Profesör Connor önce yutkundu. Boğazındaki acı kuruluğu temizlemek adına önüne konulan ve ne kadar içse de bitmeyen sudan koca bir yudum aldı. Sonra eli titrerken ağzından hafifçe akan suyu yamuk kravatının ucuyla sildi. Bugün saygın bir profesörden çok mahkemede son savunmasına hazırlanan aciz bir adama benziyordu. Alnındaki soğuk teri koluyla silerken ona beklenti ve tiksintiyle bakan uzaylıları görmezlikten geldi.
Sihirbazlar... Hayır uzaylılar.
Sihir bir masal. Mantığı olmayan sınır konulamayan engellenemez bir masal.
Ama onları uzaylı olarak kabul ettiğinde henüz bilmediği bir bilim dalına giriş yaptığını düşünebilirdi.
Kendini buna inandırabilirdi.
İnkâr bir adamın kalıp yargılarının kırılmasından daha kolay bir yoldu.
Tekrar yutkundu ve 300 kişiyi aşkın bir salonda nasıl sesini herkese yetirebileceğini düşünerek gergince etrafına bakındı.
Salonun solunda durup ona gülümseyerek bakan ve kaçırıldığı günden bu yana onunla ilgilenen küçük çirkin usta yoda tipli yaratıkla göz göze geldi.
Evcini diye fısıldadı mantığı ama sihirli bir yaratığı kabul etmeyi reddetti mantığı...
Eliyle boğazını işaret ettiğinde yaratık koca kulaklarını sallayarak anladığını işaret etti ve parmaklarını şıklattı. Boğazında beliren karıncalanma farklı bir şeyin gerçekleştiğinin tek ibaresiydi.
"İyi... İyi akşamlar." Öksürdü gergince. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Bakışlarını kaldırdığında en ön sırada bir çocukla tek başına oturan Karanlık Lord ile göz göze geldi. Tüm sırada sadece ikisi vardı ve geri kalan herkes 5 metre geriden dinliyordu. Bu WIP bir ayrıcalıktan da öteydi.
Karanlık Lord'un keskin bakışları ona neden orada olduğunu hatırlattı.
Tekrar yutkundu ve uzaylılara, güçlü ancak bilimin b sinden anlamayan, kültürsüz ve cahil uzaylılara, teknolojiyi ve uzaylılar için me anlama geldiğini anlatmaya koyuldu.
"Aranızda normal bir aileden gelen kaç kişi var?"
Kalabalıktan gelen kızgın homurdanmalara bakılırsa gecenin ilk kötünü kırmıştı bile. Ancak Karanlık Lord'un ona bazı büyü- uzaylıların normal bir anne babadan dünyaya gelebildiğini söylemişti.
Kalabalık Karanlık Lord'un bir el işaretiyle sustu.
Yılansı gözleri ve solgun güçlü bedeni ile salondaki en uzaylı görünüşlü Karanlık Lord cevap verme nezaketini gösterdi.
"Karanlık Ordu bulanıkları ağırlamıyor, Profesör Connor. Teknolojinin ne olduğunu siz açıklamaya ne dersiniz? Sonuçta bunun için buradasınız."
Karanlık Lord'un kelimeleri kibar olsa da tonunun altındaki gizli tehlike Connor'a hayatının sadece bir cümlede bitebileceğini hatırlattı.
Yine de birşeye şaşırmadan edemedi. Karşısında bulunan liderin bilim ve teknoloji hakkında en az belki de daha fazla onun kadar bilgi sahibi olduğunu biliyordu. Neden bir büyücü, düzelteyim bir uzaylı olarak kendisi açıklamayı denemiyordu?
Neden bir muggle'a bu işi bırakmıştı?
Sorusuna cevap bulmayı beklemeyerek söze başladı.
"İnsan hayatındaki herşey ihtiyaçtan doğmuştur. Bilim insanlıkla ilgili herşeyi bir mantığa oturtmak, geliştirmek ve ihtiyaçlarına çözüm bulmak için varsa Teknoloji de bu ihtiyaçların en kolay çözümü ve somutlandırılmış bir sonucudur."
Çok basit bir açıklamaydı. Daha basitini nasıl yapabilir bilmiyordu Connor.
"Örneğin kum saatini ele alalım? Aranızda kum saatini bilmeyen yoktur umarım?"
Espri yapmak istemişti ancak bilmeyen birilerinin çıkmasının da gayet muhtemel olduğunu biliyordu.
