YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM

Muggle Dünyasında Terör

Kalabalık zindan, neredeyse saatlerdir çığlıklarla inliyordu.

"Crucio!"

"Lordum, efendimiz-"

"Sus, Bella!"

Ölüm Çemberi maskeli kişilerle doluydu. Çemberin ortasında, yerde iki kişi kıvranıyordu. Voldemort asasını Bellatrix'ten çekip, Rodolphus'a döndü.

"Crucio!"

Rodolphus'un çığlıkları zindanı kaplarken, Voldemort zevk ve öfke içinde gözlerini kapattı. Çemberdekiler sessizce işkence sahnesini izlemeye devam ettiler. Aralarında eksikler vardı, çünkü sıra Lestrange'lara gelene kadar, pek çok kişi Voldemort'un asasının tadına bakmıştı. Şimdi birkaçı yerde ölü bir şekilde yatarken, diğerleri zindandaki hücrelerinde inleyerek uzanıp, korkuyla efendilerinin onları tekrar ziyaret etmesini bekliyorlardı.

Voldemort alev alev yanan gözlerini açtı ve tekrar Bellatrix'e dönüp, eğilerek fısıldadı.

"Ben ne emir verdim, Bella?" Bellatrix yutkundu.

"Potter'ı getirmemizi Lordum."

Voldemort etrafına bakındı. "Peki nerede? Cebine mi sakladın yoksa Bella?" Asa ona doğru uzanırken, Bellatrix geriledi.

"Efendimiz, ben-"

"Crucio!"

Bella'nın haykırışları tekrar yükselirken, Rodolphus inleyerek gözlerini kapattı. Bu bütün gece sürecekti belli ki. Ya da Karanlık Lord yorulana veya bıkana kadar. Tabii böyle bir şey mümkünse.

Uzun bir seans daha atlattıktan sonra, Rodolphus yarı baygın bir halde yere yığıldı. Voldemort asasıyla onu duvara fırlatarak tısladı:

"Seni şimdilik affetmemin sebebi, alınacak bir intikamın olması. Yıkıl karşımdan!" Rodolphus, yerde zorlukla gerilerken, Voldemort'un işaretiyle iki Ölüm Yiyen onu dışarı çıkardı.

Voldemort Bellatrix'e döndü.

"Ve sen!" diye söylendi. "Bana olan sadakatini bilmesem yaşamana izin vermezdim."

"Efendimiz-"

"SUS! Hayatını bağışladım dedim, seni değil!"

Bellatrix, küçük düşmenin acısıyla yanan gözlerini yere çevirdi.

"Hücreye!" Voldemort'un emri hızla yerine getirildi.

"Kılkuyruk!" Çemberdeki ufak tefek bir gölge titreyerek öne çıktı. Voldemort kırmızı gözleriyle onu süzerken, Pettigrew yutkundu.

"Söylediğim şeyi yaptın mı?"

"Ev-evet, ef-efendimiz," diye kekeledi Peter.

"Az sonra kontrol edeceğim, Kılkuyruk, hazır olsa iyi olur." Peter yutkunarak eğildi.

"Lucius!" Çemberden bir adam çıkıp önünde eğildi. "Lordum,"

"Planları uygula!"

"Emredersiniz!" Lucius Malfoy eğilirken, Voldemort kırmızı gözlerinde parıl parıl yanan bir öfkeyle hücre tarafına ilerledi. Saniye sektirmeden Lestrange'ların çığlıkları tekrar yükseldi.


Sihir Bakanlığı yetkilileri, King's Cross yıkıntıları arasında dolaşarak, Peron Dokuz Üç Çeyrek'te sihirsel yenilemeler yapıyorlardı. Elbette bunun için, Muggle yetkililerin olmadığı saatleri seçmişlerdi. Muggle'ların King's Cross'u yeniden kullanılabilir hale getirmeleri zaman alacaktı. Bu yüzden Bakanlık, onlara fark ettirmeden ufak tefek, çok dikkatli bakılmadığında fark edilmeyecek düzenlemeleri yapmayı üzerine almıştı.

