Küçük Yaramaz Hımhım'lar,
Kulağına Fısıldar,
Cennet Şarabı ve Kadınlar?
Ölümlü bir Bedenden Daha İyisi mi Var.
Gökyüzünün ötesinde, evrenleri bir silsile de yutan kara deliklerin birinde yıldızlardan daha büyük bir şatoda, uçsuz bucaksız koridorların ardında, derin mahzenlerin dibinde, zifiri kara bir kapı bulunuyordu.
Kapının ardında Büyük Kanyon'dan daha geniş, kocaman bir çukur, ortasında süt beyazı bir nehir akıyordu.
Çatlaklarından nice hayatların esansı süzülen duvarlarda kanyonun sahibinin gururla sergilediği kafatasları asılıydı.
Kafataslarının arasında deniz serpentlerinden birinin başı ve bedeni ayrılmış şekilde bir duvardan diğerine doğru çivilenmişti.
Jörmungandr'ın evlatlarından birinin kellesini bedeninden ayıran kişi, bu dehşetli muharebeden sağ çıkmış olacak ki en sonsuz denizlerin dibinde çürümeye bırakılmak yerine kanyonun başındaki koca bir dağı andıran tahtında rahatça oturuyordu.
Duvarlardan yükselir gibi net ama sessiz bir şarkıya eşlik ederek mırıldanıyordu.
Dizine başını dayamış güzel dişinin çıplak omuzlarını okşarken, erselik, pamuk tenli, genç bir oğlanın elinden belki de tanrıların ölümsüzlük sırrı olan kadim bir şarabı içiyordu.
Tanrılara yazılmış şarkılar eşliğinde dans eden ve gülen güzel yaratıkları izlerken, omuzlarına masaj yapan narin ellerin tadını çıkarıyordu.
Kendi cennetinin mucizelerinin eşliğinde keyifle kahkahalar atan adam, yakındaki pembe dudakların birinden kızıl şarabı yudumladı. Gençliğinin en taze döneminde olan güzelin yumuşak tenine düşen kızıl damlayı izledi. Eğilip o damlayı yalamasının önünde neredeyse hiçbir engel yoktu.
Neredeyse…
Bu muazzam zevk ve huzur anını ancak tek bir şey bozabilirdi. Ya da biri…
Ansızın zifiri kara kapı top vuruşunu andıran ağır bir gürültüyle açıldı. Kapının gıcırtısı kanyonu bir çığlık gibi yardı.
Efendi Ölüm, tahtta keyifle oturan adama tek bir bakış attıktan sonra elini usulca salladı ve güçlü bir rüzgâr kanyonla içindekileri silip süpürdü.
Basit bir ilizyonmuş gibi yok olan cennetin ardında zifiri kara kapıya yakışır küçük bir oda kaldı. Tahtında keyifle gerinen adam kendini ucuz bir sandalyeye çökmüş buldu.
Derin bir uykudan uyanırmış gibi gerindi ve sessizce Lord'unun emrini bekledi.
Cevap çok gecikmeden geldi.
"Ölümlü bir beden giymenin nasıl hissettirdiğini unutmamışsındır umarım."
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRY
Malfoy Malikânesi'nin Toplantı Salonunda elli kişiye rahatlıkça yetebilecek uzun, elegant bir masanın olduğu görülebiliyordu. Masanın iki uzak yakasında oturanlar kolaylıkla birbirlerini gördüklerinden, en fazla yirmi kişiyi kapsadığını iddia edebilirdiler. Ancak karşısında oturan rahatsız edici sihirbazdan uzaklaşmak isteyen biri masanın kolayca beş metre genişliğinde olduğunu söyleyebilirdi. Malfoy hanesinin soylu tarihinin lüks yıllarından bu yana Malikâneyi şereflendirmiş masanın bu enteresan oyunları için ne yazık ki net bir değere ulaşılamıyordu.
Gizemi çözmeye en yakın Malfoy Lordlarından biri, atası Corvus 'Eksantrik' Malfoy'un bu şaşırtıcı masayı üstün bir sihir gücü ve ilizyonla yarattığını dile getiriyordu. Anlaşılan o ki Corvus, masayı dizayn ederken eşyanın 'canlı' olmasına özen göstermişti. Bu sihir, Hogwarts'ın ünlü Seçmen Şapka'sına ya da Değişen Merdivenlerine yaklaşamasa da sınırsız sandalye, uzunluk ve genişlik kapasitesi açısından tam bir şaheserdi.
Malfoy hanesinin istenmeyen misafirlerini, bulanıkları ve Malfoy adına hakaret eden beş para etmez sihirbazları tekmeleyen sandalyeler, tabakları kaçıran masa ve kınayan işlemeleriyle Corvus Malfoy, eksantrik lakabının hakkını verdiğini kanıtlıyordu.
Tabi aynı Corvus, 14. Yüzyılda Karanlık Lord olarak sihir dünyasını karşısına alıp kimse tarafından ciddiye alınmayınca kendini öldürmüştü. Ama siz tarihin bu gizli sırlarını Malfoy'lardan kesinlikle duyamazdınız. Malfoy hanesi, ilk süpürgeyi satın alan ataları Julian Malfoy'dan, ilk renkli tüy kalemi icat eden Augustus Malfoy'dan kolayca bahsedebilirlerdi. Ancak söz Eksantrik Corvus'a geldi mi kaşlarını çatarak uzaklaşırlardı.
İşin merak uyandırıcı yanlarından biri de Malfoy'ların utançlarının Corvus'un garipliğinden mi yoksa başarısız bir Karanlık Lord olduğundan mı kaynaklandığını yüzyıllar sonra hala kimse bilmiyordu.
Malfoy'lar hala aynı masayı kullanıyorlardı ancak elegant masanın eskisi gibi sesli kınamalarına pek izin verilmiyordu.
Lucius Malfoy, aptal Hufflepuff'lı Sihir Bakanı Fudge'ın yanlış çatalı kullandığında 'Cahil, görgüsüz bulanık soylu!' olarak anılmasından gizli bir zevk alıyor olabilirdi ancak yüzyılların en korkunç Karanlık Lord'unu evinde ağırlıyorken, sihir dünyasını ele geçirme planlarını aşağılayan bir masada yapmak pek de sağlığa yararlı bir hareket olacağa benzemiyordu.
O kasvetli cumartesi akşamı belli ki Masanın gizemli tarihiyle kimse ilgilenmiyordu çünkü misafirlerde gergin bir havanın hâkim olduğu görülüyordu.
Lord Voldemort, dokuz yıllık bir aradan sonra 'en sadık takipçileri' olarak anılmayı seven ancak hizmetkârlarından başka bir şey olmayan Ölüm Yiyenleri ile ilk resmi toplantısını yapacaktı.
Bu toplantıda birkaç can alacağı, birçok hizmetkârına tekrar Cruciatus Lanetini tanıtacağı önceden belliydi. Karanlık Lord başarısızlığı ve hata yapmayı sabırla karşılamazdı.
Öğlenin bu aydınlık vaktinde, karanlık bir kez daha tırmanıştaydı.
Toplantı odasının tabana kadar uzanan geniş pencerelerinden sahte bir güneş ışığı usulca yansıyordu. Pencerenin dış pervazına çıtı pıtı konan mavi küçük kuş sihrin olağanüstü ilizyonlarından biriydi. Ağaç dallarının hafif bir rüzgârla ileri geri salınışı bu canlı resmin gerçekten de Malikânenin çevresini başarıyla ele geçirdiğinin bir ifadesiydi.
Politik simaların suikastı, muggle katliamı, sihir bakanını manipüle etme ve yüklü miktarda fonların Karanlık Ordu'ya bağlanacağı gibi konularda tartışmak istiyorsanız dış dünyayla bağlantısı koparılmış bir oda seçmeniz gerekecektir. Sahte pencere de gerçeğini aratmayan doğallığıyla görevini yerine getiriyordu.
Ne yazık ki ünlü masa ya da sanatkâr pencereler, odadaki sihirbazlardan hak ettiği ilgiyi göremiyordu. Sessizdiler. Odadaki yirmi kadar büyücü kısa birkaç cümlenin haricinde bir birleriyle diyaloga girmemişlerdi. Üç Ravenclawlı ve bir Hufflepufflı haricinde herkes Slytherinliydi ve ağızlarından çıkacak her bir kelimenin hayatlarına mal olabilecek ağırlıkta olduğunun farkındaydılar.
Karanlık Lord'u beklerken kimin dinleyeceği belli olmayan bir odada öne çıkmak istemiyorlardı.
Evan Rosier, zaman döndürücü hediyesiyle Karanlık Lord'un takdirini kazandığını ve ilk resmi toplantıda özel bir ödül alabileceğini düşünerek gerinen Antonin Dolohov'a karşı kinle bakıyordu. Kendi hediyesi, aynı günde saldıracak düşmanları gösteren muhteşem ayna, pek dikkat çekmeyince bir dahaki baskında bir – iki ağız sulandırıcı bulanıkla ödüllendirilecek gibi görünen Dolohov'u lanetlememek için kendini zor tutuyordu.
Mulciber Sr, Efendisinin gelmesini beklemeden ürkek bir evcinine Lord Malfoy'un en eski şaraplarından birini getirmesi için bağıran oğluna sessizce bakıyordu. Böyle düşüncesiz bir oğla sahip olduğu için tanrıları sorguladığı çok olmuştu ve dile getirmese de akraba evliliğinin kötü sonuçlar doğurduğu iddiasına katılıyordu. Haneyi saf tutmak için kuzeniyle evlenmişti ve bu harika birleşmenin sonucu ürün hatası bir büyücüyle sonlanmıştı.
Thorfinn Rowle, Lucius'un ofisindeyken gizlice aşırdığı karanlığın uç sınırlarında dolaşan bir kitabı okumaya çalışıyordu. Kişinin bağırsaklarını et yiyen canavarlara çevirecek çok güzel bir lanet bulmuştu ve ilk baskında denemek için sabırsızlanıyordu.
Walden Macnair, Sihir Bakanlığının cellâdı olarak dün kafalarını bedenlerinden ayırdığı üç vampirin kanıyla yapacağı gençlik ritüelinin planlarını beyninde sıralıyordu. Ritüel kesin bir sonuç vermese de büyücü ömründen beş seneyi azaltabildiği söyleniyordu. Yirmi yıl gençleşebilmesi için acaba kaç vampiri daha gebertmesi gerekiyordu? Hogwarts'tayken Aritmansi ( Sihirli sayılar ) yerine, Sihirli Yaratıkların Bakımı dersini alması hem kendisi hem de sihir dünyası için pek aklı başında bir seçim olmamıştı.
Yaxley, Baş Sekreter Dolores Umbridge'in İmperio Lanetine ihtiyaç duymadan da muggle ve bulanıkların kökünü kazmaya yatkın olduğu haberini Karanlık Lord'a iletmeyi umuyordu. Kardeşinin yanlış birkaç makalesi yüzünden Umbridge gibi… hımm… Sıra dışı bir cadının zarar görmesi gerekmiyordu. Bu fikrinde Dolores'in onu geleceğin sihir bakanlarından biri olarak gördüğü cümlesinin hiçbir etkisi yoktu. Kesinlikle!
