Orta Galler, gece yıldızları apaçık yansıtan batıdaki sahilden, doğudaki şehir sınırlarına kadar uzanan geniş yaylaları, doğal dağ yolları, inişli çıkışlı tepeleri, uzun geniş koyları ve serin orman alanları olan bir bölgeydi. Birçok muggle'ın kamp çadırlarını alıp, gece sonsuza kadar uzanan gökyüzünde, yıldız ışıltılarını takibe çıktıkları, uçsuz bucaksız gibi görünen vadilere sahipti.
Cardigan Koyu'na vuran serin dalgalar, İrlanda Denizinin kokusunu, meşe ormanlarının sonbahar esintileriyle buluştururken, tabiat ananın vadiye verdiği egzotik havaya neredeyse sihirli denilebilirdi.
Gerçek sihri aramak isteyenler için ise, vadinin haritada görünmeyen bir noktasında, hiçbir muggle'ın ayak basmadığı kadim bir ormanlık bulunabilirdi. Yüzyıllar devirmiş fildişi renkte ağaçların, geniş gövdelerine, çağlar öncesinde doğayla bütünleşmiş Druid rahiplerinin çizdiği antik rünler, küçük ormana efsaneleri hatırlatan kudretli bir sihri damgalamıştı.
Ağaç köklerinden fışkırıp toprakta kalın örgüler gibi uzanan kızıl dallar, doğaya can veren kan damarlarını andırıyordu. Göz yanılgısı mı ağaçların hipnotize edici fısıltıları mı bilinmez, kızıl kökler sanki birer kalp atışı gibi gerinip, damarlı kollarını iç içe geçiriyorlardı. Uzun bakışlara inat sadece kişiyi şüpheye düşürecek kısacık anlarda sürünüyorlardı.
Güneşin çıplak dallar ve birkaç düşmek üzere olan yaprağın arasından kızıl köklere değişi, keskin bir ışık dalgasını hedef alan bir öğle vaktinde, ağaçlara yansıyarak alevleri canlandırırdı. Tabi bu eşsiz görüntüye her zaman rastlamak mümkün değildi. Alevler daha çok Litha bayramı olarak anılan sevinçli yaz gündönümünün birer hediyesiydi.
Tüm bu doğaüstü doğal ormanlığın en ilgi çekici noktası ise ağaçların ortasındaki geniş alanda gururla uzanan çemberdi. Kızıl dalları, tepesinde beyaz tomurcukları olan küçük bitkiler çemberin içinde usulca yükselirken, çemberin kenarlarında usta eller tarafından işlenmiş gibi duran beş dikili taş duruyordu. Taşların her biri güçlü rünlerle kazınmıştı. Dikkatsiz gözler dikili taşları eş zannedebilirdi ancak hünerli bir büyücü işlemelere bakıp her bir taştaki rünik yazıtın farklı bir ilahiyi anlattığını görebilirdi.
Çemberin birkaç metre altına gömülmüş kan kırmızısı güç taşının, Merlin tarafından kutsanıp, korkunç ejderhası Kilgharrah'ın alevleriyle dövüldüğüne inanılıyordu.
Çember, kadim bir ormana kurulmuş, Druid sihriyle beslenmiş, kudretli ve bir o kadar dehşetli ayinlere şahit olmuş bir ritüel odasıydı.
Ve şu an çembere bakan güçlü iki büyücünün esas ilgilendiği bir şey varsa o da çemberin sağladığı sihir kaynağıydı.
Olgun adam yirmilerinin ortasında güçlü ve aristokrat bir lordu andırıyordu. Geniş omuzları, uzun boyu, kaslı ancak zarifçe oturmuş bedeni ve dik sırtıyla, kralların soyundan gelen yakışıklı bir âdemoğluydu. Ancak kızıl gözlerinden yayılan dehşetli bakış ve dudaklarına oturmuş tehdit edici hafif gülümseme, bedeninden yayılan tüyler ürpertici güç ise tehlikeli biri olduğunu kanıtlıyordu.
Olgun büyücünün hemen yanında ormanı iri gözlerle inceleyen küçük bir çocuk duruyordu. Zümrüt güç taşları gibi parlayan, Avada Kedavra renginde yeşil gözleri vardı. Uzun saçları arkadan atkuyruğu olarak bağlanmıştı. Birkaç yaramaz saç teli, antik ağaçların dallarına hiçbir etki etmeyen hafif bir esintiyle savruluyordu. Küçük büyücünün bedeni de aynen arkadaşı gibi kudretli bir sihri yayıyordu ancak arkadaşının aksine onunki daha ham, daha kontrolsüz bir enerjiyi barındırıyordu. Bu demek değildi ki hiç kontrol etmeye çalışmamıştı, sadece Karanlık Lord'un sihri üzerinde daha bilinçli bir kuvveti olduğunu anlatıyordu.
Bu iki büyücünün adları Tom Marvolo Riddle ve Harry James Potter'dı. Karanlık Lord Voldemort'u ve Sağ Kalan Çocuğu yan yana görmek çok garip karşılanabilirdi ancak damarlarında aynı kan akan, aynı ruhun parçaları olan ve aynı zihne sahip olan bu iki kişinin ayrı kalmaya güçlerinin yetmemesi bir o kadar anlaşılabilirdi.
Ormanlık alana girişleri pek kolay olmamıştı. Karanlık Lord, büyüyle hareketsiz hale getirilmiş iri bir ayıyı kadim ormanlığa salarken, küçük çocuk usulca okşadığı tavşanı ayının ardından bırakmıştı. Birkaç küçük kafa karıştırma büyüsü hayvanların ormanlıktan çıkmasını engelliyordu.
Ağaçların sıklığından hayvanlara ne olduğu görülemiyordu ancak dalların aynı anda derin bir uykudan uyanırcasına titreyişi kadim ormanlığa sundukları kurbanların kabul edildiğini gösteriyordu.
Kurban verilmeden önce tehlikeli fısıltılarla yankılanan ormanlık, birkaç dakika içerisinde huzurlu bir mekâna dönüşmüş gibiydi. Bu da anlatıyordu ki ormanlık, iki büyücüyü sivri dallarıyla parçalamaktan, açık kökleriyle leş yığınına dönmüş bedenlerini kemirip, küçük otlarıyla büyücülerin kanlarını içmekten vazgeçmişti.
Güneşin batmaya yüz tuttuğu bu güzel Cuma gününde ise Karanlık Lord'un ve Sağ Kalan Çocuğun çok başka planları vardı.
Slytherin Lord'unun ve Varisinin uzun bir aradan sonra tekrar yeryüzünü onurlandıracağı bu ayin için Orta Galler'i seçmeleri hiç şüphe yok ki akıllıca bir fikirdi.
Druid Rahiplerine ait ormanlığın ortasında bulunan kutsal çember, dolunayı kolaylıkla hapsedebiliyordu. Muggle ziyaretçilerin yıldızları seyretmeleriyle gösterdikleri haklı hayranlık da kanıttır ki Druidler eski sihrin yardımıyla gökyüzünü daha berrak hale getirmeyi başarmışlardı. Ustaca dizayn ettikleri pagan rünleri atmosferin katmanlarını aşıp, ayın gümüşî kudretini yeryüzüne indirebiliyordu.
Anlaşıldığı üzere bu büyülü ormanlıkta bulunmaları hiç de rastlantı değildi.
Ve sihrin doğayla bütünleşip, heyecanla titreyişine bakılacak olursa kadim ormanlık alacakaranlığa varmadan, yüzyıllar sonrasında bir kez daha muhteşem bir ayine şahit olacaktı.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Harry, gözlerini önündeki sıra dışı doğa güzelliğinden ayırmayı başardığında arkadaşına döndü, gülümseyerek sordu.
"Bunu sen de hissedebiliyor musun, Marvolo?"
Küçük çocuk keşke Afrodit de burada olsa diye düşündü. Ne yazık ki Marvolo zarar görebileceğini ileri sürdüğünden, sevimli yılanı Malfoy Malikânesinde korkan evcinlerini yakalama oyunuyla bırakmışlardı.
Karanlık Lord, neyi kastettiğini bilse de çocuğun heyecanını bozmamak adına bilmezlikten geldi.
"Hissettiğim birçok şey var, küçüğüm. Hangi birini kastediyorsun?"
Mümkünse çocuğun gülümsemesi daha da genişledi. Kollarını kocaman açtı ve etrafında dönüp muhteşem doğayı bütünlüğüyle zihnine hapsetmeye çalıştı.
"Havadaki sihri… Çok güçlü… Tenimde geziniyor sanki… Sanki canlı… Burada olduğumuzun farkında…"
Çocuğun teorisini kanıtlamak istercesine, ormanın yüzyılları barındıran kudretli sihri, zümrüt gözlünün etrafında, küçük bir esinti gibi dolanıp, cüppesinin uçlarını savurdu. Saçlarını okşayıp, hassas tenini gıdıkladı.
Kısacık ömründe çocuk olmasına pek izin verilmeyen küçük büyücü, şakacı sihrin yaramazlıkları karşısında keyifli bir kahkaha attı. Parmaklarını görünmez sihir bariyerlerinden geçirip, cüppesini yapay esintiye eşlik ettirerek dönmeye devam etti.
Döndü, döndü, döndü ve en sonunda ulu beyaz bir ağaca çarpıp kalça üstü düşüverdi. Dikkatle dinlediğinde kudretli sihrin ve kadim ormanlığın, düşüşüne alayla sırıttığını duyabiliyordu.
Marvolo düşen çocuğun, kollarını birleştirip dudak büktüğünü gördüğünde sırıtmasına engel olamadı. Harry'nin geç olsa da çocukluğunu kabul edebilmesi iyi bir şeydi. Çünkü Hogwarts'a, birçok düşman gözle dolu kaleye gittiği zaman bir daha çocuk olmaya vakti kalmayacaktı.
Ayin için gerekenleri hazırlaması gerektiğini düşünürken, Harry'nin alnında beliren kızarıklık dikkatini çekti. Ağaç kendine saygısızca çarpan büyücüyü cezalandırmışa benziyordu.
Marvolo çocuğun düşüp küskünce oturduğu noktaya ilerleyip, yaralı alına parmaklarını usulca sürdü. Parmaklarında yoğunlaşan sihir, sessiz bir çataldili büyüyle aktif hale gelip, Harry'nin alnını iyileştirdi. Geride sadece yavaşça kaybolan bir pembelik kaldı.
"Yokluk Ormanı sihrinin seninle alay edişine aldırma küçüğüm… Yüzyıllardır tek bir ruh dahi ona selam vermemişken, senin gibi saf sihre sahip bir çocuğu görünce yaramazlıklarına engel olamadı." Çocuğun alnından elini çekip ekledi. " Hem ormanın sihrinin sana cevap verişiyle gururlanmalısın."
Harry, arkadaşının sözleriyle yanaklarına bir pembelik yayılmasından kendini kurtaramadı ancak gururlandı. Bir az önceki düşüşünü unutup hızla ayağa kalktı ve Marvolo'yla beraber ormanlığın ortasına doğru yürüdü.
"Burada neden Yokluk Ormanı deniyor, Marvolo?"