Sihir Bakanı, arka arkaya onlarca toplantıya girdikten sonra, elindeki tüm Bakanlık çalışanlarını seferber etmişti. Muggle'ları İkna Edici Mazeretler Komitesi'nin emirleri doğrultusunda, Unutturucu ekipleri fazla mesai yapacaklardı. Sihirli Kazalar ve Felaketler Dairesi, mecburi işlemlere başlamıştı. St. Mungo tam kapasiteyle çalışıyordu. Kazada yaralananlar, hatta sadece orada kurtulabilecek olan bazı Muggle'lar bile tedavi altına alınmıştı. Ölenler içinse yapılacak bir şey yoktu.


Grimmauld Meydanı on iki numarada yas dolu bir sessizlik vardı. Küçük salonda hafif hafif hıçkırıklar duyuluyor, ancak arada bir fısıltılarla kesiliyordu. Hermione ve Ginny'nin gözyaşları sel gibi akıyordu.

Harry, son büyüyü yaptığı andan itibaren olanları hiç hatırlamıyordu. Öfkesine yenilmiş ve devasa bir hortum yaratmıştı. Gözlerinin önünde sadece Luna'nın öldüğü ve Rabastan'ın parçalandığı sahne vardı.

Dumbledore kalan birkaç Ölüm Yiyen'i kendi büyüsüyle bağlamış ve Seherbaz'lar onları yakalamıştı. Diğerleri kaçmayı başarmış, fakat kaçamayanlar Harry'nin yarattığı rüzgâra yakalanmıştı. Bazıları yaralı olarak kurtulmayı başarmışlar, ama iki Ölüm Yiyen o kadar şanslı olamamıştı.

Dumbledore, etrafı kontrol altına alırken, Harry'yi yanından hiç ayırmamıştı. Sonra engel kırılmış ve Dumbledore yanı sıra cisimlenme ile onu Grimmauld'a getirmişti. Harry neden okula gitmediklerini soramamıştı. Dumbledore öyle uygun görmüşse sormanın bir anlamı yoktu. Hemen arkasından Bill, Ginny ile birlikte gelmişti. Sonra gidip Ron ve Hermione'yi de getirmişti ve muhtemelen Dumbledore'un emriyle, yanlarında kalmıştı.

Harry acı, öfke ve korkunç bir uyuşukluk içindeydi. Neler hissetmesi gerektiğini bilemiyordu. Ancak kendi içine döndükçe, yaptığı şeyden dehşete düşmeye başlıyordu. Dumbledore'a 'asla yapmam' dediği şeyi yapmıştı. Profesör Madison haklıydı. Gücünü kötüye kullanmıştı. Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Arkasında oturan Ron ve Hermione'ye bakmak istemiyordu. Neler düşünüyorlardı kim bilir? Ya onlara da zarar verseydi? Yapabilirdi, o öfkeyle her şeyi yapabilirdi. Peki, bununla nasıl yaşardı? Hayır, yaşayamazdı. Yumruklarını sıktı. Rabastan'ı öldürdüğü için pişman değildi, hayır. O, daha kötüsünü hak ediyordu. Hem öldürmek amacıyla saldırmamıştı değil mi, yoksa öyle miydi?

Geldiklerinden beri Ron ve Hermione ona tek kelime etmemişlerdi. Harry yüzlerindeki ifadeyi görmemek için başını çevirmişti. Ron, hâlâ Luna için ağlayan Hermione'yi teselli etmeye çalışırken, Bill perişan olan Ginny ile ilgileniyordu.

İki uzun saat bu şekilde geçti. Etrafındaki salon yavaş yavaş dolup boşalırken, başını eğip, sadece onu yargılayacak birilerinin gelmesini beklemişti. Nihayet kaçınılmaz an geldiğinde önünde duran bir siluetle irkildi. Dumbledore'du.

