Rabastan önce bayılmış ahmak muggle'a sonra Karanlık dövmelerinin onları yönlendirdiği salona baktı.

Salonun ortasında tüm vahşetiyle üzerine uçan ejderhayı gördüğünde çok kirli bir küfür savurarak geriye sıçradı ve arkasında duran ve ejderhaya dehşete düşmüş bir ifadeyle bakan Rodolphus'un da dengesini kaybetmesine neden olarak yere yıkıldı.

Abisini, hala şokta olan ahmağı, sert el darbeleriyle uzaklaştırmaya çalışıyor, can havliyle üzerlerine doğru uçan kahrolası yaratıktan kendini kaçırıyordu.

-"Lanet! Lanet! Lanet! Lanet! Hareket etsene salak! Koş! Koş! Koş! Durma kaç!"

Bu sırada sonunda beyin hücrelerinin kontrolünü elen alan Rodolphus salondan hızla kaçarken geriye dönüp seslenmeden edemedi.

"Sen kime salak diyorsun?!-"

Arkasından onu 2 metre ileri savurtan koca bir tekmeyi basan Rabastan:

"Sana diyorum kahrolası aptal! İkimizi de öldürtmeye mi niyetin var?!" dedi.

"Şu lanet ejderhadan kurtulalım seni çok kötü lanetleyeceğim!- Dikkat et arkanda!"

Kendine hakim olamayarak arkasına dönen ve peşlerindeki ejderhaya bakan Rabastan fantastik yaratığın keskin dişleriyle, leş gibi ağız kokusuyla ve boğazının dibinden yükselmeye başlayan alevlerle karşılaştı. Ve fısıldadı.

"Merlin'in sarkık hayaları aşkına... Öleceğiz!"

Ejderha yaklaştı ve yaklaştı...

Dişleri korkudan altına yapmak ve bayılmak arasında kalan ölüm yiyenin başını aştı. Boğazından çıkmak üzere olan alevlerin ısısı yüzünü yakmaya başladı.

Ölümüne saniyeler kala gözlerini kapatıp kendini önüne geçilmez kaderinin ellerine bırakacaktı ki-

"Yeter, küçüğüm. Eminim derslerini almışlardır." Dedi bir ses ve Rabastan, Karanlık Lord'un sesini tanıyarak koca bir rahatlıkla kendini yere bıraktı.

Ölmemişti.

Yavaşça ondan uzaklaşan ve lezzetli bir yemeği kaçırdığı için somurtan – evet somurtan! – ejderhaya baktı.

"Ama Marvolo ne yaptıklarını biliyorsun?!" dedi çocuksu ama kızgın bir ses ejderhanın üstünden.

Kahrolası Ejderhayı bir ÇOCUK SÜRÜYORDU!

Onları ölümün eşiğine getiren lanet olası bir çocuktu! Sinirine hakim olamadan bu saçmalığın hesabını soracaktı ki şans ondan yanaydı.

Ağlamaklı bir ses yanından "Ne yaptın, Rab?" diye fısıldadığında dikkati dağıldı, kötü bir gününde Bellatrix'e rastlayan bir suratla, beti benzi atmış abisine döndü.

"Ne yaptın mı? Ben hiçbir şey yapmadım! Asıl sen ne yaptın?! Öleceğiz senin yüzünden, ahmak!"

"Ahmak mı? Ahmak mı?! Ben hiç bir şey yapmadım! Tüm hafta Bella ile ilgileniyordum. Ya sen neredeydin?"

"Nerede olduğumu biliyorsun. Bize en uygun muggle'ı arıyordum. Karanlık Lord'u kızdırmaya zamanım dahi yoktu. Sen ise-

Tartışma iyice kızışırken arkadan sakin ama altında aksi gerçekleştiğinde korkutucu acılar barındıran bir emir yankılandı.

"Yeter."

Ölüm yiyenler kimin karşısında olduklarını hatırlamış olacaklar ki ellerinden geldiğince ciddi, korkudan uzak, bir maske takıp efendilerine, Karanlık Lord'a döndüler.

Ancak gözleri yılanımsı figür yerine yakışlı, aristokratik ve bir o kadar cezbedici yüzle karşılaşınca şaşkınlıktan nefesleri tutuldu.