Marvolo çemberin içine girmeden eğildi ve cüppesinin yenindeki Slytherin ritüel bıçağıyla çemberin ortasında yer alan garip çiçeklerin, beyaz tomurcuklarını toplamaya koyuldu. Kırmızı dallara değmemeye dikkat ediyordu. İşine ustaca devam ederken, çocuğun sorusunu cevaplamakta gecikmedi.
"Yokluk Ormanı eski sihrin ve geleneklerin derinine dalmış insanları çeker. Bu ormandan beklentiler yüksektir. Buraya gelenlerin birçoğu ölümsüzlüğü, ölüyü yükseltmeyi ya da cehennemin yaratıklarını kendine bağlamayı arzulayan kudretli sihirbazlardır. Senin kadar saf bir sihre sahip olamayan yüzlerce cadı ve büyücü, Yokluk Ormanının kutsal çemberini kullanmak adına uzun yollardan gelir. Gördüğün çember, Druidler tarafından ayın ve yıldızların gücünü tam hapsedebilmek adına inşa edilmiştir, böylece olanaksız gibi görülen bütün sihirler güç kaynağını ölümsüz gökyüzünden alabilecektir. Sihirbaz, ormana adımını attığı an yargılanır, ölüm tehditleri yağdıran ulu ağaçlar, kan emici bitkiler ormanın koruyucularıdır. Saf bir sihre sahip değilsen ya da ayinin sonucunda Gaia'ya zarar vereceksen, Yokluk Ormanının sihri, zihnini esir alır ve gerçek hayatta saniyeler süren ancak zihninde çağlarca seni hapseden bir boşluğa, uzun ve bir daha asla uyanılmayan bir yokluğa sürükler. O sırada ulu ağaçlar sihirbazın bedenini dallarıyla yakalar, keskin dal uçlarıyla parçalar. Kökleriyle leş parçalarını yutar ve cani bitkileriyle bütün değersiz kanını emer. İşte yargılanıp değersiz bulunan bu sihirbazlar için burası Yokluk Ormanıdır."
Marvolo lafını bitirdikten sonra, gümüş, geniş bir kaba topladığı tomurcukları yere bıraktı. Onu sessizce dinleyen çocuğa döndü. Karşılaştığı görüntü, Harry'nin bazı gerçekleri henüz bilecek yaşta olmadığını ona hatırlattı.
Küçük çocuk kocaman açılmış gözlerle ağaçları izliyor, duyduğu en ufak çıtırtıyla sesin yönüne doğru ürpererek dönüyordu. Avuçları açıktı ve uzanmıştı. Gelebilecek saldırıya karşı kendini savunmaya hazırlanıyordu. Duyduklarından epeyi etkilenmişti. Belli ki korkuyordu.
"Harry?.."
Arkadaşının sesini duyduğu gibi çocuk haykırarak döndü ve hızla kendini Marvolo'ya doladı. Titreyen elleri beline sarılmıştı. Yüzü cüppesine gömülmüştü. Gözlerini sıkıca kapatarak fısıldadı.
"Mar – Marvolo? Orman beni yiyecek mi?"
Karanlık Lord, hayatı boyunca böyle komik bir soru duymamış olacak ki derin kahkahası ormanı kapladı. Çocuğun ani hareketindeki şaşkınlığından soruyla sıyrıldı. Bir elini otomatik bir içgüdüyle zümrüt gözlünün saçlarından geçirip, hafifçe okşamaya koyuldu.
"Ben yanındayken zarar görmene izin vereceğimi mi düşünüyorsun? Öyleyse beni henüz tanımamışsın, Harry. Hem sana saf bir sihre sahip olduğunu söylemiştim. Korkman için hiçbir sebep yok."
Küçük çocuk, arkadaşının okşayışlarıyla sakinleşmişti belli ki kollarını gevşetti ancak bırakmadı. Gözlerini açıp başını kaldırdı. Ölümcül Lanetle kutsanmış gözlerini Karanlık Lord'un yakut bakışlarıyla buluşturdu.
"Peki ya sen? Ya – ya orman seni cezalandırırsa?"
Marvolo, üstünlük taslayan bakışlarından ve omuzlarını diken güveninden hiçbir şey kaybetmeden cevap verdi.
"Gaia'nın değerli kılıp sihrin lordu olarak seçtiği Karanlık Lord Voldemort, onun yanında basit bir araçtan, bir hizmetkardan başka bir şey olmayan yaşlı ağaç parçalarından mı korkacak?! Fark etmedin mi Harry Potter? Karanlık Lord'un ormana adım attığını bilen ağaç dalları yüzyıllar sonrasında yeşeriyor. Kökler geriliyor. Çağlar boyu kimsesiz kalmış ormanın sihri heyecanla oynuyor. Yokluk Ormanı, kendini uzun bir aradan sonra canlandıran Gaia'nın Karanlık Lord'unu selamlamaktan başka bir şey yapmıyor."
Her kelimesiyle birlikte sözcüler ormanı harekete geçiriyordu. Her vurgusuyla ağaç dallarını usulca sallandıran esinti yerinde gürlüyordu. Marvolo kesinlikle haklıydı. Yokluk Orman'ı Lord Voldemort'u selamlıyordu.
Karanlık Lord ve Sağ Kalan Çocuk bu geceden sonra Slytherin Lordu ve Varisi haline geleceklerdi.
Esasında bir büyücüyü varis kılmak hiç de kadim büyülerle dolu eski bir ormana gidilmesi gereken zorluktaki bir ayin değildi. Ancak yapılacak ayin yüzlerce yıl öncesinde yaşamış çok güçlü bir büyücü, bir de Salazar Slytherin olunca işler değişiyordu.
Her büyücünün kendini Slytherin'e bağlaması kolay değildi. Marvolo Slytherin'in soyundan gelen bir aileye mensup olsa dahi söz konusu aile, Gaunt'lar, kendi deliliklerinde boğulup, Hane Lortluklarını ellerinden kaybedince, olgun büyücünün Lord Slytherin olması geçmişle bütünleşmiş bir mekânı gerektiriyordu. Varisi kılacağı Harry James Potter ise Salazar'ın hediyesi Çataldiline sahip olmaktan başka bir özelliği yokmuş gibi görünüyordu.
Tabi bu tam anlamıyla gerçek değildi. Harry ve Marvolo bilmeseler de ortak bir atayı paylaşıyorlardı. Peverell'ler… Anne tarafı Gaunt Hanesinden Tom Riddle, birçok kuşak öncesinden Cadmus Peverell'in torunuydu. Harry Potter ise Cadmus Peverell'in küçük kardeşi İgnotus Peverell'in torunuydu. Harry ve Marvolo birkaç köken uzaktan kuzen oldukları gibi, Peverell'lerin Slytherin Hanesinin bir kolundan gelmeleriyle, ikisi de Slytherin'in varisiydi.
Tabi Harry'nin veraset hakkı Marvolo'dan birçok kuzen uzaktı. Yine de bu bağ ayini kolaylaştıracaktı.
Peverell Kardeşlerin, ölümle tanışan Üç Kardeşin hikâyesindeki ünlü büyücüler oldukları da dikkate alınırsa gelecekte Harry ve Marvolo'yu birçok sürpriz bekliyordu.
Ancak Lord Voldemort bu gerçeklerden habersizdi ve Harry Potter, Yokluk Ormanıyla ilgilenmekle meşguldü.
Harry, Marvolo'nun ciddi cevabıyla titremesinden kurtuldu. Arkadaşını hayranlıkla izledi. Marvolo'nun her kelimesiyle birlikte havadaki sihir sanki derin nefesler alıyordu. Küçük çocuk gülümsedi. Arkadaşının Gaia'dan, sihrin tanrı ve tanrıçalarından bahsedişi onu daima etkilerdi.
Korkusundan tamamen sıyrılmıştı. Marvolo yanındayken kimse ya da hiçbir şey onlara zarar veremezdi. Arkadaşını serbest bırakıp sakince yere, kızıl köklerin üzerine oturdu. Kökler şaşırtıcı bir şekilde yumuşaktı.
Karanlık Lord'un daha önce de bahsettiğini hatırlıyordu ancak favori bir hikâyeyi dinlermiş gibi tekrar sordu.
"Gaia'nın seni seçtiğinden nasıl haberin oldu, Marvolo?"
Marvolo sırıttı. Çocuğun sihirle ve geçmişiyle ilgili anlattığı her şeyi sevdiğini biliyordu. Tom Riddle, Harry Potter'ın kahramanıydı.
"16 yaşındaydım. Sırlar Odasını açıp, dehşetli Basiliks Slayzar'ı bulanıkların üzerine salmıştım. Böylece kültürümüzü dışlayıp, geleneklerimizi hiçe sayan, bizi lanet mugglelara ifşa eden bulanıklardan kurtulmayı planlıyor, bunun yanı sıra oluşacak karmaşadan faydalanıp sonu kolaylıkla acılı bir ölümle sonuçlanabilecek, bir ölümsüzlük ritüelini uygulamayı planlıyordum."
Küçük çocuk dayanamadan araya girdi.
"Ama Marvolo, ya sana bir şey olsaydı?! Ya… ya ölseydin?.."
Marvolo, gümüş kabı tekrar aldı ve sessiz bir büyüyle tomurcukları ezmeye koyuldu. Çocuğa kendi kabiliyetinden emin, üstünlük dolu bir bakış atıp hiç lafı kesilmemiş gibi devam etti.
"Sırlar Odasının ortasına kanımla çizdiğim rünlerin içinde uzanmış, çıplak bedenimi, Gaia'nın adına kurban ettiğim basilisk yavrusu zehriyle kaplamıştım."
Basiliks efsanelerini ilgiyle okumuş olan çocuk, zehrin yandırıcılığını ve ölümcüllüğünü hatırladı. Yavru bir basiliske ait olması ölüm tehlikesini azaltmış olabilirdi ancak tendeki yangın etkisini kaybetmemişti.
Harry, içini çekerek "Acıtmış olmalı…" diye mırıldandı. Marvolo ise duymazlıktan geldi.
"Ruh emicinin kara pelerinini altıma sermiştim ve-
Son cümleyi duyan çocuk haykırdı.
"Ama Marvolo, ruh emicinin pelerininin yaratığın bir parçası olduğunu söylemiştin. Seni öpmeye hazır olan bir ruh emicinin bedeninin bir kısmını nasıl kopartabildin?!"
Marvolo, ezdiği tomurcukları yine gümüşten bir kupaya döktü. Fildişi beyazı rengindeki ulu ağaçlardan birinin yanına gittiği ve ağaç gövdesinde asasıyla küçük, derin bir yarık açtı. Yarıktan pıhtılanmış kana benzer koyu bir sıvı akmaya başladı. Ağacın özü kupayı yarımladığında olgun büyücü yarığı büyüleyip, kapattı.
"Bu başka bir günün hatırası. Şimdi, hikâyeye devam etmeme izin verecek misin?"
Küçük çocuk "Hım Hım…" deyip itaatkârlıkla başını salladı.
"Nerede kalmıştım? Ah evet… Dumbledore'un ankasından çaldığım gözyaşlarını, doğumtaşım yakut özüyle beslenmiş mürekkebin içine boşalttım. 'Eihwaz' rününü mürekkeple alnıma çizdikten sonra ayinin gerektirdiği kutsal kelimeleri söylemeye koyuldum."
