YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Kalenin Efendisi
Sabahın ilk saatleri, eğlenceli bir hediye açma seremonisi ile başlamıştı. Neşeli bir şekilde kahvaltı ederlerken, partiye kimlerin geleceği tartışması yapıyorlardı. Madison ve Tonks onlara katılmışlardı zaten. Dumbledore da Kingsley ile birlikte uğrayacağını bildirmişti. Ancak kısa bir süre kalacaktı. Ne de olsa okulda kalmak zorunda olan öğrencileri vardı.
Kahvaltının arkasından hediyelerini denemek ve birbirlerine göstermek için yarıştılar. Harry, Fred ve George'un, kırmızı bir Marizleyen-Atkı ile birlikte ona verdikleri Papağan-Tüy Kalem'i oldukça eğlenceli bulmuştu. Kalemin, onunla yazdığınız her şeyi melodili bir şekilde sürekli olarak tekrarlama gibi bir huyu vardı ve Fred'in deneme amaçlı yazdığı 'bastıbacak Ronniee, aklın nerede hanii' cümlesini, George'un el çırpması eşliğinde nükteli bir şekilde bağırmasını gülerek izlemişlerdi. Tabii Ron onu bir çekmeceye kapatana dek.
Noel yemeği normalden biraz erken bir saatte hazırdı. Mrs. Weasley sanatını konuşturmuştu yine. Bir masa dolusu mükemmel yemek çeşidinin ardından, meşhur Noel pudingi, afiyetle mideye indirilmek için onları bekliyordu. Dumbledore ve Kingsley gelmişlerdi. Mr. Weasley işlerden başını biraz kaldırabildiği ve ailesiyle olduğu için çok mutlu görünüyordu. Nihayet bol eğlence ve kahkahanın ardından bardaklar havaya kalktı. Herkes bir ağızdan 'mutlu Noeller!' diye bağırarak, neşeyle Noel şerefine içerken, mutlulukla gülümsüyordu.
Bir arada olmak, herkesi neşeli görmek öyle güzeldi ki. Harry içinde bir yerlerde yakıcı bir arzuyla, Sirius'un burada olmasını istedi. Remus'un da bunu arzu ettiğini biliyordu. Sonra etrafına bakındı ve Sirius burada olmasa bile, onları böyle görmekten mutlu olacağını düşündü. Onların devam etmesini isterdi. Bu düşünceyle içini çekerek, Fred ve George'un bu sefer Bill'le uğraşmalarını izlemeye koyuldu.
Dumbledore'u Hogwarts'a uğurlamak için kalktıklarında, bol yemek ve içkiden gevşemiş haldeydiler. Buna rağmen Harry, Dumbledore'un kapıdan çıkmadan önce Mrs. Weasley'e yavaşça eğilip, 'giderken alırım seni, Molly' dediğini açıkça duydu. Soran bakışlarla arkadaşlarına döndüğünde, Ron'un hafif hafif midesini ovaladığını, ama Hermione'nin aynı soran ifadeyle ona baktığını gördü. Omuz silkip masaya geri dönerken, Dumbledore'un Mrs. Weasley'i nereye götürebileceğini düşünüyordu.
"Keşke tatil biraz daha uzun olsaydı." diye iç çekti Ron tekrar masaya otururken.
"Bence de, ama tatil daha bitmedi. Daha yeni geldik Ron." dedi Harry gerinerek. "Bunu düşünerek sevinelim."
"O da doğru, ama güzel günler çabuk geçiyor." dedi Ron bilgece. Hermione güldü. Birer içki daha alırken, okulda neler olabileceği ihtimaline geldi konu. Slytherin'den şüphelenilmesi konusuna takılmışlardı.
"Slytherin bana ne yapabilir, bilmiyorum aslında." diye itiraf etti Harry.
"Sorun bunu bilmememiz zaten." dedi Hermione.
"Onlardan her şey beklenir." dedi Ron, Fred ve George iki yanına otururken yüzünü buruşturarak.
"Ciddi görünüyorsun küçük kardeş," dedi George. "Kimden her şey beklenir, bizden mi?"
"Slytherin'den," dedi Harry, Ron bir cevap veremeden önce. "Dumbledore, bana bir şey yapabileceklerini söyledi; Voldemort emredebilirmiş."