Carrow kardeşler, Alecto ve Amycus, baskınların ne zaman başlayacağını bir an önce öğrenmek istiyorlardı. Kardeş kardeşe oynadıkları küçük bulanık oyunları haricinde şöyle eğlenceli bir ava çıkmayalı uzun yıllar olmuştu.
Cantankerus Nott, Karanlık Lord'un dönüşüyle Bakanlıkta nelerin değişeceğini düşünüyordu. Malfoy Hanesinin, Black'lerin gözden kayboluşunun ardından, en büyük rakipleri Nott, Zabini, Greengrass haneleri olmuştu ve buradaki en yüksek iddiayı Nott paylaşıyordu. Karanlık Lord'un sağ kolu olarak gücünü bir kez daha katlayan Malfoy'larla bir şekilde baş etmek zorundaydı. Ama nasıl?
Crabbe Sr. ve Goyle Sr. Düşünmüyordu. Sık akraba evliliklerinden dolayı beyin hücreleri gittikçe azalan bu iki hane aralarından belki de yüzyılların en iyi Zihnebend'ini çıkarabilirlerdi. Zihinlerinde dikkate değer tek bir düşünce yokken bir zihin saldırısıyla mücadele çok kolay olsa gerekti. Öyle değil mi?
Patrich Parkinson, kızı Pansy ile varis Malfoy arasında bir ön evlilik sözleşmesi imzalamayı planlıyordu. Bakanlıkta yüksek müttefiklere sahip bir büyücü, Büyüceşurada saygın bir Lord ve Karanlık Lord'un sağ kolu Malfoy'lar, Parkinson'ları sosyetenin zirvesine çıkartacaktı.
Avery Sr. Gözlerini boşluğa dikmiş, bilekliğine bağlı eski paslı bir anahtarla oynuyordu. Anahtarın üstünde 1942 yazıyordu. Elli yıla yakındır hiç çıkmadığından tende koyu bir iz bırakmıştı. Anahtarın sahibinin ise düşüncelerinde sadece demir parmaklıklarla çevrili küçük bir oda vardı.
Salondaki bu ölüm yiyenler, Karanlık Lord'un elitleri, Sihir dünyasının en soylu safkan ailelerinden geliyorlardı. Lord Voldemort'un aktif hizmetkârlarıydılar. Güce karşı zaafları ışığa yönelen ateş böceklerine benziyordu. Birkaç hırslı Slytherinli haricinde tembel ve gücün kendiliğinden avuçlarına konmasını bekleyen ileri görüşsüz sihirbazlardı. Kurnaz ve istediklerini elde etmek için ihtiraslı olabiliyorlardı ancak üstünlük inanışlarıyla her şeyi hak ettiklerini düşündüklerinden daha iyisine ulaşmaya çalışmıyorlardı.
Bulanıkların toplumda daha iyi bir yer edinmesinin önüne geçen, toplumsal sınıfları sonuna kadar savunan, Tom Riddle gibi başarılı bir öğrenciye sırf tanınmayan soyadından dolayı Bakanlık yolundan geri çeviren işte bu sihirbazlardı.
Tabi kendini iyiliğin yeryüzündeki temsilcisi sayan Dumbledore ve takipçileri de bu durumdan safkanlar kadar sorumluydu. Hogwarts'ın gördüğü en iyi profesör olabilecekken Dumbledore'un ön yargıları ve Slytherin adını taşıyan her şeye kötü diye bakışı Tom Riddle'ın önünü kesmişti.
Şimdi ise tüm bu safkanlar Lord Voldemort'un önünde eğiliyor, kendini Aydınlık Lord diye tanıtan Albus Dumbledore, Lord Voldemort'tan korkuyordu.
Dengeler nasıl da değişmişti…
Karanlık Lord'un gelişine korku ve sabırsızlıkla bekleyen ölüm yiyenler günün getireceklerinden habersizdi.
Karanlık Lord'un geri dönüşüyle eskisi gibi bulanık avı baskınlarına katılıp dehşet saçmayı umuyordular.
Ne yazık ki yanılıyordular.
Ancak henüz bilmiyordular.
Pencereden görünen sahte ağaçlar sallandı, masadaki işlemelerden biri dirseklerini masaya koyan görgüsüze duyulmayan hakaretler yağdırdı.
Kirli bir yastık kılıfı ve ütü bastırılmış elleriyle odada beliren evcini bir anlığına ölüm yiyenleri sarstı. Affedilmez lanetleri kolayca savuran, cinayetten çekinmeyen bu koca adamlar irkildiklerini kendi bilinçlerine dahi itiraf etmeden tersçe ürkek evcinini izlediler.
Evcini sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak ilan etti.
"Efendi Karanlık Lord Slytherin, Varis Slytherin ve Lord Malfoy!"
Lord Slytherin sözünü duyan herkes bir anda dikleşti. Efendilerinin Slytherin'in varisi olduğunu biliyorlardı. Yeni ortaya çıkan gizemli varisle kısa sürede Slytherin Hane Lortluğuna yükseleceğinden haberdardılar. Ancak Karanlık Lord'un yeni mevkisini duymak durumun ciddiyetinin bilincine varmalarını sağlamıştı.
Yüzlerce yıl aradan sonra sihir dünyası Lord Slytherin'e tekrar kavuşmuştu. Peki, bu gelecek için ne anlama geliyordu?
Bunu sadece zaman gösterecekti.
Ölüm yiyenler ve Karanlık Lord bir konuda hem fikirdi ki Büyüceşura Baş Sihirbazı Albus Dumbledore, yeni Lord Slytherin divanda hak ettiği yerini alınca, şaşkınlıktan limon şerbetlerinin içinde boğulacaktı.
Hizmetkârlar, düşüncelerinden sıyrılıp sihirle açılan lüks kapıya gözlerini diktiler. Efendilerinin odaya keskin bakışlarla adım attığını görünce hızla yerlerinden kalkıp başlarını eğdiler.
Kapıda önce Lord Voldemort göründü. Yılana benzer görünümü, solgun teni, uzun parmakları ve kızıl gözleriyle her zamanki dehşetli varlığından bir şey kaybetmediği fark edilebiliyordu.
Karanlık Lord'un üzerinde Slytherin hane renklerinin işlendiği bir cüppe vardı. Yeşil ve gümüş renklerinin siyahta elegant, yılanımsı kıvrak çizgilerle inişi Lord Slytherin'e hak ettiği asil görünüşü katıyordu.
Bedeninden yayılıp tüm odayı bir anda kaplayan sihri ise sanki on kat daha güçlüydü. Masanın sonunda oturan tek Hufflepufflı ölüm yiyen kendini kaybedip bayıldığında kimse ona bir bakış dahi atmadı. Smithson'ın zayıf kalbi hala atıyor olmalıydı.
Varis Slytherin ise sıradan görünüşünü Lord'uyla uyumlu cüppesiyle renklendirmişti. Kirli sarı saç ve basit mavi gözlerle Lordlarının yılanımsı görüntüsünden hiçbir yakınlığı bulunmayan çocuk, Lord Voldemort'un gençliğinde sarışın, mavi gözlü olduğu düşüncesini akıllara getiriyordu.
Çocukta ilgili ilgi çekici denebilecek üç şey vardı. İlk olarak Karanlık Lord'un omzunda tuttuğu eli ve varisin tamamen Karanlık Lord'a yaslanması, Ölüm Yiyenler için kesinlikle olağanüstü bir vakaydı. Efendilerinin birine dokunduğunu görmek ne kadar şaşırtıcıysa, birinin, özellikle bir çocuğun, bu korkutucu görünüşü ve tarihiyle dehşetli kâbuslara sebep olan Lord Voldemort'a kendini yakın tutması bir o kadar şaşırtıcı ve garipti.
İkincisi Varis Slytherin'in sihriydi. Ölüm Yiyenler, Efendilerinden gelen bir varisin güçlü olacağını biliyorlardı ama bir çocuğun bu denli sihirli olabileceğini akıllarından dahi geçirmemişlerdi. Özellikle bu yaşta böyle bir sihir hâkimiyeti epik bir durumdu.
Basit çocuğun son sıra dışı elementi ise gözlerindeki bakıştı. Bu çocuğun meraklı gözlerinin ardında gördüğü her şeyi kavrayan olgun bir adamın bilinci gizliydi. Sanki kişinin ruhunu okuyor da keşfettikleri onun için aşırı eğlenceliymiş gibi izliyordu. Sanki ilahi bir güç ona zihninden Ölüm Yiyenlerin en derin, en kirli sırlarını fısıldıyormuş gibi keyifle seyrediyordu. Bu rahatsız edici ve ürpertici bir bilgelikti.
Bu bakışa rastlayan ölüm yiyenlerden bir kaçı istemsizce gerilirken Dolohov yüzünün ifadesini değiştirmeden, tiksinen bir düşünceyi zihninin karanlık boşluğuna sızdırdı.
"Lord Voldemort'un varisinden bir ucubeden başka şey olması beklenemez…" diye geçirdi içinden. Efendisinin gücüne ve iradesine saygısı sonsuzdu ancak yılan duruşu ve sadisttik gözleriyle Karanlık Lord kesinlikle anormaldi.
Üzerinde Lordunun bakışlarını hisseden Dolohov saygıdeğer bir ifadeyle bakışını eğip sessiz bir selamlamada bulundu. Başını birkaç saniye sonra eğseydi Karanlık Lord'un ve Varisinin suratında ona karşı olan, ölümcül tehditler savuran ifadeyi fark edebilecekti.
Belki fark etseydi, saygısız düşüncelerinin yol açtığı yakın gelecekteki kanlı ölümünden uzun yalvarışlar sonrası kurtulabilirdi.
Lord Slytherin ve varisinin ardından odaya Lucius Malfoy girdi. Uzun platin sarısı saçları, buz mavisi gözleriyle veela soyunun hakkını verdiği görülüyordu. Tabi sihir dünyasında kendini bilen hiç kimse Lord Malfoy'a veela diyemezdi. Safkan olmasıyla gururlanan ve karanlık sanatlarda usta birine bir yaratığın soyundan geldiğini hatırlatırsanız, gerçek dahi olsa, asanın ölümcül tarafıyla karşılaşırsınız.
Lucius Malfoy hafife alınacak bir adam değildi. Karanlık Lord'un önündeki acizliği sadece Efendisinin kudretine aitti. Geri kalan sefil sihirbazlar aynı ayrıcalığı paylaşmıyordu.
Lucius da odadaki diğer ölüm yiyenler gibi özel Ölüm Yiyen cüppesinin içindeydi. Safkan büyücü her ne kadar kıyafetin sıradanlığından sıkılsa da bunu Karanlık Lord'a bildirmeyecek kadar zekiydi.
Esasen Lord Voldemort'un bu sıradan kıyafetle neyi vurgulamak istediğini tahmin edebiliyordu.