Karşılarında sakin bir rahatlıkla lüks koltuğuna oturmuş çay yudumlayan bir yabancı vardı. Yabancının duruşunda, kökünü 18. Büyücü atasını sayabilecek en gururlu safkandan daha asil ve daha ulaşılmaz bir şeyler vardı. Ortalamadan epeyi uzun boyu, üst üste attığı kuvvetli bacaklarından ve güçlü boynundan belliydi. Üzerinde, Slytherin renklerinin sade ama özveriyle işlendiği belli olan büyücü cüppesi önden açıktı ve altında kaslı bedenine yapışan, çoğu safkanın aksine son düğmesine kadar kapalı olmayıp güçlü boyun kaslarını sergileyen gri gömleği görünüyordu.

Rabastan bir an için nefessiz kaldı ve tanrıların ne zamandan beri yeryüzünü şereflendirdiğini düşündü.

Ancak saniyeler sonra hizmetkâr efendisini tanıyabildi.

Ölüm yiyenlerin, tüm o asil duruşu ve yakışıklı yabancının Karanlık Lord olduğunu anlamaları için kan ve cehennem alevlerinin karışımı bir zümrüt renkle parlayan gözlerine bakmalarına gerek yoktu.

Karmaşanın içinde kuvvetli bir hükümdar, acımasız bir imparator gibi oturan yabancıdan yayılan tehlike ve sihir gücü ölüm yiyenler için Azkaban'da geçen boğuk yıllardan sonra bir uyanış, bir yeniden doğuş gibiydi.

Bu güç onlara neden ölüm yiyen olduklarını, neden iradelerini bir başkasına teslim ettiklerini, neden karşılarındaki bu büyücüye karşılıksız bir sadakatle hizmetkâr olduklarını hatırlatıyordu.

Ölüm yiyenler başlarını eğdiler ve dizlerinin üstünde, efendilerinin hükmünü beklemeye koyuldular.

Artık onlar Rodolphus ve Rabastan Lestrange olmaktan çıkıp Karanlık Lord için nice affedilmez acıları düşmanlarına indirecek iki hizmetkâr oldular.

Hizmetkârlığın verdiği kanaatle, Lordlarının yılanımsı korkunç görüntüsünden nasıl sıyrıldığını, yanında – hem de çok yakınında - oturup bir yandan ejderhanın dizlerindeki başını okşayıp diğer yandan sırıtan çocuğun kim olduğunu ya da salonda neden kahrolası dehşet verici kocaman bir ejderha olduğunu sorgulamadılar.

"Ben sizi ne zaman çağırmıştım? Hatırlatır mısın Rodolphus."

Bahsi geçen ölüm yiyen içinde yükselen gerilimin sesine yansımaması için derin bir nefes aldı.

"D-dün Lordum."

Yine de sesindeki titremenin önüne geçememişti.

"Dün, öyle değil mi? Peki, ölüm yiyenlerime bugün kesinlikle rahatsız edilmeyeceğimi bildiren emrimi almadınız mı?"

Bu kez cevap Rabastan'dan geldi.

"A-almadık, Lordum. Ama mugglelar çok inatçı çıktı. İnanmamakta direttiler. Doğru muggle'ı bulmak için tam 32—

"Hayır 33."

"Tam 33 muggle ile görüşme yaptık ve bunun 18'i öldü, 7'si delirdi, 4'ü komaya girdi, 2'sine hafıza büyüsü yapmak zorunda kaldık ve birinin kofti olduğunu öğrendik Lordum."

"Otuz üçüncüyü size getirdik Lordum." Diye ekledi Rodolphus. Ve sevinçle "Hepsinden daha inatçı çıktı ancak henüz delirmedi, Lordum." Devam etti. Bu bir muggle için gerçekten büyük başarıydı.

Karanlık Lord ikisinin de gözlerine uzun süre bakıp raporun detaylarını içeren anılara göz attıktan sonra derin bir iç geçirdi. Yanındaki çocuk ise anlamsızca kıkırdadı.