Karanlık Lord'un onaylar bakışını görünce rahat bir nefes alarak devam etti.
"Daha önce güneşin gölgeyi nasıl etkilediğine bakarak zamanı anlamaya çalışan insanlar, kum saatiyle zamanı kalıplara bölmeyi başarmıştır. Bu da yetmemiş astronomik keşifler bir günün haftanın ve yılın boyutlarını keşfetmelerine olanak kılmış ve mekanik saati geliştirmişlerdir."
Connor konuşmasını kesmeden evcinine parmağıyla işaret etti ve aniden duvarda istediği şekil belirdi.
Yelkovan ve akrebiyle klasik bir mekanik saat.
Şimdilik herşey masumane ilerliyordu.
"Bir çoğumuzun hala kullandığı bu saat saniyelerin ve dakikaların önemli olduğu hassas işler nedeniyle analog saatlere dönüştürülmüştür. Gördüğünüz üzere bilim gerekenleri araştırmış, ihtiyaçlara çözüm üretmiş, Teknoloji ise bu çözümlerin, gelişmelerin adi olmuştur."
"Ancak Bilim ve Teknoloji sadece basit bir saatle ilgilenmekle kalmamış sosyal hayattan, eğitime, coğrafik keşiflerden savaşlara kadar her türlü ihtiyaca yanıt bulmaya çalışmıştır. Bizi ilgilendindiren kısma geldik."
Duvarda görüntüler belirmeye devam etti. Bir projeksiyondan çok filmi anımsatıyordu.
Önce birbirlerine taş ve sopalarla saldıran ilkel neandertallar belirdi.
"Zamanın başlangıcından bu yana gruplar ve toplumlar bir birlerine üstünlük sağlamaya çalıştı. Bunu ilk başlarda insan gücü ve ilkel araç gereçler yardımıyla deneseler de ilerleyen zamanlarda baskın bir güç olabilmenin daha kolay yolları olduğunu keşfettiler."
Taş ve sopaların yerini kılıç ve oklar aldı. Sonra silahlar... Sonra tanklar... bombalar...
"Kılıç ve okların yerini içini barut ve kurşunla doldurdukları silahlar aldı. Bu silahlar uzak mesafelerden atış yapabilmeyi sağlıyordu. Böylece mesafeleri kateden kurşun savaşı yakın temas gerektirmemiş hale getirdi. Asker, yani insan gücü her ne kadar gerekliyse de uzak mesafeden atış yapabilme fikri yeni teknolojik gelişmelere fırsat verdi. Yeni ve daha can alıcı..."
Ekranda savaş filmlerinden aldığı sahneler belirirken Connor nerede ne için olduğunu unutarak omuzlarını dikleştirdi. Kendini konuşmasına kaptırmıştı.
Seyircilerin dikkatli yüzlerine baktığında konuşmasına duyulan ilginin her geçen dakika arttığını hissedebiliyordu.
Daha kendine güvenen bir ses tonu ile devam etti.
"Gücün bilimin avuçlarında olduğunu anlayanlar teknolojik gelişmelerin peşinde hızla koşmaya başladı. Bir yandan kurşunların delip geçemeyeceği tanklar inşa edilirken, diğer yandan o güçlü tankları havaya uçurabilen, bir atışta yüzlerce askeri öldürebilen bombalar yapıldı. Artık savaş mesafeleri ötesine ulaşmayı başarmıştı."
Duvarda bir savaş sahnesi belirdi. Uzaktan tek düğmeyle harekete geçirilen bir bomba biraz sonra birer leş yığınından başka birşeyleri kalmayan askerlerin üzerine düştü.
Salondan derin nefesler yükseldi.
Kimse muggleların böyle bir güce sahip olmasını beklemiyordu.
Ama herşey daha yeni başlamıştı.
"Uçaklar insandan çok bomba taşımaya başladığında bombalar bu kez uçaklara çevrildi. İşi ve hareket sensörlü cihazlar gecenin karanlığında dahi hedefini vurabiliyordu. Değdiğinde bedenini asit değmişçesine yakan, soluduğunda bir kaç dakika içerisinde aon nefesini aldıran kimyasal silahlar askeri teknolojinin ne yazık ki son gelişmeleri değildi."
Şimdi ekranda kocaman bir patlama belirdi. Patlama uzaydan görüldüğünde koca bir kıtaya yayılabildiği görülebiliyordu.