Basit bir siyah cüppeden ve kafatasını andıran maskesinden başka bir şey değildi bu. Kafatası maskesi, düşmanları ürkütmek ve ölüm yiyen ismine layık olduklarını kanıtlamak için iken siyah cüppe daha özel bir anlama sahipti.
Lord Voldemort, hizmetkârlarına siyah cüppe giydirerek emrindeki herkesi eşit kılıyordu. Safkanlık, soyluluk ya da üstün unvanlar Karanlık Lord'un hükmü altındayken kullanılamazdı.
Karanlık Lord'un emrindeyken soyunun 99. Safkanı değildin. Geniş topraklara ve binlerce vasala sahip bir Lord değildin. Gringotts'taki Galleon miktarın değildin.
Karanlık Lord'un emrindeyken sen bir hiçtin.
Lucius'un Chuck Plahniuk adındaki muggledan hiçbir şekilde haberi olmasa da, bu noktaya kadar aslında Dövüş Kulübü ideallerinden koparılmış anarşist bir filmin içinde olduğunu hayal edebilirdin. Ama yanlış.
Herkes siyah cüppe giyerken, Lord Slytherin hanesinin renklerini geçirmişti. Herkes sıradan iken Lord Voldemort elegant cüppesiyle dikkatleri çekiyordu.
Böylece odadaki tek üstün kudretin kendisi olduğunu kanıtlıyordu.
Anlaşıldığı üzere bir hükümdarın yüksek egosu ve haklı kendini öne çıkarma planından başka bir şey gibi görünmüyordu.
Ya da…
Lord Voldemort sadece zevksizdi. Kim bilir?
Tüm bunları düşünen Lucius sıradan cüppesiyle ilgili karamsarlığından kurtulup Karanlık Lord'un sağına yerleşti.
Lord Voldemort'un masanın başında yerini almasıyla birlikte uzun, dokuz yıllık bir aradan sonra Elitlerin ilk toplantısı başlamış oldu.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
"Benim sadık dostlarım" diye başladı Karanlık Lord, sesi odanın duvarlarında ve hizmetkârlarının gergince atan kalplerinde yankılanıyordu. 'Sadık' ve 'dost' kelimelerini vurgulasa da kendini bilen aklı başında bir kaç ölüm yiyen Karanlık Lord'un kendi zatından başka dostu olmadığını biliyordu.
"Sekiz yıllık uzun bir ayrılıktan sonra hepinizin bu kavuşma günü için nasıl umutla dolu olduğunuzu çok iyi biliyorum."
Karanlık Lord'un alay ettiğini bilmeyen Hufflepuff'lı Smithson içtenlikle gülümsedi. Bu aptal adamın elitler arasında ne işi vardı?!
"Beni bulmak ve sadık birer ölüm yiyen olduğunuzu kanıtlamak için çok çaba harcadınız. Zorlu yollardan geçip birçok engelle karşılaştınız. Ne yazık ki Lordunuza verdiğiniz yemini tutamadınız. Hüznünüzü ne iyi anlıyorum, dostlarım."
Efendilerinin aslında ne demek istediğini anlayanlar sıralarında kıvranırken Carrow kardeşlerden büyüğü hızla başını salladı. Bu akıllıca olmayan hareket Karanlık Lord'un dikkatini üzerine çekmesine sebep oldu.
"Öyle değil mi, Alecto?"
İlgi gördüğüne sevinen büyücü cevapladı.
"Evet, Lordum. Dönüşünüze nasıl sevindik bilemezsiniz. Yokluğunuzda kutsal görevimizi devam ettirmeye çalıştık ancak her zaman ki başarıyı yakalayamadık."
Kız kardeşi umarsızca ekledi.
"Aynı zevki kalmadı, Efendimiz."
Karanlık Lord alayla karışık ciddiyetiyle sordu. Kardeşlerin alayı yakalamayacağını biliyordu.
"Söyle sevgili Alecto, yokluğumda hangi kutsal görevi devam ettirdin?"
Ölüm yiyen göğsünü şişirerek cevapladı.
"Kız kardeşim ve ben Lordumuzun ve Salazar Slytherin'in asil görevini devam ettirmek adına bulanık ve mugglelardan son hızla kurtulmaya çalıştık, Efendim. Tam olarak 463 muggle, 15 bulanığın değersiz canını aldık. Babamın ölmeden önce gereksiz düşüncelerinden istediğimiz kadar ava çıkamadık ama döneceğinizi bildiğimizden yok ettiğimiz her lanet kişinin çetelesini tuttuk, Efendim."
Kız kardeş Amycus, arkasından hızla ekledi.
"Yaşlı adam bizden öldürmeyi bırakıp lanet bir Hogwarts öğrencisi gibi ders çalışmamızı bekliyordu, Lordum. Büyüceşura'ya girmenin görevimizden daha önemli olduğunu söylüyordu."
Alecto, babasından utandığını belirtmek istercesine bakışlarını eğip başını salladı.
Karanlık Lord'un bakışları keskinleşti. Kızıl yılan gözleri sanki alevlendi. Bir sonraki kelimelerinde alaydan eser yoktu.
Karanlık Lord sesini birkaç oktav yükselterek sordu. Doğru duyduğunu anlamak istermiş gibi…
"Alecto Carrow, Asil ve Pek Köklü Carrow Hanesinin varisi, hizmetini ve sadakatini bana adamış ölüm yiyen… Umulur ki yanlış duyduğumu iddia edecek bir kanıtın vardır. Lord Carrow öleli beş yıl olmuş ve sen bu zamanı Lortluğunu alıp Büyüceşura'daki haklı yerine oturmak, Karanlık Ordu'nun, Karanlık Sanatların yükselişine harcamak yerine 452 muggle ve 13 bulanığı öldürerek geçirdiğini söylüyorsun?"
Alecto, Efendisinin bakışlarından başarısının pek de takdir edilmediğini anlamaya başlarken, kız kardeşi Amycus sırıtmaya devam ederek araya girdi.
"Bu ayı da sayarsak 463 muggle ve 15 bulanık oluyor, Lordum."
Amycus Carrow adlı cadı Harry'e babasından aferin bekleyen küçük bir kız ile deliliğin sınırlarında gezen bir kadını çağrıştırıyordu. Gözlerindeki kana susamış ifade ve kesin övgü alacakmış gibi duran sırıtmasıyla tehlikeli biri olduğunu kanıtlıyordu.
Cadının kana susamış gözleri Vernon Dursley'nin, Harry'i aç ve kilitli bıraktığı uzun günlerdeki tatminkâr bakışlarını hatırlatmış olacak ki çocuk kendini fark etmeksizin Marvolo'ya yapıştırdı.
Sen bir de Bella'yı görmelisin, küçüğüm… Gerçek deliliği o zaman anlayacaksın. Diye sızdı Marvolo'nun kelimeleri Harry'nin zihnine.
Gelişigüzel sözlerine rağmen çocuğun omzunda sıkılaşan eli rahatlatıcıydı.
Karanlık Lord Carrow kardeşlerin sırıtan suratlarını birkaç acıtıcı Crucio ile bozarken, Harry birkaç saniye önceki hafif panik halinden kurtulup bedenini rahatladı. Marvolo yanındayken gereksiz şeyleri düşünmeye gerek yoktu.
Carrow Kardeşler lanetle birkaç defa daha yüzleşti ve Karanlık Lord, ölüm yiyenlerin çığlıklarından bıkmış olacak ki durdu. Odadaki herkese hitap ederek söze girdi.
"Birkaç hayati noktanın farkında olmadığınızı görüyorum. Burada toplanma amacımızın bilincinde değilsiniz sanırım. Ben, Karanlık Lord Voldemort, sadık ölüm yiyenlerimin karanlık sanatların her geçen gün biraz daha kısıtlanıp, sihrimizin ve özgürlüğümüzün bizden çalınmasını engellemesini beklerken, bazıları, birkaç yüz muggle'ı öldürerek muggle dünyasının bizi keşfetmesi riskine giriyor. Artık antik çağlarda değiliz. Hiçbir neden olmadan öldürülen 463 muggle'ın görmezlikten gelineceğini umuyorsanız yanılıyorsunuz. Dumbledore, muggle severler ve kan hainleri ne derse desin, kendi üstünlüğümüzü sağlamlaştırmadan muggleların bizi bulmasını göze alamayız. Ama hiç birinizin ciddi gerçeklerin bilincinde değilsiniz. Önce bunu önlememiz gerekiyor. Muggle tehlikesini tam olarak anlayabilmemiz için bir muggle'a ihtiyacımız var. Lucius."
Bir muggle'a ihtiyaç duymanın verdiği aşağılayıcılıkla ölüm yiyenler yüzlerini ekşitti. Ancak Karanlık Lord'un sözü kanundu ve hizmetkârların yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Hitap edilen büyücü saygıyla "Buyurun, Lordum?" dedi.
"En kısa sürede muggle üniversitelerinden birine gidip bir profesörü evine davet etmeni istiyorum. Gerekirse zor kullanabilirsin. Hiç kimseye, özellikle kameralara görünmemeye dikkat et ve muggle'a aşırı zarar verme. Geride bir not bırakıp muggle'ın ani bir tatile çıktığını anlat. Profesörün kendi yazısıyla olduğuna dikkat et, parmak izi bırakacak hiçbir şeye dokunma. Anlaşıldı mı?"
Bir muggle ile uğraşacak olmanın verdiği rahatsızlık ve Karanlık Lord'un sağ kolu olarak, böyle basit bir adam kaçırma işinin getirdiği keyifsizlikle Lord Malfoy sordu.
"Anlaşıldı, Lordum. Ancak… hımm… kameranın ne olduğunu öğrenebilir miyim?"
Sorunun cevabını diğerlerinin de merak ettiği belliydi. İfadelerine bakılacak olursa hiç biri kamera ya da parmak izleri hakkında bir fikir sahibi değildi.
Karanlık Lord birkaç saniye hizmetkârına baktı. Harry biliyordu ki Marvolo iç geçirmemek ya da ölüm yiyeni cahilliği nedeniyle lanetlememek için kendini zor tutuyordu.
"Daha sonra öğrenirsin, Lucius. Sen en iyisi görünmez olarak git. Muggle'ı bul, İmperius Laneti yap ve en yakın tuvalete götürüp, direk Malikâne'ye ışınlan. Bu adımları başarıyla uygulayabilir misin?"
Lord'unun tehlikeli bakışları altında yutkunan ölüm yiyen "Evet, Efendim." Demekle yetindi.
Ah, tatlı Bella, çılgın olabilirdin ancak görevini tam anlamıyla yerine getireceğinden daima emindim.
Harry, 'tatlı Bella'yı tanımıyordu. Marvolo'nun daha önce tatlı kelimesini kullandığını da hatırlamıyordu. Ancak olgun büyücünün şüpheli tonundan 'Bella'nın pek de tatlı olmadığını çıkarabilmişti.
*Bella?* Merakına yenik düşüp sordu çocuk.
Karanlık Lord bir yandan Dolohov'u dokuz yıl içerisinde ne yaptığı ile ilgili sorgularken, diğer yandan Harry'e yanıt verdi.