Marvolo'nun her kelimesiyle, Harry'nin heyecanı artıyordu. Karanlık Lord ise sanki ölüm yiyenlerinden birini keyifle Crucio'luyormuş gibi sakince anlatıyordu. Yakut gözlü büyücü kupaya bir damla basilisk kanı ekledi. Porsuk ağacından özenle koparılmış bir dalla kupayı karıştırmaya koyuldu.
"Çataldilini kullanarak Salazar'ın korumasını garantiliyor, Gaia'ya saygılarımı sunup ruhumun parçalıyordum. Bedenim yanıyordu. Ruhum yanıyordu. Hücrelerimin her bir tanesi ruhumun bölünmesini hissedip acıyordu."
Harry'nin gözlerinden düşen bir damla gözyaşını Karanlık Lord asasıyla hapsetti ve kupanın içine damlattı. Küçük çocuk, ayinin neden gözyaşına ihtiyaç duyduğunu bilmese de Marvolo'nun anılarının yüküyle soruyu soramadı. Tom Riddle'ın acısı, onu da acıtıyordu.
Marvolo sakince gülümseyip, onu karşılayan tanrıyı hatırlamaya koyuldu.
" Yaşadığım acının her saniyesine değerdi. Yangına, zehre, ruhumun parçalanışına… Tüm bunlara rağmen Gaia'nın gücünün beni çevrelediğinin farkındaydım. Ölümsüzlüğe kavuşurken, ömrümün geri kalanını sihrin devamlılığına adadığımın bilincindeydim."
Olgun büyücü iksiri karıştırmaya devam ediyordu. Latin ve kelt diliyle karışık bir büyü mırıldandı ve küçük bir şişeden bir tutam kadar yıldız tozunu iksire savuşturdu. İksir koyu bir mavi bir renge bürünse de yıldız tozları bulanık karışımın arasından parıldayarak kendilerini belli ediyordu.
"Zihnimin ve ruhumun buluştuğu yerde, bağların ortasında, sihir özümün beslendiği noktada bir kapı açıldı. Acının yok olduğunu hissedip gözlerimi açtığımda artık ölümlerin diyarında olmadığımı biliyordum. Sisli, Malfoy Malikânesinin Balo Salonundan da büyük bir salonda uzanıyordum. Salonun kubbeli tavanında geniş pencereden güneşi görebiliyordum. Bilincim iyice yerine gelirken çıplak bedenimi bir giysi gibi saran karanlığı fark ettim. Karanlık gölgeler bedenimin etrafında dalgalanıyor, parmaklarımda oynaşıyordu."
Marvolo, cüppesinin cebinden büyüyle küçültülmüş bir kavanoz çıkarıp orijinal haline getirdi. İksirin olduğu gümüş kupayı görünmez bir güçle havada tutarken, kavanozu açtı ve hala sıcak olan bir Akromantula kalbini kupanın içine bıraktı. Kalp, iksire değdiği an erimeye başladı ve iksir iyice koyulaşıp karardı. Kupanın içinde belli olan tek şey yıldız tozlarıydı.
Basilisk ve Akromantula… Bir damla basilisk zehri ve taze, hala sıcak Akromantula kalbi… Bir birine düşman bu iki dehşetli mistik yaratığın uyum içinde iksirde buluşması garip bir keşif olsa gerekti.
"Her şey sessiz ve hareketsizdi. Orada olmamın bir amacı olduğunu, birinin huzurunda olmam gerektiğini biliyordum. İçgüdülerim etrafımda mutlak sessizlikte fısıldayan sihrin beni hazırladığını söylüyordu. Sihir, gerildi ve bana diz çökmemi emretti. Bu sesli bir emirden ziyade, zihnime ve sinirlerime hükmeden bir kuvvetti. Hızla diz üstü çöktüm ve bakışlarımı indirdim. Her ne kadar birinin önünde eğilmek gururumu zedelese de, hayatta kalma içgüdüm daha ağır basıyordu. Sihre hükmeden mutlak güçte tek bir saygısızlığa dahi yer yoktu."
Harry, hikâyenin içinde kendini öylesine kaybetmişti ki havanın iyice karardığından habersizdi. Ormanlıkta Marvolo'nun adımlarından ve konuşmasından başka ses çıkmıyordu.
Yokluk Ormanının kadim güçleri, ya çocuğun hayal gücünü desteklemek ya da Karanlık Lord'u kutsamak adına, Marvolo'nun bedenini çevreliyordu. Hikayenin akışına uygun karanlık gölgelerle, kudretli büyücüye tedirgin edici bir efekt veriyordu.
Marvolo, hazır olmasına çok az kalmış iksiri, porsuk ağacı dalıyla son bir kez saatin ters yönünde yedi defa çevirdi ve sessiz bir büyüyle karışımı sonlandırdı. Dalı gümüş kupadan çıkarıp havada durur halde bıraktı. Kupayı ise uçurarak çemberin ortasında dengeledi. Usul usul kendini gösteren yıldızlar ve dolunay, çemberin üzerinden iksire yansıyıp, antik sihri demliyordu.
"Bakışlarımı mermer tabana dikmişsem de göz ucuyla sisleri dalgalandıran şeffaf pelerini görebiliyordum. Başımı kaldırıp önümdeki kudretli varlığa bakmak istiyordum lakin bir İmperius Laneti altındaymış gibi kaskatıydım. Tanrısal bir güç beni bütün irademden alıkoyuyordu. Güce karşı savaşmak istiyordum. Nafile! Hareketsiz bırakılmak, irademin ve bilincimin elimden alınması en büyük korkum olsa da tanrısal varlığın yaydığı huzurlu sarhoşluk beni paniklemekten alıkoyuyordu."
Marvolo, son cümleyi içine duygusallık katmadan dile getirmişti. Ama Tom Riddle'ın küçüklüğünü hatırlayan Harry, bedenine rahatsız edici bir titremenin yayıldığını hissetti. Marvolo'nun zarar gördüğünü düşünmek, onun incinmesi ya da onu kaybetme korkusu, zümrüt gözlü büyücünün en dehşetli kâbusuydu.
Karanlık Lord, dünyaları yok etmekte, tüm varlıkları leş yığını haline getirmekte özgürdü, küçük çocuğun dünyası zaten olgun büyücüden ibaretti ancak Karanlık Lord'u kaybetme fikri en masum cümlede dahi yasaklıydı.
Henüz 10 yaşına basmamış bir çocuğun birine bu denli bağımlı ve sahiplenici olması, toplum tarafından pek de sağlıklı bulunamayabilirdi. Marvolo'ya, Karanlık Lord Voldemort'a, ailesinin ve milyonların katiline olan ilgisinin doğal bulamayanlar Harry'e içinde bulunduğu anormalliği istedikleri kadar açıklasınlar, Ölümcül Lanet gözlerinde parlayan çocuğun tek cevabı 'ucubeliğinden memnun oluşu' ile özetlenirdi.
Sihrin sınırlarında dolaşmış bilge büyücüler ise kopmuş ruhların birbirlerini arzuladıklarını, sihirlerin bir birini tamamladığını, zihinlerin tek bir puzzle parçası gibi kolayca oturduğunu söylerdi.
Tüm bu analizlerin çok uzak bir noktasında, çocuğun düşüncelerinin farkında olan Marvolo, gözlerinde alışılmaz bir ifadeyle gülümsedi. Uzanıp çocuğun saçlarını okşadı. Karamsar fikirlerle çatılan kaşlarını gevşetti.
Harry'nin ona olan koşulsuz ilgisi, kendisininkinden pek de farklı değildi. Her karanlık lord gibi Sağ Kalan Çocuğun yanında oluşunun getirdiği birçok farklı fırsat ve riski dikkate almışsa da Harry'e duyduğu sahiplik ve sorumluluk hissi diğerlerini geride bırakıyordu.
Marvolo, elini geri çekip asasını usulca avucunda döndürdü ve sessiz bir büyüyle havada görünmez iplerle tutturulmuş gibi duran geniş bir ayna yarattı. Anılarının bu kısmının sözlerle pek de açıklanamayacağını çok iyi biliyordu. Hayatındaki en gururlu ve en tatmin edici anısını, dolunayın en parlak olduğu saatte Slytherin'in Varisi haline gelecek çocukla paylaşmak istiyordu.
Asasını alnına değdirdi ve gümüşi, sıvı-gaz karışımı bir maddeyi alnından çekip aynaya bıraktı.
Bu hareketleri merak ve heyecanla izleyen çocuk, aynaya yayılan gümüşi maddenin iyice genişleyip, gittikçe netleşen bulanık sahneleri canlandırdığını görünce kalbinin daha da hızlı attığını hissetti. Göz atmasına dahi pek izin verilmeyen koca bir televizyonun karşısına oturmuş gibi, çocuklara has o garip keşfetme arzusuyla yüreği çarpıyordu.
(MARVOLO'NUN ANISI BAŞLADI.)
Ayna iyice netleşip beyaz bir noktayı görüntüledi. Nokta genişledi ve Marvolo'nun bahsettiği sisli, kubbeli salon haline geldi. Salonun tam ortasında siyah sislerle bürünmüş genç bir büyücü duruyordu. Siyah sisler, bir pelerin gibi bedenini sarmalanıyor, serin bir rüzgârda gezinirmişçesine tabanda dalgalanıyordu.
Genç büyücü diz çökmüştü, gözleri yerdeydi. Kesin bir kararlılıkla tabanı izlerken, ona yaklaşan tanrısal güce bakmamak adına büyük çaba sarf ediyordu.
Bahsi geçen tanrısal güç, insanoğlunun anlayışıyla daha kolay bütünleşmek adına, ete kemiğe bürünmüş, bir tanrıça olduğunu kanıtlarmış gibi doğaüstü bir güzellik ve zarafetle, Ölüm ve ölümsüzlüğün ara odasında, ölümlü dünyanın kemerinde, tanrıların kapı eşiğinde, potansiyeli çok yüksek olan bir büyücüye yaklaşıyordu.
Belirli bir amaçla attığı zarif adımlar tanıdıktı. Nice evrenlerin, paralel dünyaların ve dünyada bundan önceki yüzyılların dengesini korumak, sihrin aydınlık ve karanlık sınırlarındaki uçurumları eşleştirmek adına yeryüzünün lortlarını yeniden ve yeniden seçip, sihrin ve varlığın devamlılığını garantiye alıyordu.
Bu büyücüden önce Salazar Slytherin, Godric Gryffindor, Merlin, Morgana La fey, Gellert Grindelwald'a ve yüzyıllar içerisindeki birçok yüce cadı ve büyücüye benzer adımlarla yürümüştü. Ancak hiç birinde bu denli dehşetli bir potansiyele rastlamamıştı. Karanlık sanatların yaratıcılarından Slytherin dahi bu yoğunluktaki saf siyah bir sihir özüne sahip değildi.
Evet, Tanrıça Gaia bir kez daha dengeyi korumak adına güçlü bir büyücüyü kutsuyordu. Torunu Lady Hacate'nin ( Yunan Mitolojisi Sihir Tanrıçası ) yeryüzüne saldığı sihri kısıtlayıp, tanrıları unutan ölümlüleri sarsmak için yeni bir Karanlık Lord atıyordu.
