"Sen öldün."
Oldu Sirius Black'in 10 yıl içindeki ilk çığlıklar ve kâbuslarla karışmamış kelimesi…
Karşısında duran kişi hayalet değildi. Gözlerindeki doğal renkten bir vampir olmadığı anlaşılıyordu. Teninin canlılığına ve nefes alışverişlerine bakılırsa inferi olması da ihtimal dışı görünüyordu.
Öyleyse yıllar önce verilen ölüm haberi ve yoğun aramalara rağmen bulunamayan cesedi sadece kahrolası bir oyunun gösterisi miydi?
Sirius, pişmanlık ve kederle dolu aylarını bir yalancının peşinde koşarak mı harcamıştı?
"Sen öldün. Şimdi karşımda durup yüzsüzce sırıtarak ne yaptığını zannediyorsun?"
Karşısında duran kişi ise gayet sakin, hafif gülümseyen, gözlerinde anlamsız bir muziplikle dikiliyordu.
"Senin o sefil köpek halini Azkaban çöplüğünden kurtardığımı zannediyordum. Görünüşe bakılırsa şükran duymuyorsun."
Sirius bir an 'ölü' kardeşinin suratına baktı ve yatağın yanındaki masaya koyulmuş bardaklardan birini alıp duvara fırlattı.
"Lanet olsun, Regulus! Annem sırf bir bulanıkla konuştum diye beni evden atarken neredeydin? Mirasımdan ve ailemden bir çırpıda sökülürken neredeydin? Ölü haberini aldıktan sonra sırf cesedini bulmak için uykusuzca aylarımı harcadığımda neredeydin? 10 yıl önce en yakın dostumun ölümüyle bir duruşma dahi görmeden Azkaban'a sürüldüğümde ne yapıyordun, söylesene ha?!"
Sirius geçmişi bu denli yağmalamak istememişti ama bütün pişmanlıklarını, özlemlerini tek kardeşine söyleyemeden ölüm haberini almış olması canını acıtmıştı.
Tek bildiği ölüm yiyenlerden gizli bir görevde hayatını kaybettiğiydi.
Bir an için hala Azkaban'da olup sanrılar görmeye başladığını düşündü.
Regulus gerçek miydi?
Regulus'un yüzündeki sırıtma ise bir an dahi bozulmadı. 10 yıl Sirius için çökmüş yanaklar, cılız bir beden, karışmış sakallar ve hasta bir ruh demekken Regulus aynı canlılığı, neşesi ve gençliğiyle karşısında duruyordu. Sirius, kardeşinin çok da dahi sayılamayan kurnaz bir piçten başka bir şey olmadığını bilmese, Felsefe Taşını keşfedip Hayat İksiri içtiğine yemin edebilirdi.
"Ah, Siri… Hiç değişmemişsin, kardeşim. Her zamanki gibi düşünmeden kükrüyorsun. Yoksa… havlıyorsun mu demeliyim? Biricik kardeşine bir animagus olduğunu dahi söylememen garip değil mi?"
Sirius, Regulus'un yüzündeki sahte kırılganlığa bakıp alayla hiç de neşeli olmayan bir kahkaha bıraktı.
"Ne zaman söylemeliydim, Reg? Bir ölüm yiyen olmaya karar vermenden önce mi sonra mı? Dövmeye merak saldığını bilseydim, göğsüne aptal bir yılanı ben damgalardım. Voldemort'un lanet botlarını yalamana hiç gerek yoktu."
Regulus, rahatla gerinerek yakındaki bir kanepeye çöktü.
"Boş zamanlarımda ne yaptığım seni ilgilendirmiyor. Hem biz animagusundan bahsetmiyor muyduk?"
Abisi ise kardeşinin umursamazlığına bakıp şaşkınlıkla kalakaldı.
"Merlin! Reg, Hogwarts'taki basit bir satranç kulübüne üye olmuyordun! Seherbaz olmayı planlarken animagus olduğumu küçük, sevimli(!) arkadaşlarınla paylaşma riskini göze alamazdım."
Regulus ise gözlerine garip bir bakış yerleştirdi ve sırıtmayı kesmeden baktı. Sirius, yıllardır görmediği kardeşinin bu anlamsızca sırıtma alışkanlığından nefret etmeye başlamıştı.
"Bana güvenmemeye ne de hazırmışsın, garip değil mi? Sen kafanda seherbaz olma hayalleri kurarken, beni düşman olarak yerleştirmekte hiç gecikmemişsin."
Sirius, kardeşinin bir şekilde haklı olduğu fikri zihnine sızmadan düşünceyi silmeye çalıştı. Regulus'un manipülasyonlarına kanmaya niyeti yoktu.
"Ne yaptığını bilmiyorum sanma! Geçmiş yaraları açarak sorularıma cevap vermekten kaçınıyorsun."
"Yanlış hatırlamıyorsam geçmişe ilk dem vuran sendin."
"Lanet olsun, Regulus Black! Nasıl olur da hayattasın?!"