Fred dikkatle baktı ona. "Hımm… Bu ciddi. Gerçi Slytherin'i ciddiye aldığımdan falan değil, ama Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen emrederse pislik yapabilirler."
George başıyla onayladı. "Uzak dur yeter, Harry. Üstelik Anthea ve Kingsley oradalar. Hem Dumbledore canlarına okur." Harry başını salladı. Bunları bilmek iyiydi de, darbenin nasıl ineceğini bilmeyince, insan kendini huzursuz hissediyordu.
"Zaten uzak duruyorum. Hem idmanlıyım ben. Yıllardır Voldemort'tan kaçıyorum. Slytherin kim ki?" Fred, George ve Ron gülerken Harry de sırıttı. Ancak Hermione hiç sesini çıkarmadı.
"Tamam, bugün Noel." dedi Harry. "Hadi eğlenelim." Bardağını havaya kaldırırken, diğerleri de eşlik etti.
Atra Castrum, sebebi kesinlikle Noel olmayan yoğun bir hareketlilik içerisindeydi. Kalabalık gölgeler kalenin taş avlusunda toplanıyor, koridorlarda daha önce görülmemiş bir faaliyet göze çarpıyordu. Hararetli bir tartışmanın ortasında olan bir grup, Zephyr'in ortaya çıkışıyla birden sustu. Arkasında iki koruması onu takip ediyordu. Herkes Zephyr'e yol verebilmek amacıyla duvarın kenarına çekilip, eğildi. Zephyr, saygılı selamları umursamadan, hızlıca ilerledi. Yüzünde katıksız bir öfke vardı. Vampirler arkasından telaşlı telaşlı fısıldaşmaya koyuldular.
Zephyr, kuleye yaklaştığında hızını hiç azaltmadı. Yüzündeki ifadeyi gören muhafızlar, her zamankinden daha saygılı bir ifadeyle eğildiler. Dominus'tan sonra gelen güç olarak bilinen Efendi Zephyr, kolay kolay sinirlenmezdi. Bu, alarm anlamına geliyordu. Daha dikkatli ve biraz temkinli bir şekilde kapıyı açtılar. Birbirlerine tedirgin birer bakış atıp, kapıyı tekrar kapatırken, Zephyr'in iki koruması da kapının hemen dışında onlara eşlik ederek beklemeye koyuldu.
Görevleri çok önemli olsa da, ironik olan iki korumaya dışarıda pek ihtiyaç duyulmamasıydı. Zephyr yalnız dolaşmayı tercih ederdi. Onlara güvenmediğinden değil, belki de olabilirdi asla bilemezlerdi, ama esas sebep, içerideki tehlikenin dışarıda olandan daha fazla olmasıydı. Tüm dünyada olduğu gibi burada da güç oyunları dönüyordu. Daha fazla güç isteyenler… Daha fazla ölüm isteyenler… Daha fazla kan isteyenler…
Normal şartlar altında, hiçbir vampir Zephyr'i devirmeyi denemeye dahi cesaret edemezdi. Ancak arada bir, kim olduğunu unutan ya da kıskançlık tohumlarına yenilen birileri çıkardı. Bazıları diş bileseler bile, açıktan açığa düşmanlık göstermeye cesaretleri yoktu. Zephyr'in tek bir bakışı onları diz çöktürmeye yeterdi. Ancak kişiliği ne kadar güçlü olursa olsun, tedbiri de elden bırakmazdı.
Sahip olduğu korumaların ikisi de sağlam, güçlü yapılı ve kumraldı. Kapılardan fazla uzaklaşmadan beklerken, biraz daha uzun boylu olanı, diğerine çabucak bir bakış atıp kollarını kavuşturdu.
"Tek kelime etme, Dorcas!" dedi yavaş bir sesle, muhafızlara bir bakış atarak. Dorcas ona şöyle bir baktı, başını salladı. Zephyr'i oldukça uzun sayılabilecek tüm ömrü boyunca tanımıştı. Eğer koca kalede koşulsuz şartsız saygı uyandırabilecek tek bir kişi varsa, o da oydu. Onun efendisiydi. Dominus hepsinin efendisi olsa da Dorcas, Zephyr'e boyun eğerdi. Hayatını kurtarmış ve hizmetine alarak Dorcas'ı onurlandırmıştı. Dorcas, yegâne koruma olan Kairos'a katılmıştı. Ve bugüne değin hizmetinde en ufak bir dikkatsizlik göstermemişti. Ancak Kairos'un uyarısına rağmen, Dorcas için endişelenmemek mümkün değildi.
