Arkadaşlar, hi :) Çok yorgunum, bu bölümü yazmak için neredeyse bugün tüm evrenle savaş verdim. Ondan kısa bir author note var bu sefer. Bölüm aslında daha uzun sürecekti, şarkı markı falan söyleyecektik en sonunda ama bugün ancak bunu bitirebildim. Sizi de daha çok bekletmemek için yüklüyorum. Gerçekten çok az edit var. Yazdıklarımı baştan sona okuyamadım bile. Ondan tutarsızlıklar ve saçmalıklar varsa dikkatinizi çeken, lütfen söyleyin düzelteyim. İyi okumalar, iyi eğlenceler. (Sonunda Alaz'a bir sürpriz var, lol.)
Bazen anlar olur insan ölene kadar bir daha asla unutmam der. Parmaklarım hala bileğinde kenetli son düşüncem beynimin her kıvrımında yankılanırken o anların birini yaşıyor olduğumun çoktan farkındaydım. O kadar yoğun bir andı ki çevremizi sarmalayan tüm sesler ve insanlar sadece birer arka plan gürültüsü gibi kalmıştı, sanki dünyanın merkezinde sadece biz vardık.
Zihnimin bir yanı bu da anın büyüsü diye beni telkin etmeye çalıştı, orgazmın ve hisselerimin yoğunlaştırdığı bir esriklik hali. Alaz'ın da dün gece kontrolünü yitirmesini, o lafların ağzında kendiliğinde dökülmesini sağlayan belki de aynı esriklik haliydi. Çok şükür ki ben o kadar otokontrolümü yitirmemiştim, hissettiğim anlık aydınlanmayı kendi içimde yaşamıştım.
Tüm bildiğim dün gece ne hissettiysem onu söylediğim.
Hislerimi sorgulamaya çalıştım, cevabı bulmaya. Benim de biraz önce hissettiğim o değil miydi? Alaz'a aşık olmuştum, hissettiğim tam olarak buydu. Derin bir nefes verdim. Gözlerim hala üzerinde kenetliydi aynı ellerim gibi. Keskin bir parlaklık kısılmış gözleri ile o da hala beni izliyordu.
Sanki cidden zaman durmuştu. Gözlerine bakarken harelenmiş göz bebeklerinde kendi hissettiklerimin yankılarını, karşılığını aradım. O kadar derin, o kadar güzel bakıyordu ki nefessiz kaldığımı hissettim. Alaz'ın başı birkaç santim bana daha doğru kaydı, bakışları dudaklarıma. İyice yakınıma sokuldu. Gözlerimi kapatıp aralanmış dudaklarının benimkilere değmesini beklemek istedim ama bu aralar arzularım beni iyice zıvanadan çıkartıyordu.
Elimi bileğinden serbest bırakıp, geriye doğru yaslanarak ondan kaçtım.
"Yapma," dedim başımı etrafa doğru sallayarak. Yanaklarımın daha da kızardığını hissettim. Şimdi nasıl görünüyordum bilmiyordum ama tahmin edebilirdim. Tenim sıcak ve nemliydi, saç diplerim ıslak. "Yakında atacaklar bizi mekandan," diye mırıldandım birden bire daha da utanarak.
Yaptığımız—daha doğrusu kendimi kaybedip Alaz'a neredeyse yapması için yalvardığım şeyin farkındalığı esriklik halim yavaşça kayboldukça daha da çok zihnime işlemeye başlamıştı. Etrafa tekrar bir bakış attım. Arka plan gürültüsü olarak algıladığım durum en az mekandaki farklı masalara dağılmış 100 kişiydi. Ya ben bu adamın yanında niye sürekli bu kadar zıvanadan çıkıyordum?
Çünkü aşık oldun, diyerek iç sesim cevap verdi ama onu duymamazlıktan geldim.
"Atsınlar," diye gülerek cevap verdi kolumu omzuma atarak. "Yenisini buluruz."
"Hani burası İstanbul'daki en iyi ıstakozu yapıyordu?" diye gülerek sordum iyice şakaya vurarak. Aramızdaki yoğunluk birden o kadar artmıştık ki nefes almak, es vermeye ihtiyacım vardı. Belki Alaz'da aynısını hissetti diyecektim ama gözleri bana doğru dönerken bakışında aynı yoğunluğu tekrar gördüm.
"Yapıyor," diye cevap verdi. "Ama bazı şeyler feda etmeye değer."
Kalbim yine göğüs kafesimde gümler gibi atarken bir an ağzımı açıp bana bunu yapma diye yalvarmak istedim. Bazen o kadar basit ama o kadar anlamlı konuşuyordu ki yaşadığım o bir anlık esriklik halinin sadece anın büyüsü olmadığı konusunda beni iyice zorluyordu. Yutkundum. Alaz'ın bakışları hala bendeydi.
"Zaten bazı şeylerden vazgeçmeyi öğrenmem lazım, değil mi?" Aşağı doğru sarkan dudaklarında ufak bir tebessüm belirdi. Söylediğinde hiç hoşlanmadığı o kadar belliydi ki sanki beş yaşında ufak bir oğlan çocuğuna dönmüştü.
Güldüm. Beni mi rahatlatmaya çalışıyordu şimdi yoksa gerçekten sözlerim içinde bir yerlere sonunda nüfus etmeyi başarmış mıydı emin değildim ama komiğime gitti. "Istakozdan başlarım diyorsun?"
"Eh, bir yerden başlamam lazım, değil mi?" Yine yanıma sokuldu, gözleri gözlerimi buldu. Bu sefer bakışlarında kalbimin ritmini artıran başka bir keskinlik vardı. Baştan çıkarıcı. "Hem itiraf et," diye fısıldadı kulağıma. "Istakoz çok güzel değil miydi?"
Tekrar bir ateş beni kavururken ıstakozdan konuşmadığını anında anladım. Beni parmaklarken ıstakoz aramızda şifremiz olmuştu, şimdi de yakaladığı yerden beni iyice deşiyordu. Her zamanki Alaz Soysalan. "Güzeldi," diye itiraf ettim, bakışı tutarak. "Hiç tatmadığım kadar güzel."