"Biraz konuşalım, Harry." Harry başını sallayarak kalkıp, Ron ve Hermione'nin gözleri üzerinde, Dumbledore'un peşinden yukarıdaki odaya çıktı. Kendi yatağına otururken, buradan daha bu sabah ayrılmış olduğuna inanamıyordu. Dumbledore kapıyı kapatıp, asasını salladı ve dönüp Ron'un yatağına oturdu. Bir süre sessizce oturdular. Harry, Dumbledore'a bakamıyordu. Yüzündeki hayal kırıklığını görmeye katlanamayacaktı. Dumbledore biraz bekledikten sonra konuştu.

"Öğrendiğime göre Harry, Rabastan sana parçalayıcı bir lanet yollamış ve sen de büyüyü fazlasıyla iade edince-" Dumbledore sözlerini bitirmedi. Harry yutkundu. "Parçalandı." diye mırıldandı.

Dumbledore üzüntüyle başını salladı. "Parçalandı, evet," diye tekrarladı. "Neden o büyüyü kullandın, Harry?"

"Ben –ben onu kendi silahıyla vurmak istemiştim."

"Anlıyorum," dedi Dumbledore gözlerini kısarak. "Bu olayda düşünmek için pek zamanın yoktu belki, ama o rüzgâr doğru bir hareket miydi, Harry?"

"Hayır," dedi Harry yavaşça. "Yapmamalıydım."

"Yapmamalıydın," diye doğruladı Dumbledore. "Herkesi öldürebilirdin, kendi arkadaşlarını bile." Harry gözlerini kapattı.

"Sen, Dumbledore'un Ordusu adını verdiğiniz savunma grubunun liderliğini yapıyorsun, değil mi?"

"Evet," dedi Harry şaşkınca.

"Peki, sence doğru mu örnek oldun?" Harry bu sözlerle dişlerini dudağına geçirdi. Doğru mu örnek olmuştu? Hayır, kesinlikle hayır. Nasıl bir liderdi o? Dumbledore açık açık başarısız olduğunu söylüyordu işte.

"Hayır, efendim," diye mırıldandı içi acıyarak. Dumbledore, elini sakalında gezdirerek onu süzdü.

"Yaşadığımız hayat, hepimizi zaman zaman sınavdan geçirir, Harry."

"Ve ben başarısız oldum, değil mi?" dedi Harry acıyla.

"Sanırım bu biraz sana bağlı," dedi Dumbledore. Onu dikkatle inceleyerek parmağını şaklattı. "Bana bak!" Harry'nin başı istemsizce kalktı. Dumbledore'un gözlerine kilitlenirken yutkundu.

"Rabastan için pişman mısın, Harry?" diye sordu Dumbledore karşı konulmaz bir ses tonuyla. Harry büyülenmişçesine başını salladı.

"Evet, ama ölmeyi hak etmişti. Luna'yı öldürdü. Hem de çaresizce yerde yatarken. Ölmeyi hak etmişti." Kelimeler çaresizce ağzından dökülüyordu.

"Peki, sence buna karar verecek kişi sen misin?"

"Hayır," dedi Harry kıvranarak. "Yapmamalıydım, ama kızmıştım, ben-ben öldürmeye çalışmıyordum, canını yakmak istedim."

"Canını yakmak istedin?"

"Luna'yı öldürdü, yaralanmıştı, yatıyordu, geri yolladım- ben- AFFEDİLMEZ LANET YAPMADIM!" Derin derin nefes aldı, ama gözleri müdürdeydi. Dumbledore elini kaldırdı.

"Sakin ol, Harry." Harry anında sakinleşirken, ışığa yakalanmış minik bir böcek gibi Dumbledore'a bakmayı sürdürdü.

"Rüzgâr için pişman mısın, Harry?"

