Ölüm gözlerini paralel evrenleri saran uzun kordona dikti.

Yıldızlar tozdan birer ip gibi, uzunca kıvrılan bir kablo gibi kordonu çevrelerken her bir toz kütlesinin etrafında samanyolları, yıldız takımları, nebulalar, galaksiler, bir parmak ucunu aşmayacak büyüklükte evrenler akıyordu.

Zamanın kumları farklı dünyaların aynı insanlarını çeşitli hayatlara sarmalıyordu.

Doğum ve ölüm birer ışık patlamasıyla yıldızları yandırıp söndürüyordu.

Ölüm'ün egemenliği adımlarını nice dünyalarda gezdiriyordu ki her birinde hayat vardı.

Her birinde sihir vardı.

Her bir evrenin bir Harry Potter'ı, bir Tom Riddle'ı vardı.

Kaderin bu iki isim üzerinde daima dehşetli oyunlar oynaması gerçekten tanrıların kıldığı bir laneti, insanların kıskançlıkla bakacağı bir nimeti açığa çıkarıyordu.

Bir birine sıkıca sarmalanmış bu iki ruh her bir dirilişte tekrar buluşuyor, tekrar kopuyordu.

Kardeştiler. Baba oğuldular. Sevgiliydiler.

Ne denli bağlı, ne denli düşman olurlarsa olsunlar Kemer'in hep aynı yerinde trene binip yeni maceralara yelken açtılar.

Harry ise dolu bir hayat yaşadığını söyleyebilirdi. Tom ise hiç yaşamadığını…

Oysa Harry her seferinde ölümü seçti. Tom ölümsüzlüğü…

Ölüm ikisinin de canını aynı kararlılıkla aldı.

Ta ki zamanın sonuna kadar…

Ama ölüm sıkılmıştı.

Kader her evrende ölümün yoluna bir şekilde çıkmayı başarıyordu. Kaderin ajanı Albus Dumbledore her evrende Tanrı'yı oynuyordu.

Normal şartlarda Kader ve Ölüm bir birlerinin yoluna pek çıkmazlardı. Lakin Kader durmadan aynı palavrayı çalıyordu ve Ölüm sıkılmıştı.

Umursamadığı insanoğlu arasında onu yenmeyi başaran üç kardeş vardı ve kardeşler bir şekilde Ölüm'ün saygısını kazanmışlardı. Kader, daha önce eşine rastlanmayan bu garip durumu her evrende tekrar ve tekrar oynatıp, zamanın başlangıcından bu yana umursamayıp sadece görevini yapan Ölüm'ü bir kez duygularına kapıldığı için çileden çıkartmayı başarmıştı.

Bu aslında iki büyük kudret arasında geçen küçük bir şakalaşmaydı ancak Ölüm sıkılmıştı ve Kader'i kendi oyununda yenmek istiyordu.

Ölüm'ün hediyelerini umarsızca kullanan Albus Dumbledore'a kontrolün kimde olduğunu göstermek istiyordu.

Ölüm evrenleri içeren kordona uzandı ve değiştireceği dünyanın Kemer'ine doğru bir esinti gibi dalgalandı.

Ölüm'ün evrenleri gezmesine izin veren bu hareket bir tür seyahat şekliydi. Işınlanmadan daha kolay ve daha karmaşıktı.

Sihirbazlar için sihirlerine yoğunlaşıp hayal ettikleri yeri düşünmeleri yeterliyken, Efendi Ölüm hayatın ayak izlerini, ruhların geride bıraktığı esans gölgelerini takip edip dalgalanıyordu.

Esansın gölgesi onu oyunun kurallarını değiştirmek istediği evrene dalgalandırdı ve yıldızların içinde gizlenmiş bir cennete bıraktı.

Evet, doğru yerdeydi.

Uzun koridorların, derin mahzenlerin ve siyah kapıların arkasında kendi cennetlerinde sonsuza kadar yaşayan ruhlar barınıyordu.

Ölüm cennetleri ve yer altı dünyasını ziyaret etmekten pek hoşlanmıyordu.

İnsanoğlu onun için yüzyıllar sonrasında bile hala eksantrikti ve bazı cennetler mantık sınırlarını zorluyordu.

Örneğin Serena Lovegood adındaki ruhun cenneti dünyada bulunması zor, mitlerde bahsi geçen yaratıklardan yapılmış bir baloncuktu. Lovegood bulutların üzerinde zıplayıp Buruşuk Boynuzlu Hırgür'lerle yarışmayı seviyordu.

Kesinlikle garip…

Ne kadar zaman geçerse geçsin insanoğlu bir gizem olmaya devam ediyordu.

Önünde duran kapının ardında ise Antioch Peverell'in nice savaşları ve insani arzuların sınır tanımadığı sapkınlıkları yatıyordu.

Antioch, Peverell kardeşlerin en büyüğüydü ve nice savaşlardan geçmiş, en zorlu düelloları yenmiş, dehşetli bir lorttu.

Sırf kazanma ve macera arzusunu coşturmak adına Büyük İskender'le çarpışmış, yenmiş ve daha sonra İskender de dâhil savaşta sihre şahit olan herkesin hafızasını temizlemişti. Öldükten sonra hafızasına kavuşup ömrünün en dehşetli mağlubiyetini hatırlayan İskender, Antioch'la hala konuşmuyordu. Mağlubiyet acıtıyordu.

Antioch Peverell ise kişisel cennetinde insanoğlunun en güzel, en taze yaratıklarının tadına bakıp sonsuzlukla birlikte cennet şaraplarını yudumluyordu.

Tabi tek yaptığı bu değildi.

Peverell kardeşlerin Efendi Ölüm'ün yanında özel bir yeri vardı ve bazen Ölüm, kardeşlere başka bedenler giydirip tekrar ölümlü olmanın keyfini yaşatabiliyordu.

Antioch ve Cadmus bu garip zevkten sıklıkla faydalanırken ailesiyle sonsuza kadar beraber olmanın mutluluğu ona yeten İgnotus cennet bahçesinde oturup lezzetli çayını yudumluyordu.

İnsani zevk ve duyguları tamamıyla gereksiz bulan Ölüm'ün İgnotus'a hakkını vermesi gerekiyordu. Ölüm'den her şeyi isteyip Ölümün Efendisi olmak gibi Tanrılara dahi verilmemiş büyük bir güce kavuşmak varken sadece ailesiyle yetinmek olgun bir sorumluluk gerektiriyordu.

Antioch için bu aptallıktı. Cadmus içinse düşüncesizlik.

Kardeşler arası çatışmalar bazen yıldızların sarsılmasına neden olsa da sonsuzluk uzundu ve üç kardeş sıklıkla bir birlerini affetmeyi başarıyordu.

Nice evrenleri içine alan hafızasından sıyrılan Ölüm kapıyı ağır bir top gürlemesiyle açtı ve Antioch'ın savaş hatıralarıyla süslediği, tanrılar kadar güzel ve bir yaz esintisi kadar ferah erkek ve kadınlar arasında zevkle gerindiğini gösteren ilizyonu elinin tersiyle yok etti.

Kader ile arasında geçen oyunda galip çıkmak istiyorsa yeryüzüne kendi ajanını göndermek akıllıca olurdu.

Kaos'u, dehşetli savaşları ve insanlarla birer karınca gibi oynamayı seven Antioch, Harry Potter ve Tom Riddle'ı sahne arkasından korurken, Albus Dumbledore'a da hayatının karmaşasını yaşatacaktı.

Peverell'e "Ölümlü bir bedene hazırsındır umarım' dedikten sonra istemsizce sırıttı.

Cüppenin arasından beliren iskelet vücut ve kafatasında sırıtan etsiz dişler Ölüm'e insani duyguların pek yakışmadığını gösteriyordu.

Sırıtan bir Ölüm kesinlikle korkunç bir görüntüydü.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Calypso'nun İzinden adlı araştırma gemisi derin denizlerin gün boyu tembel bir sakinlikte sürüklenirken hiç beklenmediği bir anda fırtınalar koparıp dünyayı yerinden sarsan tayfunlarla dehşet saçabildiği Atlantik Okyanusunda usulca sürükleniyordu.

Geminin kaptanı Jean-Michel Cousteau II., efsanevi okyanus uzmanı ve deniz subayı Jacques-Yves Cousteau'nun torunuydu.*

Jacques-Yves, 2. Dünya Savaşı'nda etkili bir rol oynayan topçu eri, ilk modern su altı dalış giysisini icat ederek kazandığı telif haklarından hala torunları ve onların çocukları yararlanıyordu.

Savaş sonrasında ünlü gemisi Calypso'yu satın alan Jacques-Yves dünyanın en ilgi çekici, gizemli deniz ve ırmaklarını gezerek yaptığı buluşlarla daha önce eşi benzeri görülmemiş bir üne sahip olmuştu.

