğlu…
O gün ilk kez Tom'un gök mavisi gözlerinde kızıl çizgiler belirirken, Slytherin'in varisi, Riddle'ların bütün mirasına ve elli yıl kadar sonra ayak bastığı bu eski eve sahip oldu.
Riddle soyadını hayatından çıkarma hükmünü verdi.
Ve aynı günün akşamı ilk hortkuluğunu yaptı.
Ölüm'ün soğuk kollarından kurtulmak adına kocaman, kanla kapılı, antik rünlerle dolu bir çemberin içinde soyundu.
En güçlü Cruciatus Laneti'nin dahi erişemeyeceği bir acıya katlandı.
İnsanın kendi ruhunu parçalamaya kalkması belli ki pek de kolay değildi.
Ama sonunda başardı.
Tom Marvolo Riddle!
O!
Sonunda ölümü alt etti.
Yerini yüzyılların en korkunç Karanlık Lord'u, Lord Voldemort aldı.
Ha ha ha ha! (kötülük dolu bir kahkaha)
Böylece yıllar sonra, sakin bir öğle vakti, Karanlık Lord ve Sağ Kalan Çocuk, yerde, bir et parçasından başka bir şey olmayan muggle'a dikkat etmeyip, bir zamanlar Küçük Hangleton köyünün soylu Riddle ailesine ait eski malikâneyi inceliyorlardı.
Marvolo, çocuğun zihninden geçenleri çok iyi biliyordu. Elli yıllık donmuş bir kızgınlığın etkisi, zihin duvarlarında ince bir çatlağa neden olup, hayatının ilk dönemlerini Harry'e sızdırmıştı. Geçmişinde yatan karanlık sırların, ikinci bir şahısta belirişi, daha öncelerinde basit bir Avada Kedavra ile sonlandırılıyordu. Şimdi ise, bu öngörülmez olay, çocuğu Tom Riddle'a hayran olarak yetiştiren Marvolo'yu, kendine kabul ettiremese de, sarsmıştı.
'Mükemmel Tom Riddle, kendi ailesi tarafından dahi istenmiyor.' Diye düşünebilir miydi?-
Saçmalık!
Lord Voldemort, ne zamandan beri geçmişi umursayıp, küçük bir çocuğun fikirlerini hesaba katıyor?!-
İfadesiz yüzünün ardındaki karamsar düşüncelerini bitiremeden, zihninde bir soru belirdi.
*Biz gerçekten de bir birimize çok benziyoruz, değil mi Marvolo?*
Doğru…
İki yetim… İki çatalağız… Akrabaları tarafından istenmeyen iki çocuk… İki 'Ucube'… Merdiven altındaki karanlık dolap ve karanlık çatı katı…
Marvolo, çocuğa gülümsedi. Çatık kaşlarını düzeltti ve bir elini dağınık saçlarından geçirdi. Zümrüt gözler anlam doluydu, Yakut gözler ise ruhunun yansımasına bakıyordu.
"Evet, küçüğüm… Bir birimize çok benziyoruz. Zaten o nedenle beraberiz. Birlikte dünyayı alt üst edeceğiz. Böylece değersiz yıkıntıların üzerinde sadece biz kalacağız."
Çocuk, belli ki Marvolo'nun kargaşa habercisi sözlerini pek anlamamıştı. Yine de arkadaşının eline yapışıp, parmaklarını birleştirdi.
Sanki gelecek fırtınanın onları ayırmasından korkuyormuş gibi…
Gereksiz bir çaba…
Çünkü fırtınayı Lord Voldemort yaratacaktı ve Harry Potter'ı arkada bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Harry, Marvolo'nun eski anılarının hala etkisinde, sessizce arkadaşının elini tutarken, Lord Voldemort asasının birkaç darbesiyle Malikâneyi canlandırdı.
Her şey geriye sarılmış bir film gibi harekete geçti.