Bütün tanrıların annesi olarak, bu görev ona aitti. Çünkü sihir mutlak bir güçtü. Varlığın, elementlerin ve doğanın devamlılığı yeryüzüne gizlenmiş sihirle mümkündü.
Tanrıça Gaia görünmez merdivenlerden usulca indi. Pelerini yerde sürükleyerek ilerledi.
Yerdeki sisleri peşinden kıpırdaştırarak genç büyücünün başında dikildi. Usulca, çok yavaş adımlarla büyücünün etrafında döndü. Ölümlü gözlerin hayal dahi edemeyecekleri izleri görüyordu. Geçmişi, bugünü ve geleceği…
"İlginç… Çok ilginç…"
Genç büyücü, Tom Marvolo Riddle, koca salonun boşluğunda yankılanan nazik sesi duyunca aniden irkildi. Bu denli nazik bir sesin, sihre İmperio Lanetini kullanır gibi hükmetmesi ne de garipti.
Tom, eğildiği yerden istese de başını kaldıramazdı ancak konuşabileceğinin bilincindeydi. Buna rağmen nazik ve kudretli sese 'neyin ilginç olduğunu' sormamak için dişlerini sıktı.
"Kız kardeşlerin basit bir ölümlünün kaderinde kararsız kalmaları ne de ilginç… Klotho'nun imzası bariz bir şekilde görülebiliyor. Lakhesis senin yoluna çıkmamaya karar kılmış. Hımm… Peki, ama Atropoz'dan nasıl kaçabildin? Neden kader iplerin görünmez bir geleceğe dolanmış, Ölümlü?"
Ölümlü, yeryüzündeki babasının basit muggle adını almış Tom, son soruya cevap vermesi gerektiğinin bir emir olduğunu, bedenini hapseden tutsak sihirden anlamıştı. Yunan mitolojisini hatırlıyordu ancak son soruyla ne kastedildiğini bilmiyordu.
Mitolojiden de anladığına göre 'Ses', Moirai'lardan bahsediyordu. Klotho, Lakhesis ve Atropoz, kader kız kardeşler olarak tanınıyordu ve Zeus'u dahi aşan bir güce sahiplerdi. Klotho, yaşam veren bir tanrıçayı temsil ediyordu, hayat iplerinin başlamasını sağlıyordu. Lakhesis, yazgıyı koruyordu ve hayat iplerinin uzunluğunu kontrol ediyordu. Atropoz ise ölümün habercisiydi, hayat iplerini sonlandırıyordu.
Eğer Tom cümleyi yorumlarsa, 'Ses', Klotho'yu rahatlıkla görebiliyordu. Yani doğumunu ve geçmişini, bulanık iplerden seçebiliyordu. Lakhesis'ten bahsederken kullandığı kelimeler, Tom'un ömrünün nasıl geçeceği ya da ne kadar uzun olacağının bilgisi dahilinde olmadığı anlaşılabilirdi. Esas ilginç olan element ise Atropoz'du. 'Ses', Tom'un ölümü hakkında bir şey göremiyordu.
Acaba bu da hortkuluk ayininin başarılı olduğu anlamına mı geliyordu? Büyücü içinde tatmin olmuş bir sevinç ve başarının verdiği keyifle sırıttı. Bir an geçmeden yüce bir gücün karşısında durduğunu hatırlayıp ifadesini maskeledi.
Tom'u yargılayan güç, kaderini okumaya çalışıyordu ve anlaşılan o ki net bir cevap alamamıştı.
" Ölümsüzlük ayini olumlu sonuçlanmış olmalı… Efendim."
Kararlı bir izlenim vermeye çalışıyordu. Saygı duyduğunu belirtmek istese de kendi karizmasını kanıtlamak istiyordu. Bu oyunu safkan lortlarla çok sık oynamıştı. Karşısındaki güç hafife alınmamalıydı ancak geleceğin Lord Voldemort'u ileride çok daha kudretli biri olarak dünyanın karşısına çıkacağından adı kadar emindi.
Ama önce ölümsüzlük diyarında onu yargılayan gücü alt etmek gerekiyordu.
Gaia, aldığı cevapla hiddetinin ilizyon bedeninden hırsla sıyrıldığını hissetti. Beklediği şey kesinlikle bu değildi.
"Basit bir hortkuluğun kaderin tanrıçalarını kandıracağını mı düşünüyorsun, ölümlü?! Saçmalık! Sihir, Tanrıça Gaia'nın bilgeliği, Lady Hacate'nin hediyesidir. Kendi eserimi tanıyamayacağımı mı söylüyorsun?!"
Tom, onu tutan sihrin gerildiğinin bilincindeydi. 'Ses', hükmetse, sihrin geriliminden ve saklı hiddetten boğulabilirdi.
"Bilmeden yaptığım bu saygısızlığı bağışlayın, Efendim. Lakin benim gibi basit bir ölümlü aradığınız cevaptan nasıl emin olabilir?"
Sihir gevşedi, hiddet usulca silindi, birkaç saniye evvel gri gölgelerle çevrilmiş koca salon, tekrar beyaz sise büründü.
Gaia, insan ilizyonunu sınamak istercesine derin bir nefes aldı. Onu tamamlamayan aciz beden kalıbı içerisinde sinirlerini rahatlattı. Ölümlü haklıydı. Ölümlünün kaderiyle oynayan çok daha kadim güçler vardı. Eğer bu ilginç gizemi daha da kurcalarsa, vaktinden önce uyandırılan bir hırsı üzerine salabilirdi. Gaia, güçlüydü ancak ondan üstün güçlerin olduğunu anlayacak kadar da bilgeydi.
Hem önünde duran büyücünün dolaşmış kaderi, bir başka tanrının hayatına bulaşacak kadar özel olduğunu gösteriyordu. Evet, Gaia'nın kararı kesinleşmişti.
"Kısa cevabın gizli hakikatlerle dolu, ölümlü… Benim bile bilmediğim bir sınavın pençesindesin. Tanrıça Gaia'nın sana tek tavsiyesi dikkatli ol. Kudretinin yetmeyeceği varlıklarla oynamak seni Hades'in dahi hayal edemeyeceği bir azaba sürükleyebilir."
Gaia ölümlüye neden tavsiyede bulunduğunu bilmiyordu. Yeryüzü için tanrıların varlığını hatırlatacak bir şövalye, bir sihir lordu seçmekten başka amacı yokken neden basit bir ölümlüye yardım etme gereksinimi duymuştu?
Tanrıça kendi düşüncelerinde, binlerce cevap arasında kararsızlık yaşarken, Tom karşısındakinin kim olduğunun artık bilincindeydi. Bedenine yayılan heyecan kaslarını titretirken, sevinç ve korku arası bir hisle derin derin solumaya başladı.
Onunla konuşan, onu yargılayan ve ona tavsiyede bulunan yüce varlık Tanrıça Gaia'ydı. Bu ne büyük bir onur!
Tom Riddle, özel olduğunu biliyordu ancak bu kadarını o dahi hayal etmemişti.
Toprak Anayla, bütün tanrıların ve tanrıçaların annesiyle baş başaydı, doğanın ve yeryüzünün tanrıçasının huzurundaydı.
Eski sihri, paganizmi, Wicca'yı ve safkan ailelerin gururla bahsedip aslında pek de bir şey bilmedikleri kadim dinleri araştırmıştı. Yüzyıllar öncesine ait sarılı ciltleri, küf ve yasak bilgi kokan eski kalın kitapları, azimle okumuştu. Atası Salazar'ın Sırlar Odasına sakladığı asırlık bilgeliği çözmeye başlamıştı ve daha bitirmesine yıllar vardı.
Bu kitapların hepsinin ortak bahsettiği bir mit vardı ki o da Tanrıça Gaia'nın sihrin lortlarını seçmek adına yüce sihirbazları ölümsüzlük diyarının kapısına çektiğiydi. Bu bazen acılı, bazen ruhu yıkayan, coşturan bir deneyimdi. Tanrıçanın sınavını geçemeyenler, hiçliğe bürünürken, sınavı geçenler Aydınlık ve ya Karanlığın Lordları haline geliyordu. Özellikle Salazar Slytherin, ilk Karanlık Lordlardan bir tanesi kendi deneyimi için ruhunu parçalayan acılı bir geçiş diye nitelendirmede bulunmuştu.
Ve şimdi Tom kendi geçişiyle buluşmuş gibi görünüyordu. Karanlık Sihir ona daima şefkatli yaklaşmıştı ancak bunun sihre hükmedebildiğinden mi kaynaklandığından yoksa sihir özünün kara büyüye daha da uyumlu olduğundan mı gerçekleştiğini bilemiyordu. Emin olduğu bir şey vardı ki bugün burada kara büyü için vardı. Aydınlık sihir onu bir an bile cezp etmemişti.
Aslında bir süre Biçim Değiştirme Profesörü, Yaşlı Keçi, Albus Dumbledore'un Aydınlık Lord olduğundan şüphe etmişti. Özellikle Karanlık Lord Gellert Grindelwald'ı düelloda alt eden Dumbledore, Merlin'in reenkarnasyonu olarak görülürken, sihir dünyasının ondan Aydınlık Lord diye bahsetmesi pek de şaşırtıcı değildi.
Ancak Dumbledore ona çizilen rol ile uyuşmuyordu. Aydınlık Lord konumundaki birisi için eski sihri savunması ve Hogwarts'ı paganizmin aydınlık yanıyla buluşturması gerekirken hala muggle yanlısı bir idealizm sergiliyordu.
Tarihteki bütün aydınlık ve karanlık lortların buluştuğu tek düşünce muggle – sihirbaz dünyalarının ayrı tutulmasıydı. Her iki yan da muggleların tehlikeli olduğunun bilincindeydi.
Konudaki tek ayrılıkları Kara büyücüler muggleları yok etmek isterken, aydınlık büyücüler sadece gizlemenin yeterli olacağını düşünüyordu.
Dumbledore ise ne gelenekleri geri getirmekten bahsediyordu ne de sihri korumaktan. Hala en iyi olduğu şeyi yapmaya devam ediyordu. Çevresindekileri manipüle ederken, muggledoğumluların cahil kalıp sihir dünyasını yok etmesine izin veriyordu.
Hayır.
Albus Dumbledore, Aydınlık Lord değildi.
Tom Riddle ise Karanlık Lord olmaya hazırdı.
"Kaderinin ipleri benim bilgeliğime kapalı, Ölümlü. Bu gizeme senin gücünün yetmeyeceğinden eminim. Basit bir ölümlü tanrıları aşacak bir sırrı barındıramaz öyle değil mi?"
Tom, basit olmadığını söylemek istedi, büyük bir amacının olduğunu, dünyanın görüp görebileceği en kudretli, en korkunç büyücü, en dehşetli karanlık lord olabileceğini haykırmak istedi. Ama yapmadı. Onu saran sihir ve kendini korumaya iten içgüdüleri bir tanrıçayı kızdırmasına engeldi.