Başını kaldırıp diğer korumaya; Kairos'a baktı. Ne düşündüğü yüzünden asla belli olmazdı. Kendisinden yüzlerce yıl daha kıdemliydi, tam rakamı asla öğrenemeyecekti. Zephyr'e herkesten daha yakındı ve onu iyi tanıyordu. Kairos, birkaç saat önce ona tetikte olmasını öğütlemişti. Dorcas efendisinin hiddetini fark etmişti ve Kairos, ona bu ifadeyi en son yüzyıllar önceki son savaş sırasında gördüğünü de açıklamıştı. Dominus ile korkunç bir tartışmaya girdikleri zaman. Ve savaş kaybedilmişti. Korkunç bir katliam yaşanmıştı.
Dorcas savaşa şahit olmamıştı. Kimin haklı olduğunu da bilmiyordu. Bildiği tek şey –ve ona göre en önemlisi- Zephyr'in her zaman adil olduğuydu. Sorunları zekâsıyla çözmeyi tercih ederdi. Asla zevk için öldürme emri vermemişti. Titredi. Dorcas'ın hatırladığı kadarıyla, Zephyr yalnızca bir kez sinirlenmişti ve buna sebep olan cürümü işleyen vampir, onursuzluğu sebebiyle Oda'ya gönderilmişti. Dorcas tekrar titredi. Oda'ya gönderilmek… Düşüncesi bile boğazının kurumasına, susuzluğunun artmasına yol açmıştı. Sakin kalmaya çalışarak, Kairos'a bir bakış atıp, beklemeye devam etti.
İçerde Zephyr, Dorcas'ın içini kemiren endişeleri somut hale getiriyordu.
"Dominus, beklemeye karar vermiştiniz?"
"Fikrimi değiştirdim, Zephyr."
"Henüz karşımızda ne olduğunu bilmiyoruz. Ya da girmememiz gereken riskleri…"
"Daha fazla beklemenin bir anlamı yok. Anlaşmanın gereğini yerine getireceğiz."
"Öyleyse bu anlaşmaya güvenmediğimi söylememe izin verin."
"Bunu zaten fazlasıyla belli ediyorsun, Zephyr. Köşemize çekilip küçük kalemizde mutlu mesut yaşamamızı mı istiyorsun?"
"Bu sayede hayatta kaldık-"
"Bu sayede buraya gömüldük. Dünya büyücülerin oldu. Hakkımız olanı bizden alanlarla savaşacağız."
"Evet, ama insanlar-"
"İNSANLAR KİMİN UMURUNDA!" Azarel öfkelenmişti. "İnsanlar için mi endişeleniyorsun yoksa?"
"Elbette hayır efendim, insanlar zayıftır…"
"Öyleyse ne?"
"Ben sadece bunun bir insan-vampir savaşına dönüşmesini istemiyorum."
Azarel bir kahkaha attı. "İnsan-vampir savaşı mı? Ah! Keşke öyle olsaydı Zephyr, sonuç belli olurdu değil mi?"
"Maşa olarak kullanılmamızı istemiyorum. İstediğimizi henüz almadık Dominus."
"Alacağız."
"Fakat-"
"YETER!"
Zephyr susmak zorunda kaldı. İçin için kaynıyor, kafasındaki sorunları tam olarak dile getirememenin sıkıntısını yaşıyordu. Voldemort şimdilik kazanmıştı. Yine de Zephyr son bir hamle yapmak istedi. Ölümüne bir hamle.
"Dominus'a benzer bir tartışmayı daha önce de yaptığımızı hatırlatabilir miyim?"