Sonsuz maviliğin gözleri aldığı bu alelade günde torunu Jean-Michel, Calypso'nun İzinden'in Kaptan Köşkünde, yıllar önce ilk denize açılışında dedesinin kalbine çöken heyecanı taşıyarak büyük bir gizeme doğru ilerliyordu.

Jean-Michel, dedesinin hayal dahi edemediği bir maceraya atılıp Bermuda Şeytan Üçgeninin gizemli fenomenini çözecekti. Geminin gönüllü tayfaları ve el kameralarıyla güvertede bekleyen arkadaşları da aynı heyecanı göğüsleyip yüzlerine kazınan gülümsemeleri kamera kayıtlarında depoluyorlardı.

Bermuda Şeytan Üçgeni, nice gemileri yok etmiş, nice uçakları gökyüzünden denize çakmıştı. Denize tutkun herkesin merakını cezp ederken kaptan ve pilotların korkulu rüyasıydı.

Kristof Kolomb'un günlüklerinde uzaylılar tarafından gizli bir askeri üst diye bahsedilirken, modern zamanların yakınlarında Kayıp Kıta Atlantis'e ev sahipliği yaptığı düşünülmüştü.

Giden gemiler geri dönmemiş, bu esrarengiz saplantı yüreklerde her geçen gün büyümüştü.

Ta ki bu güne kadar…

Evet, doğru!

Calypso'nun İzinden gemisi seleflerinde olmayan bir şeye sahipti. Geçmişte taşıdığı Jacques-Yves mirasına ve en son teknolojiyi sisteminde barındıran güç motorlarına…

Calypso'nun İzinden aynı zamanda titanyum pervanelerle ve ağırlığını sıfıra yaklaştırıp manevra kabiliyetini kolaylaştıran özel işlenmiş metalden sarılı bir kasayla desteklendirilmişti.

Geminin koordinatları 25 Kuzey, 71 Batıya yavaş ancak kararlı adımlarla yaklaşırken güvertede ve kamaralarda nefesler tutundu.

Kaptan Cousteau gerinerek 'çok yakında hedefe ulaşacaklarını' belirtirken mürettebat varış için hazırlandı.

Kaptan'ın ne yazık ki fark edemediği ancak iklim koşullarını ve sıra dışı verileri inceleyen bilgisayarın ufak bir biple dikkat çekmeye çalıştığı yüksek bir basınç değişikliği kayıtlara geçti.

Alçak basıncın giderek şiddetini arttırırken, güçlü bir rüzgârın geminin üstünde gururla sergilenen Fransız bayrağını savurduğu görülüyordu.

Rüzgârı arkasına alarak hızlanan Kaptan Cousteau ise 'Bugün Tanrı dahi bizim yanımızda' diyerek gemidekileri neşelendirdi.

Rüzgâr şiddetlenirken soğuğu fark eden bir anne 5 ve 7 yaşlarındaki iki kızını kamaralarına götürdü. Annelik içgüdüsü macera hissine belli ki daha baskındı.

Kara bir bulut kütlesinin ufukta belirişi endişe vericiydi ancak Calypso'nun İzinden gemisi daha önce fırtınalar atlatmıştı ve bu büyük maceranın önüne geçecek hiçbir şey yoktu.

Başarı inancı ve kara bulutların verdiği hiç de ufak olmayan korku Kaptan'ın göğsünde çarpışırken verileri toplayan bilgisayarın bipleri arttı ve Kaptan gözünü tehlike fısıldayan ufuktan ayırıp son bir saatteki değişim haritasına baktı.

Gördüğü sahne şaşırtıcı, doğaüstü ve dehşet vericiydi.

Basınç nasıl olur da sadece 10 dakika içerisinde 9 şiddetine yükselebilirdi?! Lanet olsun bu imkânsız olmalıydı!

Lakin belli ki değildi…

Fırtına, Calypso'nun İzinden'e büyük bir hızla yaklaşıyordu ve artış şiddetine bakılacak olursa gemidekileri kurtaracak olan tek şey Tanrı'nın kendisiydi.

Kaptan derin bir nefes aldı. Beyazlaşan parmakları dümeni parçalarcasına sıkarken hissettikleriyle hiç alakası olamayan bir sakinlikte mikrofona konuştu.

"Arkadaşlar ufukta yağmur belirtisi görünüyor. Daha rahat bir yolculuk için sizleri kamaralarınıza alalım."

Bir nefes daha…

Evet, bunu yapabilirdi. Basit bir fırtına için geminin rotasını değiştirmeye gerek yoktu. Hem fazla dindar biri olmasa da Tanrı'nın onların yanında olduğundan emindi.

Ne olursa olsun bugün Bermuda'yı geçecekti!

Önce birkaç küçük su damlası, daha sonra sağanak yağmur gemiyi çarptı. Gökyüzü delinmişçesine ağlıyordu.

Lanet olsun! Lanet olsun! Lanet olsun!

Kaptan, bu mırıltıyı dua gibi tekrarlarken rüzgâr ve yağmurun şiddeti arttı ve gemi usulca sarsılmaya koyuldu.

Kapalı, havasız ve sürekli sallanan kamarada kalmaktan sıkılmış bir yolcu, kaptanın arkadaşı, Kaptan Köşküne, dümen odasına girdi ve tedirginlikle sordu.

"Jean-Michel, bu… Bu basit bir yağmur gibi görünmüyor. İnanmadığını biliyorum ama burası lanetli! Geminin yönünü değiştirmemiz gerektiğini düşünmüyor musun?"

Kaptan Cousteau içindeki korkuyla yutkundu ama kendini gülümsemeye zorladı.

"Saçmalama Julian! Yıllardır üzerinde çalıştığımız hayali bir çırpıda yok etmemi istemiyorsun. Korkak olduğunu bilmiyordum."

"Lütfen biraz mantıklı ol. Bu hava koşullarından sağ çıkacağımızı hiç sanmıyorum. Kamara'larda korkuyla ağlayan çocuklar, ömürleri boyunca İsa'nın adını anmayıp bugün duaya gömülen yolcular var. Lütfen kendine gel ve bu aptal adrenalin tutkusunu yarıda kes."

Jean-Michel dostunun sözlerine inanamadı. Nasıl olur da hayallerine, kutsal amacına aptallık derdi?

"Yıkıl karşımdan, Julian."

"Ama Jean-"

"Defol ve tek kelime daha etme!"

Ona ihanet eden arkadaşının yıkılmış bir ifadeyle odayı terk ettiğini gördüğünde soğuğa rağmen alnında birikmiş terleri silmekten başka bir şey yapmadı.

Fırtına, eşi benzeri görülmemiş bir tayfuna dönüştü. Geminin güvertesinde kasırgalar kopup Fransız bayrağının asıldığı direği bir kuş tüyü gibi yerinden söktü.

Patlayan camların gürültüsü denizin dehşetli seslerinde kayboldu.

Jean-Michel Cousteau II. İse birkaç cesur tayfanın Kaptan Köşkünü rahatsız etmemesi için kapıyı kilitledi ve açması için bağıran yumrukları duymazlıktan geldi.

Kaptan belli ki ölüme gidiyordu ve peşinde sürüklediği 43 kişiyi umursamıyordu.

Tayfun güvertedeki birkaç kişiyi yutarken tayfalardan biri keskin bir baltayla kapıyı kırmayı başardı ve aklını kaybetmiş Kaptan'ı bir kenara fırlattı.

Gemiyi yönetmekte uzman olmayan tayfa, dümeni çevirmesi gerektiğini biliyordu, kurtulma şanslarının çok az olduğunu da…

Kapının zorla açılması odaya aniden üşüşen basıncın Köşk camlarını da patlatmasına sebep oldu ve sivri bir cam parçası tayfanın yanağını acımasızca deşti.

Rüzgârın şiddetiyle dümen yerinden koptu ve kamaraya dolan sular yerde hareketsizce ölümü bekleyen Kaptan Cousteau'nun nefeslerini sonlandırdı.

Henüz 23 yaşında olan cesur tayfa ise geminin ani sarsılışlarından biriyle okyanusun karanlık dehlizlerini boyladı.

Bir efsanenin mirasçısı, gizemli bir maceranın peşine düşen Calypso'nun izinden gemisi Atlas Okyanusunun derinliklerinde geçmişin diğer mahkûmlarının eşliğinde gözlerini yumdu. Bu geri döneni olmayan yolculukta 44 kişi hayatını kaybetti.

Julian kesinlikle haklıydı.

Bu bir lanetti.

Salazar Slytherin'in Kalesini korumak adına binlerce yıl önce yaptığı lanet o kadar çok can almıştı ki kalenin uzak çevresi tarihi gemi ve uçaklarla dolmuştu.

Salazar yuvayı koruma işini biraz abartmıştı galiba.

Kalenin güç bariyerlerini kontrol edip sınırda bir geminin daha battığına şahit olan dönemin Lord Slytherin'i, Karanlık Lord Voldemort, eski adıyla Tom Marvolo Riddle ise içini çekmekle yetindi.

Marvolo çayını yudumlayıp mırıldandı:

"Aptal Mugglelar… Bir türlü öğrenmiyorlar."