"Ben- evet, evet pişmanım." Sanki transta gibiydi, gözlerini çekemiyordu.

"İçinde bir karanlık var mı, Harry?"

"Ben-" Harry'nin gözleri sulanmaya başladı. "Ben sadece-" İçinde karanlık bir yan var mıydı? Harry, ruhu bir kez daha acıyla kıvranırken, 'hayır' diye çığlık atmak istedi.

"HAYIR!" Kelimeler kontrol edemeden boğazından fırladı. Dumbledore tatmin olmuş bir ifadeyle başını salladı.

"Şu an olsa tekrar yapar mısın?"

"Ben-" Ağzı kendiliğinden açıldı, neden kontrol edemiyordu ki? "Ben- ben bilmiyorum."

"Tekrar birini öldürmek istiyor musun?" Bu nasıl bir soruydu böyle?

"HAYIR-HAYIR!" Elbette istemiyordu. Ben kimseyi öldüremem demek istedi, ama ağzından "Bir daha yapmak istemiyorum." sözleri çıktı. Dumbledore yine başını sallarken, hızla devam etti Harry. "Ama Voldemort'u öldürmem gerekiyor, mecburum." Öyle çaresiz bir ifadeyle söylemişti ki, Dumbledore hüzünle baktı ona.

"Hiçbir şeye mecbur değilsin, Harry."

"Ama birinin onu durdurması gerek-"

"Evet, ama onun gibi davranarak mı durdurulmalı sence? Yıkımla, dehşetle?"

"Hayır," diye mırıldandı Harry.

"Seninle yaptığımız konuşmayı hatırlıyor musun? Hani bana gücünü asla karanlık için kullanmayacağını söylemiştin."

"Evet," diye fısıldayabildi sadece.

"Ben sana inanmıştım, Harry." Harry, Dumbledore'un bu sözlerini duymaktansa kendini Rabastan'ın lanetinin önüne atardı. Gözlerinden yaşlar süzüldü.

"Üzgünüm, çok üzgünüm." Dumbledore onaylayarak başını salladı.

"Benim de hatalar yaptığım zamanlar oldu, Harry. Fakat artık seni neyden korumaya çalıştığımı biliyorsun." Harry kederle başını salladı. İçinde büyüyen acı onu boğmaya başlıyordu. Ama Dumbledore onu hâlâ bırakmıyordu.

"Öfkeni kontrol etmeye çalışacağına bana söz verir misin, Harry? Yapabilir misin?"

"Ben-evet, söz veriyorum." Dumbledore tekrar başını sallarken, Harry bir anda serbest bırakıldığını hissetti. Bu sanki sıkışıp kaldığı daracık bir yerden kurtulmaya benziyordu. Rahatlayarak derin bir nefes aldı. Başını eğip gözlerindeki yaşları sildi.

"Sizi hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim." diye mırıldandı Harry. Dumbledore gözlüğünün üstünden ona baktı.

"Yaptıklarını ancak sen bağışlatabilirsin, Harry." İçini çekti. "Ve hayal kırıklığına uğramadım. Sadece üzüldüm Harry. Çünkü bununla yaşamak zorunda olan sensin."


Atra Castrum sessizdi. Sanki yarı yarıya boşalmış gibiydi. Sağda solda birkaç gölge göze çarpıyordu sadece. Meşalelerin aydınlattığı, geniş odasında Zephyr, koltuğunda oturuyordu. Dirseğini oturduğu taştan koltuğun koluna koymuş ve başparmağını çenesine dayamıştı. Yere bakarak derin derin düşünürken, işaret parmağını dudaklarında gezdiriyordu.

"Efendi Zephyr?" Zephyr başını kaldırdı.

"Evet, Kairos?"

Kairos duraklayarak konuştu. "Gidecek miyiz efendim?" Arka tarafta Dorcas kıpırdandı. Kairos ona bir bakış attı. Zephyr bir süre cevap vermedi, sonra kolunu indirip, korumasına baktı.