Bella… Bellatrix Lestrange. Black Hanesinin en genç kızı, Narcissa'nın kız kardeşi. Black'lerin sonsuza kadar delilikle lanetlendiğinin en bariz kanıtı. Onu seveceksin, Harry.
Harry, Narcissa Malfoy'un o üstün bakışlarından hoşlanmıyordu. Kız kardeşinin de onun gibi hor gören biri olmasını bekliyordu.
Marvolo, Dolohov'u zamanını Karanlık Ordu'nun başarısını garantileyecek icatlara ve bilgiye adadığını söylemesine rağmen lanetledi. 'Yeterli değil!' derken Harry de diğerleri gibi Crucio'nun azabıyla çığlıklar atan ölüm yiyenin bazılarından çok daha işe yarar olduğunun farkındaydı. Yine de varise ve Lorduna karşı toplantının başında yaptığı 'anormal' yargısı zihninden sızıp Marvolo'ya ve böylece Harry'e kadar ulaşınca çocuk ölüm yiyenin çığlıklarından arkadaşı gibi derin bir zevk alıyordu.
*Onunla tanışacak mıyım, Marvolo?* diye sordu çocuk.
Karanlık Lord'un daha önce birinden yakınlıkla bahsettiğini duymamıştı. Karanlık Lord bu basit sihirbazları, gücünün altında kıvranan hizmetkârlarını umursamayacak kadar yüceydi. Diğerleri Efendilerinin ayağının altında lanetlenirken, yanında durma hakkı sadece Harry'e aitti.
Tom Riddle kendi gizlediği narsizmiyle bir başkasının var olduğunu bilincine bir saniye dahi yerleştirmemişti. O özeldi ve diğerleri sadece zirveye ulaşırken kullandığı dekordu. Tom Riddle, ekolünü küçük bir bebeğin içinde kapana kısılmışken bulmuştu. Tom, Harry ile onun yaşamlarını birleştiren paralel çizgileri sayarken kehanetten daha güçlü bir yazgının önlerinde olduğunu biliyordu.
Bellatrix Lestrange'ı özel kılan neydi de Lord Voldemort tarafından dile getirilme onurunu kazanmıştı?
Ve neden Marvolo'nun ilgisinin bir anlığına dahi olsa başka sıradan bir isme kaydığını fark eden Harry'nin göğsünde unutulmuşluk hissi korkuyla çarpıyordu?
Eğer zaten çılgın olan aklının geriye kalan küçük sağlıklı kısmını da yokluğumda Azkaban Hapishanesinin cana yakın ruh emicilerinin eşliğinde kaybetmemişse bir haftaya kalmadan Bellatrix bizimle olacak, küçüğüm. Benim bu aptalların arasında emrimi bir an bile olsun düşünmeden başarıyla uygulayacak fanatik bir çılgına ihtiyacım var. İşte Bella, Lordunu sorgulamayı dahi ihanet sayan favori hizmetkârlarımdan birisi.
Bu cümlelerden sonra Marvolo kendi kendine konuşur gibi usulca ekledi.
Her Karanlık Lord'un uğrunda ölmekten çekinmeyecek fanatik çılgınlara ihtiyacı var, Harry… Biz dünyayı yönetirken birilerinin güçsüzlerin ruhunu söndürüp muhalif zihinleri lanetlemeye devam etmesi gerekiyor. İmparatorluklar ancak halk o gün lanetlenmediği günlerde sesini yükseltmeyip hala yaşadığı için şükrettiğinde uzun ömürlü olur.
Marvolo'nun bu zamansız gibi duran sözleri zümrüt gözlü küçük büyücünün kalbini rahatlatan sakinleştiriciler gibiydi.
Karanlık Lord, bilinçli ya da bilinçsiz, Bella bir ölüm kuklası diyerek, çocuğun kuşkularını silip atmıştı. Harry'nin kalbindeki bilinçsiz panik, Marvolo'nun diktatörce cümleleriyle dağıldı.
Kendini tutamadan kıkırdadı.
*Oh, Marvolo, sen tam bir karanlık lortsun…* Diyerek gülümsedi.
8 yıl içerisinde sadece 103 sihirli yaratığı katledebildiği için Karanlık Lord'un lanetiyle yerde kıvranmaya başlayan Macnair, Sihir Bakanlığı cellâtlığı tarihinde bir rekor kırdığını biliyordu. Efendisinin neden kızdığını anlayamamıştı. O, Cruciatus Lanetinin altında kıvranırken küstah bir veledin gülmesi içindeki canavarı alevlendirmişti.
Nerede, kimin huzurunda olduğunu düşünmeden asasını çıkarıp kemik kıran bir kara laneti, ona gülen çocuğun suratına hırsla fırlattığında hayatındaki en büyük aptallığı yaptığını lanetten bir saniye sonra fark etti.
İkinci en büyük aptallığı Hogwarts'tayken Aritmansi yerine Sihirli yaratıkların Bakımı dersini seçmiş olmasıydı ancak şu an için bunu düşünmeye zaman yoktu.
Karanlık Lord'un tek bir asa hareketiyle lanet kurşungeçirmez, sihirden bir bariyere çarpıp yok oldu.
Odadaki lambaları ve sahte pencereleri parçalara ayıran Karanlık Lord'un dehşet verici hiddeti Macnair'in kanını dondurmaya yetti.
Tüm bunlar birkaç saniye içinde olmuştu ve lanetin üzerlerine geldiğini fark eden Marvolo, beline sarılan çocuğu daha da sıkıca tutarak kendine yapıştırmıştı.
"Crucio!"
Affedilmez lanet Macnair'in bedenini acıyla doldurup sinir hücrelerini parçalarken zihnindeki bütün bilinç giderek kayboluyordu. Ancak Karanlık Lord küstah ölüm yiyenin kendisine olacaklardan habersiz bir şekilde aklını yitirmesini istemiyordu.
"Seni lanet hain! Varisime zarar vermeye ne hadle cüret edersin?! Cutis Viveret! Lorduna ihanet etmenin bedelini ödeyeceksin! Sectumsempra!"
Ölüm yiyen önce dehşetli acılardan geçirildi, sonra bedenindeki derisi canlı canlı soyuldu, en sonunda ise vücudundan geri kalanı kılıç darbeleriyle parçalandı.
"Bu aptal size bir ders olur umarım. Uzun geçen sekiz yılda Lord'unuza ettiğiniz sadakat yeminlerini, Bakanlığın sahte tehditlerine ve hayali bir özgürlüğüne sattığınızı unuttuğumu sanmayın."
Karanlık Lord'un kılıç gibi kesen kelimeleri odadaki büyücüleri korkulu bir girdaba sokup umutlarını bir ruh emicinin akşam yemeği gibi söküp aldı.
"Karanlık Lord, bağışlayıcı olabilir-" diye devam etti Lord Voldemort. Bu pek doğru bir saptama değildi. Karanlık Lord sadece cezayı geciktirirdi. Ancak bunu alelade dile getirmeye gerek yoktu. En düşüncesiz sihirbazın dahi bazen pembe anlamsız umutlara ihtiyacı olabiliyordu.
"… ancak asla unutmaz. Boşa geçirdiğiniz yıllarınızı tam bir sadakat ve dikkatle görevlerinizi tamamlayarak karşılasanız akıllıca davranırsınız. Yoksa… en koyu, en dip zindanların birinde sizi unutacağımdan emin olabilirsiniz."
Aynı sizin beni unuttuğunuz gibi… cümlesi söylenmemişti ama haklı suçluluğu hisseden odadaki herkesin aklından geçtiği kesindi.
Macnair ise ömrünün son dakikalarında bedeninin görünmez kılıçlardan geçirildiğini hissedecek kadar bilinçliydi. Yaşamak için ümidi kalmamıştı. Bir an önce ölmenin arzusuyla çığlıklar atıyordu.
Lord Voldemort, ölmekte olan bedene son bir bakış atıp düşündü. Birkaç haftadır planladığı bir iksir için yüklü miktarda taze kan gerekiyordu. Belki Macnair son bir kez daha işe yarayabilirdi.
"Magnus!" diye seslenen Lord Voldemort'a bir evcinin odada belirişi eşlik etti.
Saygıyla eğilen evcini üzerindeki lüks kıyafetlerle ölüm yiyenleri şaşırtmıştı ve bu şaşkınlık evcinin kesin ve düzgün bir İngilizceyle konuşmasıyla arttı.
"Buyurun, Lord Slytherin?"
Lord Slytherin yerde kıvranan haine bakmadan emretti.
"Bu haini huzurumdan al, kanını bedeninden tamamen ayır ve bozulmazlık büyüsü altında ofisime bırak. Geri kalan leşi Afrodit'e ikram et."
Hanımefendi Afrodit, karanlık büyüyle yakından ilişkisi, Harry ve Marvolo'nun güçleriyle, sevimlilikten sıyrılıp korkunç olmaya doğru ilerliyordu. Bu gerçek onu kesinlikle mutlu ediyordu. Kalın kıvrak bedenini yükseltip ölüm yiyenlere ve evcinlerine hınzırca tısladığı zamanlarda kahkahalarla gülüyordu.
Bu sevinçli durum her zaman avantaj sağlamıyordu. Büyük bedeni ve gücü nedeniyle Marvolo, Afrodit'in Yokluk Ormanı'na gelmesini yasaklamıştı. Yokluk Ormanının yüzyıllardır aç sihri yılanı kolayca ele geçirebilirdi. Marvolo, Afrodit'e ne olduğunu pek umursamasa da Harry'i üzmek istemediğinden, gelmekte direnen yılanı Malfoy Malikânesinde terör estirmeye bırakmıştı.
Güzel bir akşam yemeğinin gönlünü alacağı kesindi.
Evcini sanki bir bardak çay istenmişçesine "Emredersiniz Lordum." Dedi ve Macnair'den geri kalanlarla birlikte odadan ayrıldı.
İfadesiz bir maskeyi yüzlerine yerleştirmeyi başaramayan ölüm yiyenlerin gözlerinden dehşet okunabiliyordu. Diğerleri ise sessizlik içinde Lordlarının hiddetini söndürmesini bekliyordu. Bir sonraki kelimeyi düşüncesizce edecek aptalın ölümü neredeyse garantiydi. Karanlık Lord, kötü bir moda girmişken kendine Slytherinli diyen kimse araya girmezdi.
Marvolo hizmetkârlarına sınırsız tehditler savuran bir bakışın ardından zihninden varisine ulaştı. Küçük çocuğun, aptal ölümlünün ölüm şekliyle etkilendiğini biliyordu. Ama sanılanın aksine bu etki olumsuz değildi. Harry, aptalın kendine ve arkadaşına zarar vermek üzere olduğunun farkındaydı. Kızıl gözlü büyücünün varisi daima koruyacak olması bir kez daha kanıtlanmıştı ve çocuk arkadaşının ona sağladığı güvenle mutluydu. Aptalın ölüm şekli ise tam bir şaheserdi. Harry, Marvolo'nun sanatına hayran kalmıştı.
Çocuk olmanın verdiği içten heyecanla sordu.
"Marvolo, hain fareye gerçek acıyı tattırmam için bu büyüleri bana da öğreteceksin değil mi?"