Çocuk 11, 12 yaşlarındaydı. Gözlerinde bilgiç bir bakış gizliydi. Karanlık Lord ile aralarında hiç mesafe olmadığı gibi bir ejderhanın yanında oturma, hatta umarsızca tehlikeli yaratığı okşama cesareti gösteriyordu. Bir birinden farklı ancak benzer şekilde yok edici bu iki gücün arasında oturan çocuk dudaklarında haylaz bir gülümsemeyle önündeki kaosu seyrediyordu.

Komik olanın ne olduğunu bilmeyen ölüm yiyenler sabırla efendilerini bekledi. Yabancı çocuğun Karanlık Lord'a neden bu denli yakın oturduğunu düşünmemek için çaba veriyorlardı. Karanlım Lord zihinlerinde gezerken efendilerinin açıklamaya tenezzül etmediği konularda fikir üretmenin tehlikeli olduğunu zor yoldan öğrenmişlerdi.

Ancak önlerindeki durum gerçekten akıl sağlığını zorlayıcı cinstendi.

Karmaşayı kelimenin en açık tabiriyle yaşamış mugglelara ait olduğu belli olan bir salonda, kocaman dehşetli bir ejderhayla, bahsi geçen ejderhayı bir kediyi severmiş gibi okşayan yabancı bir çocukla ve yanında bir çocuğun ona değmesine göz yuman hatta sakince saçlarından parmaklarını geçiren bir Karanlık Lord ile, ki söz konusu Lord'un esrarengiz insani görüntünü de unutmamak gerek, aynı odada bulunmaları akla mantığa sığmıyordu.

Ancak bu durumu kesinlikle düşünmüyorlardı.

Hayır efendim kesinlikle.(!)

"Muggle'ı buraya getirin."

Emriyle düşüncelerinden sıyrıldılar ve eş zamanlı bir hareketle ayağa kalkıp yaşlı muggle'ı sürükleyerek efendilerinin önüne attılar.

Karanlık Lord'un sessiz bir büyüsüyle Profesör Edward Connor gözlerini açtı. Bulanık bakışlarından kurtulmak adına ovaladı ve kabus olduklarını düşündüğü iki çılgın manyağa baktı.

"Ah tanrım rüya değil- kelimesi bitmeden ejderhayla göz göze geldi ve hızla geriye sıçradı - YÜCE İSA AŞKINA!"

Çığlık kopardı.

Muggle'ın çığlıklarından sıkılan Karanlık Lord sakince "Magnus" dedi. Odada beliren koca kulaklı küçük çirkin yaratık, bir ev cini, muggle'ın çığlıklarını güçlendirirken, sahibini daima dikkatlice takip eden ev cini, ne gerektiğini anlayarak kayboldu ve köpüren bir iksirle tekrar belirdi.

Zorla ağzına dayanan şişeyi bitirmek mecburiyetinde kalan muggle sakinleştirme iksirinin etkisiyle yere çöktü ve biraz donuk ama algılayan gözlerle önüne döndü.

"Hoş geldiniz Profesör Connor." Diye başladı yakışıklı yabancı.

Duruşundan ve yanındaki iki manyağın önünde diz çöküşünden anladığına göre onu kaçıran kültün lideriydi. Kesinlikle tehlikeli duruyordu. Kızıl gözleri Edward'ı titretmeye yeterliydi.

"Sizi daha iyi karşılamayı çok isterdik ancak bazı" – tehlike vadeden gözlerle hizmetkarlarına bakarak – "istenmeyen durumlardan ötürü biraz ilginç bir yolculuk oldu." Devam etti Karanlık Lord.

Edward istemsizce yabancının sesindeki sakinliğe hayran kaldı. Sanki kaçırılmamış, işkence görmemiş ve bedeni şekilden şekle sokulmamış gibi, sanki davet edildiği bir seminerde yanlış yere oturtulmuş gibi, basitleştirilmiş bir sakinlikle onu karşılıyordu. Yanlış anlaşılmasın. Kesinlikle af dilemiyordu. Sadece nezaketin gerekliliklerini yerine getiriyordu.