*Calypso gemisi gerçekten vardır ve Cousteau onun ünlü kaptanıdır. Bermuda Şeytan Üçgeni'nin yeri ve koordinatları gerçektir.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Slytherin Kalesinin uzun koridorlarında beş yüz yıla yakın masum bir çocuğun kahkahası duyulmamıştı. Küçük bedenlerin üstünde kocaman yıldızları kaplayacak hayalleri barındıran sevinçli portreler derin uykularından uyanıp keyifli yaramazlıklara kaşlarını çatmamışlardı.

Slytherin Kalesi asırlardır varissizdi ve uzun kederli yıllardan sonra bir çocuğun haykırarak koridorlarda ilerlediğini duymak kalede mutluluk sihrinin taze nefeslerini aldırıyordu.

Saçları arkasından savrulacak kadar hızlı, zümrüt gözlü çocuk, yürümeye dahi tenezzül etmeden, varlığını yeni öğrendiği bir zevkle, koridorlarda uçuyordu.

Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı ve sanki hızlanmasına yarayacakmışçasına ellerini ileri uzatmıştı.

Uzattığı ellerin birinde gökkuşaklarıyla süslenmiş bir zarf vardı.

En sonunda hedefe ulaştı ve içeridekinin bir karanlık lord olduğunu umursamadan ya da düşünmeden geniş bir kapıyı açtı.

Kral Dairesi, özel adıyla Mavi Süit, Slytherin Lordlarının şereflendirdiği bir salondu ve zarafetiyle Buckingham Sarayını lüks sanan asilzade muggleların gururlarını yerle bir edebilirdi.

Mavi Süit diye adlandırılması ise salonun hiçbir duvarı olmamasıydı. Evet, yanlış duymadınız.

Slytherin denince akla ilk gelen yılanlar, yeşil ve gri renk, hayal gücü gelişmiş Gryffindor'lular için belki birkaç kafatası ve kurbanlık bakire kızlardı. Lakin Slytherin Kalesinin mimarisi bize tam tersini söylüyordu.

Kapının olduğu duvar haricinde diğer üç yaka Atlas Okyanusunun masmavi manzarasını gözler önüne seriyordu.

Bu denizle iç içe görüntü açıklığı sebebiyle Salazar Slytherin gibi paranoyak bir adam için imkânsız gibi görünebilirdi ancak Kaleyi çevreleyen koruma bariyeri o denli etkiliydi ki kendini 8849 metre yüksekten bırakıp adrenalin komasına girmek ya da intihar etmek isteyen biri sadece kalın bir duvara çarpıp burnunun kırılmasıyla kalacaktı.

Aksine Lord Slytherin'e mektup teslim etmek isteyen, tehlike arz etmeyen bir baykuş kanatlarını rahatlıkla çırparak odaya giriş yapacaktı.

8849 metre yüksekliğiyle Everest Dağını sadece bir metre aşan Kale, Salazar Slytherin'in rekabet duygusunun ve mugglelardan her şekilde üstün olmak istemesinin bir göstergesi olabilirdi.

Belki de ihtiyar Salazar'a Everest Dağı'nın muggle yapımı olmadığını kimse söylememişti.

Salazar'ın paranoyası, kendini beğenmişliği ve dehasının ürünü olan Kale ne yazık ki gereken övgüyü alamıyordu.

Bunun ilk sebebi tüm dünyada sadece iki kişinin – ki buna hayaletler ve yaratıklar da dâhildi – Slytherin Kalesinden haberi vardı.

İkinci ve son sebebi ise şu an ki Lord Slytherin'in basit bir kaleye (Salazar'ın kalesine basit demek bir hakaret!) zaman ayıramayacak kadar meşgul olduğu ve koridorlarda uçup da gelen çocuğun henüz Kale'nin dışına çıkmamasıydı.

Kalenin acınası takdir edilme hislerinden bihaber çocuk kapıyı açtığı gibi arkadaşının yanına uçtu ve masadaki parşömenleri umursamadan kondu.

Aynı zamanda heyecanla bağırıyordu.

"Marvolo, bana mektup geldi, görebiliyor musun? Bir mektubum var! Biri bana mektup yazmış. Gördün mü, Marvolo?"

Zarfı Marvolo'nun yüzüne o denli yakın tutmuştu ki olgun büyücü istese de göremiyordu.

Mektubu heyecanla titreyen ellerden aldı ve sakinleştirici bir hareketle çocuğun saçlarını okşadı.

Çocukluğunun en hiperaktif döneminde olan Harry, ömrünün ilk mektubuyla kalbinin patlayacak kadar hızlı atmasına sebep oluyordu.

Bu heyecanı ve hareketliliği çocuğa haksızca mal edilmemeliydi.

Karanlık Lord yükselişe geçtiğinden bu yana baykuşların ardı arkası kesilmezken bu mektup Harry'nin aldığı, sadece ona özel olan ilk şeydi.

Arkasında eğik bükük harflerle yazıyordu.

Sevgili Harry'ye…

Marvolo'nun dokunuşu zümrüt gözlüyü sakinleştirdi. Karanlık Lord elegant parmaklarıyla zarfın arkasını okudu.

Gönderen kısmında Luna Pandora Lovegood yazısı okunulabiliyordu.

"Bu Bayan Luna Lovegood'dan gelmiş gibi görünüyor, küçüğüm. Açmak ister misin?"

Harry hevesle başını salladı ve sanki kırılacak bir eşyaymış gibi zarfı açtı. İçinden yine boyama kalemleriyle süslenmiş, seçilmeyen yaratıklar çizilmiş bir kâğıdı çıkarttı.

Sonra ne yapacağını bilmiyormuş gibi Marvolo'ya baktı.

"Okumaya ne dersin, Harry? Bakalım Tatlı Madam Luna ne diyor."

Harry yutkundu ve okumaya başladı.

Sevgili Harry

Sana yazabileceğimi söylemistin. Garip daha önce mektup yazabilecegim kimse olmamıstı. Bu sanki bir arkadasa sahip olmaya benziyor.

Annem insanın arkadaslarına ve sevdiklerini mektup yazabilecegini söylerdi. Bu artık arkadas oldugumuz anlamına mı geliyor. Öyleyse çok mutluyum.

Annem mutluluğumuzu paylasmamız gerektigini söylerdi. Ben de o nedenle arkadaslıgımızı kanıtlayan cevap mektubunu Dırdırcı'nın gelecek sayısına koyacagım.

Dırdırcı babamın yogunlugu yüzünden birkaç haftadır kapalı. Ama merak etme. Gelecek sayı süper olacak. Babam Fudge'ın Yalazgan Ordu'su kurup tüm dünyayı ele geçirmesiyle ilgili bir makale yayınlayacak.

Ama bundan hiç kimseye bahsetmemen gerekiyor. Çünkü Sihir Bakanı Fudge anlaşılan o ki geçen ay yazılan 'Fudge ve Gizli Cincüce Katliamı' makalesinden ötürü epeyi kızgın. Babama Sihir Bakanlıgından bir çıgırtkan gönderildi. Biliyorum saçma degil mi? Sihir dünyasının gerçekleri duymaya hakkı var.

Annem olsaydı Fudge ve diğerlerinin arkasından Hımhım'ları yollamamız ve bütün Noel hediyelerini çalmamız gerektigini söylerdi. Bu onların hakkından gelirmiş. Ama annem artık yok. Sadece babamla bir varız. Bu üzücü, degil mi? Ama üzülmüyorum. Babam bir gün tekrar annemi görecegimi söylüyor.

Mektubumu burada sonlandırıyorum. Babamla birlikte gidip Tatlısu Pliperleri toplayacagız. Zaman kaybetmemem gerektigini eminim biliyorsundur.

Sevgilerimle

Luna

Marvolo mektubu sabırla dinledi ve Harry'nin yüz ifadelerini izledi. Zihin linkleriyle de anlaşılıyordu ki Harry, Luna'yla arkadaş olmayı çok istiyordu. Ama bu arkadaşlığın Marvolo'ya ihanet etmek anlamına geleceğinden korkuyordu.

Karanlık Lord ifadesini değiştirmeden içinden sırıttı. Harry Potter tamamen ona aitti. Marvolo'nun yıllarını verdiği bu muhteşem yaratık zihnen, ruhen ve bedenen onundu. Damarlarında onun kanı akıyordu. Sağ Kalan Çocuk, tüm hayatını Karanlık Lord'un memnuniyetine göre programlamıştı ve yeryüzünde bunu değiştirebilecek hiçbir güç yoktu.

Albus 'lanet uzun isimlerle dolu' Dumbledore da dahil!

Çenesini kaldırıp Hollywood filmlerindeki kötü karakterle gibi zalim bir kahkaha atmak istese de yapmadı.

Çünkü kendine kabul ettiremediği zayıflığını bir şekilde öğrenmişti.

Karanlık Lord, Sağ Kalan Çocuk'u önemsiyordu.