Ne yazık ki sesli sorduğunu cümle ağzından çıktıktan sonra fark etmişti. Ölüm yiyenlerin garip bir şekilde ona baktığını görünce tedirginleşip arkadaşına yapıştı.
Ölüm yiyenlerden biri haricinde kimse Lord Voldemort'un gerçek ismini bilmiyordu. Varis'in baba ya da lordum demek yerine Marvolo diye seslenmesi farklı soruları akıllara getirmişti ancak kimsenin bu soruları dile getirecek cesareti yoktu.
Hatta aralarından bir kaçı küçük veledin Efendilerine ismiyle seslenme cüreti gösterdiğinden dolayı lanetlenmesi gerektiğine inanıyordu.
Marvolo ise sesli konuşmakla hata yapmadığını belirtmek amacıyla Harry'nin saçlarını okşayıp, en yaşlı ölüm yiyenin dahi ömürlerinde Karanlık Lord'dan bir kez bile duymadıkları yumuşak tonla cevap verdi.
"Sana istediğin her şeyi öğreteceğim, küçüğüm. Hımm, fare… evet. Bir başka haini gündeme getirmen iyi oldu." Ölüm yiyenlere dönüp devam etti. "Bu da bizi toplantının esas amacına getiriyor. Karanlık Lord'a ihanet edenler dışarıda hala nefes alıyorken sadık hizmetkarlarım Azkaban'da Efendilerinden ve ideallerinden vazgeçmedikleri için çürümeye bırakılmış. Bu kesinlikle kabul edilemez."
Lord Voldemort'un hiddet dolu cümleleri birer tos vuruşu gibi odanın duvarlarında yankılandı.
Bir sonraki bildirinin ne olacağını bilenler eski bir heyecanın yeniden içlerinde tutuştuğunu hissettiler. Alecto ve Amycus lanetten sonra kendilerini biraz da olsun toparlamış olacaklar ki gelecek görevin heyecanıyla sırıtıyorlardı.
Karanlık Lord birkaç saniye susup ifadeleri inceledi. Kelimelerinin tamamen işlemesini bekledikten sonra tekrar lafa girdi.
Avucunda usulca gezdirdiği asası her zamankinden daha canlı ve tehlikeli görünüyordu.
"Hainlerin gecikmiş cezalarıyla karşılaşması ve gazabımızla sonunda tanışmaları gerek, dostlarım, sadıkların aramıza dönüp özgürlüklerini ellerinden alanlara karanlığın yok ediciliğini bir kez daha hatırlatmaları gerek. Evet, dostlarım, doğru. Lord Voldemort'tan kaçarak saklanabileceklerini sananlar lanetlerin en acılarıyla ölecek."
Dünyayı ayaklarının altına alma planlarına henüz altı yaşındayken başlamış, onbinlerce sihirbazın lideri, tarihin en korkunç en kudretli Karanlık Lord'u hizmetkarlarına bakıp sözlerinin sinmesini bekledi.
Ölüm yiyenler Efendilerinin intikam vadeden sözleriyle titredi ve fark etmeksizin karanlık dövmelerinden bedenlerine doğru yayılan coşturucu öforinin, sinsi ekstazinin esiri haline geldiler.
Karanlık Lord'un güçlü sözleri eşliğinde sihirbazlar haykırdı.
"Evet, Lordumuz!"
Lord Voldemort, tepkiye eşlik ederek sesini birkaç oktav yükselterek herkesin beklediği o cümleleri söyledi.
"Karşımıza çıkan herkesi yok edeceğiz, özgürlüğümüzü elimizden alanları çiğneyeceğiz, geleneklerimizi hiçe sayanları lanetleyeceğiz! Ruh emicileri, devleri, trolleri, kurtadamları ve sihrin bütün karanlık yaratıklarını, aydınlığın ağır yargılarından dolayı varlıklarını kabul etmeyen bulanık, muggle ve aydınlık sihirbazların üzerine salacağız! Evet dostlarım! Önce sadık ölüm yiyenlere tekrar asalarını teslim edeceğiz… Azkaban bir kez daha bizim olacak!"
Liderlerinin, Efendilerinin sözleriyle kendilerinden geçen ölüm yiyenler coşkularını zirveye taşıyıp 'Evet, Lordumuz!' diye bir kez daha bağırdılar. O an Karanlık Lord canlarını bir hamlede katletmelerini istese hayatlarına son vereceklerdi.
Karanlık Lord'un sihri bedenlerine zehir gibi akarken aksini yapmaları mümkün müydü?
Haykırışlar tüm odayı yerinden oynatırken Marvolo sırıtarak geriye yaslandı.
Bu ufak sırıtma dudaklarını hafifçe büküp geri ifadesizleştirmekten öteye geçmemişse de iki şahidi vardı.
Onunla beraber gülümseyen Harry… Gözlerinde gizemli bir bilgelik saklayan Avery…
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Uzun, elegant parmaklar dağınık siyah saçları usulca sakinleştirmek için süslü işlemeli bir tarağı dalgalı buklelerin arasından geçiriyordu.
Önünde oturup sessizliğin ve daha önce eşine rastlanmamış bir keyif veren ellerin tadını çıkararak zihninden sordu.
*Sence görevi başarabilecek miyim, Marvolo?*
Önemli olan görevi başarman değil biliyorsun, değil mi küçüğüm… Seninle gitmemekle sana hakkın olan özgürlüğü tanımak istiyorum.
*Biliyorum… Ama… Ben seni gururlandırmak istiyorum. Bu annemle babamın intikamını almaktan daha önemli benim için…*
Kızıl gözlü büyücü tarağı bir kenara bıraktı ve saçları örmeye koyuldu.
Seninle zaten gurur duyuyorum, küçüğüm… Hem kim üç kap dondurmayı beş dakikada bitiren birinden gurur duymaz ki?
Çocuk utanarak gülümsedi.
*Off… Marvolo!*
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
"Karanlık Lord'un burayı kastettiğine emin misiniz, Küçük Efendi?" diye sordu Nott Sr. etrafına rahatsızlıkla bakarak.
Kendini bilen hiçbir saygın safkan böyle boş, şehrin dışında, Merlin korusun sıradan, bir yerde bulunmak istemezdi. Antik kalelerde, yüksek malikânelerde yaşamak varken şehrin dışında bu yeşilce, basit kasabada kalmak tamamen kanhainlerinin ve muggleların anlamsızlıklarındandı.
Daha önce buraya ayak basmasa da sihir dünyasındaki herkes gibi kasabanın ismine aşinaydı. Ottery St. Catchpole, Devon, İngiltere…
Hemen yanında duran küçük çocuk ise kararlı ancak meraklı bir ifadeyle doğanın en canlı yeşil rengiyle uzanan geniş bayırı inceliyordu. Okul yolunun karanlık sokakları, Diagon Yolu, Malfoy Malikânesi ve Yokluk Ormanı derken Marvolo'yla çıktıkları bu serüven onu yeni bir manzarayla karşılaştırmıştı.
Sahte sarı saçlarını Dursley'lerden ayrıldığından beri uzatmıştı ve bu sabah Marvolo elegant elleriyle Potter lanetiyle dağıtılmış saçları boynu hafifçe aşan bir örüğe çevirmişti. Bu, Harry'e daha safkan bir görünüm kazanmıştı.
Küçük büyücünün omzuna kıvrılmış kocaman yılan bedeninin büyük çoğunluğunu yerde bırakmıştı. Karanlık Lord'un büyüsüyle ağırlığını hissettirmeyen Afrodit bu kez geride kalmamakta ısrar etmişti.
Harry, artık yalnız korkunç ve dehşetli bir şekilde güzel yılan olarak anabileceği Afrodit'in parlak derisini okşarken çevreyi hafifçe gülümseyerek izledi.
Gözünün alabildiğince uzanan yeşillik çocuğu cezp etmişti.
Yakınlarda bir kasaba, kasabanın hemen dışında uzanan ince bir nehir vardı. Ana yola ve birkaç uzak eve doğru ilerleyen patikalar yeşilliklerin arasından kendini belli ediyordu.
Zümrüt gözleri sahte basit bir maviyle örtülmüş çocuk, omzuna konup kaçan renkli bir kelebeği tutmak için elini uzatmak istedi. Ama yapamadı. Marvolo yanında değildi, içinden geldiği gibi davranmak bir zayıflık olurdu. Hiç kimseye, özellikle Marvolo'nun hizmetkarlarına, kendini küçük düşürmek istemiyordu.
Karanlık Lordu, ona sahip çıkan tek kişiyi, tek dostunu utandırmak büyük haksızlık olurdu. O artık Slytherin'in varisiydi ve güvenilmez gözlerin karşısında ona göre davranmalıydı.
Zihninin arkasından ona sahip çıkan Lord Slytherin ise fark ettirmeksizin gülümsedi. Varisine duyduğu gurur duygusu artarken, ilk görevine çıkmış çocuğa sahte bir özgürlük hissi tanıyabilmek için sahne arkasında sessizce bekledi.
Harry böyle bir yerde büyümeyi çok isterdi. Malfoy Malikânesi'nin ve tam gezmeye fırsatı olmadığı Slytherin Kalesinin parıltılı cansızlığı arasında bu küçük, yeşil kasaba huzur ve sakinlik kokuyordu.
Zümrüt gözlü çocuk ne istediğini biliyordu. Hain Fare'den intikamını aldıktan sonra Marvolo'yu ikna edecekti. Karanlık Lordların bile bazen piknik yapmaya ihtiyacı vardı. Burası bu işin idealdi.
Marvolo, İngiltere'yi yönetmeye başlayınca kasabanın ismini değiştirebilirdi. Ottery St. Catchpole. Ne de ağız dolusu!
Buraya Huzur Kasabası adını vermek gerek!
Tabi yanı başında rahatsızca çevreyi gözleyen ölüm yiyeni dikkate almazsa…
İki ayaklı yemeği ısssırabilir miyim, küçük efendi? Lezzetli bir şeye benzemiyor ama bu çenesssini kapalı tutmasssını sssağlar…
Diye fısıldayan Afrodit, Harry'i sesli bir kahkahaya boğdu. Afrodit'e izin vermese de kahkahanın sebebini anlamayan ölüm yiyen birkaç dakikalığına garip bir sessizlikte susmuştu.
Harry, Malfoy'lardan daha burnu havada bir safkanla tanışacağını hiç düşünmemişti. Bu düşünce şu dakikaya kadar doğru çıkmıştı. Ancak Nott Sr. ile geçirdiği her dakika bu iddiadan şüphe etmesine neden oluyordu.
Bahsi geçen ölüm yiyen, Azkaban ve Knuckturn Yolu'na kolaylıkla girip çıkabilirken doğanın içinde basit bir kasabaya ayak basmaktan rahatsızlık duyuyordu. Londra ya da Paris'te arayışa çıkmaları onun için kesin daha kolay olacaktı.
İronik olan şuydu ki aslında Harry de böyle bir yere geleceklerini hayal etmemişti. Karanlık, köhne bir yerde kaçak bir haini aramaları daha mantıklı gelmişti.