Gaia ölümlünün etrafında usulca döndü. Elini hafifçe uzatıp, solgun parmaklarını büyücünün bedeninden yayılan siyah sislere, taze, kontrolsüz ancak yenilmesi zor sihre değdirdi.
Bariz bir gerçeği mırıldanırcasına…
"Ama sen basit bir büyücü değilsin. Hayır… Seleflerinin hayal edemeyeceği bir potansiyele sahipsin. Ne de saf bir karanlık seninkisi… Lady Hacate'nin cömertliğinin inkâr edilmez bir örneğisin."
Gaia, parmaklarını sisten uzaklaştırdığında, Tom, özüne dokunan kutsal varlığın da üzerinden çekildiğini hissetti. Tanrıçanın ruhunu coşturan sözleriyle gururluydu.
Nasıl olmazdı ki?
Ucube ve anormal diye anıldığı çocukluğundan bu yana çok uzun bir zaman beklemişti.
Potansiyelinin görülmesini, dehasının fark edilmesini ve her şeyden önemlisi kabul edilmeyi beklemişti.
Beklentileri gerçekliği aşmış, ölümlü dünyayı aşmış, onu bir tanrıçanın ayağına getirmişti.
Tom bir takipçi ya da hizmetkar değildi. Olamazdı. Kanında yoktu.
Dizlerinin ağrıdığının bilincindeydi. Diz çökmek onun tarzı değildi. Hiç yakıştığını da zannetmiyordu.
Tanrıça düşüncelerinin farkındaymış gibi araya girdi.
"Şu an nerede durduğunu biliyor musun, Ölümlü? Mryddin Emrys'in diz çöktüğü yerdesin. Morgaine Le Fay tam ayağını koyduğun noktaya korkuyla alnını değdirmişti. Ve atan Slytherin, yeşil gözlerini altındaki beyaz karoya aynı kararlılıkla dikip, Tanrıça Gaia'ya, Lady Hacate'ye ve Circe'ye son nefesine kadar bağlı kalacağına yemin etmişti."
Merlin, Morgana ve Salazar Slytherin… Daha kaç tane soylu büyücü bağlılıklarını sihrin devamına hizmetkâr kılarak aynı noktada eğilmişti?
"Seleflerin kadar iyi olduğunu kanıtlayabilir misin, Ölümlü? Neden Tanrıça Gaia'nın huzurunda olduğunu söyleyebilir misin?"
Tom hiç vakit kaybetmeden yanıtladı. Bu gayet basit bir soruydu ancak cevaplaması çok zordu. Sorunun cevabını bilirken, nasıl söyleyeceğinde kararsız kalmak esas engeldi.
"Bana sihri tekrar dengeleme fırsatı vereceksiniz, Efendim. Eski sihri ve tanrıları, doğanın gerçek güçlerini, elementlerin ve isimlerin kutsallığını hatırlatmama izin vereceksiniz. Karanlığın unutulmuş mısralarını, saf sihrin dehşetini, sihri tanımayanların, yıkmak isteyenlerin üzerine salma şansı vereceksiniz."
Tom Riddle, on altı yaşındaydı. Yazlarını yetimhanede geçiren, okul bursuyla kitaplarını alan bir öğrenciydi. En değerli hazinesi kitapları, bir de kanında yer alan soylu mirastı.
Ancak Tanrıçaya cevap veren kişi, o an hiç de basit bir öğrenciye, bir ölümlüye benzemiyordu. O an konuşan Lord Voldemort'tu ve yüzyılın en dehşetli karanlık lordu olma makamını sesindeki sarsıcı hükmedişle kazanmayı hak etmişti.
Gaia, ölümlünün saf sihirle ışıldadığını, etrafını bir giysi gibi saran siyah sislerin kelimelerindeki vurgulara eşlik ederek kabarıp, soluk aldığını gördü.
Sonunda potansiyelini kanıtlayacak bir ölümlüyle karşılaştığı için asırlardan beri ilk kez heyecanlıydı.
"Yapabileceğini mi sanıyorsun, Ölümlü? Sen, sihri taşımaya dahi hak kazanmamış birkaç muggle'a boyun eğen zavallı büyücü, ucube Riddle, anormal Riddle, Slytherin Binasına girmeye cüret etmiş bulanık Riddle, babasının dahi istemediği, annesinin doğumda ölümüne sebep olan öksüz Riddle, ölümcül bir yılanı masum çocukların üzerine salan kalbi kötülük dolu Riddle, sen mi hainleri dize getireceksin? Eski Sihri hatırlatacaksın ha?" dedi Gaia.
Tanrıça gücünü kelimelerine katıp yaptığı her alayla acıtıcı anıları gün yüzüne çıkarttı.
Tom, Tanrıçanın her yeni hakaretiyle hiddetinin göğsünde haykırarak şiştiğini, nefretinin damarlarındaki kanı kaynattığını, hırs ve kininin, sihrindeki bariyerleri aşıp bedenindeki her hücreyi karanlıkla doldurduğunu hissetti. Kimse onunla alay edemezdi, kimse ona hakaret edemezdi. Tersine cüret edenler cezalarını almışlardı. Evet. Evet. Almışlardı. Kimse Tom Marvolo Riddle'a kendini zayıf hissettiremezdi.
Asla!
Asla!
Asla!
Tom'un bedeninden kopan sihir Tanrıça'nın hükmettiği sarsılmaz bariyerleri bir çırpıda yıktı ve diz çökmeye zorlanan ölümlü büyücü, idaresini tekrar eline alıp, bilincine hükmetmeye başladı.
Hırsla ayağa kalktığında vücudunu saran siyah sisten giysi büyüdü, büyüdü ve koca salonun her yanı karanlık gölgelerle kaplandı. Kudret dengesi bir anda değişmişti ve terazinin ağır basan kesesinde Tom Riddle duruyordu.
"BEN Lord Voldemort'um. BEN Salazar Slytherin'in Varisiyim. BEN Kara büyünün efendisiyim. BEN sihir dünyasının Karanlık Lord'uyum. Amacıma ulaşmak için yeryüzünü küle döndürmem gerekse dahi başaracağım. Hâkimiyetimi inkâr eden aptallara gazabımı tattıracağım."
Tom, avuçlarını sanki Tanrıçanın boynuna dolayacakmış gibi sıkıp, gözlerini ilizyon güzelliğe dikti. Büyücünün dikkati sahte bedende olmasa da, Tanrıça Gaia gerçekten de Venüs'ü kıskandıracak bir güzelliğe bürünmüştü.
Gaia, ölümlünün cevabıyla tatmin oldu. Aradığı güç ve tutku buydu. Ölümlü, sadece Lord Voldemort olduğunu değil, içgüdülerini benimseyerek kara büyünün efendisi ve Karanlık Lord olduğunu da kabul etmişti. Ve yazgısına ulaşması, hak ettiği zirveye tırmanması için de kimliğini kabul etmesi gerekiyordu.
Sihir, gizemli yollarla çalışıyordu.
Yine de oyun bitmemişti. Gaia sorgulamaya devam etti.
Dudaklarını kapsayan kendinden memnun gülümseme, güzelliğini ve zarafetini kat be kat arttırıyordu.
"Hımm… Olabilir… Lord Voldemort söylediği her şeyi başarabilir. Peki ya sen, Ölümlü? Amacına ulaşmak için her şeyi yapabilecek misin? Karanlıkta kaybolmaya ve gerektiğinde kötülüğünde boğulmaya hazır mısın?"
Ölümlü, Gaia'nın onunla oynadığını bildiği halde kararlılıkla yanıtladı.
"İyi veya kötü yoktur. Sadece güç ve onu elde edemeyen zayıflar vardır." Dedi ve kanıtlamak istercesine tekrar ekledi. "Ben Lord Voldemort'um ve mutlak sihrin kudretine tekrar kavuşmak için her şeyi ama her şeyi yapmaya hazırım."
Sözcüklerin cesaretiyle Gaia'nın kesinliği de arttı. Bu kez gerçekten ciddileşti. İfadesi buzdan bir heykele dönmüştü, kelimeleri hançer gibi keskinleşmişti.
" Ruhunu parçalamaya hazır mısın? İnsanlığını kaybedip ölümsüz olmaya? Aciz bedeninden sıyrılıp, Tanrılara katılmaya hazır mısın?"
Bu kez sırıtma sırası Tom'daydı. Tanrıçanın neyi referans kıldığını biliyordu. Her hortkuluk yaptığında tekrar ve tekrar acılı bir delilikte kaybolacaktı. Her hortkuluk yaptığında insanlığını biraz daha kaybedecekti. Bir basit bir rakamdı, yedi ise ona gereken şeydi.
Evet.
Hortkuluğun verdiği acıya, cinayete, kaosa ve ölümsüzlüğe kesinlikle hazırdı.
"Hazırım, Efendim. Bu benim geçmişim, bugünüm ve geleceğim. Slytherin'in damarlarımda akan kanıyla mirasım." Sırıtması artarak ekledi. "Yeryüzünün şahit olduğu en dehşetli Karanlık Lord olacağım."
Tanrıça, büyücüye doğru yaklaştı. Elini uzattı ve parmaklarını Tom'un alnına birkaç santim uzaklıkta bırakarak son cümlelerini dile getirdi.
"Sen bu salona uğramış ilk lord değilsin, son olacak mısın?.. Umulur ki kendini kanıtlarsın, Lord Voldemort. Metis'in (Hikmet Tanrıçası) bilgeliği seninle olsun."
Gaia'nın avucu büyünün alnına kapandı ve ölümlü ruhu tekrar bedenine düşürdü.
Tom için ise sadece karanlık vardı.
(MARVOLO'NUN ANISI BİTTİ.)
Ayna hatıranın sahibine eşlik ederek siyah bir ekran halini aldı. Daha sonra gümüşi madde toplanarak olgun büyücünün asasına uçtu. Marvolo, anısını zihnine yerleştirirken, geride hayatının en heyecanlı dakikalarından birini yaşamış bir çocuk duruyordu.
Tanrıların varlığını öğrenmek kesinlikle heyecan vericiydi. Harry, sihrin varlığını öğrendiğinde de aynı kalp çarpmasıyla kalakalmıştı.
Ağzı hafifçe açık, gözleri iriydi. Zihninden geçen fanteziler, tanrıların verdiği olanaklar, bir çocuğun yarattığı sınırsız masallar, hepsi ona gecelerinin artık daha renkli rüyalarla dolacağını söylüyordu.
Marvolo'nun aynayı yok edip, yarattığı iki koltuktan birine yerleştiğini fark ettiğinde hızla ayağa kalktı ve diğer koltuğa sıçradı.
"Marvolo, bir tanrıçayla tanıştın. Harika! Öyle değil mi?! Korkmuş muydun? Heyecanlı mıydın? Hayır! Sen hiç bir şeyden korkmazsın." Diye Harry arkadaşını soru yağmuruna tuttu. Çok geçmeden aklına gelen yeni bir görüntüyle irkildi ve mırıldandı. "Peki, ya seni kabul etmeseydi? Acaba sana zarar verir miydi?"