Tom Marvolo Riddle daha önce kendinden başkasını düşünmemişti.

Marvolo Salazar Slytherin için ise Harry Potter bir istisna haline gelmişti.

Bu ne büyük saçmalık! Ne yüce ihanet!

Evet, doğru.

İçgüdüleri bir şekilde ona ihanet ediyordu.

Bir karanlık lord için hisler en büyük zayıflıktı.

Marvolo içindeki karmaşık duygularla boğuşurken küçük çocuk tereddütle sordu.

"Marvolo, bir arkadaşım daha olabilir mi?"

Yakut gözlü büyücü istemsizce gülümsedi.

"İkimize aynı anda yetebileceğinden emin misin?"

Arkadaşından olumsuz bir tepki almayınca çocuk hevesle atladı.

"Kesinlikle Marvolo! Luna'yla arkadaş olsam bile seni asla ihmal etmeyeceğim!"

Marvolo ciddiyetle elini uzattı ve son kez sordu. Bir şekilde Sağ Kalan Çocuk'u kendine hapsetmek istedi. Planı aslında gayet dâhiceydi.

"Hayatına kim girerse girsin, Hadrian Jameson Potter - Slytherin, ilk arkadaşını ve Lordunu, Marvolo Salazar Slytherin'i asla unutmayacağına, bırakmayacağına ve ona hiçbir şekilde ihanet etmeyeceğine yemin eder misin?"

Harry odadaki sihrin yoğunlaştığını, söylenen sözcüklerin geri dönüşü olmayan bir yola çıkardığını, çocuk aklıyla dahi biliyordu.

Açken, üşüyorken yanında olan, onu koruyan, onu yalnız bırakmayan, ona sihri hediye eden ilk ve tek kişinin uzanan elini sıktı ve aynı ciddiyetle, kelimelerinin her birini kastederek cevapladı.

"Ben Hadrian Jameson Potter – Slytherin, Lord Marvolo Salazar Slytherin'i hayatıma kim girerse girsin asla unutmayacağıma, bırakmayacağıma, ona hiçbir şekilde ihanet etmeyeceğim ve onu canım pahasına koruyacağıma yemin ederim!"

Yemine eklenen son madde Marvolo'nun gözlerini irice açmasına sebep oldu. İçine düştüğü şok onu hislerini açığa çıkartmaya itiyordu. Havadaki sihir yoğunlaştı. Yeminin sonlanması için Marvolo'nun elini bırakması yeterliydi.

Ama yapmadı.

Yüzyılların en karanlık lordu, Lord Voldemort, bundan on sene önce büyük aptallık olarak göreceği bir şeyi ardını hiç düşünmeksizin yaptı.

"Öyleyse, Ben Lord Marvolo Salazar Slytherin, Hadrian Jameson Potter – Slytherin'i asla unutmayacağıma, bırakmayacağıma, ona hiçbir şekilde ihanet etmeyeceğime ve onu canım pahasına koruyacağıma yemin ederim. "

Havadaki sihir ellerin ayrılmasıyla birlikte bedenlere hücum etti ve iki güçlü büyücünün ani bir basınçla sarsılmasına sebep oldu.

Sihir canlıydı. Zamanın sınırlarını aşıyordu. Bugün tarihi değiştiren, kadere adımlarını şaşırtan, evrenleri yerinden oynatan bir yeminin işlendiğini biliyordu.

Kaç yıl, kaç hayat geçerse geçsin, hangi bedende olurlarsa olsunlar, kader hangi oyunu oynarsa oynasın ve Dumbledore hangi zehirli manipülasyonunu aralarına atarsa atsın, Harry ve Marvolo bir birlerinden kopamayacaktı.

Yukarılarda bir yerde Tanrılar şaşkınlıkla yeryüzünü izlerken, Efendi Ölüm kahkahalar atıyordu.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

"Mahfışt'ları fısıltılarını duyuyorum. Kemer'in arkasından bana fısıldıyorlar. Buruşuk Boynuzlu Hırgür'ü, Vıdıvıdı Vızcız'ı, Hamhum Sepelek'i asla bulamayacağımı söylüyorlar. Uzun gri tülün arkasından sırıtışlarını görebiliyorum.

Çatlak Serena, Ahmak Serena

Sırrımızı asla açıklamayacağız sana

Luna'ma sakladığım çocuk şarkılarının melodilerini kulağımdan çalıp alay ediyorlar.

Git sırrı ejderhanın ateşinde ara

Ruh emicinin nefesini kokla

Basiliskin zehrini yokla

Ankayla birlikte ağla

Çatlak Serena, Ahmak Serena

Asla bulamayacaksın ama

Seni iki ayaklı ukala

El ele tutuşup delirtici düşüncelerimin eşliğinde dans ediyorlar. Sihrin sınırlarını aşsam bile bulacağım!

Küçük sinsi yaratıkları nasıl alt edeceğimi biliyorum. Cevap neredeyse avuçlarımda sayılır. Benim tatlı Luna'm… En mucizevî sihrin masum bir çocuğun hayal gücünde saklı olduğunu kim tahmin edebilirdi? Kemer'in önünde durup kahkahalar atıyorum.

Ah benim zavallı yaratıklarım.

Oysa emin kılmıştı sizi ahmaklığım.

Daha fazla saklayabileceğinizi mi sandınız?

Kendinizi kandırdınız.

Artık biliyorum küçük dostlarım.

Ejderhaları uyuttum da çaldım sırrınızı.

Ruh emicileri öptüm ve ölümü tattım.

Basiliski tatlı dilimle kanattım.

Anka'nın tüylerinde Kaf Dağı'nı aştım.

Çözdüm artık cevapsız bilmeceyi

Koruyamayacaksınız artık o sihirli geceyi

Yüzlerine gülüp kahkahalara boğuluyorum. Bir daha benimle asla alay edemeyecekler. Korkudan titrediklerini görüyorum. Kanatlarını titreterek ağlıyorlar. Bir birlerinin kulaklarına fısıldıyorlar. Ne istediklerini biliyorum. Beni sessizliğe ikna etmeye çalışacaklar. Asla! O kadar uğraştan, emekten sonra birkaç basit özre kanacağımı mı sanıyorlar? İmkânsız!
Tüm evreni yerinden oynatacağım. Sihirbaz ya da muggle herkesi haklayacağım.

Çatlak Serena, Ahmak Serena

Sır çok pahalıya mal olacak sana

Sirenlerin şarkıları duyulmayacak

Atadamların kehanetleri kuruyacak

Vampirler kendi kanlarında boğulacak

Ve küçük tatlı Luna'n uykusunda ağlayacak

Mahfışt'ların duyulmamış öğüdüdür bu

Sakın açma Pandora'nın kutusunu

Ah Tanrım! Ben ne yaptım?! Nasıl bu denli ahmak olabilirim? Nasıl?! Bildiğimi biliyorlar. Ama nasıl öğrendiler? Zihinbendar'lardan biri dinlemiş olmalı! Yoksa Hımhım'lar mı çaldı hatıralarımı?

Hayır!

Sırrı mezarıma götüreceğim. Kemer'in arkasına gidip Mahfışt'ların şarkılarına eşlik edeceğim. Cevabı kesinlikle bulamayacaklar.

Ben sonsuz uykuma yatacağım. Luna'm uykusunda ağlamayacak.

Evet. Evet. Evet.

En doğrusu bu…"

Marvolo, Serena Lovegood'un günlüğünü kapattı ve arkasına yaslandı.

Bayan Lovegood hakkında bilinen ve bilinmeyenleri zihninde tarttı.

Serena'nın adı-ağza-alınmayalar'dan biri olduğu barizdi. Gizem Daire'sinde çalışıyordu ve görünüşe bakılırsa Ölüm Odasının analizlerini yapıyordu.

Ölüm Odası'nın ortasında ruhani âleme geçit olduğuna inanılan eski yazıtlar ve rünlerle kaplı ikili bir taş kapı bulunuyordu. Kapının iç kısmı sadece ince, gri bir tülle örtülüydü.

Gaia'nın ve sihrin gerçek Karanlık Lord'u olan Marvolo, Kemer'in aynı zamanda Tanrılara açılan bir bekleme odası olduğundan haberdardı ancak anlaşılan oydu ki tek amacı bu değildi.

Serena Lovegood nasıl oldu bilinmez Kemer'in ardındaki gizemli yaratıklarla işbirliği halindeydi.

Marvolo da sihir dünyasındaki herkes gibi Lovegood'ların çatlak olmalarıyla ünlendiğini biliyordu. Ancak herkesin sıklıkla unuttuğu bir şey vardı ki Lovegood'lar güçlü kâhinleri dünyaya getirmesiyle kutsanmış kadim bir aileydi.

Acaba günlükte geçen Mahfışt ve diğerleri sadece bir kâhinin görebileceği gizemli yaratıklardan olabilir miydi?

Bu kesinlikle yaratıkların neden sadece Lovegood'lar tarafından göründüğünü açıklardı.