Herkes nefesini tutmuş ekrana bakıyordu.
Profesör Connor derin bir sesle fısıldadı.
"Atom bombaları... tek bir atışta şehirleri yok eden nükleer bombalar... bomba patladıktan yıllar hatta asırlar sonra bile radyasyon denen tehlikeli bir enerji yüzünden deforma olarak doğmuş çocuklar ve hayvanlar... tek bir ot bile yetişmeyen ölü topraklar... belki de insanlığın en büyük keşfi ancak en kara lekesi..."
Hiroşima ve Nagazaki'den çekilen görüntüler duvarda bir bir belirirken deforma olmuş insan vücutları en karanlık büyücüye bile bu gece korkunç kabuslar yaratacağız benziyordu.
Böylesine büyük bir tehlikeden nasıl da haberleri yoktu?
"Savaş bazen direk bir atağı gerektirmiyor. Küçük bir adım büyük tehlikelere sebep olabilmekte. Bahsettiğim şey biyolojik silahlar. Biyoloji sizsiniz. Aldığınız nefes, damarlarınızda akan kan, kalbinizin atışı... Bunların hepsi biyolojik döngünüzün birer parçası... hepiniz kışın influenza virüsünün etkisi altında kalmış olmalısınız."
Anlamsız bakışları görünce düzeltti.
"Soğuk algınlığı... Grip... Ateşiniz yükseliyor, öksürüyorsunuz... İnfluenza kulağa sevimsiz ancak kolay baş edilebilir bir hastalık gibi görünse de bilim yine kendini geliştirmeye devam etti. O kolay görünümlü virüslerin en küçük yapı taşına kadar inildi ve genetiği değiştirildi. Soluduğunuz havadan, el sıkıştığınız arkadaşınızdan, öptüğünüz sevdiklerinizden, birlikte olduğunuz kişiden bulaşan ölümcül bir silaha dönüştürüldü."
Salonda neredeyse ölüm sessizliği vardı.
"Artık mesafelerin hiç bir anlamı kalmadı. Savaştan kaçamazsınız, saklanamazsınız, evinizde oturup uzaklaşmasını bekleyemezsiniz. Teknolojinin gücü sayesinde savaş aldığınız nefese kadar ulaştı. İşte basit dediğiniz mugglelar tüm bunları 100 yıl gibi kısa bir sürede başardı. Peki siz ne yaptınız? Kısa gözlemimden çıkardığım kadarıyla halâ kardeşlerinizle yatıyor, asanıza güvenerek evlerinizde mışıl mışıl uyuyorsunuz. En son neyi keşfettiniz? Son 10 yılda ne kadar geliştiniz? Mugglelar yıldızlara ulaşmaya çalışırken siz evlerinizde saklandınız."
Salon kızgınlık korku ve nefretle kıpırdanmaya başladı. Karanlık Lord tek bir onay verse herkes muggleları lanetlemeye hazırdı. Bin yıl öteden atalarını sayabilen safkanlar yavaş yavaş ayaklandı. Bazıları ilk laneti gördükleri ilk muggle'a, Profesör Connor'a fırlatmaya hazırdı.
Karanlık Lord ise elini kaldırdı ve herkese oturmasını işaret etti.
Ondan cesaret alan Connor ise sinsi bir sırıtışla devam etti.
"Artık saklanamayacaksınız. Nasıl mı? Bilim ve teknoloji yine sizi alt etti. Garip kıyafetleriniz ve hafızamızı silen lanet olası büyünüzle daha fazla gizlenebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Yanılıyorsunuz. Güvenlik Kameraları diye bir şey olduğunu bilmiyorsunuz, değil mi? 24 saat kayıt altına alan bu kameralar yılın her anında izliyor olacak. Siz garip kıyafetlerinizle kendinize güvenerek dolaşırken o sizi izleyecek, önünüze gelen masum insanları lanetlerken o kaydedecek, hafızamızı silmeye çalışırken o bilecek. Bir gün biriniz bir hata yapacaksınız. Ve bunun bedelini bütün sihir dünyası ödeyecek. O zaman ne mi olacak size söyleyeyim."
Duvara dönerek bir sonraki sahneyi işaret etti. Resim hareketliydi. Kameralardan yakalanıp yüzleri belirlenen kişilerin gece yarısı yataklarından zorla alındıklarını gösteren bir gerilim aksiyon filminden alınmıştı.