Karanlık Lord, çocuğun sorularının farkında değilmiş gibi cüppesinin cebinden küçültülmüş bir paketi çıkarttı. Paketi büyüleyip genişletti ve iki koltuğun arasına yarattığı masaya yerleştirdi. Sıcak tutma büyüsü hala üzerindeydi. Kapağı açtığında pakete merakla bakan çocuğun yüzüne güzel bir gülümseme yayıldı. Evcinleri yine iyi bir iş çıkartmışlardı.
Marvolo'nun asasıyla bir birinden lezzetli görünen yemekler masaya yerleşirken, Harry sevinçle ellerini bir birine sürdü. Acıktığını yeni fark ediyordu.
Olgun büyücü sakince çatalı eline aldı ve evcinleri Magnus ile Maggy'nin hazırladığı bir Fransız yemeği olan Boeuf Bourguignon'ı tattı. Evcinleri her zamanki gibi iyi bir iş çıkartmışlardı.
Soruyu hiç ara verilmemiş gibi cevapladı.
"Heyecanlı olduğumu kabul ediyorum. Belki meraklıydım da. Ancak esas hissettiğim gerginlikti. Güçlü bir varlığın karşısında olduğumun ve söz geçiremediğim bir sihirle hareketsiz kaldığımın farkındaydım. Benim için daha önce tatmadığım bir deneyim olmuştu. Ve evet. Tanrıçanın istese bana zarar verebileceğini biliyordum."
Harry, ağzındaki lokmayı bitirdikten sonra takdirle sıraladı.
"Ama yapmadı. Çünkü sen harikaydın, Marvolo. Karanlık Lord olduğunu kanıtladığın gibi tanrıçanın seni yerde tutan bağlarından da kurtulmayı başardın. Gerçekten olağanüstüydün."
Karanlık Lord, kendi başarılarının bilincinde olsa dahi ister istemez gülümsedi. Masum bir çocuğun yargısız coşkusu, kişinin egosunu gerçekten şişirebiliyordu.
Uzanıp kırmızı şarabını yudumladı. Harry'nin önündeyse yaşı gereği balkabağı suyu duruyordu.
"Tanrıçayla tanışmak sarsıcı bir deneyimdi. Özellikle safkanların gizlice tapındıkları onbinlerce tanrı olduğunu biliyordum ancak tanrıçayla tanışıncaya kadar tanrıların varlığını sorguluyordum. Ayinlerdeki buluşma hikâyeleri bana hep sihrin bir ilizyonu gibi gelmişti. Yaptığım ayinden sonra ise safkanların neden geleneklere ve tanrılara bu denli bağlı olduklarını anladım. Tanrıları ve gelenekleri unuttuğun her dakika sihrin zayıflıyor. Hediyen değer vermedikçe ve bir güçle kutsamayınca kaybolmaya başlıyor. Sihrini tam olarak yitirmiyorsun ancak zorlu büyüleri de yapamıyorsun. Bakanlığın yasakladığı birçok karanlık büyü, büyücünün özünü sarstığından kara sihir olarak damgalanıyor. Tanrılara saygı duymayan aptal büyücüler neleri kaybettiklerinden habersiz önyargılarıyla sistemi yürütüyor. Muggle yanlısı ya da kan haini büyücülerin sihirlerini zayıflatması kesinlikle umurumda değildi. Ancak kara büyücülerin özgürlüklerini ellerinden almaları sihir dünyasını çirkinleştirdi. Tanrıçayla tanışmak bana zaten planladığım bir amacı kutsama olanağı tanıdı."
Harry, arkadaşının yıllarca süren çabalarıyla sihir dünyasının ve bakanlığın durumu hakkında bilinç geliştirebilmişti. Marvolo'nun anıları ve dersleri sayesinde safkan anlayışının, sihir dünyası politikasının farkındaydı. Bir çocuk, bir Karanlık Lordu yıllarca zihninde taşıyınca, ister istemez sihir dünyası gerçekleri hakkında yaşıtlarının ötesinde bir kültür edinebiliyordu.
Ancak bu demek değildi ki Marvolo'nun anlattığı her şey çocuğa mantıklı geliyordu. Harry, sihirbazların her hangi bir sihri nasıl yasakladıklarını bir türlü kavrayamıyordu. Sihir özgürlüktü, sihir sınırsızlıktı. Sihri yasaklamak dünyanın en saçma fikirlerinden biriydi. Biri nasıl olur da anlayamadığı bir güzelliğe sırtını dönerdi. Bu aynen Dursley'lerin Harry'den sırf büyücü olduğu için anlamsız korkularıyla nefret edişlerine benziyordu. Bakanlık da anlayamadığı sihirden korkup diğer büyücülerin hakkını elinden alıyordu. Tamamen saçmalık!
Bakanlığa ve otoritelere duyduğu kızgınlığı bir kenara koyup, arkadaşına bariz bir gerçeği kesin bir sesle dile getirdi.
"Yeryüzünün en korkunç, en dehşetli Karanlık Lordusun. Dahi ve akıl almaz bir şekilde ileri görüşlü bir stratejistsin. Sihir dünyasını tekrar hak ettiği görkemine kavuşturup, tanrıları ölümlü dünyaya indirebilecek biri varsa o da sensin. Sihir dünyasını tam anlamıyla ele geçirdiğin gün yanında olacağım. Sana, zaten ulaşacağın gelecek için yardım edeceğim, Marvolo."
Harry Potter, o an bir çocuktan ziyade olgun bir adam gibi konuşmuştu. Hisleri saygılıydı ve kelimeleri mutlak bir sertlikle çıkıyordu.
Karanlık Lord'un ve Sağ Kalan Çocuk'un karşılıkla oturup dünyanın geleceğini konuştuğuna kim inanabilirdi ki?
Lord Voldemort'un kendisi dahi böyle harika bir çocuğun, zaferi garantileyen altın fırsatın avuçlarında olduğuna inanamıyordu.
Sağ Kalan Çocuk'u karanlık yana çekmek adına manipüle edeceğini biliyordu ancak sadece gerçekleri dile getirmek güçlü bir müttefiki yanına çekmeye yetmişti. Harry'den hiçbir şeyi saklamamıştı ve dürüstlüğü meyvelerini veriyordu.
Karanlık Lordun sağ kolu kudretli bir büyücü olarak yetişiyordu. Sadakati ve idealleri adına dünyayı yıkmaya hazırdı.
Lord Voldemort'a kalan şey ise sırtını yaslayıp bu çığlıklarla dolu senfoniyi seyretmek kalıyordu.
Albus Dumbledore, geleceğin neler getireceğini bilse yediği o lanet limon şerbetlerinin içinde boğulurdu!
Karanlık Lord aklından geçen komik imgeyle sırıttı. Başını arka arkaya atıp filmlere konu olmuş kötü karakterler gibi kahkaha atmak istedi.
Yapmadı.
Küçük çocuğun bu saygılı sözlerinden sonra kahkaha atıp alay ettiğini düşündürmek olmazdı.
Böylece Marvolo gerekli olan tek şeyi yaptı.
Harry'nin zümrüt gözlerine bakıp aynı ciddiyetle cevap verdi.
"Yardım teklifini kabul ediyorum. Teşekkür ederim, Harry Potter."
Küçük çocuk arkadaşının ciddi sözleri ve keskin bakışları altında kızarıp başını eğdi. Marvolo'yla yetişkinlerin tarzında bir diyaloga girmişlerdi ve Harry, Karanlık Lord'un onu küçümsemeden dinlemesiyle bir şekilde sevinmiş, anlamsızca utanmıştı.
Neyse ki kızıl gözlü olgun büyücü, çocuğun kızaran yanaklarını kibar bir jestle görmezden gelmişti. Zaten zihninden şahit olduğu hisleri dile getirip Harry'nin içine kapanmasına sebebiyet vermek hoş olmazdı.
Marvolo boş tabakları ortadan kaldırdı ve asasını kaldırıp 'Tempus!' dedi. Havada belirmiş rakamlar saatin gece yarısını çoktan geçtiğini, üçe on kala olduğunu gösteriyordu.
Dolunay yılın en parlak ve en net halini aldığını kanıtlarcasına Yokluk Ormanının ortasındaki çemberin içine doğru ışıldıyor, ulu ağaçlar ayın yansımasıyla gümüşi bir coşkuyla yükseliyordu.
Marvolo asasını indirdi ve yerinden zarafetle kalktı.
"Zaman geldi, küçüğüm."
Küçük çocuk ormanın gizemli karanlığına bakıp yutkundu. Havadaki sihir birazdan olacaklardan haberdarmış gibi heyecanla dalgalanıyor, Yokluk Ormanının canlı olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.
Harry tedirginlikle terli avuçlarını cüppesine silip Marvolo'nun peşi sıra ilerledi. Karanlık Lord ayinin acıtıcı olmadığını söylemişti ve Harry arkadaşına inanıyordu. Yine de bilinmezin verdiği garip hisler çocuğun gerilmesine sebep olmuştu.
Olgun büyücü havada büyüyle duran kupayı aldı ve geride gergince bekleyen çocuğa döndü. Elindeki kupayı basit bir büyüyle karıştırırken Harry'nin tehlikeli bir şekilde ateşe ihtiyaç duymadan kaynayan iksiri bakışlarını kaçırmadan izlediğini fark etti.
"Heredem Praeteritorum. Geçmişin Mirasçısı İksiri. Sadece Druid rahiplerinin kutsadığı ulu ağaçların özüyle yapılır. Ağacın asırları aşmış olmasına dikkat edilir. Geçmişe ulaşmak istiyorsan geçmişten bu güne sihrini yitirmemiş kutsallıkları arayacaksın. Lefkó Thanátou, bitkisinin tomurcuklarının ezilmesiyle, toprağın bereketine kavuşulur. Beyaz Ölüm bitkisi, adından da anlaşıldığı üzere ölmüş bedenlerin esansını taşımasıyla ünlüdür. Slytherin'in esansını yakalamak istiyorsun beyaz tomurcukları yoğurup bir damla Basiliks kanıyla ıslatacaksın. Lord Salazar Slytherin'in bir Naga'nın soyundan geldiği söylenir. Çataldilinin mirasçısı olan Slytherin, imparator yılan basiliski kurtardığında çataldili büyüsüyle ödüllendirilip yılanların efendisi olarak kabul edildi. İksirdeki Basiliks kanıyla Salazar'ın büyüsünden bir örnek alıp Kemer'in ötesine daha kolay bağlanacaksın. Bir damla gözyaşıyla tanrılara dileğinin saygılı olduğunu kanıtlayacaksın. İksiri karıştırdığın dal porsuk ağacından olmalı. Porsuk ağacı ölümü ve yeniden doğumu sembolize eder. Ölü birinin varisi olmaya çalışıyorsun, porsuk dalıyla Slytherin'in ruhunu yeniden doğduracaksın. Ama dikkatli ol. Sihrin yasaklı ve bilinmez yollarında dolaşıyorsun. Necromancy, bir ölüm sanatıdır. Sen Slytherin'i diriltmeye değil esansını kopyalamaya çalışıyorsun. İstemeden kendi bedeninin egemenliğini kaybedip ruhunu ölününkiyle değiştirmek istemiyorsan iksire Akromantula kalbini bırakacaksın. Basiliskin en büyük düşmanı olan fantastik örümcek, Salazar'ın ruhunu zayıflatıp bu dünyaya bağlı kalmanı sağlayacak. Yıldız tozlarını da eklemeyi unutma. Ölümlü âlemin çok ötesinden ve gökyüzünün ışıltılı büyüsünden yararlanmak gerekir. Yıldız tozları dolunayın hükmünü kolaylaştırıp, gezegenlerin havada durmasını sağlayacak kudretli sihri yeryüzüne indirir. İksire hayat verir. Böylece hem ölümlü dünyayla hem de hayat bağıyla iksiri iki farklı diyara dengeleyeceksin. Son olarak iksire bakıp,-
Marvolo asasını kaldırdı, karışmayı bırakan kupaya doğru tuttu ve kesin bir sesle ekledi.