Pencereler, tahtalardan kurtulup, camla kaplanırken, duvar kâğıtları tazelenip renklendi. Yılların tozu, lüks karolardan silindi, gümüş şamdanlar ışıldadı, avizeler aydınlandı. Geniş salonun karşısındaki koca şömine, sıcak alevlerle dalgalandı.
Birkaç dakika içerisinde Riddle Malikânesi eski görkemine kavuştu.
Ancak Marvolo'nun işi henüz bitmemişti.
Harry, örnek bir öğrenci gibi heyecanla dinlerken, Marvolo gerçekleştirdiği büyüleri açıklamaya koyuldu.
Önce sarsılmaz bir kafa karıştırma büyüsüyle Riddle Malikânesinin hatırasını köyün sakinlerinin korumasız zihinlerinden sildi. Muggle uzaklaştırma büyüsü ile Malikâne'yi Küçük Hangleton topraklarından sıyırdı. Malikâne arazisini tamamen içine alan bir görünmezlik büyüsü, cüretkâr büyücülerin meraklı gözlerini işe yaramaz kıldı. Sessizlik büyüsü, Güç bariyeri büyüsü, Kan Şeridi büyüsü, diğerlerini izledi.
Marvolo'nun asasından fırlayan düzinelerce yılan, gelecek tehlikelere karşılık gardiyanlık yaparken, her an fırlatılmaya hazır alev okları bariyerlere gizlenmişti.
Son olarak Karanlık Lord'un kendi çalışması olan, manipüle edilmiş bir Fidelius büyüsü sayesinde Malikâne'nin sır tutucusu, yine Lord Voldemort'un kendisi haline geldi.
Bir karanlık lordun korunaklı bir eve ihtiyacı vardı. Malfoy Malikânesi sadece hizmetkârlarını ağırladığı yerdi. Slytherin Kalesi, gelecek planlarıyla uyuşamayacak kadar tenha ve gizliydi.
Marvolo, muhteşem sanatının sonuna geldiğinde, Harry alkışlayıp gülümsemekten kendini alamadı.
Lord Voldemort, gerçekten de sihrinde ustaydı.
Frank Bryce'ın ölü bedeni kendini kırk kilometre ötedeki boş bir arazide bulurken, Marvolo sadık evcinlerini çağırdı.
Nerede, ne kadar güçlü büyü bariyerleri arkasında saklanmış olursa olsun, evcinleri sahiplerini daima bulurlardı.
Magnus ve Maggy, süper-sadık evcinleri, Malfoy'ların sahip olduklarına hiç benzemiyordu. Malfoy'lar her ne kadar lüks ve konforlu bir hayat yaşasalar da evcinlerine yastık kılıfı giydirip, ellerine ütü bastırmaktan çekinmiyorlardı.
Magnus ve Maggy ise göğüslerine Slytherin aile armasının basılı olduğu, gümüş çizgili bir üniforma giyiyorlardı. Sırtları dik, bakışları sertti. Zarif bir İngilizceyle konuşmalarının yanı sıra Latin ve yunanca da öğrenmişlerdi. Efendileri sayesinde birkaç çataldili cümle dahi biliyorlardı. Anlaşılan oydu ki yüzyıllardır Slytherin ailesine hizmet ediyorlardı. Salazar Slytherin'in torunu Serpens Slytherin yarattığı karanlık bir büyüyle sadık evcinlerinin ömrünü uzatmayı başarmıştı.
Lord Voldemort, tekrar görünce saygı çerçevesinden sıyrılmayan bir sevinçle kutladılar.
Ölmedikleri göze alınacak olursa Slytherin kanının devam ettiğinin farkındaydılar. Salazar'ın soyu hayatta olduğu sürece evcinleri yaşamaya devam edecekti. Bunun bilincinde Magnus ve Maggy, Efendilerine ait her şeyi, düşüşüyle birlikte, Slytherin Kalesine taşıdılar.