"Sizi teker teker keşfedecekler. Bazılarınız sistemde olmayabilir. Ama bazılarınız yakalanacaksınız. Devletin gizli örgütleri tarafından eli silahlı adamlar sizi birer birer evlerinizden alacak. Önce sorgulanacaksınız. Bir birinizi ele vereceksiniz. Sonra bir deney faresi olacaksınız. Sihir dediğiniz güç savaşın yeni bir aşaması olarak görülecek. Gücünüzü paylaşmanız hatta el konulması gerektiği söylecek. Kanınızın her damlası gerekirse gözden geçirilecek. Belki bu güçü paylaşmanın bir yolunu bulacaklar. O zaman işiniz kolay olabilir."
Salona dönüp alayla başını salladı.
"Ya gücünüzü alamayacaklarını öğrenirlerse ne olacak dersiniz? Kimse zayıf olanı oynamak istemez. Salem Cadı Avlarından hatırlarsınız sanırım. Bu kez yine avlanacaksınız. Ya aranızdan tehdit zoruyla ya da intikam amaçlı birileri sihrin yardımıyla sizi kontrol edecek..."
Şimdi duvarda boyunlarına tasma geçirilmiş kontrol edilen insanlar vardı.
"Ya da imha edileceksiniz. Teker teker ya da topluca. Korku ve şiddetin neler yaptırabilceğini tahmin dahi edemezsiniz. Sizinle bire bir baş edemeyeceğini anlayan dış güçler son çareyi toplu imha silahlarlarında bulacak. Bombalarda... Nükleer silahlarda... Böylece Tek bir kişinin dikkatsizliği koca bir insanlığı yok edecek. Ne acı verici..."
Salondan bir ses Karanlık Lord'un varlığına aldıramayacak kadar sinirlenmiş olacak ki asasını muggle'a sallayarak haykırdı.
"HEPİNİZİ YOK EDECEĞIZ."
Conner aşağı gördüğünde geçilse de cesaretini kaybetmeden cevap verdi. Bu yola girmişti bir kere. Geri dönüş yoktu.
"Beni kolaylıkla öldürebileceğini inkar edemem. Ama ya milyonları? Hiç sanmıyorum. Dünyada kaç tane büyücü olduğunu bilmiyorum ama 8 milyara yakın insan var. Bunların yüzde onu dahi değilsiniz. Siz azınlıksınız. Nereden geldiği belli olmayan küçük bir sınıfsınız sadece. Peki tarihte azınlıklara ne yapıldığını biliyor musunuz? Ya asimile olurlar ya da yok edilirler. Hepiniz yok olmaya mahkumsunuz. Sizler-
"Yeter bu kadar, Profesör. Gayet aydınlatıcı oldu."
Karanlık Lord'un keskin sesi Connor'ı kendine getirirken söyledikleri cümlelerin farkına vararak rengi soldu. Buz kesti.
İşte şimdi ölecekti.
"Milly, Profesöre odasına kadar eşlik et."
Muggle ile ilgilenme sorumluluğunu üstlenmiş olan Milly, ilk günden itibaren Connor'a daima çocuksu gülümser bir ifadeyle bakmışken, şimdi onun bile yüzü daha da çirkinleştiren bir tiksintiye bürünmüştü. Muggle'a yaklaşmayı reddederek daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaptı.
Parmağının bir şıklamasıyla muggle'ı bir torba gibi odasına fırlattı. Ve bir gardiyan gibi sessizce kapısında beklemeye koyuldu.
Karanlık Lord varisinin onu sımsıkı tutan ellerinden kendini narince kurtardı.
Çocuğun bu gece kabuslarla dolu bir uyku geçireceğinden emindi. Tıpkı Karanlık Ordudaki yüzlerce yetişkin gibi...
Ayağa kalkarak bedenini saran bütün sihir gücünü serbest bıraktı. Salondaki herkes hayranlık, korku ve istemsiz bir rahatlamayla arkalarına yaşlanırken Lord Voldemort sahnede yerini aldı.
Muggleın aksine sesini yükseltecek bir büyüye ihtiyacı yoktu.
Tüm ordusu pür dikkat onu dinliyordu.
"Hadi şimdi muggle tehdidine karşı ne yapacağımızı konuşalım."
3. ve Son Dünya Savaşı, tarihin gördüğü en kanlı savaş bu cümlelerle başlamış oldu.