Tüm bunları bir kenara bırakacak olursa esas endişe verici şey Serena'nın bahsettiği sırdı.

Serena bir şekilde Ölüm ve Kemer'e dair çok gizli bir sırrı açığa çıkartmıştı ve Bakanlık çalışanlarından ya da adı-ağza-alınmayanlar'dan biri sırrın varlığından haberdardı.

Ancak belli ki sırrın içeriğini bilmiyorlardı.

Bahsedilen sır çok tehlikeliydi. Sihir dünyasını ve muggleları aynı anda etkileyecek büyüklükteydi. Tekerlemelere bakılacak olursa sihirli yaratıkların ölümüne, sihir dünyasında çocukları uykusunda ağlatacak bir karmaşaya neden olduğu apaçık ortadaydı.

Bu sırrın bir şekilde açığa çıkabileceği korkusu taşıyan Serena çareyi kendini öldürmekte bulmuştu.

Madem sırdan bu denli korkuyordu neden günlüğünü ortada bırakmıştı?

Neden Marvolo günlükte hiçbir koruma büyüsüne rastlamamıştı?

Yoksa Serena gerçekten de bir kâhindi ve günlüğün Marvolo tarafından bulunmasını mı istiyordu?

Ya da sadece bir ahmak mıydı?

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

"Vampirlerde Hematolagnia olduğunu biliyor muydun?"

"O saçmalık da ne?"

"Kan fetişizmi."

"Yine aptal muggle psikoloji kitaplarını okuduğunu söyleme bana!"

"Psikolojiye aptal diyemezsin. Muggle olsun ya da olmasın."

"Of! Kapa çeneni!"

"Makrofili dişi bir dev tarafından yenilme üzerine fantezi kurmakmış."

"Hımm. Hagrid'in nasıl dünyaya geldiğini şimdi öğrenmiş olduk. Ahmakın babası bir devle işi pişirecek kadar kaçıkmış."

"İnsanları cinsel tercihlerine göre yargılaman hiç hoş değil. Hem nereden biliyorsun annesinin Mikrofil olmadığını? Sen o pis kokulu nefesini boşa harcamadan söyleyeyim. Mikrofili küçük yaratıklardan aşırı hoşlanmak."

"O saçma kitaptan bir örnek daha verirsen hayalarını küçültüp lanet bir devin önüne atacağım."

"Dur şunu dinle."

"Yine ne var? Lanet olsun!"

"Lanet okuma. Bu Lordumuzun yararına bir bilgi ona göre. Şimdi sevimli küçük bir ölüm yiyen ol ve kulak ver."

"Bu sevimli küçük ölüm yiyen senin o koca beynini-"

"Hişşş! Sus! Önemli diyorum sana."

"Tamam, söyle bakalım neymiş o saçmasapan muggle kitabında yer alan çok önemli bilgi? Eminim bizim muggle sever(!) liderimizin duymaktan memnun olacağı bir şeydir."

"Alaycılık sana yakışmıyor, Bay Asık Suratlı."

"Kimse sana fikrini sormuyor, Oh Çok Bilmiş."

"Bilimi kesinlikle takdir etmeyi bilmiyorsun."

"Ve sen de sabrımı zorluyorsun. Asamın yanlış tarafıyla karşılaşmak istemiyorsan ne söyleyeceksen söyle."

"Of! Tamam. Hımm. Nerdeydim? İşte burada. Şöyle ki Karanlık Lord'un korkusuz bir nasofil ile asla uğraşmak zorunda kalmayacağını duyduğuna sevineceksin."

"O çok önemli(!) soruyu soruyorum, nedenmiş o?"

"Nasofili, burun fetişizmi anlamına geliyor."

"E, yani?"

"Bu denli yavaş olduğuna inanamıyorum. Kafanın içindekinin beyin olduğuna emin misin?"

"Hey!"

"Tamam be, indir şu asayı. Senin gibi bezelye beyin için açıklıyorum. Karanlık Lord'un bir burnu yok. O nedenle nasofil birinin ona karşı atraksiyon duymasına imkân yok. Anlıyor musun?"

"KAPAT ŞU LANET KİTABI!"

"Hey."

"Hımm?"

"Dürüstçe cevap ver. Yatakta alttasın değil mi?"

"O da ne demek oluyor, sersem?! Erkekliğimden yıllar sonra hala emin değilsen benim Juniar'ı sana bir tanıtayım. Bu yine akıllıca laf sokma yollarından biri mi?"

"Hayır, Juniar'ı pantolonunda tut, seni kokuşmuş teşhirci. Dinle. Sadece bilimsel bir meraktan soruyorum. Açıkçası tatlı Bella'nın tam bir sadist olduğu ortada. Geride sana tek bir rol kalıyor. O da acınası bakireyi oynamak. Haksız mıyım?"

"İşte şimdi ölüm fermanını imzaladın. Bellatrix 10 yıldır olmayan seks hayatımız hakkında konuştuğunu duyarsa bakireliğinden vazgeçersin, haberin olsun."

"Bella'nın iyileşme komasında mışıl mışıl yatarken bizi duyma ihtimali yok."

"Seni şikâyet etmeyeceğimi nereden biliyorsun?"

"Çünkü beni seviyorsun."

"Saçmalık."

"Ve ölürsem Asil ve Pek Köklü soyumuzu sürdürecek kimsenin kalmadığından haberdarsın."

"Biraz daha saçmalamaya devam edersen kendimi Obliviate'liyeceğim.*"

"Neden burada olduğumuzu bir kez daha söyler misin?"

"Azkaban'dan çıkmamızın üzerinden daha üç gün dahi geçmemişken, lanet bir muggle'ın kahrolası evinde sapıkça muggle kitaplarıyla aynı odada iki gerizekalı gibi bekliyoruz çünkü Malikânesinde yetiştirdiği aptal albino tavus kuşlarıyla beynini değiştirmiş Lucius Malfoy bir muggle'ı kaçıramayacak kadar beceriksiz!"

"Bu kadar çok hakareti aynı cümle içinde kullanman büyük yetenek doğrusu. Annem mezarında sevinçten ağlıyordur."

"Lanet olsun! 10 yılımı Azkaban'da bir muggle'ın peşinde koşmak için geçirmedim, Rabastan!"

"Haklısın, ben de ruh emicilerin o nefis dudaklarından bir öpücük çalabilmek için yanı başında duruyordum, Rodolphus."

"Bir daha şakasını dahi yaptığını duymak istemiyorum."

"Oh! Yoksa kötü kalpli ölüm yiyen küçük kardeşini mi düşünürmüş. Yumuşuyorsun galiba, Roddy."

"Tabi ki Rabbity Babbity.* İlk olarak sen de bir ölüm yiyensin. İkincisi, O koca beynini patlatıp boş nefeslerini durdurma keyfini başka birine bırakacağımı sanmıyorsundur."

"Bana olan sevgin gözlerimi yaşartıyor."

"Zevkle, küçük kardeş, zevkle."

Kapı hafif bir gıcırdamayla açıldı ve daireye ellili yaşlarının ortalarında, başının ortası parlak bir keli gururla taşıyan, gözlüklü bir adam girdi.

"İyi akşamlar, Profesör Conner. Kardeşim Rabastan'da sofofili olduğunu biliyor muydunuz?"

"Öğrenme aşkımın sapıklık olduğunu ima etmen gayet aşağılayıcı ve cahilce, Rodolphus. Hem bana kitabı bırak derken tuvalete gittiğim beş dakikada kendin kurcaladığına inanmıyorum. Gayet ikiyüzlüsün."

"Sen de suratsızın tekisin. Şimdi kapa o kahrolası çeneni ve saygılı ol. Gördüğün gibi karşında saygıdeğer bir profesör duruyor."

Profesör Conner, tehlikeli oldukları bariz olan, evine izinsizce girmiş, siyah cüppeli, görünüşe göre Kuru kafa ve Kemikler tarikatına mensup olduklarını anlatan uzun kafatası maskeli ikiliye korkuyla baktı ve ellerinde tehditkârca tuttukları çubukları tedirgince izleyip birkaç adım geriye gitti.

"Baylar, özel mülke izinsiz girdiniz, lütfen-"

"Duydun mu, kardeşim bize lütfen diyor."

"Aptal muggle kibar olunca onu bırakacağımızı sanıyor."

"Lütfen değil iyi uykular demenin tam sırası, saygıdeğer profesör."

"Ne demek istiyorsunuz-"

"Güle güle…"

Ve turuncu bir ışığın çubuktan fırladığını gören, üniversitenin en saygın profesörü derste sıkıcı konferanslarını dinleyen umursamaz öğrencileri gibi tatlı bir uykuya daldı.

*Bölümdeki bütün seksüel sapkınlıklar gerçek hayattan alınmıştır.

*Obliviate, unutturma büyüsü.