Ancak anlaşılan o ki Pettigrew, ailesine ihanet etmek yetmiyormuş gibi huzurlu bir yerde rahatça yaşama cüretini gösteriyordu.
Küçük büyücünün buna kesinlikle tahammülü yoktu.
O düşüncelerinin içinde boğulurken olgun büyücü konuşmaya devam etti.
"…burada olduğunu sanmıyorum. Yani kanhaini, fakir Weasley'lerden ve çılgın Lovegood'dan başka sihirbaz bulamazsın burada-"
Ölüm yiyenin sonunda işe yarar bir şeylerden bahsettiğini duyan Slytherin'in varisi keskin bir sesle "Tekrar et!" dedi. Olgun büyücüye daha fazla katlanamıyordu.
Eğer görevini tek başına bitirmesi gerektiğini bilmeseydi Marvolo onu yalnız bıraktığı için üzülebilirdi.
Ancak kendine bir söz vermişti. Marvolo'ya sormadan, yardım istemeden görevini tamamlayacaktı.
Tek bir ısssırık, küçük efendi… Pek taze bir şeye benzemiyor ama dilini çenesssinden kopartabilirim…
Hem yanında Afrodit vardı. Komik ve tehlikeli tıslamalarıyla keyifli bir yol arkadaşını olduğunu kanıtlıyordu.
Olmaz, güzel Afrodit Marvolo'ya kölesssini sssağlam getireceğime sssöz verdim.
Bu pek gerçek bir söz sayılmasa da çataldili Knott'a karşısında kim olduğunu hatırlatıp ciddileşmesini sağlamıştı.
Nott direk:
"Weasley ve Lovegoodların evleri hemen şu tepenin arkasında, küçük efendim." Diye cevap verince derin bir nefes aldı.
Aileler hakkında bir fikrinin olması gerektiğini fark edince olgun büyücüden onu bilgilendirmesini istedi.
"Weasley'ler bir zamanlar asil safkanları gösteren Kutsal 28 haneden birisiydi ancak bulanık ve mugglelarla uğraşmayı sevdiklerinden kanhaini ilan edilip listeden çıkarıldı."
Harry, Kutsal 28'den bahseden eski, kalın kitaba Marvolo'nun masasında rastladığını hatırlıyordu. Bir çok ailenin soy ağacını ve aile hikayelerini barındıran kitap Theonel Knott'a aitti ve yüz yılları aşkın bir kültürün hala kendinden güncellenen sihriyle yüklü mirasıydı.
Küçük çocuk, ölüm yiyenin bu gerçek karşısında gururlandığını tahmin edebiliyordu.
"Karanlık sanatlara ve geleneklere saygısızlıklarıyla tanınırlar. Lordumuz safkan bir ailenin unutulmamasını istemeseydi şimdiye kadar çoktan öldürülmüşlerdi. Dumbledore'un en sadık yandaşları sayılan hanenin başı Arthur Weasley adlı fakir ve muggle eşyalarına tutkun biri. Nerede görsen bir Weasley'e ait olduğunu bileceğin aptal kırmızı saçlara sahip, Bakanlıkta Muggle Eşyalarının Kötüye Kullanımı Dairesinde çalışıyor. Priwett Hanesinin kızı Molly Priwett ile evlendi. Cebinde Galleon'u bulunmayan aptal üstüne bir de yedi çocuk yaptı."
Burada sesinde bir kıskançlığı fark eden Harry, Nott gibi kendini beğenmiş bir safkanın bu denli kınadığı bir büyücüyü neden kıskandığını merak etmişti. Marvolo'ya sormak için hazırlanmıştı ki zihninde her zaman ona eşlik eden Karanlık Lord cevap vermekte gecikmedi.
Safkanların en çok değer verdiği şey nedir, küçüğüm?
Harry'nin bu soruyu çok fazla düşünmesine gerek yoktu.
*Kanlarının saflığı değil mi, Marvolo?*
Evet, kan… Damarlarımızda akan kırmızı sıvıdan değil, bizi diğerlerine bağlayan, sihrimizi taşıyan ve ailemizi temsil eden kandan bahsediyorum. Safkanlar sihirlerine ve ailelerine derin bir saygı ve bağımlılık duyarlar. Bu saygı tanrılardan mı, geleneklerden mi yoksa hane sisteminin verdiği korumacı bütünlükten mi gelmiş bilinmez. Nereden gelmiş olursa olsun safkanların en yüce amacı kanlarını ve ailelerini genişletmektir. Malfoy, Knott, Parkinson gibi aileler uzun yıllardır tek bir varis, tek bir çocukla lanetlenmiş. Bu lanetin Bakanlık tarafından mı yoksa Tanrıların eliyle mi yapıldığı henüz bilinmiyor. Ancak Knott gibi zengin, güçlü ve karanlık sanatlara saygılı bir hanenin kanı genişlemezken, Weasley gibi fakir ve kanhaini bir sürünün 7 gibi sihirli bir sayıyla kutsanması büyük saçmalık.
Harry, Knott ve diğerlerini çok iyi anlayabiliyordu. Safkanlar, Tanrıların bu soylu cömertliğini yakıştıramadıkları bir sihirbaza hediye etmeleriyle hayal kırıklığı yaşıyorlardı.
Kara büyücülerin artması önünde engel taşıyan bu garip ve acımasız lanet kafasında büyük bir yer edinmişti. Ama şimdilik görevine devam etmesi gerekiyordu.
"Peki ya Lovegood?" diye sordu.
Sesinin derin ve erkeksi, açık bir emirle çıkmasını çok isterdi. Tıpkı Marvolo gibi… Büyümek için sabırsızlanıyordu.
Zihninin gerisinden gülen arkadaşını duymazlıktan geldi.
Lovegood ve onun çılgın hallerini hatırlayan Knott yüzünü hafifçe eşitti.
"Lovegoodlar sihir tarihinde tarafsız olmalarıyla ve bir çok kahin çıkartmalarıyla ünlü safkan bir aile ancak eski bir dedikoduya göre Liana Lovegood, Grindewald'ın güçten düşüşüyle ilgili yaptığı kehanet sonrası öldürülünce haneden geriye bir avuç deliden başka birşey kalmamış. Hane başı saçma haberler yayınlayan Dırdırcı gazetesinin editörü Xeno "Laklak" Lovegood. Eşi Serena, yanlış hatırlamıyorsam 9 yaşında bir kızları var Luna. Birkaç yıl önce Serena'nın adı-ağza-alınmayanlar'dan biri olduğuna dair bir şeyler duyduğumu hatırlıyorum ama gerçek olduğunu zannetmiyorum. Kocası gibi o da tam bir çılgın ve Gizem Daire'sinin böyle biriyle işi olamaz."
Harry, bir kez daha ölüm yiyenin vurgularındaki keskinliği fark etti. Karanlık Ordu'nun Marvolo'yu karşıladıkları gün Dolohov adlı ölüm yiyenin Gizem Dairesi'nde çalışıp adı-ağza-alınmayanlar'dan biri olduğunu duymuştu ancak bu makamın özel bir anlam içerdiğini karşısındaki adamın kendinden emin sözlerinden çıkartıyordu.
Görevi tamamladıktan sonra ilk işi Marvolo'ya Gizem Dairesi'ni sormak olacaktı. Küçük çocuk bu ağza alınmayacak gizemi gerçekten de merak ediyordu.
Ama şimdilik buna zamanı yoktu.
Anladığına göre Weasley'ler gayet kalabalık bir aileydi, aynı zamanda aydınlık sihirbazlardı. Peter Pettigrew gibi bir haini saklamaları daha düşük bir ihtimaldi. Lovegoodlar ise üç kişilik küçük bir aileydi. Akli dengelerinin pek sağlıklı olmadığı ve tarafsızlıkları dikkate alınırsa fare orada olabilirdi.
Ölüm yiyenin isteksiz tarifleriyle Harry'nin küçük adımları Lovegoodlara doğru ilerledi.
Etrafını çevrileyen uçsuz bucaksız gibi görünen yeşilliğe son bir kez bakıp istemsizce gülümsedi ve ölüm yiyeni takip ederek yakındaki engebeli bir tepeyi aşmaya koyuldu. Yükseldikçe rüzgarın cüppesini dalgalandırdığına şahit oldu.
Çocukça bir heyecanla hızla tepeden aşağı doğru kaymak isterdi. Kollarını açıp rüzgarı arkasına alarak uçmak isterdi. Ama yapmadı. Yanaklarına ulaşan kızarıklık gereksiz düşüncelerinden utandığını gösteriyordu.
Marvolo burada olsaydı uçmama izin verirdi, diye düşündü. Ama Knott gibi ukala bir ölüm yiyenin karşısında çocukça davranmaya zamanı yoktu.
Tepenin doruğunda yükselen, garip görünümlü, gökyüzüne dikey bir şekilde yükselen, kara bir silindiri andıran eve bakıp adımlarını hızlandırdı.
Afrodit basit iki ayaklı bir yemek için hızlanmaya kalkışmadan usulca geriden süzülüyordu.
Cüppesindeki görünmez lekeleri rahatsız bir ifadeyle silkeleyen olgun adamın çoktan kapının önünde sabırsızca onu beklediğini görebiliyordu.
Eve yaklaştıkça Harry, satrançtaki kaleleri andıran dev bir taşa benzediğini düşündü. Üstünde parlayan güneş evin beyaz rengini göz kamaştırıcı bir süslemeyle ışıldatıyordu.
Malfoy Malikanesinin lüksüyle yakından alakası yoktu ancak belki bulunduğu yer, belki tepede parlayan güneş evi olduğundan daha esrarengiz göstermişti.
Kapıya çivilenmiş üç yazı doğru yere geldiklerinin habercisiydi.
İlkinde DIRDIRCI EDİTÖRÜ: X. LOVEGOOD, ikincisinde KENDİ ÖKSEOTUNUZU SEÇİNİZ, üçüncüsünde ise UÇAN ERİKLERDEN UZAK DURUN yazıyordu.
Kapının hemen yanına asılmış eğik bir tahtanın üstünde küçük bir çocuğun çizdiği bariz olan resimler bulunuyordu.
Tanınmaz, rengarenk yaratıkların yer aldığı resimler olgun bir büyücünün eliyle hareketli hale getirilmişti. Çocuğun anne ve babası belli ki sevgi doluydu çünkü resimler gururla sergilenmişti.
Harry bu düşünceyle kalbinin sebepsizce sızladığını hissetti. Lily ve James Potter hayatta olsaydı, Harry'nin saçmasapan karalamalarını utanmaksızın sergilerler miydi?
Privet Drive'in duvarlarında ona ait tek bir resim, bir odası dahi bulunmayan Harry Potter'ın bir zamanlar merdiven altındaki dolapta kaldığının tek işareti kirli bir örtü ve parçalanmış bir oyuncak ayıydı.
Ölüm yiyenin garip bir ifadeyle ona doğru baktığını hisseden Harry düşüncelerinden sıyrılıp kapıyı çalabileceğini söyledi ve bekledi.