Regulus yerinden kalktı ve asasıyla kırışan cüppesini düzeltti. Hala görünüşüne aşırı takıntılı olması nedense Sirius'u rahatlatmıştı. Bu mazideki daha katlanılabilir anıların gün yüzüne çıkmasına sebep oluyordu.
"Stresli konulara girmeden biraz daha uyumaya ne dersin? Azkaban'ın sağlığa pek de yararlı olduğunu sanmıyorum. Eminim yorgunsundur."
"Ne kadar kaçmak istesen de gerçekleri ağzından alacağım."
"Oh, ondan hiç şüphem yok, kardeşim." Deyip çıktı.
Sirius, önce onu yıllarca Azkaban'da çürümeye bırakan, sonra ansızın kurtaran 'ölü' kardeşinin arkasından bakakaldı.
İşlemeli tavana bakıp mırıldandı.
"Oh. Merlin… Senin de ölmediğine çok sevindim, Reg."
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
"Gözlerini yuvalarından oyup çıkarmak istiyorum."
Dedi Bella ve bir yılanı andırırcasına usulca avına yaklaştı.
Gözler, yeşilin en canlı rengine bürünmüştü. Bella'nın pek keyif aldığı korku ve şok karışımı 'dehşete düşmüşlük' ifadesiyle avcıya yakalanan bir ceylanın ölümle yüz yüze gelmesi gibi sessizce haykırıyordu.
Bella, yıllar sonra ilk öğününü aldığı bu içten, bu hayat dolu, bu dehşet verici ifadenin damarlarındaki adrenalini ilk günkü heyecanla yükselttiğini hissediyordu.
Gözlerle buluştu. Avının çaresizlik kokan nefesleri suratını ısıttı. Asasını meraklı bir keyifle gözlere yaklaştırırken, uzun, cılız parmaklarını, kalbin korkuyla attığını anlatan aciz boyna doladı.
Tırnakları birkaç yerde teni kesti.
Bella, Bella, Bella…
Yemeğinle daha fazla oynama!
Diye sızlandı biri kaosa bürünmüş zihninin derinliklerinden…
Bilinçaltının karanlıklarında ise hiç doğmamış bir çocuğun hayali gizliydi.
Avını meraklı bir çocuk ve çılgın bir bilim adamına yakışır bir dikkatle izleyen Bella zihninin karmaşasında hiçbir şekilde mantıklı bir düşünceye sahip değildi.
Eğer bütün o kaosa bürünmüş zihninde tek bir mantıklı düşünce var olmuş olsaydı, bilinçaltındaki o doğmamış çocuğun hayali zihnini meşgul edebilirdi.
Çocuk, eğer doğsaydı, Black Hanesini hatırlatan gri gözleri olacaktı. Belki Bella'nınki gibi kıvırcık saçları…
Bella ona yürümeyi öğretebilirdi. Konuşmayı… İlk Avada Kedavra'sını kutlayabilirlerdi. Çığlıkları Bella ve çocuğun kahkahalarına karışan muggleların eşliğinde, tüm Londra'yı alevlere bürüyen bir Beltane ateşininin etrafında dans edebilirlerdi.
Ve Bella ona en cani, nice ölümler vadeden o ninnilerden birini söyleyebilirdi.
***Harley Quinn Lullaby
Hush little baby, don't say a world. (Sus küçük bebeğim, tek kelime etme.)
Momma's gonna kill for you the whole damn world. (Annen senin için tüm lanet dünyayı öldürecek.)
And if they don't laugh at our jokes, (Ve onlar eğer şakalarımıza gülmezlerse,)
Momma's gonna stab out their goddamn throats. (Annen onların kahrolası boğazlarını deşecek.)
And if they start to run away, (Ve eğer kaçmaya başlarlarsa,)
Momma's gonna paint the streets with blood. (Annen sokakları kanlarıyla boyayacak.)
And once the blood starts to wash off, (Ve eğer kan aşınmaya başlarsa,)
Momma's gonna blow some more heads off. (Annen birkaç beyin daha uçuracak.)
And if the world still doesn't laugh, (Ve eğer dünya hala gülmüyorsa,)
Momma's gonna go and poison them. (Annen gidecek ve onları zehirleyecek.)
And once the poison does it's job, (Ve zehir gerekeni yaparsa,)
Momma's gonna show you you're legacy. (Annen sana mirasını gösterecek.)
And if the world still tries to fight, (Ve eğer dünya hala mücadeleye devam ederse,)
Momma's gonna burn their houses down. (Annen, evlerini küle döndürecek.)
And if you grow up with his smile, (Ve eğer sen babanın gülüşüyle büyürsen,)
Momma's gonna be so…proud of you… (Annen seninle çok… gurur duyacak…)
*** watch?v=BfZEMqC8YIU
Eğer doğsaydı, Bella avının da o anne karnında can vermiş çocuğun yaşına yakın bir yaşta olduğunu düşünebilirdi.
Ama düşünmedi.
Bella'nın en son mantıklı düşüncesi Azkaban'da yitirdiği bebeğiyle birlikte can vermişti.