Eh, ondan da haksız sayılmazdım. Ne daha ıstakoz yemiştim ne de pahalı lüks bir balık restoranında masanın altında biri beni parmaklamıştı ve ben ikisinden de deliler gibi zevk almıştım.
"Dur bir de kalkan balığını dene," diye cevap verdi Alaz, dudaklarında çapkın gülümsemesi belirirken. "Ona hele aklın gidecek."
Tek kaşımı havaya kaldırdım. Neden bahsettiğini anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. Istakoz beni parmaklamaysa, kalkan balığı da anca kendisi olurdu. Egosu şişkin herif. "Bu akşam için planın mı değişti?" diye sordum gülerek. "En son beni eve bırakıyordun."
"Bu akşam için demedim zaten, asi güzel," diye cevapladı gram bozuntuya vermeden. Hala çapkın çapkın gülümsüyordu. "Onu gelecek sefer deneyeceksin."
"S-sen bana asi güzel mi dedin?" diye sordum gülerek.
Omuz silkti. "Aynen." Omzumu tekrar kolu ile sarmaladı. "Sen benim asi, vahşi güzelimsin." Yanaklarım kıpkırmızı oldu. "Ben de senin laftan sözden anlamaz zengin züppe sevgilin. Tam rom-com çifti olduk."
İyice takılıyordu bana artık, daha da rahatladım kollarının arasında. Kolu hala omzumdaydı, ben de başımı onun omzu ile boynunun yuvasına yaslamıştım. "Rom-com ne?" diye sordum boş muhabbetimize devam ederek. Beni bir anda o kadar rahatlatıp, sakinleştirebiliyordu ki bazen hala inanamıyordum.
"Romantik komedi kısaltması," diye açıkladı. "Rom-com."
"Ah." Birden o kadar mantıklı geldi ki nasıl anlayamadım diye kendime kızdım. "Benim sanırım Çağla'dan bir yeni nesil konuşma dersleri almam lazım yarın işe başladıktan sonra. Bazen siz sanki farklı bir dil konuşuyormuşsunuz gibi geliyor."
"Boş ver," dedi omuz silkerek tekrar. "Takılma. Senin kelime dağarcığın bizim yavşakların tümünü toplasan hepsini geçer." Bir iki saniye durdu, çenesini eğerek bana baktı tekrar. "Bana bak, biri senin canını falan sıkarsa yarın, bir götlük yaparsa, bana haber ver. Ben hallederim."
Tek kaşımı havaya kaldırdım yine, başımı omzumun yuvasından hafifçe kaldırarak. İyice romantik komedi havasına girmişti sanırım. "Napıcaksın?" diye sordum hafifçe gülerek. "Dövecek misin?"
"Aynen. Kaşınan olursa, kaşırım," diye cevapladı başıyla onaylayarak. "Senin canını sıkanı kafaya takarım."
Bakışlarımızı birbirinde kenetlendi. Yüzündeki gülümse yerini ciddiyete bırakmıştı. O zaman sözlerinde hiç şaka olmadığını anladım. Son derece ciddiydi. Karşımda aynı vahşi Soysalan koruma, sahip çıkma içgüdüsü vardı. Belki karşı koymam, itiraz etmem, ona kendi kendime sahip çıkabileceğimi söylemem gerekiyordu ama ben onun yerine başımı dudaklarına doğru kaldırdım.
O da öne eğildiğinde mekânın kuytu köşesindeki masamızda herkesin ortasında tekrar öpüşmeye başladık. Bizi bu gidişle ciddi ciddi buradan atacaklardı çünkü bir iki saniye sonra Alaz beni iyice geriye cama doğru kaydırırken üzerime doğru daha çok eğildi, dudaklarının baskısı benimkilerin üzerinde yoğunlaştı.
Benim ellerim onun ensesinde kenetlenip onu kendime doğru daha yakına çekerken o beni hem öpüyor hem de saçlarım ile oynuyordu. O kadar güzel öpüyorduk ki bizi ayıran sandalyelerimizden nefret ettim. Kucağına çıkmak, kollarında olmak istedim.
Birden bir öksürük sesi yanımızda yankılandı. Sonra daha şiddetli şekilde tekrar geldi. "Alaz Bey—" İkimizde birden durduk.
Bizim masamızla ilgilenen başgarson Alaz'ın arkasında durup onu çağırıyordu. Alaz santim kımıldamadan alnı bana yaslanmış durdu. Tek parmağı havaya kalkmış, derin derin soluk alıp veriyordu. Bizi bölmelerine kızmıştı, gözleri kapalı kendine gelmeye çalışıyordu.
"Tatlı ister misin, Alaz Bey?" diye sordu başgarson tüm nezaketi ile. "Fırında tahin helvası ya da dondurmalı irmik helvası hazırlatabilirim."
Alaz gözlerini açtı, üzerimden çekilerken, başını çevirerek omzundan orta yaşlardaki adama baktı. "Biz bir düşünelim Mehmet abi," diye hecelerin üstüne basa basa konuştu. "Ondan sonra sana söyleriz."
"Tabii, Alaz Bey," diyerek garson masayı terk etti. Alaz başını öne eğerek, gözlerini kapadı tekrar. Hala derin soluk alıp veriyordu. Bakışlarım kasıklarına doğru kaydı. Önündeki kabartı bol pantolonundan bile belli oluyordu artık. "Bazen beni çok sınıyorsunuz," diye mırıldandı.
Haline herhalde gülmemem gerekiyordu ama güldüm. "Valla ben hesabı getirdi dedim herhalde," diye cevap verdim. "Hiç somurtma. İyi yırttık."
Başını adeta şaklatarak bana döndü, ters ters baktı. "Bana bak, Asi, beni bir daha öpersen seni direk eve götürürüm, haberin olsun."
Elimi kaldırıp ensesine getirdim ve saç diplerini okşamaya başladım. Dalgaları o kadar yumuşak, o kadar ipeksiydi ki çok hoşuma gitti. "Ama sen böyle yaptıkça ben seni daha çok baştan çıkartmak istiyorum, biliyorsun değil mi, Alaz?"