Slytherin Kalesi, Salazar Slytherin'in tam bir paranoyak olduğunu kanıtlayan antik bir kaleydi. Haritada belirmeyen bir adada kurulmuştu ve adaya girmenin tek yolu çatal diliydi. Salazar'ın soyundan gelen her kesin çatalağız olduğu ve Slytherin Hanesinin farklı safkanlarla evlenirken eski bir ruh bağı büyüsüyle ömürlerini bağlayıp, çataldili konuşabildikleri göze alınırsa gayet zekice bir plandı. Slytherin Hanesi, soyun devamına pek bir önem verdiğinden, Hane Başının Lord Slytherin unvanını alabilmesi için bir varise sahip olması gerekiyordu.
Dünyaya egemen olma planları arasında mükemmeliyetçi Tom Riddle, her ne kadar Lord Slytherin olmak istese de uygun kişiyi bulamamıştı. Kesinlikle aramamıştı. Yerine Lord Voldemort olmakta karar kılmıştı. Neyse ki Lord Voldemort'un daha fazla beklemesine gerek yoktu. Aynı kanı paylaştığı Hortkuluğu, çatalağız Harry Potter kısa bir ayin sonrasında Slytherin'in varisi olmaya hazırdı.
Marvolo, Slytherin Varis- Kan ayinini bir sonraki dolunayda yapmayı planlıyordu.
Lord Voldemort, sadık evcinleri Magnus ve Maggy'i selamladıktan sonra emrini verdi.
"Malikâneyi gizli odalar ve takip büyüleri için tarayın. Slytherin Kalesi kütüphanesindeki Büyücülüğe giriş kitaplarının ve Hogwarts üçüncü yılına kadar olan ders kitaplarının birer kopyasını, hazırlayacağınız kitaplığa yerleştirin. Yeni bir düello odasına ihtiyacımız olacak. Hogwarts Dersliklerinin bir kopyasını istiyorum. Riddle Malikânesine üç yeni evcini satın alıp, buraya getirmeden sadakat bağını tamamlayın. Diğer evcinlerini göreve başlattıktan sonra evcini büyüsünü aktive edin. Benim onaylamadığım hiç kimseyi evimde görmek istemiyorum. Anlaşıldı mı?"
Harry, Marvolo'nun emirlerinin sebebini pek anlamış olmasa da, evcinleri sorgusuzca başlarını eğdi.
"Evet, Efendim."
"Gidebilirsiniz."
Magnus ve Maggy hafif bir pop sesiyle yok olurken, Harry arkadaşına döndü. Marvolo, çocuğun meraklı ifadesine bakarak cevap verdi.
"Karanlık Lord'un varisinin eğitimsiz olmasını beklemiyorsundur umarım, küçüğüm… Hogwarts'a seni tecrübesiz bir halde göndermek cinayet olur. Diğer safkan öğrenciler, hayatları boyunca özel öğretmenlerden geçmişken, Varisimin geride kalmasını istemiyorum. Dumbledore, seni sihir dünyasından habersiz olarak görmek istiyor. Onun planlarına uymak, belaya davet çıkarmaktan başka bir şey değil."
Küçük çocuk, Marvolo'nun onu yetiştirmek adına yaptığı planları dinleyerek gülümsedi. Karanlık Lord'un bu denli ilgili olacağına kim inanabilirdi ki?
"Ne zaman derse başlayacağız, Marvolo?" diye sordu çocuk. Sesinden heyecanlandığı anlaşılıyordu.
Karanlık Lord iç çekti.
"Kendi becerime her ne kadar inansam da iki yıl çok kısa bir süre, Harry. Senin daha başka öğretmenlere ihtiyacın var."
Harry, dudaklarını hafifçe ısırıp, ürkekçe sordu.
"Diğer öğretmenleri nereden bulacağız?"
Karanlık Lord'un bütün kudretine rağmen, çocuğun güven eksiklikleri kendini belli ediyordu. Ona sabırla öğretmenlik yapacak birini nereden bulacaklardı ki?
Lord Voldemort, Sağ Kalan Çocuğa bakıp, zihninde geçenlerin farkında değilmiş gibi sırıttı.
"Azkaban'ı ele geçireceğiz!"