Geriye sadece kaos kalmıştı.
Bella aradığını bulmuş olacak ki incelemeyi bıraktı ve asasını gözlere doğru tutup sessiz bir büyü mırıldandı.
Conatus—
Expelliarmus!
Bellatrix Lestrange'ın asası elinden uçarken, Karanlık Lord bütün kudretiyle koridorun başında belirdi.
Marvolo'nun tanıdık yüzüyle Harry iç acıtıcı bir hıçkırık bıraktı ve koşup kurtarıcısına sıkıca tutundu.
Bedeni bir kelebeğin kanadı gibi titrekçe sarsılıyordu. Korkuyla buz tutmuş elleri Marvolo'nun beline sarılıp cüppesine gömülmüştü.
Marvolo'nun adını bir dua gibi tekrarla mırıldanıyordu.
Bellatrix'in karşısında akmayan yaşları cüppeyi ıslatmaya başlamıştı bile.
Marvolo önce kollarında titreyen çocuğa daha sonra, Karanlık Lord'un karşısında olmasının verdiği keyifle sırıtan Bella'ya baktı.
Harry ile birlikte içtiği bağlılık ve koruma andının sihrine uyguladığı baskı yavaş yavaş geriliminden kurtuluyordu.
Bir eli Harry'nin omuzlarına dolandı ve kendine daha sıkı bastırdı. Diğeri, asa bulunan eli, dikleşip, ona ait olanı incitmeye cüret eden çılgın, acınası cadıya döndü.
Bellatrix Lestrange'a acıyabilecek pek az kimse olduğu kolayca söylenebilirdi. Onu hayatının en parlak, en coşkun zamanlarında tanımış olma şansını yakalayan Lord Voldemort da bu kişilerden biriydi.
Ancak Harry'i korkutmuş o deli gözler, boğazına dolanan parmaklar ve kanatan tırnakların farkındayken içinde acımaya dair tek bir iz bile yoktu.
Sonuçta zihin bağlantısıyla çocuğun bütün dehşetine ve anılarına tanık olmuştu.
Bütün hiddetini asaya sızdırarak Cruciatus Lanetinin dile getirmeden haykırdı.
Bella, senelerdir tatmadığı bir acı silsilesinin bedeninden akışıyla beraber uzun zamandan beri ilk kez yaşadığını hissetti.
Biricik Lordunun laneti ne de hayat dolu, dehşetli ve cezp ediciydi.
Çığlıkları kahkahalarına karıştı.
Yere çöküp acıdan kıvranan bedenine sarılırken keyifle gülümsedi.
Karanlık Lord geri dönmüştü.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
Marvolo, hala ona sıkıca sarılıp başını cüppesine gömen çocuğu kucakladı. Titreyişlerini dindirmek adına sırtını yavaşça okşamaya koyuldu.
Yerde kahkahalarla kıvranan ölüm yiyene son bir bakış atıp Harry ile birlikte buharlaştı.
Tekrar belirdiklerinde Tom Riddle'ın tatsız çocukluğunda ziyaret ettiği bir deniz kenarındaydılar.
Yine yetimhanedeki diğer mugglelarla birlikte geçirmek zorunda bırakıldığı o lanet tatillerin birinde bu sahile uğramışlardı.
Aşağılanarak büyüdüğü yılların ışığında, gerçekten etkilendiği ender doğa parçalarından birindeydiler.
Sahil sert kayalarla bezeliydi. Denizin hemen karşısında dik bir uçurum yükseliyordu.
Uçurumun alt kısmında karanlık bir dehliz, bir mağara bulunuyordu ki daha sahip olduğu gücün sihir olduğunu dahi bilmeyen Tom, o gün muhteşem bir kararlılık göstererek mağaraya ulaşmayı başarmıştı.
Aptal muggleların sert kayalara dayanıklı güçlü botlarla dahi mağaraya ulaşmaları mümkün değildi. İyi bir dağcılık yeteneğiyle, kalın iplerle uçurumdan sarkıp mağaraya inebilirlerdi.
Ancak Tom, ucube Tom, bedeninde var olduğunu bildiği güce hükmederek kendini, küçük bir çocuk ve karanlıktan korkan bir yetişkin için epeyi dehşet verici olan o mağaranın girişinde bulmuştu.
Kendi gücünü ustalıkla kontrol edebildiği gibi peşinde getirdiği, onu aşağılayan, iten, acıtan iki zorbayı da pişman etmişti.
Ve daha sonra aile mirasını, Salazar Slytherin'in kolyesini, hortkuluğunu, ölümsüzlük adına kopardığı ruh parçasını bu dehşetli mağaraya bırakıp, sihir dünyasını yerinden oynatmaya başlamıştı.
Geçmişin bu karanlık noktasına yıllar sonra neden geldiğini bilmiyordu.
Kendi korkusuyla yüzleştiği bu garip yer belki Harry için de bir huzur kaynağı olabilirdi.
Kim bilir?