Elimi geri indirmedi ama yüzünde yeniden uyarıcı bir ifade belirdi. O hikayenin kahramanı olmayı ne kadar sevmişse ben de hikayenin vahşi, asi güzeli olmayı sevmiştim işte. Kendime engel olamıyordum.
"Tatlı istiyor musun?" diye sordu benim elim hala ensesini okşarken.
Başımı salladım gözlerine bakarak. "Dans etmek istiyorum."
Derin bir nefes verdi başını sallayarak. "Hazırla kendini diyorsun yani…" diye mırıldandı. "Daha çilen bitmedi."
"Eh, sen kendin çile çekmek istiyorsun," diye cevapladım, elimi indirerek, sonra açık açık söyledim. "Cesur akşam yok, hastanede kalacak. Biz de kalabilirsin."
Belki haklıydı, biraz işleri yavaştan almak ikimiz için de iyi olurdu, biraz önce yaşadığım duygu patlaması, hissettiklerimin yoğunluğu beni de korkutuyordu ama yine de akşam tek başıma uyumak istemiyordum. Bir yanım onunla beraber olmanın, kollarında uykuya dalmanın nasıl bir şey olduğunu deliler gibi merak ediyordu. Dün gece hala o kadar karman çorman ve kopuktu ki ikimizin de aklımız başındayken nasıl olacaktı yaşamak, görmek istiyordum.
Alaz şimdi durmuş bana bakıyordu. Kafasından geçen çekincelerin hepsini çok rahat görebiliyordum çünkü aynı korkular bende de vardı. Ben yüzüne bakarak cevap vermesini beklerken Alaz da hala sadece beni izliyordu. Restoranın geri kalanı yine sadece bir arka plan gürültüsü haline gelmişti, yine sadece biz vardık.
Birden bire sinirlerim gerildi yine. Niye bu kadar naz yapıyordu, anlayamıyordum. Aslında anlıyordum ama yine de sinirlenmiştim. Normalde naz yapan tarafın ben olması gerekirken yine durmuş onunla bir gece geçirmek için kendimi paralıyordum. Belki Alaz kızların onu yatağa atmaya çalışmasına alışkındı, onun için rutin bir şeydi, ama benim günlük rutinlerimde Alaz Soysalan'ı baştan çıkartmak yoktu.
"Off! Tamam!" diye tersledim. "Sormadım say. Vazgeçtim."
"A-Asi!" diye birden panikle bana atıldı kızdığımı anlayarak. "Ben—"
Mekanın uğultusunu bastıran tiz bir alarm sesi birden sözünü kesti. Benim çantam geliyordu. "Ay," dedim çantama doğru hamle yaparak. "Benim alarmım. İkinci hap için."
Zaman su gibi akıp gidiyordu. Yemekleri bir çırpıda yiyip bitirmiştik, benim de ikinci hapı almamın zamanı gelmişti. Çantamı açtım, hapı çıkarttım. Alaz bardağıma tekrar su doldururken ben de küçük hapın yuvasını delip avucuma aldım.
"Teşekkür ederim," diye mırıldanıp su bardağını alırken Alaz beni inceliyordu. Yüzünde tanıdığım o ifade yeniden vardı. Kendine kızgınlık ve suçluluk duygusu. Bir şey demeden çabucak hapı içtim. Dün gece benim ne yaptığımın belki de farkına varmamıştı kafası güzelken. Bir an ona kendini suçlamamasını, onun geri çıkmak istediğini benim izin vermediğimi söylemek içimden geçti ama söylemeye cesaret edemedim. Biraz önceki kızgınlığımdan eser kalmamıştı şimdi.
"İyisin değil mi?" diye sordu Alaz dikkatle beni incelerken.
Başımı teyit edercesine salladım. "İyiyim," diye yanıtladım. "Çok çarpmadı beni."
"Tamam. Ne yapalım o zaman şimdi?" diye sordu. "Kalkalım mı hemen yoksa biraz beklemek mi istersin?"
Başımı salladım bu sefer ret etmek için. "Yok. Bir şey olmaz. Kalkalım. Dokuz oldu bile saat. Yarın erken kalkacağım. Çok geçe kalamayız zaten." Bir an durdum, aklıma geldi. "Çok erken ama saat, dokuzda başlar mı ki?"
Alaz da başını salladı. "Yok başlamaz. En erken 10-11. Bugün zaten Pazar. Çoğu mekan kapalı bile—" Bir an durdu benim modum iyice düşerken. "Ama benim bir arkadaşım yeni bir mekan açtı bu kış. Canlı karaoke bar konsepti. Dokuz on gibi başlıyor orası. Arkada orkestra var, sahneye çıkıp canlı canlı istediğin şarkıyı söylüyorsun. Oraya gidebiliriz istersen."
"Karaoke mi?" diye sordum şaşırarak. "Şarkı mı söyleyeceğiz?"
"İstersen söyleriz," diye omuz silkti. "Ama illa söylemene gerek yok. Takılabiliriz de sadece. Sadece takılmaya gelen de çok var. Popüler oldu bayağı. Laf çakan mı dersin, sitem eden mi, aşk-ı ilan eden mi…" diyerek gülerek devam etti. "Ne ararsan var."
"Olaylı diyorsun yani?"
"Aynen. Full vukuat."
Güldüm. "Olur gidelim. İlginç duruyor. Ben şarkı söylemem ama haberin olsun."
"Söyleme güzelim," diye cevap verdi elini başgarsona doğru kaldırıp hesap hareketini yaparak. "Biz sadece dans ederiz."
"Sen hiç söyledin mi?" diye sordum bu sefer ben de masadaki ıvır zıvırımı çantama atarken.
"Bir iki kez çıkıp söyledim," diye cevap verince şaşkınca durup ona baktım. Öylesine sormuştum ama kesinlikle yapabileceğini ihtimal vermemiştim. Müzikten hoşlandığını biliyordum ama karaoke barda şarkı söylemek kafamdaki Alaz imajından o kadar uzaktı ki bir kez onu ne kadar az tanıdığımı anladım.
"Ne oldu?" diye sordu garsonu beklerken. "Neden şaşırdın?"
"Bilmem—birden şaşırdım."
Güldü. "Medeni cesaretim yok mu zannettin yoksa sesim mi kötü?"