*Rabastan'ın lakabı olan 'Rabbity Babbity', Ozan Beedle'ın Hikâyeleri kitabında geçen Tavşan Babbity ve Gıdaklayan Kütüğü adlı masalın orijinalinden alınmıştır.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Malfoy Malikânesinin büyük ve görkemli olduğunu herkes biliyordu. Kıskanılan mimarisi, sanatkâr işlemeleri ve tarihi geçmişiyle asil bir safkana yakıştığı söyleniyordu. Malfoy'ların kendi kan saflıklarından sonra büyük değer verdikleri tek şeydi.

Lakin sırrı mezara taşıyacağı bariz olmayan hiç kimse Malikânenin derinliğinden haberdar değildi.

Yerin metrelerce altında, karanlık merdivenlerce inilen, yol üstlerinde tehlikeli yaratıklar barındıran ve Sihir bariyerine kan hakkı vermiş kişilerin dışında tamamen büyü yapmayı imkânsız kılan zindanlar bulunuyordu.

Basit bir parmaklığın özel rünlerle işlenmesinin abartı olduğunu söyleyebilirdiniz.

Lakin her bir rünün ayrı bir acıyı tetiklediği ve işkence için birebir olduğu gerçeğine şahit olduğunuzda, Malfoy'ların yüzyılların aşkın bir şekilde karanlık sanatlara gömüldüğünü keşfederdiniz.

Malfoy armasında göz alıcı bir gümüşi mürekkeple yazılı 'Sanctimonia Vincet Semper ', Saflık Daima Hükmeder cümlesinin hane mottosu olduğunu gösterse de Gringotts'taki yasaklı kitapların arasında 11. Yüzyıldan kalma eski bir parşömende, Karanlığın Şovalyeleriyiz olarak çevrilen 'Sumus Milites Tenebrarum' Malfoy'ların daima kara büyüye hizmet ettiğini kanıtlıyordu.

Bütün o gururlu duruşları, açgözlülükleri, keskin ifadeleri ve saf kanlıklarıyla, Hanenin tarih boyunca daima hizmetkârlık yapması, kudretli karanlık Lordların önünde eğilmesi epeyi ironikti.

Malikânenin derin zindanları asırlar sonra hala Karanlık Lordların hükmü altında düşmanları eşi benzeri görülmemiş dehşetlere sürüklüyordu.

Tasarlanışlarına bakılacak olursa insan psikolojisini ve bilinçaltı korkularını iyi anlayabilen bir sihirbazın asasını tarafından kaleme alınmıştı.

Zindanlar geniş yapılarına rağmen, bazı özel odalar keskin bir dehanın ürünü, psikolojik bir işkencenin muhteşemliğini taşıyarak planlanmıştı.

Odalardan biri katı bir ilizyonu hayata geçirir gibi duvarları özümsüyordu.

Zindanda zamanı duvarlara tırnağıyla çizdiği çizgileri sayarak öldüren mahkûmlar, her geçen gün duvarların üzerlerine doğru daralıp klostrofobik bir kâbusun içine düşüyorlardı.

Bir başka oda tek bir saniye dahi huzur vermemek adına, soğuk, kristalize buzlarla kaplanmış bir tabana sahipti ki iliklerine kadar üşütücü soğuğun, batan sivri buz uçlarının acımasızlığı yetmezmiş gibi bir de kör edici bir ışıkla aydınlatılmıştı.

Zincirlerle sarkıtılmış mahkumlar, Zihin Bozar büyüsüyle delirtici hayallere daldıran odalar ve açlığın en basiti sayıldığı işkenceleriyle sağ çıkanın pek az olduğu zindanlar, Lord Voldemort'un yeniden yükselişini baz alarak sonu gelmez çığlıklarla dolacak olmanın heyecanını yaşıyordu.

Tabi zindanlar sadece işkence için tasarlanmamıştı. Politik bir liderin kaçırılması ve iki taraf arasındaki düzenlemeleri yaparken hayır diyecek konumda olmaması için düzenlenmiş çıplak süitler bulunuyordu.

Lider, Malikânenin dışından yürütülerek getirilir, lüks koridorları geçer, mücevher işlemeli kapılardan girer, hayranlığının ifadesini yansıtmamak için ağzını kapatmaya çalışırken çıplak, küçük bir odaya bir evcini gibi bırakılır.

Gururu kırılan bir adamın nelerden vazgeçebileceğini tahmin dahi edemezsiniz.

Yani uzun sözün kısası Malfoy Zindanlarında olmanın bir ayrıcalığı vardır. Ne yazık ki pek azı bu ayrıcalığı tatmak ister.

O gün sıradan, yağmurlu bir gündü ve zindanlar üç gündür şanslı yeni bir mahkûmu ağırlıyordu.

Buzdan tabana çökmüş, minik tüylü ellerini kucağına çekmiş, açlık ve soğuğun en cesur kişiyi dize getiren terbiyesiyle sızlanıyordu.

Özel bir şahsiyet olduğu belliydi ki henüz gerçek işkenceyi tatmamıştı ve bütün korkaklığıyla ölümü arzulamaya başlamamıştı. Gizlice sağlık durumunu takip eden evcinleri her gün ölmeyeceğinden emin olup işlerine dönüyorlardı. Mahkûm için hazırlanmış acı soslu işkence vaatleri vardı ve henüz hiç birini tatmadan elveda demek istenmiyordu.

Belki kaçamayacağını bilip pek umursamadıklarından, belki de bir insan olmayı dahi hak etmediğini göstermek adına mahkûmun animagus halinde kalmasına göz yumulmuştu.

Tek parmağı eksik, çirkin, tüylü fare üç gün açlık öncesi seneler için pek az geldiğinden hala oburluğunu kaybetmemişti.

En yakın arkadaşlarına ve sadakat yemini ettiği lorduna ihanetinden sonra korkakça saklandığı yıllarda iyi beslendiği anlaşılıyordu.

Belki de en büyük ihaneti buydu. Köhne bir yerde acılar içinde olmayıp – fare ya da insan - 10 yılını huzurla harcamasıydı.

Ama olsun, sorun değil.

Çok yakında lanetlerin en karanlığını tadacak, eti kemiklerinden ayrılacak, leşi, yılanlara dahi layık bulunmayıp, bir çöp gibi bırakılacaktı.

Evet, cani bir işkenceden geçecekti.

Çünkü Lord Voldemort, hainlere böyle yapardı.

Genel olarak ihanetinin içeriğine bakıldığında Lordunun huzuruna gelmeyişi yatıyordu ki bundan elitler de haberdardı.

Genel neden aslında hainin korkak bir fareden başka bir şey olmadığını, basit bir Avada Kedavra ile ölmesinin yeteceğini düşündürtüyordu.

Çünkü iki zindan ötede olan İgor Karkaroff, mahkemede bir çok ölüm yiyenin adını verip cezadan haince sıyrılmıştı, şu an Durmstrang Enstitüsünde müdürdü.

Elitlere göre diğerleri Azkaban'da çürürken onun sosyetede yüksek bir mevkiye rahatça kurulması daha kötü bir ihanet gibi gözüküyordu.

Fareyle İgor arasındaki bu fark mantıksızdı, değil mi?

Ancak esas neden Karanlık Lord'un - kimsenin bilme lüksü olmadığı – iç çatışmalarında saklıydı.

Hiç kimse Karanlık Lord'un asasına el koyamazdı ve Hiç kimse Lord Voldemort'un varisini üzüp de yaşamaya devam edemezdi.

Sağ Kalan Çocuk ile Lord Voldemort arasındakiler geçmişte kalmış, affedilmişti ve posesifliğini inkâr etmeyen Marvolo, Harry'i artık kendine ait görüyordu.

Hiç kimse Karanlık Lord'a ait bir şeyi/birini incitemezdi.

Koluna damgalanmış karanlık dövmeden Efendisinin döndüğünü anında bilen farenin korkakça – Karanlık Lord'un asasıyla – saklanması yaptığı en aptalca hareketti.

Ve karanlık posesif bir şeytandı. Ona ait olan her şey dokunulmaz kılınmıştı.

Zindanda kendi fareliğinin arkasında ezikçe kıvranan Peter Pettigrew ne yazık ki bu gerçeği zor yolla öğrenecekti.

*Malfoy mottosu Saflık Daima Hükmeder, HP orijinal kitaptan alıntılanmıştır. Karanlığın Şövalyeleriyiz ise eklemedir.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Bütün kötücüllüğüne, karanlığına ve acımasızlığına rağmen Lord Voldemort da bir İngiliz'di ve her sıradan İngiliz gibi beş çayını yudumluyordu. Çayın yanına Harry için birkaç kurabiye de indirilmişse ve Marvolo arada sırada utanmaksızın birer tane çalıyorsa, o da evcinlerinin suçuydu. Bu denli lezzetli yapmalarına gerek var mıydı ki? Hayır.

Harry ise yerde yüzyıllar sonra bile ilk günkü canlılığındaki yumuşak halıya karın üstü uzanmıştı ve Luna'ya yollayacağı mektubun zarfını süslüyordu.