Kapı usulca açıldı. Önce Harry'ninkine benzeyen ancak orjinalliği ve parlaklığıyla dikkat çeken beline kadar uzanan kirli sarı saçlar göründü. Çok açık renk kaşlar ve uzun kirpikler yuvarlak masum bir yüze eşlik ederken, sarı pileli bir elbise giymiş küçük kız ortaya çıktı.
Sol kulağının arkasına sıkıştırılmış renkli bir kalem vardı. Kaymakbirası tıpalarından yapılmış bir gerdanlık takıyordu. İkili vişne dallarının sallandığı küpeleriyle eksantrik biri olduğunu kanıtlıyordu.
Çıplak ayaklarının altı kırmızı bir sıvıya bulaşıp yerde minik ayak izleri bırakmasaydı ve iri iri korkuyla bakan mavi gözler olmasaydı, küçük kız için neşeli bir çocukluğun resmi denilebilirdi.
Avucunun içine saplanmış bir cam parçasından ince bir kan damlası yavaşça süzülüp dirseklerine doğru akıyordu.
Küçük kız kapıyı çalan olgun büyücüye dönüp titrek bir sesle sordu.
"Siz şifacı mısınız? Anneme yardım etmeye mi geldiniz?"
"Hayır sersem kız-"
Ölüm yiyen basit bir şifacıyla karıştırıldığı için sertçe karşı çıkmaya başlamıştı ki Harry düşüncesiz adamın sözünü kesti.
"Evet, Luna'ydı değil mi, biz annene yardım etmeye geldik. Bizi ona götürebilir misin?"
Luna başını heyecanla sallayıp evin içinde koşmaya başladı.
"Baba! Baba şifacılar burada! Baba!" diye bağırırken merdivenleri çıktı. Harry ve Knott ise kanlı ayak izlerini takip etmekle yetindiler.
Bir patlamanın yaşandığı bariz olan dağınık odanın önünde durdular. Vazo ve pencereler parçalanmış, her yer cam ve porselen kırıklarıyla dolmuştu.
Kırık parçaların ardında yazılı kağıtlar vardı ve odanın ortasında bedenine cam parçaları saplanmış solgun bir kadından süzülen kanla ıslanmışlardı.
Son nefeslerini veriyor gibi görünen kadına sıkıca sarılmaktan başka bir şey yapmayan, saçlarından Luna'nın babası olduğu açıkça anlaşılan adam, eşini usulca sallayıp boş gözlerle bakmaktan başka bir şey yapmıyordu. Şokta olduğu açıkça belliydi.
Odaya giren iki kişiyi ve kızını gördüğünde Knott Sr.'a bakıp anlamsızca mırıldandı.
"Dırdırcı geçici bir süre kapanacakmış gibi görünüyor. Maalesef bugün randevu alamıyoruz. İstediğiniz röportajı hazırlamak için size iki gün içerisinde baykuş göndereceğiz."
Harry kana baktıkça midesinin alt üst olduğunu hissetti. Hassas biri değildi ancak ilk kez Marvolo'suz olmanın verdiği kısa süreli ayrılık hali özgürlük olmaktan çıkıp çocuğu çaresizlik batağına sürüklemeye başlamıştı.
Ölüm yiyen dil altından "Laklak Lovegood bu kez tam anlamıyla keçileri kaçırdı…" diye söylenirken, Luna araya girdi.
"Hayır, baba, onlar annemi iyileştirmeye geldiler. Hımhım'lar haber vermiş olmalı."
Hımhım'ın ne olduğunu düşünürken Harry içine düştüğü bir anlık boşluktan sıyrıldı ve son nefeslerini veren kadına yardım etmeleri gerektiğini hatırladı.
Ama nasıl?
Neyse ki varisinin durumunu arka planda takip eden Karanlık Lord zihninden fısıldadı.
Harry sakin olmanı istiyorum, küçüğüm. Korkacak bir şey yok. Derin bir nefes al ve Knott'a Bayan Lovegood'u St. Mungo's Hastanesine çabucak ulaştırmasını söyle. Sen geride kalıp küçük kıza eşlik et. Yanına ışınlanacağım. Birkaç dakika içerisinde oradayım.
Marvolo'nun bütün yoğunluğunun arasında onun yanına gelmesi Harry'i sevindirmiş ve rahatlatmıştı ancak görevini yerine getiremeyecek olmanın, arkadaşını hayal kırıklığına uğratmanın verdiği üzüntü kalbini acıttı.
Karanlık Lord'un emrini, hala etrafına rahatsızlıkla bakan ölüm yiyene iletti. Her ne kadar kıyafetlerini kana bulaştırmak istemese de Knott akıllı bir hizmetkardı ve emri sorgulamadan yerine getirdi.
Cüppesinin ucunun hafifçe çekildiğini hisseden Harry'nin dikkati, basit bir büyüyle kadını havalandıran ölüm yiyen ve onları boş bakan gözleriyle takip eden babadan ayrılıp, Luna'ya döndü.
Küçük kızın gözleri yardımın gelmesiyle biraz olsun rahatlamışsa da ürkek ifadesini kaybetmemişti. Hala avucuna saplanmış sivri cam parçasının bilincinde olduğunu gösteren tek şey elini hafifçe yukarıda tutmasıydı. Göstermesi gereken haklı acıdan eser yoktu.
"Sen hiç Buruşuk Boynuzlu Hırgür gördün mü? Bu yaz annemle hırgürü aramaya gideceğiz. İsveç'teki nehir ve küçük göllerde görüldüğünü söyledi annem. Yazın pek ortalıkta görünmeyip kışı severlermiş. Kışın buz tutmuş suyun üstünde zıplayıp kar tanelerini yakalamaya çalışırlarmış."
Harry fantastik yaratıklara bayılırdı. Özellikle Basilisk ve Ejderhaların anlatıldığı eski hikayeleri okumayı severdi. Marvolo'nun anılarından kopan yaratıkların zihninde hayal gücünün eşliğinde dans etmesini, karanlık dolapta geçen uzun gecelerde, izlerdi.
Daha önce Buruşuk Boynuzlu Hırgür'ü hiç duymamıştı ve merakı Luna'yı dinledikçe artıyordu. Özellikle yaratığı görmek için başka bir ülkeye kadar gideceklerini duymak çocukta büyük heyecana sebep olmuştu.
Ama Luna'nın annesinin pek iyi durumda olmadığını hatırladı. Buna rağmen ortak sevgiye rastladığı ilk çocuğun ilgisini masum konuda tutmak amacıyla ve kendi heyecanının yarattığı hevesle sordu.
"Madem yazın ortalıkta görünmüyorlar neden kışın gitmiyorsunuz?"
Luna'nın bakışları bir an için cevabı arayarak kısıldı. Sonra gülümsedi.
"Belki de Hımhım'lara yakalanmamak için."
Harry o kaçınılmaz soruyu sordu.
"Hımhım nedir?"
Mavi gözler kolayca soruya kolayca cevap verebileceğine anlayınca sevinçle ışıldadı. Luna'nın yüzündeki korku ufak ufak silinirken Harry bir şeyler yapması gerektiğini sonunda fark etmiş olacak ki kızın yaralı elini aldı ve onun için ilk olmayan cam parçası çıkartma deneyimini bir kez daha yaşadı. Daha önce yaralandığı çok olmuştu. Luna'yı daha fazla acıtmak istemiyordu.
"Hımhım'lar ökseotlarında yaşayıp yaramazlığa çok seven küçük yaratıklar. Küçük çocukların eşyalarını çalmayı severler ve hazinelerini karanlık yerlere saklarlar."
Harry sihrin de yardımıyla bütün çam parçalarını çıkartmayı başardı.
"Hımhım'lardan korktuğunuz için mi yazın gidiyorsunuz?"
Hem merak hem de kızı yaşadığı acıdan uzaklaştırmak adına sorarken yaradaki pıhtılaşmış kanı temizleyip taze akıntıları basit bir büyüyle durdurdu.
Luna henüz ismini dahi bilmediği çocuğun cahil sorusuyla kahkaha attı.
"Hayır sersem şey annem ve babam hımhımlardan korkmaz ki. Hem benim de sihirli bir kolyem var. Annem yaptı." Kaymakbirası gerdanlığı gösterdi ve devam etti. "Ama Buruşuk Boynuzlu Hırgür'ün boynuna asacak büyüklükte sihirli kolyemiz yok. Ökseotları kışın asıldığından ve zavallı hırgür hımhımlardan korktuğundan kışları çok gizli yerlere saklanıyor. Onu ancak yazın bulabiliriz."
Harry yarayı usulca kapattı ve geride sadece pembeleşmiş bir ten bıraktı
"Hırgür'ü bulduğunuzda ne yapacaksınız?"
Küçük kız iyileşmiş eline baktı ve dudaklarını yırtarcasına gülümsedi.
"Onlarca, yüzlerce fotoğrafını çekip Dırdırcı'da yayınlayacağız. Böylece babam sonunda yüzyılın habercisi ödülünü kazanmış olacak."
Luna geleceğin hayaliyle yerinde sıçrarken geriden bir ses çocukların kapıya doğru dönmelerine neden oldu.
"Eminim kazanacaktır, Tatlı Madam Luna."
Luna'nın yanakları duyduğu hitapla pembeleşirken Harry sevinçle arkadaşının beline sarıldı.
"Marvolo, sonunda geldin." Dedikten sonra tereddütle ekledi. "Bana kızgın mısın?"
Marvolo yerden dikkatini çeken bir parşömen parçasını alırken sordu.
"Neden sana kızgın olayım, küçüğüm?"
Harry bir adım geriye çekilip başını eğdi.
"Çünkü görevi başarıyla tamamlayamadım. Senin gelmene sebep oldum. Seni hayal kırıklığına uğrattım."
Marvolo'nun cevap vermesine fırsat kalmadan küçük bir ses aradan araya girdi ve Luna'nın hala odada olduğunu hatırlattı.
"Ne görevine çıkıyorsun? Yoksa sen de mi hırgürün peşindesin?"
Harry konuşmanın ne kadar gizli ya da önemli olduğunu bilmediğinden tereddüt etti ama Marvolo'nun sessiz bakışlarıyla karşılaşınca yanıtladı.
"Hain bir fareyi arıyoruz. Kötü kalpli birisi. Senelerdir ortalıkta görünmüyor. Siz ya da Weasley'lerde saklandığına inanıyoruz."
Luna bir an için düşündü ve aradığı cevabı buldu.
"Kimden bahsettiğini biliyorum sanırım. Ginny, Ginerva Weasley'nin abisinin Scabbers adında bir faresi var. Kötü kalpli olduğundan emin değilim ama pek de iyi bir fareye benzemiyor. Onu tatlısu pliperlerini yakalamaya götürmek istediğimde parmağımı ısırmıştı. Oysa pliperler, deniz yıldızları gibidir. Kopan parçalarını sihirle yenileyebilirler. Zavallı farenin bir parmağı eksikti ve kibarca sorulduğunda tatlısu pliperlerinin yardım edeceğinden emindim. Ama o ne yaptı? Parmağımı ısırdı. Annem ne kadar istesek de bazılarının iyilikten anlamadığını söyler."