"Of, Alaz," diye cevapladım içimi çekerek. Laf sokuyordu şimdi ama bu sefer cidden hak etmemiştim. "Ben onu dedim şimdi?"
Bir an durdu, yüzüme baktı. "Bence senin de iyi, Asi ama saklıyorsun."
Yüzüne baktım. Bizimkiler her zaman sesimin çok güzel olduğunu söylerlerdi. Umut şarkı söylemem için bazen yalvarırdı eskiden sokakta radyomuz bile yokken. Yaman bile severdi, oturup dinlerdi. Ondan biliyordum kötü değildi ama Alaz'ın bu şekilde söylemesi de beni şaşırttı.
"Bilmem, kimse kötü demedi şimdiye kadar," diye cevapladım.
Başgarson hesabı getirince Alaz cevaplamadan adama doğru döndü, deri defteri aldı. Kucağında benden gizli açarak cebinden cüzdanını, sonra da kartını çıkarttı. Bakmam izin vermiyordu ama bahşiş olarak birkaç iki yüzlük dekontu deri kaplı defterin içine bıraktığını göz ucuyla gördüm. Bahşiş olarak bile verdiği para buysa yemeğin ne kadar olduğunu düşünmek bile istemedi.
Maaşımı alınca ben de onu yemeğe çıkartmaya karar verdim. Belki Lacivert'e gelemezdik ama bir yemek de benim ısmarlamam lazımdı artık. Belki kim bilir belki kendim yemek yapar, eve çağırırdım. Eğer gelmeyi kabul ederse tabii.
Hesap olayını halledince paltomu giydim, sonra masadaki güllerime baktım. Elimde bir düzine gül ile gezmek can sıkıcı olacaktı ama neyse karşı tarafı geçince arabada bırakırdım. Ayağa kalkarken onlara doğru uzandım ama Alaz beni birden durdurdu yine. Sonra dönüp başgarsonu çağırdı kolunu kaldırarak.
"Mehmet Abi—" Adam çabucak yanımızda bitti. Geldiğinde Alaz duraksamadan devam etti. "Mehmet abi, biz buradan devam edeceğiz. Güller bizde kalmasın. Senin çocuklardan biri ile sen yollatabilir misin?" Adamın cevap vermesini bile beklemeden ilk önce gömlek cebinden kalemini sonra da masadan bir peçete alıp bizim yeni evin adresini yazmaya başladı.
"Buraya gönder, güvenliğe bıraksınlar. Biz oradan gece alırız."
Ne cevap alacağını beklemeden elimi tutup kapıya doğru yönelmeye başladık. Yani onu ret edemeyeceklerini zaten biliyordum ama bari nezaketen cevabı bekleyelim falan diyecekken birden aklıma daha önce hiç düşünmediğim bir şey geldi. Sanki içinde bulunduğum gerçeklik güllerin yeni evin adresine yollanması ile kafama dank etmişti. Alaz'ı daha biraz önce yeni evde geceyi benimle geçirmesini teklif ederken bile aklıma gelmeyen o gerçeklik.
Alaz'ın hediye ettiği kolye boynumda, gülleri ile yeni eve gidiyordu. Yaman sebebi ile çöktüğümüz Sarıyer sırtlarındaki o lüks saray yavrusu eve. Yaman'ın evine. Birkaç saat önce biraz birbirimizden uzak kalmayı talep ettiğim eski çocukluk aşkımın evine.
Allah beni kahretmesin!
Ayaklarım birden taş kesilip dururken nasıl bunu daha önce düşünemediğimi sorguluyordum. Her şey öyle birden bire olmuştu ki Yaman'a biraz birbirimizden uzak kalalım dediğimizde o kısım aklıma gelmemişti bile.
"Asi?" diyerek bana dönüp sorarken Alaz'ın suratında endişeli bir ifade gördüm. "Asi, güzelim, iyi misin? İlaç mı dokundu? Ne oldu?"
Çıkış kapısının yolunda öyle birden bire durmuştum ki korkusunu anladım. Çabucak başımı salladım. "Yok! İyiyim," diye cevapladım onu gerisin geri restorana iterken. "Git gülleri al hemen. Yeni eve gidemezler."
"Niye?" diye sordu aynı şaşkınlıkla, ama beni anlamamıştı. "Ne oldu? Niye gidemiyorlar?"
"Eh, ben gidemem de ondan. Git al güllerimi."
Durup bana baktı. Giriş holünün ortasındaydık şimdi. Alaz'ın gözleri kısılmış beni inceliyordu. "Sen niye gitmiyorsun eve?"
"Benim evim değil de orası ondan," diye cevapladım.
"O ne demek be?"
Başımı salladım. "Of, Alaz! Ne uzattın. Git al güllerimi, hadi!"
Parmağını kaldırarak yakınıma geldi. "Asi, ne demek ne uzattın? Uzatırım tabi. Sen niye gitmiyorsun yeni eve? Sebep?"
"Ya Alaz, ben biraz önce dışarda Yaman'a birbirimizden uzak kalalım biraz demedim mi?" diye sordum ellerimi önümde sallayarak. "Gidemem artık oraya. Benim değil, Yaman'ın evi orası. Olmaz."
Demek istediğimi anlamıştı şimdi, bakışlarından gördüm. Hoşuna gitmemiş gibiydi ama temkin dolu bir ifade vardı yüzünde. "Ee, nerede kalacaksın peki?" diye sordu.
Omuz silktim. "Eski evde her zamanki gibi."
Birden bileğimi yakalayarak beni yoldan kenara çekti, duvara doğru yasladı. "Asi, saçmalama. Olmaz. Tek başına ne işin var senin o küflü evde?"
"Doğru konuş lan!" diye hiddetlendim. "Yıllarca başımı soktum ben o eve. Şimdi mi küflü ev oldu?" Yani ev küflüydü ama o konu dışıydı. Zaten kış geçsin boyayacaktım da duvarları.
"Asi, saçmalama," diye yineledi, sesi bir tık yükselirken. Paniklemiş miydi sinirlenmiş miydi artık tam olarak emin değildim. "Ya doğru dürüst kapısı bile yok o evin! Yarısı mukavva. Bir omuz atsan açılır." Başını salladı. "Yok olmaz. Cesur ile Umut yeni eve geçiyorlar. Tek başına kalamazsın orada."