"Yanınızdaki iki centilmenin de bahsettiği gibi sihir gerçek ve siz, bir muggle, milyarlarca muggle arasından seçilerek Sihir Dünyası'na girme onuruna eriştiniz. Bu onuru ciddiye almanızı öneririm Sayın Profesör. Sihir Dünyasına istenmeden rastlamış o birkaç zavallı muggle gibi siz de hafızanıza ya da hayatınıza veda etmiş olabilirdiniz. Ama affedilmez bir lanetle evinizde intihar etmiş bir halde bulunmak yerine, ki emin olun buna sihirli bir kelime yeter, buraya davet edildiniz. Şimdi karar verin. Bizimle işbirliği yapabilme ya da yapmama seçimi sizin."

Seçim benim mi? diye düşündü Edward. Bu hayatında duyduğu en büyük yalandı. Ortada bir seçim falan yoktu. Hayatta kalmak istiyorsa ondan istenileni yapması gerekiyordu. Esas soru bu işin sonunda hayatta kalabilecek miydi?

"İşbirliği y-yapmam için benden n-ne istediğiniz öğrenmem gerekiyor b-beyefendi."

Cümlesi bittiğinde onu kaçıranlardan uzun olanı kalçasına tekmeyi bastı.

"Lordum diyeceksin, seni yaşlı bunak!"

Asa olduğuna yeni yeni inandığı çubuğu ona uzatıyordu ki liderleri, Lordları araya girdi.

"Yeter Rodolphus. Her şeyi ilk günden öğrenmesini bekleyemeyiz. Öyle değil mi Profesör sonuçta bilgi deneyimden gelir."

Ona çeşitli saçmalıkları ve acıları yaşatan asayı bir kez daha tecrübe etmeyeceği için derin bir nefes aldı ve önündeki Lordun Einstein'dan alıntı yapabildiğine şaşırmadan edemedi. Her ne kadar gerçek olsa da – evet sihrin varlığına ejderhayı gördüğü an inanmıştı- sihre inanan bir kültün tüm zamanların en popüler bilim adamından özlü sözler aktarabilmesini ironik bulunuyordu.

"Hiç imkansızı hayal ettiniz mi, profesör?"

Bu da nereden çıktı diye sormak istedi muggle. Sormayacak kadar akıllıydı.

"Herkes kadar."

Kısa cevaplar vermek en mantıklısıydı. Hata yapmaya daha az yer bırakıyordu.

"Peki imkansızı imkanlı kılan antik bir güce sahip olunduğunu duysaydınız? Sizi tanrılara biraz daha yakın kılacak bir güce. O gücü elde etmeye çalışır mıydınız?"

Sihir gibi mi? Diye düşündü yaşlı adam. "Tabi ki" en kesin cevaptı. Ama bu sorunun altında başka bir şeyler gizlenmiş olmalıydı.

"Bunu dün sorsaydınız hayal dünyanızın çok renkli olduğunu söylerdim. Bugün ise nereye varmak istediğiniz konusunda takdir edersiniz ki... tedirginim. Bahsettiğiniz o antik gücün sihir olduğunu kabul edersek, sihir benim gibi... ah muggle diyorsunuz sanırım... benim gibi bir muggle'ın elde edebileceği bir şey mi?"

Karanlık Lord'un muggle'a bakan gizemli gözleri bir an için parladı. Usulca yanındaki çocuğun boynunu okşadı.

Muggle ise çocukla yabancı arasındaki bu yakınlığı nedense rahatsız edici bulsa da alışılmadık bir cesaretle gözlerini Lord'tan kaçırmadı.

"Bu sorunuzun cevabını sonradan öğreneceksiniz. Şimdilik gelin hayal edelim. O mutlak ve cezbedici gücü, dünyayı bir kelimeyle değiştirebileceğiniz, geliştirebileceğiniz hatta yok edebileceğiniz bir gücü düşünün. Ne yapardınız?"

Muggle istemsizce dudak büktü.