Açıklamayla birlikte başını sallayan Marvolo incelediği parşömeni küçültüp cebine yerleştirirken Harry'e dönüp sırıttı.
"Pettigrew'dan geriye sadece bir parmağın kaldığını biliyor muydun, Harry? Görünüşe göre görevin henüz başarısız olmadı. Weasleyleri ziyaret etmeye ne dersin?"
Bu gizli ve çok tehlikeli görevin geri kalanı ne yazık ki pek de heyecanlı geçmedi.
Luna'nın babası Knott ile birlikte hastaneden geldi ve Bayan Lovegood'un ne yazık ki kurtulamadığını söyledi.
Görünüşe göre Serena Lovegood gerçekten de adı-ağza-alınmayanlardan biriydi ve Gizem Dairesi tarafından sıkıca korunan bir icat üzerinde deneyler yapıyordu. Deney esnasında güçlü bir sihirsel basıncı tetikleyip odadaki eşyaların üzerine doğru patlamasına sebep olup kan kaybıyla yerde yatarken kızı tarafından bulunmuştu.
Harry hayatındaki ilk ve tek uzun bir diyalogdan geçtiği çocuğa gitmeden önce sıkıca sarıldı ve isterse ona mektup yazabileceğini söyledi. Böylece fantastik yaratıklarla geçirdiği harika maceraları paylaşabileceklerdi.
Peter Pettigrew'un kaderi ise basit bir Accio büyüsüyle kesinleşti. Weasley evinin yakınlarında Marvolo'nun sınır tanımaz sihriyle Hogwarts 4. Sınıf düzeyindeki nesneyi kendine çekme büyüsü 9 yıldır saklanan tehlikeli ve hain ölüm yiyenin anti büyüsü yapmayı düşünecek kadar akıllı olmadığını gösteriyordu. Zaten en yakın arkadaşları yetmezmiş gibi Karanlık Lord'a ihanet edip hayatta kalabileceğine inanan fare, aptaldan başka bir şey olamazdı.
Güneşte keyifle uzanan Afrodit'in burnu fareyi yakalayınca başını kaldırıp baktı ancak bir kez daha burnunu çekip koku aldıktan sonra, bu fare leş gibi korku ve ihanet kokuyor, küçük efendi, bana daha taze bir yemek bulsssan iyi edersssin, diyerek tembel siestasına devam etti.
Karanlık Lord, Knott'a fareyi Malfoy Malikanesinin zindanlarına, anti-animagus büyüsü eşliğinde, bırakmasını emrettikten sonra 9 yıldan sonra kavuştuğu mürver asasını hassas bir büyüyle temizledi.
Elegant parmaklarıyla okşadı.
Uzun yıllardır görmediği bir dostuna kavuşmuş gibi gülümsedi.
Yalnız kaldıklarıyla beraber siyah saçlara ve zümrüt gözlere keyifle bürünen Harry, onun bu samimi hareketini gördükten sonra sırıttı.
Anlaşılan Karanlık Lord'ların dostları olmaz inancı pek de sağlam bir temele dayanmıyordu.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Maddy Mcconan 30'lu yaşlarının ortasında idealist bir kadındı. 5 kardeşin ortancası olmak ergenliğinin ilk yıllarında içine kapanıklaşmasına sebep olmuşken erkek arkadaşının mezuniyet balosunda ona içecek almaya gidip başka bir kızla diyaloga girmesi ve onu unutmasıyla hayatı değişmişti.
Böyle basit, anlamsız bir gençlik dramasının ne denli büyük etkiler yaratmış olabileceğinden şüphe edeceğiniz kesin lakin çocukluğunu kitap okuyarak ve gizli defterlerde özenle sakladığı anime karakterleri çizerek geçirmiş Maddy kendini karakterlerin yerine koyarak yetiştirmişti ve unutulmak ona çok ağır gelmişti.
Zaten bir kitaba yapılacak en büyük hakaret onu unutmak değil midir?
Bu inançla kendini kitaplarına bağlayan Maddy ergenlik filmlerinin birinde oynayan melankolik bir Mary Sue karakteri gibi yumruklarını sıkarak yemin etmişti. Bir daha asla unutulmayacaktı.
Onun bu sarsıcı yeminine karşılık dünyanın geri kalan 6 milyar 499 milyon 999 bin 999 kişisi hala onu bilmiyordu.
Bu çelimsiz, ergenlik sivilcelerini annesinin kremleriyle kapatmaya çalışan basit kızın sihir tarihinde önemli bir rol oynayacağını kim tahmin edebilirdi ki?
Yazarınız kesinlikle tahmin etmemişti.
1989 yılının bitmesine birkaç hafta kala 36 yaşından gün almış Maddy, Londra'nın en büyük medya şirketlerinden birinde senaristlik, yönetmenlik ve yapımcılık yapıyordu. En iyi oyuncuları utanmaksızın bir kalemde kovabildiği, çay ve kahveleri dağıtan zavallı asistanı bir saati aşkın azarlayabildiği ve yüksek topuklu ukalalığıyla herkese yukarıdan baktığı için tam bir cadı olarak anılıyordu.
Mary Sue ve Gary Sue'larla dolu senaryoları ile aslında pek de iyi bir yazar olduğu söylenemezdi. Ancak bir birinden karmaşık aile hikâyeleri ve birçok farklı kitaptan benzeştirdiği karakterleri ile kolayca akıcı bir diziyi kaleme alabiliyordu.
Kendi çirkin karakterinin aksine başarılı karakterler yazdığı yadsınamazdı.
Fakat Cadı Maddy'nin damarlarında bir damla sihirli kan yoktu. Böylelikle sihir dünyasında hiçbir yeri yoktu.
Yazarınızın tuşlara basan ellerinin neden Maddy'i anlattığı yağmurlu sıradan bir Londra gününün akşamında başlıyordu.
Lüks binadan hızlı adımlarla çıkan, o hafta siyah saçlarına sahte bir kıvırcıklık ekletmeye karar vermiş Maddy, telefonda bir sonraki sezon için yeterince yetenekli oyuncu bulamayan sekreterini azarlarken ara yollardan birine girdiğini fark etmedi.
Akşam gürültüsünden uzak bir yerde bağırmak isterken onu karanlık yola kadar takip eden siyah cüppeli, uzun maskeli adamı görmedi.
Aptal Maddy…
Kimse ona tekin olmayan sokaklara girilmeyeceğini söylememiş miydi? Beş dakika işte daha bekleseydi sekreteri yolda ona eşlik edecek bu durumla karşılaşmayacaktı.
Telefonun şarjı bitti. Maddy sessiz bir küfür savurup gerisin geriye döndü.
Önce cüppenin ıslak eteğini sonra bir kafatasını andıran maskeyi gördü. En sonunda uzun kıvrımlı bir çubuğun ona doğru tutulduğuna şahit oldu.
Sihir tarihinin asa olarak andığı çubuğa, akmaya yüz tutmuş rimelli gözlerinin değmesiyle birlikte dünyası karardı.
Maddy bu kez gerçekten kısa çöpü çekmişti.
Gözlerini tekrar açtığında bedenini oynatamadığının, boğazından aşağıya iğrenç bir sıvının ona danışılmaksızın boşaltıldığının bilincine vardı.
Maddy kaçırılmıştı ve eğer konuşabilseydi onu kaçıranlara fidyenin ne kadar olduğunu soracaktı.
Maddy Mcconan için çek defterine sığmayacak uzunlukta sıfırlı bir miktar istemiş olmalıydılar.
Aptal Maddy… Muhatabının tehlikeli ölüm yiyenler olduğunu, uzun boyu, sahte kıvırcık saçları için seçildiğini, ona içirilenin Çoközlü İksir olduğunu, Bellatrix Lestrange adında çılgın bir katilin yerine ömrünün geri kalanını Azkaban'da ruh emicilerinin eşliğinde geçireceğini ve tam olarak beş yıl üç ay içerisinde unutulacağını kim bilebilirdi.
Ki beş yıl üç ay tarihi konusunda tartışılabilirdi çünkü onu en son hatırlayan masasında yarın için yayına koymayı planladığı senaryoyu çalıp kendi adını medyaya tanıtan, beş yıl sonra Uluslar arası medya ödülünü kazandığında bir anlığına aklından Maddy'i geçiren sekreteriydi.
Ailesi kızlarından koleje yazılıp bir daha aramadığı zaman vazgeçmişti.
Aptal Maddy…
Bedeninin değiştiğini fark etmedi bile. Kirli, karanlık ve her nedense örümcek ölüleriyle dolu zindana atıldı. Demir parmaklıklar üzerine kapanırken Cruciatus Lanetinin tadına bir kez bakıp çığlıklar içerisinde yere yığıldı.
Azkaban Adası mahkûmları zamansız çığlıklara alışkındı. Mahkûmların katına hiç çıkmayan Gardiyanlar Ölüm yiyen Bellatrix Lestrange'ın yardımına koşmayacak kadar zekiydi.
Günler geçti…
Bakanlığın hiç hesaba katmadığı, umursamadığı, zararsız görüp de Azkaban'a onun türü için bir bariyer çekmediği sessiz bir evcini her gün aynı saatte Azkaban'a gidip kaçan ölüm yiyenlerin yerine bırakılan iki düzine muggle'ı Çoközlü İksir ile besledi.
Ve böylece unutulmayacağına yemin eden Maddy okuduğu fantastik hikâyelerin gücüyle unutulmuş oldu.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
"Of! Lanet olsun! Bana bunun için yeterince ödemiyorsun, seni yaşlı iskelet torbası! 'Ölümlü olmaya hazırsındır umarım' diye sordun, leş yiyici inferilerin, zombilerin arasına atılacağımı söylememiştin! Bırak ayağımı lanet olası! Nerede bu asa?! Lumos Maxima!"
Büyülü sözlerle birlikte mağara aydınlandı.
Karanlık Lord'un hortkuluğunu korumak için tasarlanmış derin bir mağaradaydı. Karanlık sanatların sınırlarında gezen Necromansiyle ruhsuz hareketli bedenlerle, inferilerle dolu bir gölün içinde debeleniyordu.
Efendi Ölüm'ün ona bahşettiği güç ve ödünç aldığı bedendeki güçlü sihirle ölümcül yaratıları kendinden uzaklaştırmayı başarıp gölün ortasındaki adaya tırmandı.
Adanın içine gömülü kabın boş olduğunu biliyordu. Bu cehennem gibi yerde daha fazla durmasına gerek yoktu.
Asasının birkaç darbesiyle üzerindeki on yılı aşkın ölüm ve cansız teni yok etti. Geride sağlıklı bir vücut ve temiz kıyafetler kaldı.
Uzun saçlarını da bir büyüyle geriye bağladıktan sonra sakallarını yok etti. Bedenin eski sahibinin ne düşündüğünü bilmiyordu ama böyle yakışıklı bir ruhun yüzünde sakala kesinlikle yer yoktu.
Derin bir nefes aldı ve uzun bir aynayı sihirle önünde kıldı.
"Evet! Hala yakışıklısın. Tekrar hayatta olmak nasıl bir duygu Regulus Black?"