"Sen karışma," diye direttim. "Kalırım. Bir şey olmaz."
"Nasıl sen karışma!" diye üzerime doğru eğildi, eli havaya kalkıp parmağı yukarı işaret ederken. Kızmıştı şimdi, tam olarak emin oldum. "O iş geçti artık, canım, geçmiş olsun. Benim sevgilim tek başına kalamaz öyle itin uğursuzun içinde, o kadar!"
Ayak parmak uçlarımın üstünde yükselerek yüzüne doğru tıslayarak konuştum. "Lan! Bu zamana kadar kaldım şimdi mi kalamam!"
"Aynen, kalamazsın," diye cevap verdi. "Hem abisi izin vermez bir kere. Tamam, bir süre görüşmeyelim dedin ama o kadar da uzun boylu değil. Siz hala can kardeşleri değil misiniz?"
Ayak parmaklarımın üzerinde düşüp suratına baktım. "Sen bana Yaman'ı mı koruyorsun şimdi?"
"Abisini falan korumuyorum!" diye cevap verdi sesi yükselirken. "Seni koruyorum." Durup sakinlemeye çalıştı derin nefesler alarak. İçimde bir iki anlığı ben de tereddüt ettim ama olmazdı yine. Alaz'ı anlıyordum, beni korumaya çalışıyordu. Yaman duyunca da kesinlikle izin vermeyecekti, ama yine de olmazdı.
"Alaz, ben kalamam," diye konuştum ben de sakinlemeye çalışarak. "Ben kendi hayatımı çizmeye çalışıyorum. Bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorum, biliyorsun. Sizin evde kalarak yapamam. Olmaz."
"Umut ne olacak peki?" diye sordu konuyu tam zayıf karnıma çekerek. Beni artık o kadar iyi tanımaya başlamıştı ki nereden gireceğini çok iyi biliyordu. Nasıl Yaman onun zayıf karnı ise, Umutta benim zayıf noktamdı. "Onu da mı bırakacaksın? Yoksa tüm kardeşlerini eski eve mi toplayacaksın gururun yüzünden?"
Son söylediği lafla irkilerek ona baktım. Tüm öfkem geri dönmüştü. Gurur! Alaz Soysalan karşıma durmuş bana sokak kızı olan bana gurur hakkında ders veriyordu?
"Lan sen ne anlarsın gururdan be! Ben çöpten kalan bayat tostları yitip, köpeklerden kalan artıkları yiyip yemeyelim diye kardeşlerimle kavga ediyordum! Bana gururdan bahsetme, Alaz! O senin boyunu çok aşar!" diye bağırdım. "Hem sen ne istiyorsun? Gurursuz gurursuz seni görmek istemiyorum dediğim adamın mı evine çökeyim? Neyim ben ya? Metresler bile yapmaz bunu be!"
Sinirle kapıdan çıkıp iskeleye doğru yürümeye başladım. "ASİ!" diye bağırıp arkamdan gelirken yeniden parmak uçlarımda yükselerek ellerimi göğsüne yasladım ve onu durdurdum.
"Git güllerimi al!" diyerek gerisin geri kapıya doğru ittirdim onu. "Onlarsız gelirsen tekneye bak valla seni denize atarım!"
Tüm restoran kavgamıza şahit olmuştu büyük ihtimalle ama gram umursamadan Alaz geri dönüp içeri geçti. Ben de arkama bakmadan iskeleye doğru yürüdüm. Bizi getiren deniz taksisi hala bekliyordu. Benim geldiğimi gördüklerinde hemen portatif merdiveni alarak beni içeri aldılar. Sürat teknesinin korunaklı kapalı kısmına geçerek minderli sedire oturdum. Elim paltomun açık yakasından kayarak boynuma, oradan da kolyeme dokundu, A harfi üzerinde oynadı. Bir an acaba A harfini kendi için mi yoksa benim adım için mi aldı diye düşündü sahiplenici, koruyucu tavırlarını hatırlarken, hangisinin olduğundan emin olamadım.
Bir yanım bu sahiplenici tavırlarını deli gibi sevip, azıyordu ama diğer yanımda daha şimdiden nefret etmeye başlamıştı. Yaman'a çabucak olduğu için laf çakıyordu Alaz sürekli ama kendisinin ondan da aşağı kalır yanı yoktu. Daha şimdiden Yaman yeni eve gitmeyeceğimi öğrendiğinde yaşayacaklarımın fragmanını bana göstermişti Alaz. Ondan da hiç aşağı kalır bir tepki gelmeyeceğini biliyordum. Gerçekten de her ne kadar kendileri farkında olmasa bile ikisi de aynı bokun lacivertiydi. Ben ise yağmurdan kaçarken doluya bile tutulmuş olabilirdim.
O iş geçti artık, canım, geçmiş olsun. Benim sevgilim tek başına kalamaz öyle itin uğursuzun içinde, o kadar!
Teknede oturmuş beklerken tüm duygularım karman çorman olmuştu tekrar yine. Kafamı toplayıp üstümde esen rüzgârı dinlemeye çalıştım ama nafile, hiçbir işe yaramadı. Bir yanımda Alaz'ın son söylediklerini, Umut'u düşünüp duruyordu. Ama artık Umut'un bile ihtiyacı olmayacaktı hastaneden çıkıp eve geldiğinde. Eskisi gibi olsa bırakamazdım, giderdim ben de yeni eve ama artık o da olsa olsa bahane olurdu.
Derince içimi çektim. Doğruyu söylemem gerekirse ben de isterdim o yeni lüks evde konfor içinde yaşamayı, kim istemez ki zaten? Ama hayat o şekilde olmuyordu. Şimdi eğer gidersem oraya yine aynı döngülere girecektim belki. Kararımı vermiştim ben. Bir döngü içinde dönüp durmuştu senelerce ama kıracaktım onu. Sonuç ne olursa olsun.
Kimi karşıma almam gerekirse.