Daha mektubun kendisini yazmamışken zarfını süslemeye başlaması Marvolo tarafından garip bulunmuştu ancak çocuğun özenle kendini verdiği çizimlerden dikkatini çalmamak için ses çıkarmamıştı.

Sağ Kalan Çocuk, Slytherin'in Varisi, Karanlık Lord'un mirasçısı Harry Potter, bütün içtenliği, sağduyusu ve acıtılabilirliğiyle bir çocuktu.

Zümrüt gözleri, dalgalı, uzun siyah saçları ve pek güneş görmediğini kanıtlarcasına beyaz teniyle güzel bir çocuktu.

Marvolo kendi çocukluğunu zihninin o denli gerisine gömmüştü ki hatırlamıyordu. Hatırlamak da istemiyordu. Ama belki bir özlem belki bir içgüdü gibi sevgiye aç bir çocuğun neler istediğini biliyordu.

Bir yuva, arkadaşlar, aç olmama, üzerine bol gelmeyen kıyafetler…

Düşüncelerinin ilerlediği yönde ansızın çok önemli gereksinimlere çarpan Marvolo unutkanlığına içinden lanet okudu. Dünyayı yönetmek isteyen bir dâhiye göre çocuğun basit gereksinimlerini karşılamayı unutmuştu.

Harry'nin eğitimi için elitlerden ve dünyanın öbür yakasından seçmeyi planladığı ölüm yiyenlerini düşünürken 9 yaşını bitirmek üzere olan çocuğa yaşına uygun bir gardırop hazırlamayı bile gözden kaçırmıştı.

Anında bir şeyler yapması gerektiğine inanarak hala resim çizmekle uğraşan çocuğun etrafına bir ses bariyeri çekti ve dişi evcini Maggy 'i çağırdı. Evcini odada belirdi ve bir evcininden beklenmeyen bir zarafetle reverans yaptı.

"Buyurun, Lordum."

"Varisimin kıyafet ihtiyacı nasıl karşılandı?"

"Slytherin hanesindeki geçmiş varislerin kıyafetleri revize edilip boyutları değiştirildi, Efendim."

Marvolo onaylayarak başını hafifçe salladı. O düşünmese de evcinlerinin akıl edebilmesi iyiydi.

Malfoy evcinlerinin efendilerinden habersiz çiftleşmesi dahi yasakken Lord Slytherin'in evcinleri gayet zeki ve ileri görüşlüydü.

Evcini sosyetesinde daima kıskançlık ve hayranlıkla karşılanırlardı.

"Madam Giselle ve Twilfitt & Tatting ile iletişime geçmeni istiyorum. Madam Giselle'e Karanlık Lord'un onu görmek istediğini, Twilfitt & Tatting'e ise Lord Malfoy'un yurt dışından gelen bir misafiri için yüksek sosyeteyle sıklıkla çalışmış birini göndermelerini söyle. Lady Malfoy'a belirlenen saatte randevu defterini boş bırakıp hazır olması gerektiğini bildirmeyi unutma."

Madam Giselle, Paris'in en popüler terzi ve tasarımcılarından biriydi. Safkan çevrelerde dedikodulara çok açık bir konumda olması kurnaz bayanın işe yarar bir ölüm yiyen olduğunu gösteriyordu.

Twilfitt & Tatting, Diagon Yolu'nda 'Madam Malkin - Her Duruma Göre Cübbeler'in en büyük rakibiydi ve Parkinson, Knott ve Malfoy gibi ailelerin tercih ettiği bir mekândı.

Slytherin kanını taşımayan hiç kimsenin Kale'ye adım atamayacağını bildiğinden, Karanlık Lord her zamanki gibi programını Malfoy Malikânesi'ne göre uyarlamıştı. Malikânenin hanımı olarak Lady Malfoy'un haberdar olması önem arz ediyordu.

"Başka bir emriniz var mı, Lordum?"

"Hayır, Maggy. Çekilebilirsin."

Maggy sessiz bir poplamayla odadan yok oldu ve Marvolo ses bariyerini kaldırdı. Neyse ki Harry'nin ilgisi hala boyamadaydı.

Kâğıdı uçurtmalar, yılanlar ve ucundan renkli ışıklar fırlatan asalarla dolduran çocuk heyecanla yerinden kalktı. Marvolo'nun önündeki masaya eserini, tüy kalem ve mürekkebi özenle yerleştirip arkadaşının kucağına tırmandı.

Rahatça kurulduğundan emin olduktan sonra umutlu bir ifadeyle yakut gözlere baktı.

"Luna'ya mektup yazmama yardım eder misin, Marvolo? Ne söyleyeceğimi hiç bilmiyorum. Ve ne zaman tüy kalem kullanmak istesem mürekkebi hep taşırıyorum. Lütfen?"

"Eminim söyleyeceğin bir dolu şey vardır, küçüğüm. Olmadı Afrodit'i anlatabilirsin."

Marvolo bir eliyle çocuğun saçlarını gözlerinden çekti, diğeriyle tüy kalemi alıp mürekkebe daldırdı. Damlamayacağından emin olunca çocuğa uzattı.

"Luna'nın mektuba nasıl başladığını hatırlıyor musun?"

Zümrüt gözlü çocuk düşünürken dudaklarını büzdü ve bilinçdışı bir alışkanlıkla yara izini ovaladı. Hatırlamış olacak ki yüzüne ani bir gülümseme yayıldı.

"Sevgili Harry diyordu."

"O zaman biz de Sevgili Luna diyelim."

Harry tüy kalemi tutarken biraz zorlandı. Kâğıda birkaç damla mürekkep bulaştırdı. Neyse ki çocuğun hüzünle kıpraşan gözlerini fark eden Marvolo elinin bir hareketiyle kâğıttaki bozuk kısımları yok etti de üzerinde saatlerce uğraştığı eseri mahvolmamış olan küçük büyücünün yüzü tekrar aydınlandı.

Eğer Marvolo kucağındaki çocuğun basit büyüsü karşısında ona hayranlıkla baktığını görüp yanağına minik bir öpücük almışsa ve göğsü coşkun bir gururla sarmalanmışsa, o da görmezlikten gelindi, bu garip hissi kendini beğenmişliğine verdi ve üzerini sıkıca örttü.

Küçük çocuk önce 'Sevgili Luna' dedi sonra mektubu aldığı için ne kadar mutlu olduğunu anlatmaya koyuldu. Onun da daha önce mektup yazacağı kimse olmamıştı ve bu ilki Luna'yla paylaşmak yalnız olmadığını hissettirmişti.

Tabi Marvolo zihninde belirdiğinden bu yana hiç yalnız olmamıştı. Yine de Marvolo, Luna'dan çok farklıydı ve çocuğun tüm dünyasıydı. Luna ise Harry gibi basit bir çocuktu. Bu aralarında daha değişik bir yakınlığı sağlıyordu.

Harry, Bayan Lovegood için baş sağlığı dilemeyi unutmadı. Anne ve babasızlığın nasıl olduğunu çok iyi biliyordu. Luna'ya hala bir babasının olduğunu söyledi ve Dırdırcı'nın gelecek sayısını da iple çektiğini dile getirdi.

Dırdırcı'yı okuyacak olsa da mektubunun bir gazetede yayınlanmasını istemiyordu. Marvolo da 'her ne kadar Luna soyadını bilmiyor olabilir ama Harry ismi hala güçlü bir benzerlik taşıyor' diyerek, Luna'nın Harry için farklı bir isim kullanabilir olacağını anlatıp kararsızlığa düşmüş çocuğa daha iyi bir çözüm buldu.

Hem Dırdırcı'da bir çocuk tarafından yayınlanacak mektupların hayali uydurmalar olduğuna inanmaya hazır birçok sihirbaz vardı, yani endişeye gerek yoktu.

Harry, Bakanlık ve Fudge hakkında yorum yapamayacağını söylese de cincüce katliamının pek hoş olmadığını, bir gün bir cincüce görmeyi çok istediğini dile getirdi. 'Eminim sevimli yaratıklardır.' Diye eklediğinde Marvolo'nun neden kahkahalara boğulduğunu anlayamadı.

Gringotts'ta ejderhaların gizlendiğini duyduğunu heyecanla yazıp bir gün bir ejderhaya sahip olmak istediğini yazdı. Belki Luna nasıl ejderha sahibi olacağımı biliyordur diye düşünüp önerilere açık olduğunu eklemeyi ihmal etmedi.

Son olarak bir gün anne babasını görmeyi çok istediğini hüzünlü gözlerle karalayıp tatlısu pliperleri toplamada başarılar diledi.

Marvolo ne yazık ki pliperlerin ne olduğunu bilmiyordu ve kâğıdı doldurmuş Harry'nin, sarışın arkadaşına sormaya şimdilik fırsatı kalmamıştı.

Sevgilerimle dedi. Sonuna sadece Harry yazıp bıraktı. Kimsenin, Sağ Kalan Çocuk - Harry Potter'ın Dırdırcı Editörü'nün kızına mektup yazdığını bilmesine gerek yoktu.