"Varices salutat mortificat et vivificat!* Diyeceksin. Slytherin'in Varisi olman için gereken iksir böylece hazır."
Harry, iksirin yapılma aşamasına pek dikkat etmemişse de içerdiği sembollerle epeyi etkilenmişti. İksir yapımının bu denli kompleks ve önemli olduğunu hiç düşünmemişti. Dursleylerde geçirdiği 'sevgi dolu' yıllardan da öğrendiği üzere yemek yapmak karmaşık ancak anlamsızdı. İksir yapımının da yemek yapımı gibi olmasını bekleyen çocuk kesinlikle şaşırmıştı.
Özellikle Marvolo'nun etkileyici açıklamasını dinlerken Hogwarts'taki en sevdiği derslerden birinin İksirler olacağı kesindi. Kim bilir?
Zümrüt gözlü büyücü, cüppesini çıkarttı. İnce tişörtünü de soyarak yanına bıraktı. Daha sonra pantolonu da diğerlerini takip etti. Geriye sadece ince ancak 'Harry Avlama' oyunu sayesinde hafifçe kaslı bedeni kalmıştı. Dokuz yaşını bitirmiş bir çocuk gibi durmuyordu. Daha küçük, daha savunmasızdı. Güneş görmeyen bir dolapta büyümek ona bu bedeni sağlamıştı. Neyse ki kemikleri görünecek bir durumda değildi. Marvolo'nun et yemesindeki ısrarları, Dursleylerin tersindeki çabalarından daha iyi bir sonuç sağlamıştı.
İç çamaşırıyla çemberin içine giren çocuk bedenindeki yaralara ve yanıklara bakmamaya çalıştı. Geçmişin şeytanlarıyla yüzleşmek istemiyordu. Çok geçmeden bir daha bu yaraları görmesine gerek kalmayacaktı. Marvolo'nun da açıkladığı üzere ayinle birlikte vücuduna yayılacak güç, yeni rolünün bir gereği olarak bedenini daha sağlıklı bir halde şekillendirecekti. Anlaşılan oydu ki soylu bir haneye varis seçilen kişi unvanının hakkıyla güçlü, zinde ve karizmatik görünmeliydi.
Hane kurallarını her kim yazmışsa biraz fazla önyargılıydı ama olsun. Harry sonuçtan kesinlikle memnun kalacaktı.
Marvolo'nun önceki yönlendirmelerine uyarak uzandı. Avuçları açık ve yere dönüktü. Dizlerini karnına çekerek ayak altlarının da tabanla buluşmasını sağladı. Altındaki Beyaz Ölüm bitkileri küçük ve kırılgan görünümlerine karşılık sertti ve ezilmeden çocuğun bedenini taşıyordu.
Ormanlığın serin havasının Harry'i üşütmesi gerekirken, küçük büyücü sanki dolunayın ve yıldızların yansımasını hisseder gibi sıcak ve sarılıydı. Bedeninin çıplaklığının bilincinde yeri kalmamıştı.
Bu sırada Marvolo, ellerini sihirle temizledi. Cüppesinin kollarını yukarı çekti. Slytherin Hanesinin yeni Lordu olarak Varisiyle bağlantıda kalması gerekiyordu. İksiri sürecek elleri bunun için yeterliydi.
Olgun büyücünün, varisine ulaşabilmesi için çembere girmesine gerek yoktu. Çemberin dışından da uzanarak ayini yönetmesi yeterliydi. Zaten ayin için de bu gerekiyordu.
Lord Slytherin olmasına çok az kalmış büyücü, varisi olacak çocuğun üzerinde parlayan gökyüzüne baktı. Ay, gezegenler ve yıldızların ışıltıları zamanın geldiğini hatırlatıyordu.
Marvolo kupaya işaret parmağını batırıp Harry'nin göğsüne, tam kalbinin attığı yere uzattı. Hala parmak uçarında kıpırdayıp dalgalanan iksirle küçük büyücünün kalbine mirası simgeleyen 'othala' rününü çizdi.
İksir amacı üzere Marvolo'ya etki etmezken, çocuğun teni yanmış gibi kızarmaya koyuldu. Ayinin sebep olduğu öbür dünyayla olan bağlantıdan mıdır yoksa vücudunu sarmalayan boğucu sihirden midir bilinmez Harry gözlerini kapatıp derin nefesler almaya koyuldu.
Marvolo parmağındaki iksiri art arda tazelerken sırasıyla sağ elin üzerine ateşi, sol ele havayı, sağ ayak üstüne suyu, sol ayağa ise toprağı simgeleyen sembolleri yerleştirdi.
Bu dört esas elementin sembolize ettiği güçlerin hayata gelip ayini savunmasını umuyordu.
Her elementi çizerken çemberde o elementi anlatan sütuna mırıldanıyordu.
"Slytherin'in Varisi, kutsal havanın rüzgârlarıyla geldi."
"Slytherin'in Varisi, kor ateşin yandırıcılığıyla geldi."
"Slytherin'in Varisi, bereketli toprağın iyileştiriciliğiyle geldi."
"Slytherin'in Varisi, derin suların dalgalarıyla geldi."
Sütunlardaki rünler enerjisini gökyüzünden alıp mırıldanmalarla aktive hale geliyordu. Elementleri tasvir eden her bir rün geceye kendi katıyordu.
Marvolo, bir kez daha parmağına iksir ekleyip çocuğun alnını 'Serpent' rünüyle damgaladı.
Elini yılanları ifade eden 'serpent' rününün tam ortasına bırakıp ritüeli tamamlayacak cümleleri söyledi.
"Slytherin'in onurlu kanı! Lord Marvolo Salazar Slytherin'in kutsal emrini kemerin ötesine taşı! Gel ve Salazar'ın soylu hanesinin nişanını, Dehşetli Basilisk'in imzası çataldilini taşıyan bu ölümlü büyücüyü yargıla! Hadrian Jameson Potter - Slytherin'e, Slytherin Hane Sihrinin kudretini bağışla! Salazar Slytherin'in Lordu ve Varisi, Gaia'yı, Lady Hacate'yi, Anne Sihir'i ve kadim Yokluk Ormanının ulu ağaçlarında kaybolmuş Druid ruhlarını selamlıyor."
Çataldilinde söylediği selamlamayla Marvolo Yokluk Ormanının ruhlarına hayat verdi.
Karanlık Lord Voldemort, Lord Slytherin oluşunu iliklerinde hissetti. Sihir bir varisi olduğunu algılayınca önceki varisi lorda dönüştürüyordu.
Hemen çemberin içinde ise ruhu, sihri ve bedeni değişim geçiren bir çocuk duruyordu.
Küçük çocuğun ruhu artık içinde Salazar'ın özünden barındırıyordu, sihri ölmüş büyücünün özüyle genişlemişti, bedeni kendini yeniliyor, her bir yaranın yerini sağlıklı ten alıyordu.
Geçirdiği bu dönüşüm acılı değildi ancak üzerine bastıran mutlak güç boğucuydu. Bu nedenle zümrüt gözleri sımsıkı kapalı çocuk derin nefesler alıp artık geniş göğsünü indirip kaldırıyordu.
Belki saatler belki dakikalar sonra ayin sonlandı. Yokluk Ormanının sihri sakinleşti, küçük büyücünün nefesleri rahatladı. Karanlık Lord, elini çekip ayağa kalktı. Gökyüzü usulca aydınlanmaya koyuldu.
Harry, gözlerini açtı ve ilk yaptığı şey bedenini incelemek oldu. Yaralarının kaybolduğunu görebiliyordu ancak değişimi anlaması için ayna gerekliydi.
Marvolo'ya dönüp soracaktı ki zihnini okuyan Lord Slytherin bir kez daha bir adım öndeydi. Çemberin hemen dışına uzun, geniş bir ayna yarattı.
Ömrünün en narin yıllarını güneş görmeyen bir süpürge dolabında geçirmiş, düzgün beslenememiş, zayıf ve çelimsiz Harry, ayinle birlikte ölüp çocuğun zihninin derinliklerini gömülmüş gibiydi.
Aynanın karşısında ise Slytherin'in Varisi Harry James Potter, bütün görkemiyle duruyordu. 12 yaşını aşmış gibi görünüyordu. Omuzları geniş, teni canlıydı. Zümrüt gözleri, yuvalarından sıyrılıp geceyi, çocuğun kudretini yansıtırcasına, ışıldatıyordu. Bedenine çizilmiş rünler teni tarafından emilmiş gibi kayıptı. Geride sadece soluk kızarıklıkları kalmıştı ki onlarda yavaş yavaş yok oluyordu.
Harry, kendini hayranlıkla seyrederken Marvolo araya girdi.
"Slytherin Kalesini keşfetmek istemiyorsun sanırım, varis yılan."
Harry, hızla geriye dönüp inkâr etti.
"Hayır, Marvolo. Kesinlikle istiyorum. Hadi gidelim."
Varis ayininin esas amaçlarından birisi de Slytherin Kalesini çocuğa geçiş verir hale getirmekti. Marvolo'dan kalenin görkemiyle ilgili hikâyeleri dinleyen Harry kesinlikle kaleyi görmek istiyordu.
Karanlık Lord'un büyüsüyle üzerinde basit ancak kaliteli bir cüppe beliren Harry, şaşkınlıkla 'Aaa!' dedikten sonra büyüyü fark etti. Arkadaşına memnun olduğunu ifade eden bir gülümseme attı ve aynaya son kez baktı.
Tanrılar ve Merlin! Harry Potter, tamamıyla harikaydı.
Yaşının gereğince kıkırdayıp sevinç dolu bir zıplamayla aynadan uzaklaştı. Ormanlığı temizlemeyi bitiren arkadaşının bekleyen koluna girip, Karanlık Lord'un onu bilinmez diyarlara sürüklemesine izin verdi.
Işınlanmışlardı.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Harry'nin Slytherin Kalesindeki ilk günü ne yazık ki pek de keyifli geçmedi. Ayinden ötürü sarsılan sihirlerini ve yorgun bedenlerini dinlendirmek adına on sekiz saati aşkın bir yenilenme uykusuna yatmışlardı.
Malfoy Malikânesini utandıracak değerli taşlarla dolu kapılardan geçen varis, Marvolo'nun emriyle kendini yatakta bulmuştu. Yastığa başını koyduktan sonra gerçekten de iyi bir uykuya ihtiyacı olduğunu anlamıştı.
Yenilenme uykusu esnasında başlarında duran Magnus ve Maggy, krallara layık yemekleri Lord ve Varise indirip, Kalenin tekrar sahiplerine kavuşmasını kutlamışlardı.