Bir iki dakika sonra iskelede hareketlilik olunca Alaz'ın döndüğünü anladım. Teknenin güvertesinde bir iki konuşma sesi de geldi ama motor çalışınca konuşulanları duyamadım. Birkaç saniye sonra Alaz da aşağıya yanıma geldi. Ellerinde gül demetim vardı. Vazodan çıkarttırıp yeniden buket yaptırmıştı. Tek laf etmeden eğilerek önümde durup buketi kucağıma bıraktı, sonra yanıma çöktü. Sığınağa ikimiz zar zor sığmıştık. Yukarıda da oturabilirdik ama hava iyice soğumuştu. Alaz da bir şey demedi. En sonunda ben konuşarak sessizliğimizi bozdum. "Teşekkür ederim."
"Bir şey değil."
Tamam, tribi de yediğime göre tam olmuştuk. Alaz ile birlikte olmak nasıl olacak onun da fragmanını görmüşüm gibi hissettim. Şu lunaparktaki yüksek hızda giden trenlere binmek gibiydi sanki. Ben hiç binmemiştim ama tahmin edebiliyordum duyguyu. Sürekli uçlarda, yüksek dozda, yüksek yoğunlukta geçen bir şey. Bir an mekanın ortasında masanın altından seni parmaklaması diğer dakika orta yerde kavga gürültü. Derince bir nefes vererek, başımı arkaya güvertenin tepesine doğru yasladım. Motorda hızlanmıştı. Denizi yarıp geçerken tekne dalgalar da üzerimize vuruyordu. Kendime birden sen ne yapıyorsun Asi kız diye düşünürken buldum, sonra ne zaman kendi kendimi Asi kız diye düşünmeye başladığımı düşündüm. Herhalde şu anda olmuştum. Alaz Soysalan etkisi sanırım.
"Umut çok yakında hastaneden yürüye yürüye çıkacak," diye konuşmaya başladım motor sesinin üstünden. "Dün gece sana söylemiştim. Onun bile bana ihtiyacı kalmayacak artık." Dünkü gibi üzüntü yoktu sözlerimde, sadece gerçeklerden bahsediyordum. "Umut eskisi gibi olsa, haklısın bırakıp gidemezdim, onu da küflü eve mahkûm edemezdim, ama işte artık o da olmaz. Gidersem bahane etmiş olurum."
Alaz öne eğildi, dirseklerini dizlerine yaslayarak başını ellerinin arasına aldı. Parmakları ile burnunun direğini sıvazlayarak derince içini çekti. "Asi, beni bazen çok yoruyorsun," diye mırıldandığını duydum.
"Sen de beni," diye karşılık verdi.
Başını kaldırarak bana baktı. "Bari bir iki gün otelde kal," diye sanki orta yolu bulmak ister gibi konuştu. "Bizim çalıştığımız bir yer var, oraya yerleştiririz seni. Ben Yaman ve Cesur ile konuşurum, orasını biz çekip çevirelim önce bi. Doğru dürüst bir çelik kapı falan takalım. Sen sonra gidersin."
Bu sefer itiraz etmedim. Haklıydı. Bizim kapı bir omuz darbesi ile yıkılacak gibiydi. Bizim mahallede tek başına orada kalmak çok mantıklı değildi. Otel konusu da vardı ama onu da göz ardı ettim, iyice gurur yapmak istemedim. Ya da tekrar kavga etmek.
"Tamam," demekle yetindim. "Teşekkür ederim."
"Sen biraz durumları toparla üniversitede, oradan çıkartırız seni, doğru düzgün 1+1 eve geçersin sonra," diye devam etti.
"Yok," diye cevap verdim. "Kiralar çok pahalandı. Maaşım yetmez."
"Asi, bak benim içim hiç rahat değil böyle," diye söze başladı tekrar. "Tamam, anlıyorum seni. Belki haklısın da. Ama o ev..." Sustu, bir es verdi, başını sallayarak. Elini yüzünden geçirdi. Birden o kadar çaresiz gözüktü ki az kalsın kararımdan vazgeçecek gibi oldum. "Kızım, ben nasıl uyuyacağım sen o evde tek başına kalırken."
Başımı omzuna yasladım yanına sokularak. "Çelik kapı takacağız dedik ya," diye mırıldandım kulağıma sonra boynunu öptüm. "Kimse onu kıramaz."
Başını hafifçe eğerek bana baktı. "Yok. Yetmez. Alarmda takalım. Benim telefonu da veririz. Bana da uyarı gelir bir şey olursa."
Derince içimi çektim. "Olur," diye kabul ettim. "Onu da taktır."
Gözleri gözlerimi buldu. Sanki sakinliğimden cesaret almış gibi bir hal geldi üstüne. Söylemeye hala tereddüt ediyordu, ama yine de konuştu. "Asi, bak…bizim üniversitenin orada öğrencilerin kaldığı residencelar var. Oradan sana bir eşyalı 1+1 kiralasak? Ben öderim."
Yüzüne baktım. Sinirlenmemeye çalışıyordum, biliyordum çünkü hala içi içini yiyordu. "Alaz, ben şimdi bunu duymamış gibi yapacağım," diye cevap verdim. "Sen de bir daha bu konuyu açma, tamam mı? Ben artık seninle kavga etmek istemiyorum. Yoruldum."
Başını yavaşça oynatarak kabul etti. Ateşkesimiz sadece bu gecelik miydi yoksa bu fragmanın sonunda ana haberlere dönecek miydik emin olamadım ama ben de uzatmadım. İçimden bir his Alaz'ın yenilgiyi bu kadar kolay kabul etmeyeceğini söylüyordu, sonuçta Alaz Soysalan'dan bahsediyorduk, yenilgiyi kabul etmeyi, vazgeçmeyi doğru dürüst asla kabul edemeyen Alaz'dan. Savaş baltalarını gömdüğünde bile kafasında sürekli tilkiler dolaşan Alaz'dan.