Kollarında titreyen çocuğa sıkıca sarıldı. Sertliğine aldırmadan soğuk kayaların birine oturdu.
Dünyanın bütün gürültüsünden uzakta, sadece denizin, rüzgarın ve anılarının manzarasında doğayı dinlemeye koyuldu.
Yetim bir çocuğun kurtulmaya çalıştığı, zorlandığı yalnızlık şu an ona huzur veriyordu.
Ama yalnız değildi, değil mi?
Harry de yanındaydı.
Zümrüt gözlü büyücü sonunda uykuya dalmış olacak ki Marvolo'nun bariyersiz düşüncelerine rağmen karşılık vermedi.
Nefesleri iyice derinleşmişti.
Üzerine sinmiş korku ve titremeden uykuyla beraber uzaklaşmış gibi görünüyordu.
Ufukta bir yerde birkaç kuzgun sesi yankılandı.
Güneş iyice çökmüş, uçurumun arkasından uzanan dağların ardında gömülmeye koyulmuştu.
Kayalara çarpan güçlü dalgalar akşamın bu ilk saatlerine daha vahşi bir tat katıyordu.
Yüzyılların belki de zamanın başından bu yana görülmüş en korkunç karanlık lord, kucağında uyuyan bir çocukla sessizce oturuyordu.
Altındaki kayanın canını acıttığını fark etmesiyle sihrine emretti ve kayanın yerini yumuşak, geniş bir koltuk aldı.
Harry'nin korku değil de soğukla birlikte titrediğini hissedince, sihri usulca çevrelerini sarıp vücutlarına dolandı. Keyifli bir sıcaklık kıyafetlerinden sızıp tenleriyle buluştu.
Belki birkaç dakika, belki birkaç saat sonra Bellatrix Lestrange ile karşılaşma şansızlığını yaşamış güzel gözlü çocuk hafifçe kıvrandı. Başını, Marvolo'nun sıcak boynunda gömdüğü yerden kaldırdı.
Tek aydınlığın yıldızlar ve uzaktan vuran şehir ışıkları olduğu geceye bakındı.
Günün tüm o dehşetine rağmen bu kez sarsıcı korkuyla buluşmadı.
Çünkü Marvolo'nun hemen yanında olduğunun farkındaydı.
Karışık saçlarını minik elleriyle gözlerinden çekti ve mırıldandı.
"Marvolo?"
Gözlerini gecenin tehlikelerine bir an dahi kapatmamış olgun büyücü aynı sessizlikte karşılık verdi.
"Efendim, Harry?"
Zümrüt gözler önce gökyüzündeki yıldızları, sonra koyu karanlığı takip etti. En sonunda arkadaşının tanıdık kızıl bakışlarına döndü.
"Neredeyiz?"
"Buraya gelmeyeli uzun yıllar geçti, küçüğüm. Ne yazık ki adını hatırlamıyorum. Sadece… seni huzurlu bir yere götürmeyi hayal ettim. – Durdu ve derin bir nefes aldı. - Ben… Üzgünüm."
Harry altı yaşındayken zihninde bulduğu biricik arkadaşına bir anlığına şaşkınlıkla baktı. Onu tanıdığından bu yana Marvolo'nun 'üzgünüm' dediğine şahit olmamıştı.
Anne ve babasını öldürdüğünü kabul ettiğinde bile…
Gücü, koruyuculuğu ve sadık yakınlığıyla ona ulu uçurumları hatırlatan arkadaşının bu 'üzgün' hali onu endişelendirdi.
"Neden?"
"Dokunmaktan hoşlanmadığının farkındaydım. Düşüncesizce seni o aptal kadınlarla baş başa bıraktım. Azkaban'dan sağlam bir akılla çıkmamış hizmetkarlarımın Malikane'de olduğunu biliyordum. Seni, varisimi, kendi çocuklarına dahi resmiyetle yaklaşan birkaç aptal safkan ölüm yiyenin merhametine bıraktım. Üzgünüm."
"Ama… ama sen hep yanımdaydın. Eğer ben aciz bir bebek gibi paniklemeseydim, sen beni durdurabilirdin. Hayır! Senin bir hatan dahi yok! Ben… zayıfça hareket ettim."
Bu kelimeler ağzından dökülürken boğazında sert yumrular bıraktı. Ağlamamaya çalıştı. Ama kısık sesle devam etti.
"Varisin olmayı hak etmiyorum, Marvolo. Kendimi korumayı bana öğrettiğin halde bir bebek gibi… kaçtım. Donup kaldım. – Ağlamamak ve boğazındaki yumrudan kurtulmak adına birkaç kez yutkundu. – İstersen… istersen beni cezalandırabilirsin."
Marvolo, çocuğun cesareti karşısında şaşkına düşse de belli etmedi.
9 yaşındaki Tom Riddle haklı ya da haksız ceza talep edebilir miydi?
Hiç sanmıyordu.
Hayatlarının en olgun dönemlerinde dahi ölüm yiyenleri aynı cesareti göstermemişti.