Korkunç bir sessizlik oldu. Zephyr, her an Oda'ya gönderilebileceğini hissederek, kendi cüretine şaştı bir an. Azarel bile bir an durakladı. Yavaş hareketlerle başlığını geriye attı ve bugüne kadar görülmüş en çirkin yüz çıktı ortaya. Sanki çok kızgın birisi bu suratı atış tahtası olarak kullanmış gibiydi. Çıkık alnında iri iri yeşil damarlar, derisiyle bir olmuş tutam tutam kırçıl saçlarının içine doğru küçülüyordu. Kanı çekilmiş buruş buruş yüzde, burun namına geriye kalan şeyin iki yanında, çukura kaçmış biri yarı kapalı iki göz, kırışıklıkların arasında zorlukla yer bulabilmeyi başararak, soluk sarı ışıklarını inatla yaymaya devam ediyordu. Sağ yanağında, dudak olduğu ancak sivri dişlerinden tahmin edilebilen bir yarıktan başlayan derin bir yara izi, şakağına dek uzanıyordu.
Azarel, ürkütücü görünümüne eşlik eden kesip doğrayan bakışlarıyla doğrudan Zephyr'in gözlerine baktı.
"Emri ben verdim Zephyr, ben! Kalenin efendisi!"
Grimmauld Meydanı'nda sonraki gün, Noel'e kıyasla oldukça sessizdi. Ancak hepsi bu sessizlikten memnun görünüyorlardı. Rahat salonda, Mini Düello Seti'yle, bol tezahüratlı karşılaşmalar düzenliyorlar, genellikle Ron'un kazandığı büyücü satrancı oynuyorlar ve yeni bir şakaya kurban gitmemek için Fred ve George'dan gözlerini ayırmıyorlardı.
Harry, Noel'in hemen ertesi günü Profesör Madison'la ciddi bir Zihinbend dersi yapmış, ancak ardı ardına üç kez beynine girilmesi, oldukça can sıkıcı bir baş ağrısına yol açmıştı.
"Umarım aynı baş ağrısını Voldemort da çekiyordur." diye söyleniyordu her fırsatta başını ovalarken.
Ertesi gün kalktıklarında, Mrs. Weasley ortalarda yoktu. Fred, George ve Bill ile birlikte kahvaltı yaparlarken, Ron sordu: "Annem nerede?"
"İşi var küçük kardeş." dedi Fred rahatça.
"Ne işiymiş bu?" diye sordu Ron şüpheli bir sesle.
"Yoldaşlık işi Ron." dedi Bill tartışma götürmeyen bir sesle. Ron bir süre onlara baktı, sonra homurdanarak kahvaltısına devam etti. Ginny, Bill'i dikkatle süzerken, Bill ona tatlı bir gülümseme yolladı.
Noel'deki konuşmayı hatırlayan Harry, Hermione ile göz göze geldi. Mrs. Weasley ve Dumbledore birlikte gizemli bir iş çeviriyorlardı. Ama ne? Harry bir an Hermione'ye sırıttı. Hermione anlamadan bakınca başını sallayıp, Bill'e döndü.
"Dumbledore'la birlikte gitti değil mi?" Eğer birileri blöfünü yutarsa, konuşmaya başlarlardı. Bill dikkatle Harry'ye bakarken, masada bir sessizlik oldu.
"Evet, Dumbledore'la gitti." dedi Bill kelimeleri tane tane seçerek. Harry onun bir şeyler eklemesini bekledi, ama Bill'in zeki gözleri, onu incelemekten başka bir şey yapmıyordu. Harry en sonunda yenilgiyle omuzlarını silkerek, Bill'e sırıttı. "Denemeye değerdi."
Bill'in yakışıklı yüzü geniş ve muzip bir gülümsemeyle aydınlanırken, Fred başını iki yana salladı. "Çabuk pes ediyorsun, Harry."
"İyi de nasıl olsa söylemeyeceksiniz, değil mi?"
George eğlenmiş bir ifadeyle ona baktı. "İyi de, açık açık sormadın ki Harry." Harry, onunla kafa bulup bulmadıklarını anlamak için, bir ona bir diğerine baktı. Sonra çatalını bırakıp kollarını masaya koyarak eğildi. "Tamam, Mrs. Weasley ve Dumbledore nereye gittiler ve ne yapıyorlar?"
Fred ve George sırıtarak Bill'e dönünce, Harry Bill'e baktı. Bill, kahvesinden bir yudum alıp, arkasına yaslandı. Kısa bir sessizlikten sonra konuştu: "Annem Yoldaşlık'a yeni birilerini davet ediyor ve Dumbledore da onları bize katılmaları için ikna ediyor."