Yine de takılmadım ama. Çünkü bir tarafım hala karşı koyuşu karşısında erimekle, sevildiğini, değer verildiğini hissetmekle meşguldü. Onun kapatması gibi parasını ödediği lüks bir 1+1 evde yaşayamazdım ama yine de bu kadar dertlenmesi, tasalanması insanı kendini o özel hissetme duygusunu hissettiriyordu. Bir süre öyle başım omzunda, onun başı benimkinin üstünde sessizce oturduk tek kelime etmeden. Hastanedeki halimizin tam tersi gibiydik şimdi. Kolların arasında sessizce otururken içimdeki fırtınanın durulduğunu, daha da sakinleştiğimi hissettim. Sessiz varlığı bile o kadar iyi geliyordu ki, beni o kadar rahatlatıyordu ki bir iki saniye acaba aşk insanı hep böyle mi yapıyor diye düşündüm.
Yoksa bu da Alaz'a mı aitti sadece?
Yaman'a aşıkken bile hiç böyle çabucak sakinleşmezdim kavga edip sonra barışıp birbirimize sarılırken. Rahatlardım, barıştığımız için sakinleşirdim ama bir yanım hep yine de tetikte kalırdı, kendimi tamamen koyuvermezdim. Ona olan hislerimi anlamasının, fark etmesinin korkusu olurdu hep içimde. Her ne kadar beni görüp, anlamasını istesem de bir yanım ben o andan korkardı. Alaz'da bu korkuların hiç biri yoktu. Ama ben yine de daha değişik, daha özel bir bağlantı hissettim aramızda. Sadece Alaz'da olan, farklı olan. Tamamıyla gerçek ve samimi.
Derince içimi çektim, gözlerimi kapadım. Böyle bağıra çağıra kavga ettikten sonra bu kadar huzur dolu hissetmek de aslında bir garipti ama yine de hissettim. Paltosunun açık yakasından elim kaydı, sonra gömleğinin açık yakasına doğru ilerledi. Göğsündeki tüyler belli belirsiz yakasından çıkıyordu. Alaz kışın soğuğunda bile yakası bağrı sürekli açık gezen yanık tiplerdendi. Biz soğuğu yiye yiye alışmıştık ama Alaz sanki içten içe bir ateşle yanıyor gibiydi. Alaz alaz. Adı gibi.
Düşüncem dudaklarıma ufak bir gülümseme getirdi, o anda ellerim ile yavaşça yakasının kenarı ve açık kalan dekoltesi ile oynadığımı fark ettim. O nasıl rahatlayıp sakinleştiğimde benim memelerimle oynamıştı, ben de şimdi aynısını yapıyordum farkında olmadan. Dün geceki üzerinde yatarken sırtında, göğsünden dolanan ellerimi hatırladım. Hareketlerimin farkına varan Alaz başını iyice önüme doğru getirerek boynumu emmeye başladım. Başımı hafifçe kaldırarak ben de onun boynunu emmeye başladım. Tam kulağının arkasını. Seviyordu o noktaya. Tam beklediğim gibi boğazından derin bir hırıltı çıkardı yine. Elimi yakaladı pantolonun üstüne götürdü. Kendi eli hala benimkinin üzerindeydi, elimi kendi eliyle oynatıp, aletini sıvazlatıyordu. Dün yaptığımızın aynısını şimdi ona yapıyorduk.
Alev alev yandığımı hissettim. Başımızı oynatınca dudaklarımız birbirimizi buldu. Alaz ellerimizi hızlandırdı. Aleti taş gibi olmuştu yine. Yana doğru dönüp iyice kaykılıp tek bacağı onun bacaklarının arasına geçirip kucağının yarısına çıktım. Korunaklı küçük alanda yerimiz olsaydı kucağına tam olarak çıkardım. Elim fermuarıma gitti, açmaya başladım.
O zaman Alaz kendine geldi. Elimi sıktı. "Asiğğ," diye boğukça boynuma inledi.
"Shhsss," diye fısıldadım kulağına doğru. "Seni de halledelim. Bu şekilde gezme." Yanımızdaki minderin üst kısmında birkaç temizlik bezi vardı. Öteki elimle onlardan biri aldım, üstüne fırlattım. Dudaklarım teninde gülümsedi. "Al bunu kullan. Ortalığı mahvetme."
Dün biraz yapmıştım o beni durdurmadan, gecenin geri kalanı ise hala belirsizdi. Dün gece tekrar yaptım mı bilmiyordum ama şimdi onu mutlu etmeye, rahatlatmaya kararlıydım. Karşı kıyıya geçmemize en az on beş dakika vardı. Gecenin karanlığındaki boğaz trafiğinde sürat teknesi tam gaz gidemiyordu. Kimsenin de aşağı inmeye, bizi rahatsız etmeye cesareti yok gibiydi.
"İyi mi böyle?" diye sordum elimi boxerinin ön açıklığından içeri sokup aletini yakalarken. Sıvazlamaya başlamıştım. İçgüdülerimi takip ediyordum en çok ama Alaz'ın da beni yönlendirmesi gerekiyordu aynı onun da yaptığı gibi.
Başını geriye atarak aşağı yukarı oynattı. Değişik bir duyguydu. Gözleri iyice kısılmış, kapanmıştı. Boğazından o hırıltılı sesleri kesik kesik çıkartıyordu. Adem elması boğazında her ses çıkarttığında oynuyordu. O kadar seksi görünüyordu ki tarif edecek kelime bulmakta bile zorlanıyordum. Elimde hissettiğim sıcaklığı dolu doluydu. Tüm avucumu kaplamıştı.
Boğazım da dudaklarım da kupkuruydu. Dudaklarımı yalarken hem onu izliyor hem de aletini avucumun içinde döndürüyordum. "Daha sıkı tut," diye komut verdi Alaz aynı hırıltılı ses ile. Gözleri hala kapalıydı. Sonra elimi tekrar yakaladı penisinin üzerinde ve sıktı. Sonra ileri geri adeta çekiştirerek hareket ettirdi. Gözleri hala kapalıydı. "Bak böyle yapacaksın."
Başımı sallayarak anladığımı söyledim. Elimi serbest bıraktı. İyice geriye yaslandı. Ben elimi hızlandırdığımda onun da nefes alış verişleri hızlandı. "Güzel mi?" diye sordum ben de aynen gibi.