Harry, bu özgün duruşunu nasıl taşımayı başarıyordu?
Hayranlığını bir yarıda bırakıp çocuğa inkârlarını sıralamaya başlayacaktı ki vazgeçti. Aciz anından sonra utanca kapılmış çocuğun kendini affedebilmesi için cezaya ihtiyacı vardı.
Marvolo'nun da yaptığı düşüncesizlikten sonra kendini affetmeye ihtiyacı vardı.
Bir Karanlık Lord'dan çok olgun bir birey gibi davranması gerekiyordu.
Bu düşünce dahi gururlu Lord'un homurdanmasına yetiyordu.
Hata yapması bir an bile düşünülemez koskoca Karanlık Lord önce üzgün olduğunu, düşüncesizliğini, sonra da cezaya ihtiyacı olduğunu kabul etmişti.
Kader ne garip günlere gebeydi.
Ölüm yiyenlerinin bu gün onu deli gibi koşarken görmesi, günün sıra dışılığını kavramasına yetmişti zaten.
Gururunun yıkıldığı anları düşünmeyi bırakıp çocuğa cevap verdi. Uzun sessizliğini yanlış anlamasını istemiyordu.
İkimizin de düşüncesizce davrandığını kabul edelim, olur mu?
Bu cümle, öneri gibi görünse de altında itiraz istemez bir kesinlik gizliydi. Harry'nin inkar etmesine imkan bırakmıyordu.
"Öyleyse şöyle yapacağız. Ben ceza olarak panik halinde dahi ikimizden birine bir şey olduğunda diğerinin komutuyla hemen harekete geçecek, her zaman yanımızda taşıyacağımız iki portkey yapacağım. Böylece tatsız durumların önüne geçmiş olacağız. Senin de sorumluluğun… hımm… portkeyin ne olacağını seçmek. Bir bileklik ya da saat… Kolye ya da basit bir ayakkabı bağı da olabilir. Dikkat çekmeyecek ama geride kesinlikle bırakmayacağımız bir şey olmalı."
Harry arkadaşının ceza önerisiyle istemsizce rahatladı. Marvolo'nun onu asla incitmeyeceğini bilse de Dursley'lerin ceza anlayışıyla canı çok yanmıştı.
Bu basit, olumlu ve kesinlikle yararlı ceza çocuğu gülümsetmişti. Olgun büyücüye bunun ceza olmadığını yaramaz bir keyifle söylemedi. Karar değiştirmesini kesinlikle istemiyordu.
"Neden asa koruyucusu yapmıyoruz?"
"Oh! Kesinlikle harika bir fikir! Bir Karanlık Lord ile beraber yetişmek insan zekasını geliştiriyor desene. Bu dehanı kime borçlu olduğunu unutmamalısın, Harry Potter."
Ciddi ifadenin altında gülen kızıl gözlere çocuk bir an dumura uğramış bir şekilde baktı ve kahkahalara boğuldu.
"Oh Marvolo! Kendini çok beğenmişsin."
"Kesinlikle itiraz ediyorum, seni cüretkâr hain! Bilgeliğime inanmama cüretini nasıl gösterirsin?! Seni bir kurbağaya çevirmeliyim."
Bunu duyan Harry keyifle koltuktan kalktı ve kaçtı.
"Yapamazsın. Önce beni yakalaman gerekiyor."
Onunla birlikte ayağa kalkan ve sırıtan Marvolo arkasından bağırdı.
"İstediğim zaman seni büyüyle yakalayacağımı biliyorsun, değil mi?"
"Hayır!"
Geceye kahkahalar karışırken yıldızlar günün dehşetinden sıyrılmış iki büyücünün kovalamaca oynamasını izledi.
Avını yakalayacağı anda çocuğun bilinçsiz büyüsüyle kendini kurbağa olarak bulan Karanlık Lord'un şoke olmuş hali görülmeye kesinlikle değerdi.
Şaşkınlık ve kırılmış bir gururla oyalanan 30 saniyenin ardından eski haline geri dönmüştü ama intikamını da almıştı doğrusu.
Karanlık Lord'un 30 saniyelik kurbağalığına karşılık, Harry yarım saati yeşil renkte geçirdi.
Lord Voldemort ve Sağ Kalan Çocuk'un kaderi görünüşe bakılırsa hüzün, umut ve kahkahalarla doluydu.
Zaten ikisi de daha farklı bir hayat hayal edemezlerdi.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
"Sihrin var olduğunu iddia ediyorsun…"
"Evet."
"Hımm. Kaç yaşındayım demiştiniz?"
"Bunun yaşla ne ilgisi var muggle?"
"Profesör seninle alay ediyor, Roddy. Öğrenmek istediği akıl yaşının kaç olduğu. Küçükken bir hipogrif tarafından tekmelenmiş olabilir misin diyor. Kafana bir bludger mı yedin diyor. Hala oyuncak ejderhana sarılarak uyuyorsun galiba demek istiyor. Yani hala çocukluğuna takılı kalmış bir aptal mısın diye sormak istiyor. Kısaca sana hayali arkadaşları olan spastik bir çocuk muamelesi yapıyor. Sen koca kafalı bir sersemin tekisin demeye çalışıyor. Yani-"
"Devam etmene gerek yok, Rabastan. Sorunun konseptini anladım."