"Ama bu tehlikeli." dedi Hermione endişeyle. "Yani ya yanlış birilerine-" Birden sustu. Ginny korkmuş gibiydi ve Fred'le George da sıkkın görünüyordu.
"Herkesin işi tehlikeli." dedi Bill, Ginny'nin sırtını onu sakinleştirmek için sıvazlayarak. Ron, kaşları çatık bir halde ittiği tabağına bakıyordu. "Ama Hermione haklı, yanlış birilerini çağırırsa-"
"Yanlış birilerini çağırmayacak." dedi George.
"Nasıl emin olabiliyorsun?"
"Bir düşün Ron," diye söze girdi Fred. "Sokaktan geçen herhangi birini davet ediyor olabilir miyiz sence?" Ron bir şeyler homurdandı. Bill söze girdi.
"Endişelenmeyin diyemeyiz Ron. Ama şundan emin olabilirsin. İyice araştırmadan ve en azından yarı yarıya emin olmadan, kimseyle direkt iletişime geçmiyoruz. Önce nabız yokluyoruz. Sıradan buluşmalar ayarlıyoruz. Ya da aile günleri, bugünkü gibi. Hem annem yalnız gitmiyor. Yanında bir yerlerde mutlaka koruma oluyor. Hatta bazen biz oluyoruz."
Ginny yavaşça su bardağına uzanırken, Harry de aynısını yaptı. Konuyu açtığına çoktan pişman olmuştu. Ron ve Ginny'ye endişelenecek sebepler vermişti. Öte yandan yapılan işe saygı duyuyordu ve birileri bunu yapmalıydı. Bir kez daha, onlar okulda dersler gibi basit şeylerle uğraşırken, bu insanların ne kadar büyük bir şeye imza attıklarını düşündü. Üstelik bunu kimsenin hayranlığını kazanmak ya da övgü toplamak için yapmıyorlardı. Bu kadar yararlı olamadığı için kendini küçük ve önemsiz hissetti.
Anka Grubu ya da en azından bir kısmı, etrafı dikkatle tarıyordu. Madison, Kingsley, Lupin ve McGonagall ailelerin arasına karışmışlardı.
Fred, George ve Bill, evde çocuklara eşlik için kalmışlardı. Arthur Weasley ve diğerleri Bakanlık çalışanları olarak bu gayrı resmi toplantıya zaten katılamazdı. Molly Weasley ise, pek çoğunu buraya gelmeye ikna eden kişi olarak, Dumbledore'un yanında bulunmak zorundaydı. Zaten bu bir davet değil, bir nabız yoklamaydı. Görünüşte ise ailelerin birbirlerini daha iyi tanıması için bir toplantı. Anka üyeleri böylece doğru kişileri seçebilecekti.
Dumbledore ellerini iki yana açtı.
"Öncelikle herkesin davetimi kabul etmesinden dolayı mutlu olduğumu söylemek istiyorum. Eminim hepiniz sıcak evlerinizde, aileniz ve sevdiklerinizle birlikte yeni bir Noel'in keyfini çıkarıyor olmayı tercih ederdiniz, ancak beni kırmayıp geldiniz. Teşekkür ederim."
Hepsi kibarca başlarını salladılar. Dumbledore devam etti. "Buradaki herkesin Hogwarts'a devam eden ya da mezun olmuş çocukları var. Hatta belki çoğunluğunuz Hogwarts'tan mezun oldu. Şu ana kadar ailelere toplu halde pek fazla ev sahipliği yapmadık. Ancak içinde bulunduğumuz koşullarda bu toplantıyı gerekli gördüm. Bazılarınız zaten yakın arkadaş, bazılarınız ise pek çok kişiyi tanımıyor. Bu yüzden hepinizin diğerlerini daha iyi tanımasını ve ortak sorunlarımız konusunda yardımlaşabilmesini arzu ettim. Ayrıca ülkemize yeni gelen dostlarımız da var. Önce kendilerine hoş geldiniz demek istiyorum." Dumbledore ellerini çırpınca herkes alkışladı.