"Bu vahşete katılmayacağım, Kairos." Bu sözlerle Dorcas daha tedirgin olurken, Kairos sakince başını eğdi.

"Nasıl isterseniz, efendim."

Zephyr kalktı, karşı duvarda gün batımını işleyen freske doğru yürüdü. Şüphesiz, orijinal freskin renkleri kusursuzdu. Ancak şu an baktığı duvarda, sadece soluk kayalar ve belli belirsiz dağların ardından batan güneşin hafif kırmızılığı biraz canlı kalmıştı. Bir kısmı kabarıp çürümüştü. Geri kalanı ise tamamen solmuştu. Yıllar freskten çok şey götürmüştü. Zephyr acı bir ifadeyle gözlerini güneşe dikti. Bir kez, bir kez daha görmek için neler feda edebileceğini düşündü. Karanlıktan bir anlığına uzaklaşmak için. Kendine çok az izin verdiği o anlardan birini yaşıyordu.

"Efendim?" Kairos'un sesiyle kendine geldi.

"Yine de," diye konuştu Zephyr, hiç duraklamamış gibi yüzündeki özlemi silip onlara dönerek, "Siz toplantıya gidebilirsiniz." Dorcas kaşlarını çatarken, Kairos efendisine ciddiyetle baktı.

"Affınıza sığınarak Efendi Zephyr, yanınızda kalmayı rica ediyorum."

"Ben de!" dedi Dorcas ileri bir adım atarak. Zephyr iki korumasını dikkatle süzdü. Sonra başını hafifçe yana eğdi.

"Madem öyle istiyorsunuz, kabul edildi. Ancak sonuçlarını biliyorsunuz."

İki koruma gergin, ama razı bir tavırla başlarını salladılar.

"Beni bir süre yalnız bırakın, serbestsiniz." Zephyr, tekrar koltuğuna dönerken, korumalar eğilerek dışarı çıktılar. Kapı kapandığında Dorcas, Kairos'a baktı.

"Başımız dertte mi?"

"Umarım değildir, Dorcas." Dorcas huzursuzca başını sallayıp yürüdü. Ancak Kairos'un hâlâ durduğunu fark edince ona döndü.

"Geliyor musun?"

"Biraz dolaşmak istiyorum, Dorcas, sonra görüşürüz."

"Tamam, ben merkezde olacağım." Kairos başını sallayarak, Dorcas'ın uzaklaşmasını izledi. Tam aksi yöne dönüp huzursuzca, büyük kanatlı kapılara doğru ilerledi.


"Doğru mu Dumbledore?" Snape, bahçede sessizce dikilen Dumbledore'un yanında durdu.

"Doğru Severus." dedi Dumbledore yorgun bir ifadeyle. Etrafına bakındı. "Büyüleri kontrol ettim. Bir aksilik çıkmayacaktır." Snape başını salladı.

"Onunla konuştun mu?" Dumbledore düşünceli düşünceli onayladı.

"Konuştum Severus. Harry'nin içinde karanlık yok. Ama öfkesiyle başa çıkamıyor. Bu bazen daha kötü sonuç verebilir."

"Bazen mi?" dedi Snape. "Dumbledore çocuk kendini kontrol edemiyor desene şuna."

"Severus, lütfen! Onun için kötü bir deneyim oldu. Neler hissettiğini bir düşün!" Snape homurdandı.

"Neden okula getirmedin?"

"Tüm bunlardan sonra öğrencilerden uzak olmalıydı."

"Peki, tatili bir hafta uzatmak istemenin bununla ilgisi var mı?"

"Bu öğrenciler için daha güvenli, tabii geri dönecek olanlar için."

"Aileler aptal olabilir, ama o kadar da değil Dumbledore. Hogwarts evlerinden daha güvenli."

"Umarım çoğu senin gibi düşünür."