"Sadece yardım etmeye çalışıyordum, kardeşim."
"Gayet faydalıydı. Her neyse Profesör, sihir var ve bizler, kardeşim Rab-"
"Rabastan Lestrange huzurlarınızda."
"Ve ben Rodolphus, sizi buraya getirmemizin-"
"Kaçırmamızın demek istiyor."
"Sizi kibarca alıkoymamızın nedeni bize muggle tehlikeleri hakkında bilgi vermeniz."
"Ne demek istiyorsunuz, Mr. Lestrange? Hem muggle da nedir? Bu kültün bir hakaretiyse kabalığınızdan ötürü özür dilemenizi-"
"Hakaret olup olmadığı sana kalmış, Profesör. Muggle, vücudunda tek damla sihir olmayan anlamına geliyor."
"Sihrin var olduğu saçmalığında ısrarcısınız bakıyorum?"
"Sen neye saçmalık diyorsun, lanet olası-"
"İndir asanı, Roddy. Kendini muggle'ın yerine koy. Senin bir büyücü olduğunu söylediklerinde ben de inanamamıştım. Oysa kofti olduğunda gayet kararlıydım."
"Şakanın hiç de sırası değil. Bu aptal muggle sihre saçmalık diyor duymadın mı?"
"E, biz de ikna ederiz."
Rabastan sözünü bitirir bitirmez asasını Profesör Conner'a çevirdi. Sessiz büyünün ardından sırıttı.
"Bu mu yani? Hogwarts'ın ilk yıllarını hala aşamamışa benziyorsun kardeşim."
"Ne yapmamı bekliyordun, Roddy? Karanlık Lord'un muggle'a zarar verilmemesini istediğini biliyorsun."
Bahsi geçen muggle son cümleyle istemsizce yutkundu. Zarar verilmeyi kesinlikle istemiyordu.
"Ben sadece hayal gücünün biraz geride kaldığını söylemek istemiştim."
"Eminim birazdan sen kendi hayal gücünü bana kanıtlayacaksın, kardeşim. Her neyse. Profesör hemen arkanızdaki aynaya dönmenizi rica edebilir miyiz?"
"Neden?"
"Aynaya bak, muggle."
Homurdanarak aynaya bakan muggle gördüğü manzara karşısında histerik bir çığlık attı.
"Aman Tanrım! S-saçlarım! Kel oldum!"
"Gördüğünüz üzere sihir var. Bu da kanıtı."
"Bu sizin kaba birer sahtekâr olduğunuzdan başka bir şey kanıtlamıyor, bayım! Beni bayılttığınızda da kesmiş olabilirsiniz."
"Sana hayal gücünden yoksunsun demiştim."
"Pekala, başka bir şey deneyelim."
"Buldum!"
Bu kez muggle'ın bedeni usulca yerden kalkıp havada dolaşmaya başladı.
"Bu da ne?! İndirin beni! İndir-"
Adamın bağırışları Rodolphus'un başını ağrıtmış olacak ki büyüyü yarıda kesti. Hızla yere düşen muggle kalçasını ovalayıp homurdandı.
"Şimdi sihre inandın mı?"
"Kesinlikle hayır. Odadaki yer çekimini kontrol edebilirsiniz."
"Yer çekimi mi? Peki bizim hala yere basmamızı nasıl açıklıyorsun?"
"Giysilerinizde manyetik materyal taşıyor olabilirsiniz."
…
"Aha! Tabi ki! Uçmak!"
"Biraz önce aptal muggle'ı sarsıncaya kadar uçurduğumuzu unutuyorsun her halde. İnanmadı."
"Süpürgelerden hiç bahsetmedik ama! Bir sihirbazlar süpürgeler yardımıyla uçabiliyoruz. Hatta Quidditch diye harika bir oyunumuz var. Dünya Kupası'na götürmeliyiz seni, Profesör, kesinlikle seveceksin!"
Büyücünün umutlu ifadesine rağmen yaşlı adam dudak büzerek somurttu.
"Teknoloji artık basit ve daha küçük cisimlerle uçmayı sağlayabilecek kadar gelişti. Bunu yeni öğrendiyseniz size tek sözüm, modern dünyaya hoş geldiniz, beyler, olacak."
…
"İksirlere ne diyeceksin, Profesör? Sihirbazların muggle hastalığına yakalandığı asla görülmemiştir."
"Bitki bilimi ve ev yapımı ilaçlardan bahsediyorsunuz sanırım. Modern tıp her ne kadar doğal ilaçları savunsa da başarılı bir kimya ile desteklenmiş bir tedavi daima daha önde olacaktır."