Gülümseyerek gözlerini açtı, ama bakışları alaz alaz parlıyordu. Sol elini kaldırarak başımı ensemin dibinden yakaladı. Parmakları saçlarımın arasında dolanmıştı, parmak uçları saç diplerime bastırıyordu. Hızlıca beni kendine çekti ve öpmeye başladı.
Öyle devam ettik. Hem öpüştük, hem o bana direktifler verdi, ben de yaptım. Birkaç dakika içinde sadece dudaklarımız birbirine değiyordu artık, nefesi de vahşi havyan hırıltılarına dönmüştü iyice. Parmakları hala saç diplerinde kenetliydi, bırakmıyordu, üstelik daha bile çok çekiştiriyordu. Kasıkları ve kalçaları titremeye, elimin içinde iyice kendini hareket ettirmeye başladı. Hareket aynı idi, sanki gerçekten de elimi sikiyor gibi hareket ediyordu şimdi.
"Hızlı, hızlı, asiğ, daha hızlı," diye inledi. Elimi iyice sıktım ve dediğini yaptım. Elim ıpıslaktı artık, penisin ucundan sıvılar akmaya başlamıştı. Alaz iyice kasıldı, bir ayağı yerde boşluğu tekmeledi diğer bacağı iyice gerilirken sonra bir hışımla bacağındaki bezi alıp elimin ve aletinin üzerine sardı.
Anladım, gelmek üzeriydi. Hayatımda ilk defa gerçek anlamda bir erkeğin gelişini seyrediyordum. O kadar seksiydi ki kendini sessiz tutmaya çalışırken eğildim yine onu öpmeye başladım. Bir eliyle beni tutarken diğer elimi kıçımı yakalayıp iyice sıktı. O kadar çok sıkmıştı başka zaman olsa canım bile yanabilirdi. Yarı yarıya kucağındayken hissetmedim bile.
Alaz dudaklarımın üstünde o hırıltı boğuk inlemelerinden çıkartmaya devam edip, kalçalarını ileri geri hareket ettirirken elimden bir anda fışkıran ıslaklığı hissettim. Eli kıçımdan ayrılıp benim elimin üzerine bezin üstünden kapandı, iyice sıktı. Gelirken istemsiz bir şekilde kalçaları öyle hızlı hareket ediyordu ki şaşkınca onu seyretmekten. Gerçekten de vahşi bir hayvana benziyordu şimdi.
Hareketleri yavaşça hızını kaybetti, sonra sakinledi. Hala gözlerini açmamıştı, iki bacağı da yerde serpe serpe açılmıştı. Zaten Alaz bacaklarını kocaman açıp kaykılarak oturan o gevşek tiplerdendi ama şimdi tam anlamıyla sedirin üstünde kaykılmıştı. Gözleri hala kapalı gülümsüyordu, kendinden memnum.
İçim adeta bir sevinç patlaması oldu. Sebepsizce birden kendimle gurur duydum. İlk denememde Alaz Soysalan'ı birkaç dakika içinde bu hale getirebilmek…yani belki saçmaydı ama bana iyi hissettirdi. O gözlerini açarken elimi çektim ve kocaman gülümsedim.
"Nasıl iyi miydim?" diye sordum. "Gerçi…bayağı mutlu gözüküyorsun," diye söyledim. Sesim o kadar cilveli çıkmıştı ki kendim de şaşırdım.
"Tam bir doğal yeteneksin, güzelim," diye iltifat etti Alaz bezle kendini temizlerken. "Gerçi ilk makeup seksimiz oldu, bir de public. Ondan bu kadar erken geldim. Yoksa merak etme rahat bir beş dakika daha giderdim."
Burnumdan bir ses çıkarttım. "Seninle alakası yok diyorsun? Tamamen heyecan, adrenalin?"
Kendine çeki düzen vererek fermuarını kapattı. Hafifçe minderden kalçalarını kaldırıyordu. Ben hala onu izliyordum. "Yoo…dedim ya. İlk makeup seksimiz diye. Onun keyfi de başka."
Makeup sex. Make up'ın makyaj olduğunu duymuştum, ama makeup sex diye bir şey duymamıştım daha önce ama yine de demek istediğini anladım tabi. Açıklamaya gerek olmayacak kadar belliydi.
"Dünkü makeup seks değil miydi?" diye sordum. Birden merak etmiştim. "Dün de bayağı kavga ettik sevişmeden önce."
"Öyle ama o zaman official değildik," diye cevapladı. "Şimdi artık officialız, ondan o sayılmaz. Bu sayılır."
Başımı salladım iç çekerek. "Sizin konuştuğunuz Türkçeyi bazen ben var anlamamak, Alaz oğlan."
Gülerek elindeki bezi fırlattı. "Boş ver. Yakında alışırsın."
Beze baktım sonra ona doğru döndüm. "O bezi orada bırakmayacaksın, değil mi?"
"Ne yapayım?" diye sordu, gözlerinde anlamıyor gibi bir ifade vardı. "Yanıma mı alayım?"
"Yok…yani…onu öyle bırakacağız diye garibime gitti." İki büklüm ayağa kalktı, küçük alanı gözleri ile taradı. Ufak bir çöp kutusu görünce bezi oraya attı.
"Bak, arkamda delil bırakmıyorum," diye sırıtarak bana döndü.
Gözlerimi devirdim yine. Geldi yanıma tekrar kendini fırlattı, iyice yanıma sokularak, omzuma başını yasladı. İyice sırnaşıyordu şimdi. Halinden memnun, kocaman dev bir kedi gibiydi. O kadar tatlıydı ki burnuna boynuma sürtüp gülerek ben de onunla kıkırdadım. Daha önce çok az gördüğüm bu yönü acaba şu durumda çırılçıplak yatakta olsak nasıl olurduk diye düşündü.
"Sen var ya…" diye boynumda mırıldandı. "Sen bana bayağı iyi örnek oluyorsun, Asi."
Tekrar kıkırdadım. "Çok da uğraşmama gerek kalmıyor ama" diye cevapladım aynen dün akşam bana söylediği gibi. "Sen zaten çoktan razıymışsın iyi çocuğu oynamaya."
Gülümsedi, burnunu boynuma iyice sürtüp kokumu içime çekerken. "Şşşş. Kimseye söyleme. Ünüm bozulmasın."