Alkışlar dinince Dumbledore devam etti: "Konuklarımıza öncelik tanımak istiyorum. Onlar bazı sıkıntılarını bizlerle paylaşmak istediler." Dumbledore sustu ve bekledi.
Ufak tefek, oldukça esmer, endişeli yüzlü bir kadın ayağa kalktı.
"Adım Mahsa Sayeh. Kocam ve ben buraya yeni yerleştik. Kızımız Nava bu yıl Hogwarts'a gideceği için geldik. Kocam Shahram bir Muggle. Yani tüm bunları anlamakta zorlanıyor. Onu bu toplantıya getirmeyi bile başaramadım. Geri dönmek istiyor. Eşi Muggle olanlar ne yaşadığımı anlarlar sanırım."
"Kesinlikle!" diye sol taraftan orta boylu hafif toplu bir adam ayağa kalktı. Eğildi, "Efrain Carmichael, lafınızı kestim, özür dilerim. Ancak benim de eşim bir Muggle ve Adı Anılmaması Gereken Kişi döndüğünden beri sokağa çıkmaktan bile korkar hale geldi."
"Belki de fazla bilgi vermemelisiniz." dedi arkasından bir kadın.
"Mrs. Finnigan, lütfen!" dedi Dumbledore. Kadın ayağa kalktı.
"Özür dilerim Dumbledore, ama pek de kötü bir fikir değildi. Benim eşim de Muggle ve mümkün olduğunca gazeteleri ondan uzak tutuyorum. Yoksa oğlumu ve beni alıp Japonya'ya yerleşmeye kalkabilir." Birkaç kişi hafifçe güldü.
Mrs. Sayeh sözü tekrar aldı. "Haklısınız, belki öyle daha kolay olabilirdi. Ancak ben kocamdan bir şey saklamayı istemiyorum. Bilakis karşılaşabileceğimiz tehlikelerden haberi olsun istiyorum. Fakat Shahram ülkemizi çok özlüyor. Buraya gelmekle daha büyük bir tehlikeye girdiğimizi düşünüyor. Aslında haklı tabii. Yine de, birilerinin onu ikna etmem için bana yardımcı olmasını isterdim."
"Bu konuda yardım etmekten mutluluk duyarım, Mrs. Sayeh." dedi Dumbledore. Mrs. Sayeh teşekkür edip otururken, oldukça kısa boylu bir Çinli ayağa kalktı.
"Tai-yu Shun," dedi eğilip selam vererek. Yanında oturan ufak tefek, sevimli cadıyı gösterdi. "Bu da eşim Ying-hua, biz Çin'den geldik. Kızımız Mei-li Ravenclaw'da. Eşim dilinizi çok iyi konuşamaz. Uyum sağlamaya çalışıyoruz, ama kimseyi tanımıyoruz. O yüzden size teşekkür etmek istedik. Bizi çağırdığınız için." Tekrar eğildi. Cana yakın tavırlarına pek çok kişi gülümsedi. "Biz de burada biraz korkuyoruz. Yani elbette, Çin daha güvenli." Yavaşça dönüp Mrs. Finnigan'a baktı. "Ya da Japonya." Herkes güldü. Mrs. Finnigan tebessüm etti. "Fakat artık buradayız ve Mei-li bir yıl daha okuyacak. O yüzden zaman kötü de olsa, yeni dostlar edinmek hoşumuza gider." Tekrar eğildi ve oturdu. Herkes alkışladı. Tai-yu Shun gülümsedi. Dumbledore da gülümseyerek başını salladı.
"Sizinle ve eşinizle tanıştığımıza biz de çok sevindik. Dilerim, bu dostluk uzun ömürlü olsun."
Birkaç kişi daha kalkıp, kendilerini tanıttılar. Endişelerini paylaştılar. Sonra Dumbledore sözü tekrar aldı.