"Buğular saçarak usul usul fokurdayan kazanın güzelliğini, beyni büyüleyerek, duyguları tutsak ederek insan damarlarından süzülen sıvıların ince gücünü anlamanızı bekleyemeyiz..."
"Lanet bir muggle olduğunuz için, ünü şişelemeyi, zaferi imbiklemeyi, ölümü dahi durdurabilmeyi ne yazık ki öğrenemeyeceksiniz!"
Profesör Conner anlamsızca izlerken, İkizler ortak bir şakayı paylaşırcasına sırıttılar.
"Bakıyorum ki Azkaban biricik İksir Ustamıza ait hatıralarını köreltememiş, kardeşim. Acaba Bella endişelenmeli mi?"
"Saçmalama, Rab! Hem sana ne demeli? Ardımdan takip etmekte hiç gecikmedin."
"Ne diyebilirim ki? Severus'un o derin sesi beni daima etkilemiştir."
"Hala senden bir varis beklendiğinin bilincindesin, değil mi? Hem Snape'in şu sıralar Karanlık Lord tarafından pek takdir edilmediği haberini aldım."
"Severus Snape daima iki ayak üstüne düşmeyi başarmıştır."
"Bunu sadece zaman gösterecek kardeşim. Her neyse... Profesör içecek bir şey alır mısın?"
"Lütfen…"
"Evet, işte burada. Haydi yudumla, muggle."
"Aslında bir bardak su yeterliydi ama-"
"İç diyorum sana!"
Rodophus'un bağırışıyla sarsılan adam tedirginlikle bilinmez içecekten birkaç yudum aldı.
"Bu iğrenç şey de ne-! Ne içirmeye çalışıyorsun bana-"
"Bitir onu, Profesör. Söz veriyoruz ölmeyeceksin."
"Henüz!"
"Korkutma zavallı adamı, Roddy."
"K- kendimi garip hissediyorum… Bu ik- içecek ne işe yarıyor demiştiniz?"
"Saçlarını yok ettiğimiz için epeyi üzüldüğünü hatırladık-"
"Ve sana daha yakışıklı bir görünüş kazandırmaya karar verdik."
"Ne-"
"Aynaya bak, muggle."
Akademik kariyeriyle birlikte bilim dünyasında çokça saygınlık kazanmış Mr. Conner, kel kafasının yerinde her yöne dalgalanan turuncu saçlar bulunca, onun gibi olgun bir adama yakışmayan bir şey yaptı ve sesli bir küfür savurdu.
"Şimdi bize inandın mı?"
Kızgınlıktan kızaran yüzü saçlarıyla uyumlu bir renge dönüverdi.
"Sen-! Siz ikiniz-! Ben, otuz yılı aşkın profesörlük hayatımda siz ikiniz kadar baş belası iki küstah öğrenciye daha rastlamadım! Bu aptal şeyi hemen eski haline getireceksiniz! Anlaşıldı mı!"
"Sakin ol, ihtiyar. Basit bir büyüyle çözülemeyecek şey değil ki."
"SİHİR DİYE BİR ŞEY YOK! Bu sadece zekice planlanmış bir ilizyon ve uzaktan kontrol edilen elementlerden ibaret."
Muggle'ın gittikçe yükselen sesi ve inatçı inkârı kardeşlerin bir birine kararlı bakışlar atmasından başka bir şey sağlamadı.
Profesör'ün dar kafalığını bir iddia olarak algılamışa benziyorlardı.
Lestrange Kardeşleri tehlikeli bir azme sürükleyen Mr. Conner neye bulaştığının farkında dahi değildi.
…
3 saat sonra…
Edward Conner, ömrünü kariyerine adamış, başarıları ve zekâsıyla çevresi tarafından daima saygıyla karşılanmış, soranlara 54 yaşında olduğunu söyleyen ancak üniversite resmi belgelerinde 59 yaşını bitirmek üzere olduğu görülen, hayatını sakin ve tekdüze yaşamış, kendi halinde bir adamdı.
Kahvesini zehir derecesinde koyu içmeyi severdi.
Her sabah 6'da uyanıp, köpeğini gezdiren Bayan Margaret'i başını eğerek selamlardı.
Gazetesini daima lezzetli bir İngiliz kahvaltısı sonrasında okur, böylece iştahının kaçmayışına dikkat ederdi.
Disiplinli bir ailede yetişmiş bu basit adamın sihre inanmayışı bir anlamda doğaldı.
Ya da esas neden, belki de, küçükken yastığının altında sakladığı dişlerin hiç penny'e dönüşmemesiydi. Diş perisinin hiç uğramayışı, Noel Babanın o çok istediği uzaktan kumandalı uçağı hiç getirmeyişi, travmatik bir çocukluğa sebebiyet verebilirdi.
Ancak Mr. Conner gibi naif bir adamın pek inatçılık yaptığı da görülmemişti.
Çocukluğunda ne kadar derine inilirse inilsin sihre karşı beslediği bu katı inada, güçlü bir neden bulmak mümkün değildi.
Bu nedenle sihrin verdiği o doğaüstü sıcaklığı neden tadamadığı hakkında pek bir fikir de yoktu.