Tatlılıkla gülümseyen çocuk mektubu zarfa koydu ve Marvolo'nun evcini yardımıyla getirttiği keskin gözlü bir baykuşa yerleştirmesini izledi.

Bir sonraki mektubu şimdiden büyük bir heves ve mutlulukla bekliyordu.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

İngiliz Adalarının yöre efsanelerinde 'Grim' denilen siyah bir hayalet köpeğin korku dolu hikâyelerine sıklıkla rastlanırdı. Geceleri beliren köpeğin, Şeytan ve cehennem köpekleriyle birlikte anılıp ölümü temsil ettiğine inanılır, alacakaranlıkta bir anlığına beliren Grim'in en huzurlu evlere ölümü getirdiği anlatılırdı.

Siyah köpek görüldükten sonra ölüm yuvaya girer ve hazırlıksız ruhu bedenden söküp çıkarırdı.

Bu korkunç masallar dilden dile aktarılıp şehir ışığından uzak köylerde küçük çocuklara karanlıkta dışarı çıkmasınlar diye fısıldanırdı.

Basit bir köpekten daha büyük, iri iri açılmış parlak gözleri olmalıydı. Fırtınalı gecelerde, gök gürültüsüne eşlik eder, en cesur yürekleri dehşete verirdi.

Kasabada idamın yapıldığı yerde, doğaüstü yaratıkların yeryüzünde süzüldüğü dönüm yollarında ve antik geçitlerde rastlanılırdı.

Mitolojide ve masallarda çokça rastlanırken sihir dünyasına uğramaması kesinlikle imkânsızdı.

'Ecel' diye anılan Grim, kâhinlerce sıklıkla kullanılır, ölümü simgeleyip sihirbazların kaderlerini karalardı.

Geçmişi korku hikâyeleri ve ani ölümlerle dolu bu yaratığın Azkaban gibi bir yerde görülmesi anlaşıldığı üzere pek de şaşırtıcı değildi.

Asıl şaşırtıcı olan Grim'in 10 seneye yakın aynı zindanı ele geçirip, diğer mahkûmların çığlıklarına eşlik edercesine sızlanmasıydı.

Ölümle çok yakın bir ilişkide olan köpeğin, ruh emicilerden korkmaması gerekiyordu, öyle değil mi?

Ne yazık ki değildi. Ruh emicilerin mutluluğunu, umutlarını ve yaşama sevincini içinden çekip çıkardığı köpek bir tek adı hatırlıyordu. O da kendisinin değildi.

Harry diye haykırıyordu köpeğin zihni… Yoksa bir köpeğin bedenine bürünmüş adam mı demeli?

Yıllardır insan olmamıştı ki köpekliğinden şüphe duysun.

Yıllardır tek bir net düşüncesi yoktu. Bir köpek gibi yiyor, yatıyor ve ağlıyordu.

Zihninin bulanıklığından bir saniye kurtulabilseydi zindan parmaklıklarının sessizce açıldığını içeriye tanıdık bir simanın sızdığını belki fark edebilirdi.

Köpek fark etmedi ama biri onu kaldırdı, taşıdı, Azkaban'ın dehşetinden uzaklaştırdı, yıkadı ve temiz bir yatağa yatırdı.

Yıllardır ilk kez onu sarmalayan sıcaklıkta tanıdık bir ses ona fısıldadı.

"Uyanma vakti geldi, Sirius Black."

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Harry bir başkasının ona dokunmasından kesinlikle hoşlanmıyordu.

Bu gerçeği zor yoldan öğrenmişti.

Vernon'un onu dolaba iten şişko elleri acıtmıştı. Harry Avlama oyununda onu yakalayıp pataklayan Dudley ve çetesi canını acıtmıştı. Anne ve babasına ne olduğunu sorduğunda teyzesinin bir anda yanağına inan sillesi acıtmıştı.

Harry hiç kimsenin ona dokunmasından hoşlanmıyordu ama Marvolo hiç kimse değildi.

Marvolo onun zihnindeydi. Soğuk ve aç gecelerde yanındaydı. Ustası, öğretmeni, arkadaşıydı.

Marvolo'ya sarılmak, arkasına sığınmak, beline tutunmak, kucağına çıkmak ve yanağından öpmek o denli basit, o denli kolaydı ki çocuk bazen yaptığının farkında dahi olmuyordu.

Marvolo herkes değildi. Ve herkes Harry'e dokunma lüksüne sahip değildi.

Bunu Harry de Marvolo da çok iyi biliyordu.

Bu nedenle Malfoy Malikânesine sırf onun için gelen terziler çocuğun ölçülerini keşfetmeye imkân bulamamışlardı.

Marvolo bir anlığına ortadan kaybolup ölüm yiyenlerinin birinden rapor isteyince üç bayan, Harry'nin üstüne kurt sürüleri gibi atlamıştı.

"Şekerim, lütfen kıyafetini çıkarır mısın?" diyorlardı, "Belini bir ölçsem?" diye soruyorlardı.

Uzun tırnakları, yapmacık sesleriyle dokunmak istiyorlardı.

Küçük çocuk bundan hiç hoşlanmamıştı.

Dehşete düşmüş bir halde geri geri adımlayıp en sonunda çareyi odadan kaçmakta bulmuştu.

Böylece Harry, kocaman Malfoy Malikânesinin uzun koridorlarında nereye gittiğini bilmeden koşuyordu.

Bir çeşit panik atak geçiriyordu. Kanının donduğunu, damarlarının tıkandığını, nefes alamadığını hissediyordu.

Zihninden ona bağıran Marvolo'yu hayatında ilk kez duymuyordu.

Eğer duysaydı ölçüsünü almaya çalışan kadınların öfkeden gözleri kızıl bir karanlığa bürünmüş Karanlık Lord'un lanetiyle acılar içinde yere yığıldığını, Marvolo'nun etrafındakileri umursamadan peşinden koştuğunu bilebilirdi.

Ne yazık ki bilmiyordu ve hızlı adımları onu Malikânenin doğu kanadına, Azkaban'dan kaçan ölüm yiyenlerin istirahat noktasına doğru götürüyordu.

Koridorları şok içinde aştı, çıkmaz bir yol gibi önüne dikilen geniş kapıya ulaştı.

Nefeslerini toplamak için durmaktan başka çaresi kalmamıştı.

Kalbinin atışları sanki koca Malikâne'de yankılanıyordu.

Ellerini dizlerine koyup çöktü. Kapının ardında ne olduğunu bilmiyordu ve girmek de istemiyordu.

Korku ve paniğin verdiği sihir basıncı, saçlarının ve gözlerinin orijinal rengini gizleyen büyüyü yok etmiş olmalıydı ki ardı arkası kesilmeyecekmiş gibi akan gözyaşlarının arasından zümrüt gözleri görülebiliyordu.

Başını dizine yaslayıp sakinleşmeye çalıştı.

Harry!

Marvolo'nun sesini algıladığında yüreğine çökmüş ani rahatlamayla nefesleri düzene bindi.

*Marvolo?*

Marvolo'nun rahatlaması da ona eşlik ediyordu.

Oh. Merlin! Şükürler olsun! Neredesin?

Küçük çocuk etrafına bakıp bulunduğu yeri tarif etmeye çalışacak bir şeyler arıyordu ki koridorda yankılanan yakın bir ayak sesi düşüncelerini böldü.

Korkuyla döndü ve sesten uzağa geriledi.

Orada, tam gözünün karşısında, uzun kabarık siyah saçları, yarım kapalı gözleri, ince dudağı ve ürpertici sırıtmasıyla bir kadın duruyordu.

Kadının yanakları çökmüş ve bedeni aşırı ince olsa da yüz hatları ve elegant duruşundan bir zamanlar güzel olduğu anlaşılıyordu.

Elinde yönünü hiç kaybetmeden keskinlikle duran asası her an saldırıya hazır olduğunu gösterse de esas korkutucu yanı gözlerindeki çılgın bakış, dudaklarındaki anlamsız sırıtıştı.

Sadece kendi bildiği bir sırra gülen küçük bir kız çocuğuyla akıl hastanesinden yeni kaçmış bir delinin bakışları aynı yüzde sergilenmişti.

Harry yüreğinin daha sakinleşmeden tekrar yokuş yukarı çıkan atışlarının eşliğinde geri geri yürümeye devam etti.

Zihninden çığlıklar atıyordu. Marvolo:

Sakin ol, Harry. Nerede olduğunu biliyorum. Deyip bitiremeden kadın ürpertici gülümsemesini bozmadan konuştu.

"Çok güzel gözlerin var. Zümrüt renginde. Işıldıyor."

Küçük çocuk ne cevap vereceğini bir anlığına bilemedi. Sonrasında sessiz kalmanın saygısızlık olarak algılanıp başına daha büyük bela açacağını düşündüğünden kekeledi.

"T-Teşekkür ederim."

Kadının bir sonraki cümlesi ise kanını dondurdu.

"Gözlerini yuvalarından oyup çıkarmak istiyorum. "