Slytherin Kalesinde görevli 56 evcini birer birer gelip Lord Marvolo Slytherin'i selamlamışlardı.
Selamlama esnasında evcinlerinin Lord Marvolo Slytherin yazılı bir tableti duvara asmasıyla çocuk aklındaki soruyu dile getirdi.
Ayin sırasında Marvolo, Harry James Potter demek yerine Hadrian Jameson Potter - Slytherin, Tom Marvolo Riddle yerine Marvolo Salazar Slytherin demişti. Bu değişime sebep olan neydi?
Karanlık Lord ise iki durumun bir birinden farklı olduğunu açıkladı.
"İsimler önemlidir. Sihirbazların isimleri kendi özlerinden bir parçayı taşır. Düşmanların kirli ayinlerini ve lanetlerini zayıflatmak adına aileler resmi, gizli ve sosyal adları kullanır. Senin gizli adın Hadrian Jameson iken resmi adın Harry James, sosyal adın Harry."
Harry anladığını belirtmek için başını sallayınca devam etti.
"Benim durumum ise farklı, küçüğüm. Muggle babamı hatırlatan Tom Riddle isminden anlayacağın üzere hiç de memnun değildim. Beni ismime bağlayan tek şey anne tarafımdan gelen gizemli Marvolo'ydu. Tom Riddle adını tarihe gömüp Lord Voldemort'a büründüm. Ancak bu da Karanlık Lord'u simgeleyen bir takma addan başka bir şey değildi. Ayin esnasında ismimin Marvolo Salazar olduğunu söyleyerek sihre yeni adımı kabul ettirmiş oldum. Gringotts'ta ve Bakanlıktaki dosyalardan Tom Marvolo Riddle adı silinip yerini Marvolo Salazar Slytherin alacak. Çok geçmeden Bakanlık Çalışanları ve bütün sihir dünyası asırlar sonrasında yeni bir Lord Slytherin ve Varis Slytherin olduğunu duyunca çok şaşıracaklar."
Daha sonra bir Karanlık Lord'a yakışan sırıtmasıyla ekledi.
"Dumbledore'un yüzünün alacağı hali kesinlikle görmek istiyorum. Ölüm yiyenlerime anı izleyip hatırayı getirmelerini emretsem iyi olur."
Marvolo'nun kötücül planlarına gülümseyerek başını sallayan çocuk bir anda aklına gelen düşünceyle heyecanlı bir biçimde sordu.
"Marvolo, ne zaman Gringotts'a gideceğiz? Bana ejderhalarla korunduğunu söylemiştin. Ejderhaları görmek istiyorum. Lütfen Marvolo?"
Lord Slytherin, Gringotts'a girip hem kendisinin hem varisinin hesaplarını ve finansal durumlarını kontrol etmesi gerektiğini biliyordu. Dumbledore'u iyi tanıyorsa, yaşlı keçi eline geçen ilk fırsatta kendini Sağ Kalan Çocuk'un sihirli gardiyanı ilan etmiştir bile. Büyüceşurada, Potter ve Black Hanelerinin vekilliğini yapan bir Dumbledore kesinlikle her zamankinden daha tehlikeliydi. İşin içine Varis Slytherin hesabı da girince Dumbledore, Büyüceşuradaki oyların yüzde otuzuna egemen olacaktı. Bu kesinlikle kabul edilemezdi.
Karanlık Lord, Black Hanesini hatırlayınca Harry'nin vaftiz babası sözde seri katil Sirius Black konusunu düşünmeye koyuldu. Çok yakında ele geçirmeyi planladığı Azkaban Hapishanesi en derin zindanlarından birinde Black'i barındırıyordu. Black'i Azkaban'dan çıkarmak ya da bırakmak riskli bir konuydu.
Black, Azkaban'dayken hiç kimse Harry üzerinde hak iddia edemezdi. Sahiplenici bir doğaya sahip olan Karanlık Lord'un zümrüt gözlü büyücüyü paylaşmaya hiç niyeti yoktu.
Harry Potter, Lord Voldemort'un hortkuluğuydu. Onun kanıydı. Onun ruhu ve zihniydi. Aynı atayı paylaşıp, aynı bedeni sahiplenmişlerdi. Harry, Marvolo'nun en büyük yatırımıydı. Bebekliğinden bu yana izlemiş ve beklemişti. İlk kelimelerine şahit olmuş, öğretmeni ve ustası haline gelmişti. Çocuğun ilk arkadaşıydı. Harry'nin elinden ailesini almış olabilirdi ancak ailesi haline gelmişti. Harry'nin bütün hayatını yıkan ve parçaları tekrar yerleştiren Marvolo'nun kendisiydi. Vaftiz oğlu yerine hain bir farenin peşinden deli bir intikam arzusu yüzünden koşan lanet bir büyücünün onun olanı çalmasına hiç niyeti yoktu.
Diğer yandan Sirius Black, Azkaban'dan çıkarsa Karanlık Lord güçlü bir müttefik elde etmiş olabilirdi. Ayin sayesinde Harry'nin resmi gardiyanı haline gelmiş olabilirdi ancak sihir dünyasının henüz Sağ Kalan Çocuk'u bırakmayacaklarını biliyordu. Kamuoyuna ve Dumbledore'a Black'i gösterirse, lanet sihirbazlar Harry'nin peşini daha kolay bırakabilirlerdi. Haksız yere suçlandığı ve ifadeyle yargılanmadan Azkaban'a düşen 'zavallı' Lord Black, toplumun sempatisini kazanıp Bakanlıkta daha olay yükselebilirdi. Tüm bunların yanı sıra Sirius Black, hapse düşmeden önce çılgın seherbazlardan biri olmasıyla ünlüydü. Güçlü bir büyücünün, ölüm yiyenlerine katılması iyi olabilirdi. Tabi önce Sirius'u karanlığa çekip, ona 'ışığı' göstermek gerekiyordu.
Karanlık Lord, düşüncelerinin kararsızlığında donuktu. Ta ki aklına zavallı bir fareden ona ait olan bir şeyi almak gelinceye kadar. Porsuk asasını gerçekten özlemişti.
Günün geri kalanının keyifli işkenceleri işaret ettiğine karar veren Marvolo, tehlike sözleri veren sırıtmasıyla Harry'e döndü.
"Korkak bir fareyi arıyorum, küçüğüm. Eğer hain fareyi yakalayıp bana getirebilirsen sana doğum gününde yavru bir ejderha hediye edeceğim."
Çocuk, inanamayarak arkadaşına döndü. Gülümsemekten yanakları acıyordu.
"Bu benim ilk görevim öyle değil mi, Marvolo?"
Marvolo, ciddiyetle cevap verdi.
"Aynen öyle, Harry. Tabi ki görev esnasında yalnız olmayacaksın. Seni izleyip güvenliğini sağlayacak birkaç ölüm yiyenimi de sana eşlik ettireceğim ancak bu görev sadece sana ait. Diğerlerinin acil bir durum haricinde sana yardım etmesi yasak. Bu seni yalnız bıraktığım ilk durum. Tehlikeli bir göreve hazır olduğuna emin misin?"
Harry yutkundu ancak sevinçliydi. Marvolo'ya yardım sözü vermişti ve arkadaşı ona ilk görevini veriyordu. Karanlık Lord'un güveniyle onurlandı. Görevi ne olursa olsun başaracaktı.
"Hazırım, Marvolo. Sana mutlak galibiyetle geleceğim. Ben senin yenilmez şövalyenim."
Kendinden emin sözlerle arkasını dönüp fareyi yakalamaya koyulacaktı ki aklına gelen soruyla durdu.
"Hımm… Marvolo? Farenin ismini söylememiştin, değil mi?"
Marvolo, çocuğun şaşkın ifadesine bakıp kahkaha attı. Sesi derin ve zengindi. Harry, kızarsa da gülümseyip saçlarını karıştırdı.
Karanlık Lord, ayağa kalktı ve Sağ Kalan Çocuk'a onu takip etmesini işaret etti.
"Gel, yenilmez şövalyem. Malfoy Malikânesine gidiyoruz. Lord'un hizmetkârlarını Crucio'larken- Ahem!- yani toplantıdayken sen de ilk görevini yerine getirirsin."
İki sihirbaz kalenin dışına doğru ilerleyip ışınlanmayı sınırlandıran bariyeri aşarken Harry konuştu.
"Yakalamam gereken farenin ismini hala söylemedin, Marvolo?"
"Peter Pettigrew. Korkudan saklanan acınası bir ölüm yiyen. Neden onu dövmemle onurlandığımdan emin dahi değilim."
"Ama Marvolo, sen ölüm yiyenlerini istediğin zaman zorla yanına ışınlatıp, uzaktan da öldürebilirsin. Bana neden ihtiyacın var ki?"
"Bir, bu görevle seni sınamak istiyorum. İki, ölüm yiyenlerimin onları sınırsızca kontrol edebildiğimi bilmelerini istemiyorum. Üç ve son olarak, korkak haini basitçe çekmenin hiçbir zevki yok, öyle değil mi Harry? Sen macerayı yaşarken, ben arkama yaslanıp izleme istiyorum."
Çocuk keyifle gülümseyip, arkadaşıyla şakalaştı.
"Slytherinli olduğuna emin misin, Marvolo? Biraz önce tam bir Gryffindorlu gibi konuştun."
Marvolo'nun şakasına cevap vermesini beklerken olgun büyücü düşünceli bir şekilde karşılık verdi.
"Hogwarts Binalarımızın bizi tasvir etmesi ne garip. Yakalayacağın fare bir Gryffindorluydu. Cesur ve maceracı olmak yerine korkuyla en yakın arkadaşına ihanet etti. Fare animagusu gereğince lakabı Kılkuyruk. Yanlış hatırlamıyorsam bu lakabı ona James Potter vermişti."
Bunu duyan Harry yürümeyi bırakıp ansızın yerinde ölü gibi dondu. Kelimelerini teker teker seçer gibi yavaşça sordu.
"Aileme ihanet edip yerlerini sana söyleyen kimdi? James ve Lily Potter'ın sır tutuculuğunu yapan kimdi, Marvolo?"
Lord Voldemort, saatin kaç olduğunu söylermiş gibi cevap verdi.
"Sihir dünyası bazen tamamıyla aptal olabiliyor. Bazen katil en savunmasız, en zavallı gibi görünendir. Senin kahramanca Lord Voldemort'u alt ettiğin, Sağ Kalan Çocuk seçildiğin gece sır tutucu Sirius Black, zavallı Pettigrew'u sıkıştırmış ve onunla birlikte muggleları da öldürüp seri cinayet işlemiş. Gerçek şu ki, Harry, korkak fare parmağını kesip 13 muggle'ı havaya uçurmuş. Kesinlikle Pettigrew'du."
Karanlık Lord'un cevabıyla Harry, kanının kinle kaynayıp sihrinin dehşetle bedeninden saçıldığını hissetti.
Pettigrew, yaşama hakkını yitirmişti.
Hain fare, sonunda yılanın midesindeki hak ettiği yerini alacaktı.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
*: Varis, ölümü ve hayatı selamlıyor.