"Bu söyleyeceklerim için beni bağışlayın, beye-Lordum. Sizin 'sihrinizi' kesinlikle küçümsemek istemem ancak dünyada o bahsettiğiniz şeyleri gerçekleştirebilecek potansiyel bir güç halihazırda mevcut. Onun adı da Bilim ve Teknoloji. 'Sihir' Dünyasının ne denli haberdar olduğundan emin değilim ancak 1956'da sadece üç bilim adamının kafa kafaya vermesiyle icat edilen Transistor yardımıyla şu an dünyanın her yerinde bulunan kameralar, televizyonlar, telefonlar ve bilgisayarlar hayatımıza girdi, değiştirdi ve dünyayı sarıp üniversitelere, iş yerlerine inen bilgi ağıyla bizi son on yılda bir asır kadar ilerletti, geliştirdi. Yok etmeye gelince, Japonya hala 2. Dünya Savaşı'nda, 1945'te iki koca şehrini yerle bir eden, insanların, hayvanların hatta bitkilerin halen genetik yapısında bozukluklara neden olan atom bombalarının etkisini altlatmış değil. Özetle, sihrin 'cezbediciliği' konusuna çekimser yaklaşmaktayım."

Muggle'ın konuşmasında geçenleri pek anlamayan ancak hayatlarındaki en mutlak güce, sihre karşı yapılan küçümsemenin farkında ölüm yiyenler şimdi gerçek bir kinle sarınıp kirli kanlı muggle'ı lanetlememek için kendilerini zor tutarken, Karanlık Lord, sihrin yeryüzündeki koruyucusu, yüz ifadesini bozmadan sükûnetini korudu.

Muggle ve ölüm yiyenler fark etmese de çocuğun boynunda sıkılaşan elleri verdiği tepkinin tek iziydi.

"O zaman sihrin sınırlarını size biraz daha açmama izin verin. Ya bu gücün sizden sadece tek bir kelimeyle yıllarınızı verdiğiniz tüm o eğitimi, deneyiminizi çekip koparabileceğini söylesem, tüm geçmişini, tecrübelerini hatta konuşmayı unutmuş ihtiyar bedenli bir yenidoğan hayal edin."

Ejderha'nın burnundan küçük bir alev çıkarken, ellerini kuvvetli boynuzlarda gezdiren küçük çocuğun dudakları yukarı doğru hafifçe kıvrıldı.

Muggle'ın yüzü ise bu duydukları karşısında solarken Karanlık Lord acımasızca devam etti.

"Ya size tek bir sihirli kelimeyle zihninizdeki bütün anılarınızı, her bir düşüncenizi, en karanlık, en kirli fikirlerinizi çalabileceğimi söylesem? Ya da tek bir kelimemle vücudunuza yüzbin voltluk bir elektrik akımı verip kemiklerinizi aleve versem? Şu an bu odadan ışınlanıp 1 saat içerisinde tek bir lanetimle liderlerinizi, ordularınızın başında duran o vatansever adamları, o çok değerli bilim adamlarını etten birer kuklaya dönüştürüp düşmanlarımın üzerine salsam ne oludu? Böyle bir gücü hayal edin, Profesör."

Edward Connor, karşısındaki adamı ilk kez görür gibi bakışlarını kaldırdı ve karşısındakinin ne denli tehlikeli biri olduğunu işte tam o an anladı. Tehlikeli yabancının, bir Karanlık Lord'un ağzından dökülen bu cümleler, her bir kelimeyle kanını donduruyor, daha bir gün öncesine kadar güvendiği dünyasının karşısındaki bu—bu sihirbaz, bu Lord tarafından ne de kolay yıkılabileceğini anlatıyordu.

Bir ejderha ile aynı odadaydı ama karşısındaki bu yabancı onu daha çok ürkütüyordu.

Boğazına düğümlenen histeriyi yuttu. Ceketinin koluyla alnında birikmiş soğuk terleri kuruladı.

"B-bu söyledikleriniz d-doğruysa bu güç, sahip olduğunuz bu Sihir sizi bir hayli t-tehlikeli kılıyor, Lordum. Normal dünyanın böyle bir güçten haberi olduğunda bu kez geride kan ve tozdan başka bir şey bırakmayacak eşi benzeri görülmemiş bir savaş kaçınılmaz."

Boğazındaki düğüme yenik düştü ve uzun bir süre öksürdü muggle. Akademik çevrede saygıdeğer bir profesörden çok kanser hastası bir yaşlıyı andırıyordu.

"Ü-üzgünüm. B-ben böyle önemli bir sırrın nasıl... nasıl saklandığını anlamakta güçlük çekiyorum. Bunu nasıl başardınız?"

Sesinde dehşete düşmüş bir hayranlık gizliydi.

"Muggle'ların kendi düşünce kalıplarından uzak gerçekleri ne kadar kolay bir şekilde aforoz ettiklerini ya da görmezden geldiklerini bilseydiniz, şaşırırdınız, Profesör. Siz farklılıkları dışlayan, anlayamadıklarını yadırgayan, kontrol edemediklerine zarar veren bir toplumun parçasısınız."

Karanlık Lord'un sesindeki elle tutulabilir kini hisseden muggle bedenine ölüm üflemişçesine titredi. Bu sözlerin ardında vahşi bir gerçek gizliydi. Hatırlamaya çalışır gibi kaşlarını büzdü.

"Salem Cadı avlarından bahsediyorsunuz sanırım ancak bu çok geride kaldı, Lordum. Karanlık Çağlarda yaşanan insaniyet dışı durumların varlığı rahatsız edici, bu kesin. Ama 20. Yüzyıl dünyasında daha yenilikçi bir toplumda yaşıyoruz. İnanıyorum ki sihrin varlığını açıklarsak iki dünyayı kaynaştıracak, Sihir Dünyası ile Normal dünyayı birleştirecek bilim mevcut. Eminim sahip olduğumuz teknoloji ile sihrin sınırlarını eminim daha kolay zorlayabiliriz."

Edward cümlelerinin müjdeleyici olduğunu umut etti. Biraz evvel kaçınılmaz savaştan bahsederken şimdi ütopya vaat ediyordu. Hiç de inanmadığı bir propagandanın sözcülüğünü yapıyordu. Adı gibi biliyordu ki sihrin gerçekliği ilan edildiğinde önüne geçilemez bir vahşet zinciri doğacaktı ama bugün edindiği bilgiler ışığında normal dünyanın selameti adına öğrendiklerini bir şekilde gerekli otoritelere iletmesi gerekiyordu. İnsanlarını uyarmalıydı.

Belki bir şekilde bu sihir denen gücün kaynağına inerek kullanılabilir enerjiye çevirmeleri mümkün olabilirdi. Belki küçük yaştan itibaren sihrin gelişimini, sihirli kanın genetik işleyişini inceleyebilseler bir şekilde genetik kopyayı oluşturabilir ya da kırabilirlerdi. Belki...

Fikirler... Fikirler... zihnine doluşuyordu.

Olasılıklar sınırsızdı.

Karanlık Lord ise sanki karşısındakine bütün inançlarını yerle bir edecek bir bilgi vermemiş gibi hiç bitmiyormuş gibi görünen çayını yudumladı.

" Biz tam tersi bir yol deneyeceğiz Bay Connor. Sihri muggle dünyasına tanıtmak yerine teknolojiyi ve bilimi sihrin hakimiyeti altında alacağız. Teknolojinin ve muggleların dünyayı tehdit eden gücünü kırıp iktidarlığını yıkacağız. Ve siz de, Profesör, bu büyük gösterinin ilk seyircilerinden biri olacaksınız."

Bu cümlelerden sonra...

Ejderha, boğazındaki hiç sönmeyecek alevleri göstererek esnedi ve büyücüsüne daha da sokuldu.

Küçük çocuk Karanlık Lord'un göğsüne başını dayayıp çok komik bir şaka duymuşçasına kıkırdadı.

Karanlık Lord'un izinde muggle dünyasını yerle bir edecekleri, Efendilerinin düşmanlarına dehşet saçacakları bir geleceğin hayalini kuran İki ölüm yiyenin kahkahaları salonu doldurdu.

Edward Connor, sihir dünyasındaki aciz muggle ise dehşetle irkildi. Tüm bedeni duyduğu cümlelerin ağırlığı altında yıkılıverdi. Gözlerini içinde bulunduğu kabusa kapatmaya çalışırken Karanlık Lord'un son sözleri kulaklarına ulaştı.

"Sihir Dünyasına hoş geldiniz, Profesör."