"Evet, yeni dostlarımızı dinledik. Uyum sağlamaları için pek çoğunuzun onlara yardımcı olacağından eminim. Kendi adıma bu konuda elimden geleni yapacağım konusunda da ayrıca söz veriyorum." Sustu ve bir süre dikkatle aileleri süzdükten sonra devam etti:
"Ancak herkesin burada olmasından istifade etmeme izin vereceğinizi umarak, bu toplantıda özellikle konuşmak istediğim bir konuyu dile getirmek istiyorum. Şu an ülkemiz oldukça zor anlar yaşıyor. Bizzat hepiniz şahitsiniz. Kendisine Lord Voldemort diyen karanlık bir büyücü hayatlarımızı tehdit ediyor." Salona derin bir sessizlik çöktü. Bazıları istemsizce titrediler. Birkaç cadı elini ağzına kapatıp, yutkundu. Büyücüler koltuklarında dikleştiler. Dumbledore ciddi bakışlarla onları süzerek devam etti.
"Seherbaz'lar bizleri ve ailelerimizi korumak için, her gün hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Ancak gün gelir, bu yeterli olmayabilir. Sizlerin de gerektiğinde onlara elinizden gelen yardımı yapmanızı rica ediyorum. Birlik olmamız gerekiyor." Bir anlık bir sessizlik oldu, bazıları aralarında mırıldanmaya başladılar.
Siyah saçlı bir adam kalktı: "Paresh Patil," dedi ve yanında oturan kadını işaret etti, "Eşim Panna. Merak ettiğim bir şey var, Dumbledore, söylemek istediğin Seherbaz'lara katılmamız mı? Yanlış mı anladım?" Etrafta mırıldanmalar arttı.
"Olmaz öyle şey!" dedi kısa saçlı bir cadı. "Bizi korumak onların görevi." Yanındaki adam hızla başını salladı. Birkaç kişi daha 'hayır, olmaz' derken, Dumbledore elini kaldırdı.
"Gerektiğinde dedim, Paresh. Ancak elbette ki mecbur kalmamamızı umuyorum." Panna Patil ayağa kalkıp, kocasına katıldı.
"Fakat Dumbledore, bizler Seherbaz eğitimi almadık, biliyorsun. Kendimizi öldürtmekten başka ne faydamız olabilir ki?" Birkaç alkış yükseldi.
"Evet, doğru." dedi Dumbledore da sesini biraz yükselterek. "Ancak hepiniz önceki karanlık dönemi biliyor. Çoğunuz şahit oldu, kayıplar verdi. Tüm bunlara o kadar uzak değilsiniz. Ayrıca hepiniz, zamanında savunma eğitimi aldınız. Elbette, savaşa bizzat katılmamış olanlarınız var, biliyorum. Benim demek istediğim şu; bazılarımız savaştan mümkün olduğunca uzak kalmaya çalışıyor, ancak bunun bir faydası yok. Savaş çıktığında sadece Seherbaz'lar değil, aileler de zarar görecek."
"Savaş çıkacağını nereden çıkarıyorsunuz ki?" dedi yaşlı bir büyücü. "Tamam, Adı Anılmaması Gereken Kişi bazı kötülükler yapıyor olabilir, ama savaş- yani bu çok iddialı bir kelime olmuyor mu?" Pek çoğu hararetle başlarını sallarken, onaylayan alkışlar duyuldu.
Anthea Madison, sinirle dudaklarını ısırarak Kingsley'e bir bakış attı. Kingsley kaşını hafifçe kaldırırken, Anthea kollarını kavuşturdu.
"Eğer savaş çıkarsa, ailemi alıp buradan giderim." dedi şişmanca bir büyücü. Bazıları hevesle başını sallarken, bazıları onaylamaz bakışlar atmasına rağmen, kararsız görünüyorlardı. Birkaç kişi gitmek gerektiği konusunda hemen anlaştı. Bazı aileler tedirgince ayaklanmaya başlamıştı bile.
"Evet, ben de gitmek isterim." dedi birisi arkadan. "Ailemi korumak zorundayım."
"Bu bir çözüm," dedi bir cadı. "Ama her şeyi bırakıp gitmek-" sustu.
"Endişenizi anlıyorum." dedi Dumbledore. "Ancak korumamız gereken çocuklarımız var. Hogwarts'ta güvende olduklarından emin olabilirsiniz. Fakat birkaç saldırı gerçekleşirse, Seherbaz'lar güçlerini bölmek zorunda kalabilirler. En kötü ihtimalle o zaman bizler devreye girmeyi düşünmeliyiz. Yani birlik olmaktan kastım, sadece dostluğu içermiyor. Ailelerimizi korumak dediniz, ben de diyorum ki burada hepimiz bir aileyiz. Birbirimize destek olmalı ve gerektiğinde korumalıyız. Dayanışma içinde olmayı öneriyorum."