Tabi bunun sebebi bu sihirli üç saat içerisinde, bayıltılıp, saçlarından edilip, vücudunda aniden beliren solucanlardan kurtulmaya çalışırken, üzerine büyü ile oluşturulduğu iddia edilen buz gibi su dökülüp, ayakkabılarının ateşe verilip, kirpiklerinin ayak parmaklarına kadar uzatılıp, kollarının kanata dönüşmesiyle gözlüklerinin buharlaştırılıp, burnunun yerini uzun bir boynuzla değiştirilip, dişlerinin sivrileşip, ağzından alev çıkartılması ve kıyafetlerinin mide bulandırıcı bir pembeye dönüştürülerek aşağılanması da olabilirdi.
Saygıdeğer Profesör türlü işkencelerden geçerken, Rabastan ve Rodolphus Lestrange hayatlarında karşılaştıkları en zorlu meydan okumada galip çıkmaya çalışıyorlardı.
Yaşlı bir muggle'ın bu denli kalın kafalı olacağına kim inanabilirdi ki?
İddiayı Affedilmez Lanetlere çıkarmayı planlıyorlardı ki Rabastan'ın Yarasa Umacı büyüsü bardağı taşıran son damla oldu.
Burnundan fışkıran yarasaların irileşerek üstüne saldırmasıyla çıldıran Mr. Conner, önündeki iki şizofrene döndü ve ellerindeki garip, tahta görünümlü silaha gözünü dikti.
Hayatında geçirdiği en berbat günün, saatler süren işkencenin hiddetiyle insana benzemeyen bir homurtu çıkardı ve çığlık atarak şizofren kardeşlere saldırdı.
Yüzünde Cinnet filmindeki Jack'in çılgınlığı vardı.
Bu saldırıyı beklemeyen kardeşlerin bir anlığına şaşkınca bakakalmalarını fırsat bilerek aptal çubuğu aldı ve bütün hiddeti, kini, deliliklerine olan hırçın nefretiyle haykırdı.
"GEBER LANET OLASI!"
Sihrin olmadığı, Tom Riddle'ın İngiliz Hükümeti'ni çökertmeyi planlayan dahi bir terörist olduğu, Harry Potter'ın süpürge dolabının karanlığında hala açlığını unutmaya çalıştığı, Severus Snape'in yıllar önce intihar ettiği ve Rabastan'la Rodolphus kardeşlerin iki birer manyak olduğu sevimli normal bir dünyada, Profesörün elindeki masum görünümlü tahta çubuğun yapması gereken tek şey siyah beyaz bir filmde pek de tanınmayan Cameo gibi usulca senaryodan gelip geçmekti.
Oysa sihir dünyasının normal olan her şeye alerjisi vardı ve Mr. Conner'ın damarlarında Hogwarts mektubunu alacak kadar olmasa da az bir miktar sihir akıyordu.
Sırf bu sebeple olacak ki genlerinde % 8,2'lik büyücü kanı taşıyan muggle Profesör, elindeki asanın kontrolsüz büyü ile patlamasıyla birlikte hızla geriye savruldu ve duvarla iç acıtıcı, kemik kırıcı bir ilişkiye girdi.
Lestrange kardeşler ise önce parçalanmış asadan çıkan dumanlara sonra duvardan usulca kayan muggle'a bakıp şaşkınlık ve inanamazlıkla başlarını salladılar.
"Şu çılgın mugglelar… Ne yapacaklarını asla kestiremiyorsun… Söyle Roddy, bu kafayı yiyen kaçıncı muggle?"
"Bilmiyorum Rab. En son otuzlardaydık. Hımff! Mugglelar… Çatlak yaratıklar…"
"Asaya ne oldu dersin?"
"Ollivander'dan cevabı alacağımıza eminim."
Kollarındaki karanlık dövmeler aniden yanmaya başlayınca, Karanlık Lord'a götürmeleri gereken Muggle'ın haline bakıp iç çektiler. Lord Voldemort'un o çok keyifli(!) Cruciatus Lanetinin tadını fazlasıyla çıkaracakları bir gece olacağa benziyordu. Bir birlerine bıkkın bir bakış atıp Efendilerini daha fazla bekletemeyeceklerinin farkına vardılar.
Profesörü de yanlarında götürmeleri gerekecekti. Baygın, tahminen birkaç kemiği kırılmış, çılgın muggle'ı…
Tabi bu durum Rabastan'ın kazanmasıyla sonuçlanan "Muggle'ı Sihrin Mucizeleriyle Tanıştıralım!" iddiasının hakkını kardeşinden almasının önünde engel teşkil etmedi.
Arkalarından uçarak gelen baygın Mr. Conner'ı umursamadan, sırıtan bir Rabastan ile somurtan bir Rodolphus odayı terk etti.
Onları Efendilerine götürecek cafcaflı koridorlarda ilerlediler.
İnatçı muggle'ı ikna edecek biri varsa o da Karanlık Lord'du.
HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM
