Afrodit...

Ssseni duymuyorum.

Hadi ama lütfen...

...

Ne olur affet beni...? Seni gerçekten çok özledim.

O koca kertenkele eminim ssseni yeterince tatmin etmiş olmalı, büyücü!

Tamam kabul ediyorum. Ssseni birazcık ihmal etmiş olabilirim.

Biraz mı?

Çok çok üzgünüm. Ne olur beni affet.

...

Afrodit?

Küçük çocuğun dizleri acıyordu. Bir saati aşkındır dizleri üzerinde çömelerek Malfoy Malikanesinin Toplantı Salonunda Corvus Malfoy'a ait o çok eksantrik masanın altına doğru sesleniyordu.

Ancak ne kadar yalvarırsa yalvarsın gururlu hanımefendinin affetmeye hiç niyeti yokmuş gibi görünüyordu. Çocuğun yalvarışlarını duymazdan geliyor, bazen de haklı serzenişleriyle Harry'nin suçluluk duygusunu iyice kabartıyordu.

Harry ise gerçekten çok ama çok üzgündü.

Elinden gelen her şeyi denemişti. İlk yarım saati Afrodit'in pürüzsüz pullarına ve kıvrak kuyruğuna övgüler yağdırarak geçirmiş, sonrasını ne kadar pişman olduğunu anlatmaya harcamıştı. Buna rağmen karanlık büyüye yakın temasıyla iyice irileşmiş ve artık bir insan tarafından taşınamaz boyutlara ulaşmış yılan gururundan taviz vermemişti.

Aslında Afrodit haklıydı.

9. doğum günü hediyesi muhteşem ve bir o kadar fantastik bir ejderha olan Harry'nin ilgisi her çocuk gibi hayatındaki yeni şeye biraz daha yönelmişti.

O hafta ejderha ile Riddle Evi'nde ve Slytherin Kalesinde saatlerce uçmuştu, ejderhanın alevinde marşmelov kızartıp zavallı yaratığın dişlerine yapışan şekerlemeyi büyük bir sabırla temizlemişti, hatta gecelerini aynı yatakta uyuyarak geçirmişti.

Devasa ejderhanın sadece başı yatağın yarısını kaplasa da geceler çocuk için artık daha az yalnızdı.

Fantastik yaratığın vücudundan yayılan ısı Temmuz ayının bu en sıcak günlerinde birazcık rahatsız etse de Marvolo'nun yardımıyla odanın ısısını birkaç derece düşürmek yetmişti.

Ne yazık ki hayatının en fantastik haftasını yaşadığı o mutlu anlar 6 yaşından beri onunla olan, iyi ve kötü gününde ona eşlik eden, onu zorbalardan koruyan o çok değerli dostunu ihmal etmesine neden olmuştu ve Harry gerçekten çok pişmandı.

Hatasını anlamıştı ve hanımefendinin onu affetmesi için elinden geleni yapmıştı.

Ama yalvarışları fayda etmiyordu. Hem her nedense masanın altından ne zaman yılana ulaşmak istese masa uzuyor ya da yön değiştiriyordu.

Enteresan bir sihrin de etkisiyle O'ndan uzak durmaya kararlı yılana bir türlü yetişemiyordu.

Artık mutsuzluğa iyice gömülmüştü ve üzgün gözlerinden pişmanlığın yaşları damlamaya yüz tutmuştu.

Başını dizlerine gömüp kendini akmayı bekleyen gözyaşlarına teslim edecekti ki kapı açıldı ve elinde sihirle büyütüldüğü belli olan kocaman bir tavşanla Marvolo belirdi.

Zümrüt gözleri yer yer kırmızı olmuş küçük büyücü önce tavşana sonra biricik dostuna baktı ve içten bir kahkahayla yerinden fırladı.

"Marvolo!"

Hızla koştu ve tavşana aldırmadan kendini kurtarıcısının kollarına attı.

Tavşan yere düşüp sersemletme büyüsünün etkisiyle donup kalırken, dengesi dağılan Marvolo üzerindeki Harry ile birlikte kendini yerde buldu.

Bir karanlık lorddan asla beklenmeyecek bir sıcaklıkla çocuğa sırıttı ve sıkıca sarıldı.

İki sene önce aralarındaki bu yakınlığa neden göz yumduğunu sorgulayabilir ve üzerinde çok düşünmeden her çocuğun yetişirken insani temasa ihtiyacı olduğu ile ilgili kendine fikirler öne sürerek olayı kapatabilirdi.

Ama şimdi, ruhunu o saf masumiyetiyle temizleyen, samimiyetiyle bir karanlık lordu etkisi altına alan bu çocuğa duyduğu yakınlık artık onu bir zayıflık değil önüne geçilemez bir kudret gibi sarmalıyordu.

Aralarındaki bağla, ritüelin verdiği korumayla ve ettikleri yeminlerin de geri dönülmezliğiyle dünya üzerinde eşine rastlanılmamış bir sadakat zinciri bu iki büyücüyü koruyordu.

Marvolo düşünmeden edemedi.

Ya Harry'i yetimhanede tanımış olsaydı? İçinde bulunduğu sevgisiz ve çaresiz varoluşunu değiştirip kimsesizliğini silebilir miydi? Geleceğe daha umutla bakmasını sağlayabilir miydi?

Ya da Hogwarts'ta aynı kompartımana otursalardı? Ona bulanık diye seslenen, onu her başarısında ezmek isteyen, daima bir maskeyle gezip zayıflık diye nitelendirdiği bütün insani düşüncelerinin etrafında buzdan duvarlar çekmesine neden olan tüm o safkanların zalimliğinden samimiyetiyle geleceğin karanlık lordunu çekip çıkarabilir miydi?

Yanlış anlaşılmasın. Marvolo'nun kaderinde bir Karanlık Lord olmak zamanın yaratılışından beri vardı. Ona verilmiş bu kutsal görev sihrin sınırlarının da ötesinde galaksilerin ardında bir yerlerde yıldız ışıklarının dahi ulaşamayacağı karanlık dehlizlerde kudretinin yankısını bırakmıştı.

Geleceğinde gizlenmiş bir şeyler bu görevin şimdi hayal edilemeyecek sonuçlarının olacağını bize fısıldıyordu.

Ancak belki Harry bu yolculuğunda yanında olsaydı, akıl sağlığını ölümsüzlüğün cazibesine kaptırmayabilirdi. Belki Harry'nin verdiği yakınlık insani ilişkilerin gerekliliği hakkında empati kurmasına ve daha az kan dökmesine neden olabilirdi.

Kim bilir?

Şimdi bunlar için çok geçti.

Derin bir nefes aldı. Ona, hiç bırakmayacakmış gibi sarılan küçük çocuğun kokusunu içine çekti. Parmaklarını saçlarından geçirdi ve alnına yumuşak bir öpücük bıraktı.

"Hadi küçüğüm, affını hak etmemiz gereken gururlu bir hanımefendi var."

Harry, Afrodit'in kırgınlığını hatırlayınca istemese de kendini arkadaşının sıcaklığından çekti ve kocaman tavşanı kucakladı. Tavşan gerçekten çok iriydi. Sihir ile büyütülmüştü ve çocuğun kaldırmakta zorlanacağı kadar ağırdı.

Ve çok ama çok sevimliydi.

Harry'nin zihninden geçen tavşanı sahiplenme düşüncesi Marvolo'ya sessiz bir kahkaha attırdı.

Afrodit'in bizi bağışlamasını istiyorsan tavşandan vazgeçmen gerekecek, küçüğüm.

Arkadaşının haklı olduğunun bilincinde küçük çocuk tavşanın tatlılığından yüzünü çevirdi. Biraz daha bakarsa kesinlikle vazgeçemeyeceğinin bilincindeydi.

Çocuğun içinde kararsızlığı tavşanın ölümüne atılan her adımda daha iyi fark eden Marvolo sırıtarak iç çekti ve ellerini Harry'nin omzuna koyup bir karanlık lorda yakışan bir kurnazlıkla zihninden fısıldadı.

Luna ile görüşmeyi istediğini hatırlıyorum, Harry. Ne dersin? Eğer bir an önce Afrodit'e kendimizi affettirebilirsek hanımefendiyi de alıp Tatlı Madam Luna'yı ziyaret edebiliriz. Onunla Dırdırcı'nın şu son makalesi hakkında konuşmak istiyordum.

Dırdırcı'nın son makalesini hatırlayan çocuk sesli bir şekilde kıkırdadı. Çocuğun gülümsemesini duyan Karanlık Lord devam etti.

Belki bize Sihir Bakanının o çok özel cincüce böreği tarifini verebilir. Lord Voldemort olarak Fudge gibi bir adamın acımasızlıkta beni geçmesini reddediyorum. Hem sen hiç cincüce yemeyen bir Karanlık Lord duydun mu? İmkansız!

Harry Potter'ın kahkahası bu kez tüm salonda yankılandı.

Marvolo ise başarının verdiği zevkle iç çekti.

Hem bu fırsatla Serena Lovegood hakkında yeni bir şeyler öğrenebilirdi.

HARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOMHARRYTOM

Şöminenin önünde oturan adam elinde gazetesi, önce yazıya daha sonra resme bakıp uzun yıllardır atmadığı koca bir kahkaha bıraktı.

Kahkahasının bir köpeğin boğazından kopan derin bir homurtuya benzediğini bilseydi geçmişin bulanık hatırlarını gömülüp gülümserdi.

Uzun zamandır bu denli gülmemişti.

Dırdırcı'nın bugünkü sayısında Fudge Gringotts'u Ele Geçirebilmek İçin Ne Kadar İleri Gidebilir adlı bir makale vardı ve büyücü sayfada okuduğu saçmalığın ne kadar ileri gidebileceğini keşfetmenin verdiği zevkle daha geniş gülümsüyordu.

Azkaban'da geçen soğuk ve karanlık yılların ardından bu renkli absürt komedi onu düşüncelerinde gizlenmiş ruh emicilerin dehşetinden çekip çıkartmayı bir nebze de olsun başarmıştı.

Dırdırcı gençliğinde hatırladığı kadar mantıksız bir deliliğin en neşeli kanıtıydı ancak ona asıl kahkaha attıran şey derginin en arka sayfasında bir çocuğun, yetenekli bir çocuğun, elinden çıktığı belli olan bir büyücü resmiydi.

Resimde kocaman bir ejderha vardı. Önünde iki çocuk. Çocuklar ejderhanın ateşinde marşmelov kızartıyorlar ve kızarttıkları şekerlemeleri ejderhanın ağzına atıyorlardı. Hareketli resim devam ederken ejderhanın dişinde kalmış şekerlemeleri temizlemeye çalışan çocukların fantastik yaratığın hapşırmasıyla saçları tutuşmaya başlıyordu. Saçlarının tutuşması yakındaki yetişkinin asasından fırlayan bir büyüyle giderilirken çocuklar gülüşerek yarışıyorlar ve en sonunda ejderhanın sırtına atlayıp gökyüzüne doğru uçuyorlardı.

Gerçekten bir çocuğun hayal gücünün rengarenk derinliklerinden çıkan bu resim eski Azkaban Tutsağı'nın donmuş kalbini ısıtmaya yetmişti. Bu resim ona çocukluğun verdiği samimiyeti ve vurdumduymazlığı hatırlatmıştı.

Bu resim ona 4 haylaz arkadaşı hatırlatmıştı. Çapulcuları...

James Potter'ı...

Ve vaftiz oğlu Harry Potter'ı...

Sirius Black, James ve Lily'nin oğlunu her hatırladığında boğazında büyüyen bir düğüm onu boğuyordu. Pişmanlık ve kahrolası bir hüzün Azkaban'ı pek de aratmayan bu karanlık evde, yüreğini sıktıkça sıkıyordu.

Vaftiz oğlunun, arkadaşlarının ona bıraktığı o değerli emanetin yanında kalmaktansa kine ve hiddete bürünüp lanet farenin ardından koştuğu o gece...

En yakın dostlarını, ailesini kaybettiği ve kendini Azkaban'da, yeryüzündeki o cehennemde bulduğu o gece...

Pişmanlıklarının en büyüğü, günahlarının en kirlisi, en affedilmeziydi.

Zaten hangi günahı affedilebilirdi ki?

Dumbledore'un sözüyle sır tutucuları yer değiştirmesi, kahrolası farenin daha iyi bir seçim olacağına inanması listeyi iyice zorluyordu.

Dumbledore!

Lanet yaşlı bunağın ismi düşündüğünde dahi ağzında acı bir tat bırakmaya yetmekteydi. Ve mezardan çıkıp gelmiş kardeşi Regulus'un da söylediklerine bakılırsa Dumbledore'un hesap vermesi gereken çok şey vardı.

Sirius, yaşlı keçiyi kendi sakalıyla boğmayı o kadar çok isterdi ki!

Ama yapmadı. Yapamadı.

Onu sinsi – Sirius istemsizce ekledi – ve haklı cümleleriyle Dumbledore'u öldürmenin henüz erken olduğuna ikna eden Regulus, her geçen gün Slytherin Binasına neden seçildiğini daha iyi kanıtlıyordu.

9 yıl önceki hırs ve aptallığının, yani örnek bir Gryffindor'lu olmanın nelere mal olduğunu, aynı zihniyetle devam ederse bu kez vaftiz oğlunu tamamıyla kaybedeceğini sinsi bir yılan gibi kulağına fısıldıyordu.

Hala Azkaban'ın etkilerinden kurtulamadığını, Harry Potter'ın velayetini almak için Bakanlığa dava açarsa akıl sağlığı yerinde olmayan biri kabul edilerek kesinlikle Dumbledore'u yenemeyeceğini savunuyordu.

Regulus evden dışarı adım atmasını yasaklamıştı ve Sirius'un zayıf bacakları, sıska bedeni ve asasız bu hali henüz kahrolası kardeşine kafa tutamayacak kadar güçsüzdü.

Sirius manipüle edildiğinin bilincinde Grimmauld Meydanında, Black Hanesinin bu karanlık ve antik evinde günlerini sayıyordu.

Dış dünyayla tek bağı gazeteleri getiren baykuşlar ve Regulus'tu. Sirius hala Sytherin'li kardeşinin saatlerini dışarıda ne yaparak geçirdiğini öğrenememişti.

Her geçen gün bedeni sağlığına biraz daha kavuşurken zihni 9 yıllık bir hapsin verdiği klostrofobiyle zincirlerinden kurtulmak istiyordu.

Güneşi görmek istiyordu. Adını aldığı yıldızları...

Ve hepsinden çok...

Harry'i görmeyi çok istiyordu-

Odanın dışında bir kapı açıldı ve kapandı. Sirius düşüncelerinden sıyrılıp kapıya döndü. Regulus'un onu göreceğini biliyordu.

"Harry'i görmek istiyorum. Onu görmeliyim. Söylediklerin doğruysa, Dumbledore onu kaçık Petunia ile bırakmışsa bana ihtiyacı var. Animagusumla onu ziyaret edebilirim. Bana engel olamazsın. Sen-"

"Sana engel olmayacağım Sirius."

Duyduğu bu ilk cümleyle Azkaban Tutsağı şaşırdı ve boğazını temizledi. Ona açıklayamadığı bir duyguyla ve sabırla bakan kardeşini inceledi.

"Gitmeme izin vereceksin yani."

Bu cümlenin ağzından çıkması onu rahatsız etmişti. Ne zamandan beri Regulus'un esiri haline gelmişti? Bu düşünce aklından geçtiği gibi silmeye zorladı. Onu Azkaban'dan ruh emicilerin elinden kurtaran kardeşine haksızlık etmek istemiyordu.

Remus bile ona şans vermemişken-

"Henüz değil."

İçinde biriken hiddetle bağırmaya başladı.

"Nasıl henüz değil?! Seni LANET OLASI PİÇ KURUSU! BULANIK DÖLÜ! SİNSİ YILAN! KAHROLASI-

"Şu an bana biricik annemizi ne kadar çok hatırlattığını bilsen inanamazsın. Aynı tatlı dil, aynı samimi kelimeler... Petrificus Tatalus! Şimdi iyi bir köpekçik olup beni dinleyecek misin? Eğer beni sonuna kadar dinlersen Sihir Dünyasını hem Dumbledore'dan hem de Karanlık Lord'tan kurtaracak ve sana Harry Potter ile bir gelecek sunacak o dahiyane planımı öğrenebileceksin."

Sirius içini bürüyen hiddeti birazcık da olsa dizginleyip derin bir nefes aldı. Karşısında ona sırıtan Slytherin'liye bakıp başını salladı.

Başını sallamasıyla Regulus büyüyü çözdü ve arkasına yaslandı.

"Karanlık Lord dedin. Efendinin öldüğünü sanıyordum, Regulus. Yanılıyor muyum?"

Bu soru birkaç dakika asılı kaldı. Odadaki gerginlik her geçen saniye yükselmeye başladı.

Regulus Black uzun bir süre Azkaban Tutsağı'nın gözlerine baktı ve kararlı bir şeylere rastlamış olacak ki elini cebine sokup eski ama değerli olduğu belli olan, yeşil renkte, üzerinde kocaman bir S harfi bulunan kolyeyi çıkardı. Zincirinden tutup vurdumduymaz bir havayla sallamaya başladı.

Sirius, eski seherbaz ve Black Hanesinin gönülsüz varisi, Azkaban'da geçen yılların ardından dahi kolyeden yayılan karanlık gücü iliklerine kadar hissedebiliyordu.

Regulus ise sanki elindeki çok tehlikeli bir karanlık obje değilmiş gibi sırıttı.

"Hiç hortkuluk diye bir şey duydun mu?"