Etrafta huzursuz bir sessizlik olurken, insanlar birbirlerine baktılar.
Fevkalade görkemli bir şapkaya sahip yaşlı bir kadın ayağa kalktı. "Torunum Neville de Hogwarts'ta okuyor. Yaşlı olabilirim, ama daha yıkılmadım. Ben hâlâ savaşabilirim."
Dumbledore gülümsedi. "Aksini hiç düşünmedim, Augusta." dedi.
Oldukça uzun boylu, yakışıklı bir adam ona katıldı.
"Ashton Boot," diye takdim etti kendini, "Oğlumu korumak için gerekirse ölürüm, buradaki hiçbir ana babanın farklı düşüneceğini de sanmıyorum. Eğer gerekli diyorsanız ben varım."
"Ashton!" Yanında oturan cadı korkmuştu. Adam kadına eğildi. "Evet, Genevieve tatlım, üstümüze düşeni yapacağız." Yerine oturup karısına sarıldı.
"Çok teşekkür ederim." diyerek gülümsedi Dumbledore. "Ancak beni yanlış anlamayın. Sizden Seherbaz'larla birlikte savaşa gitmenizi istemiyorum. Yalnızca tetikte ve birlik olmanızı istiyorum. Buradaki herkes diğerleriyle irtibat halinde olursa, birinizin başına bir şey geldiğinde, en yakınındakine haber verme şansı da olur. Her zaman için iki kişi bir kişiden daha iyidir."
Hâlâ oldukça tedirgin görünen diğer kısma bir bakış atan Dumbledore, "Saklanmak istediğiniz için sizi suçlamıyorum. Ancak sözlerimi hatırlamanızı istiyorum." dedi. Derin bir nefes aldı ve tüm aileleri, özellikle ülkeden ayrılmak isteyenleri içe işleyen bakışlarıyla süzdü.
"Eğer savaş çıkarsa dediniz; ben diyorum ki çıkacak. Yalnız bu savaş, sizin umut ettiğiniz gibi uzakta, tehlike arz etmeyen bir bölgede olmayacak. Savaş sizlerin evinizin önünde, hatta içinde olacak. Evet, kayıplarımız olacak. Belki çok yakınlarınız olacak bu kişiler. Size bunun garantisini hiç kimse veremez. Diyelim ki gittiniz, kaçıp güvenli bir yere sığındınız. Peki, buradaki savaş sona erdiğinde, eğer Voldemort kazanırsa, tüm sevdiklerinizle kaçıp saklandığınız o yerde gelip sizi bulması ne kadar sürecek? Şunu bilin ki, kimse kimseyi zorla burada tutamaz. Bu sizin seçiminiz. Sonuçlarına katlanmaya hazırlıklı olun. Bizler, burada üzerimize düşeni yapacağız, lakin başaramazsak sıra size gelecek, bunu unutmayın. Ve o gün geldiğinde, biz sizi bizimle birlikte savaşmadığınız için suçlamayacağız, zaten pek çoğumuz hayatta bile olmayacak; ancak siz tek başınıza olacaksınız!
Lucius Malfoy, karanlık odaya adım atarken tedirgindi. Koltukta memnun bir ifadeyle oturan efendisinin önünde eğildi:
"Lordum, emirleriniz yerine getirildi."
"İyi çalıştın Lucius, çabaların bir gün ödüllendirilecek." Ancak Lucius Malfoy duraklayıp huzursuzca kıpırdandı.
"Bir şey mi söylemek istiyorsun, Lucius?" dedi Voldemort.
"Biraz endişeliyim, Lordum." dedi Lucius. "Efendilerinin sözünden çıkmayacaklardır, ama O'nun bize ihanet etmeyeceğini nasıl bilebiliriz?"
"Güçlerimi küçümsüyor musun, Lucius?" dedi Voldemort keskin bir sesle.
Yapması gerekeni hemen anlayan Lucius Malfoy hiç duraksamadan eğildi.
"Kesinlikle hayır Lordum, kesinlikle hayır."