Snape, Dumbledore'un kederli gözlerinin altındaki gölgelere dikkatle baktı. "Neden gidip biraz dinlenmiyorsun, Dumbledore?"

Dumbledore ona hüzünle gülümsedi. "Keşke vaktim olsaydı." Snape bir süre sesini çıkarmadı.

"Seni çağırmadı mı, Severus?" diye sessizliği bozdu Dumbledore.

"Hayır," dedi Snape. "Zaten bu şartlarda gelmemi beklemez." Durup derin bir nefes aldı. "Ben de bu şartlarda gitmeyi pek istemem doğrusu." Dumbledore üzgün bir tavırla baktı ona.

"Cenaze töreni haftaya mı yapılacak?" dedi İksir öğretmeni konuyu kapatmak için.

"Öğrenciler geldiğinde olması uygun düşer sanırım." Snape sessizce başını eğdi. Dumbledore döndü. Elini uzatıp Snape'in omzunu kavradı. "Sana son söylediklerimi hatırlıyorsun değil mi?"

Snape kaşlarını çatarak başını salladı. "Dumbledore eğer yine sana bir şey olacakmış gibi-"

"Sadece, son bir şey," diye kesti Dumbledore. Snape'in gözlerinin içine baktı. "Sana güveniyorum, Severus."

Arkasını dönüp yaşlı bir adam gibi merdivenlere ilerledi. Snape sıkıntılı sıkıntılı onu izledi.


Grimmauld Meydanı, yavaş yavaş tedavisi zor olmayan yaralara sahip kişilerle dolmuştu. Anthea ve Remus uğrayıp onları kontrol etmişler, sonra Anthea her nereye gidiyorsa tekrar yola çıkarken, Remus evde kalmıştı. Harry, Dumbledore gittikten sonra odasından çıkmayı göze alamamış, yatağına büzülüp, her şey için gözyaşı dökmüştü. Luna'nın savunmasız hali gözlerinin önünden gitmiyordu. Hâlâ düşündükçe öfke hissediyor olması ise, onun canını daha çok yakıyordu. Evdeki hiç kimse Harry'yi rahatsız etmemişti. Yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek, uzakta kalmışlardı. Sadece artık uyku vakti geldiği için odaya giren Ron, ona hafif bir sesle iyi olup olmadığını sormuştu. Harry olumlu yanıt verirken, arkadaşının gözlerinde suçlayıcı bir şeyler aramıştı. Ama Ron onu suçluyor gibi görünmüyordu. Sadece çok üzgün ve sıkıntılı görünüyordu o kadar.

Zorlukla uykuya dalmayı başaran Harry, gece yarısı kan ter içinde uyandı. Fakat ne kadar uğraşsa da gördüğü rüyayı bir türlü hatırlayamadı. Daha fazla uyuyamayacağını anlayarak yorgunlukla yatağa serilmiş Ron'a bir göz atıp, aşağı mutfağa indi. Anlaşılan o ki, önünde bu şekilde geçmeye mahkûm pek çok gece vardı.


Londra, sessiz, sakin bir şekilde, tamamıyla uykuya dalmak üzereyken, gecenin karanlığında, simsiyah şekiller, küçük bir sokağa gizlice sokuluyorlardı. Sokağı sarmış olan huzurlu hava çakan bir şimşekle bozuldu. Gece daha sonra aynı sakinlikte devam ederken, iki katlı tüm evlerin üstünde Karanlık İşaret yükseliyordu.


Surrey'de, Redhill'in güney kesiminde yaşayan insanlar, gece yarısı birden yataklarından fırladılar. Sanki deprem oluyordu. Yer gök sarsılıyordu. Depremden korunmak için ellerinden geleni yapan insanlar, nihayet sarsıntı geçtiğinde dışarı çıkmaya cesaret ettiler. Toprakta deprem belirtisi veren herhangi bir bozulma yoktu, ancak etrafta korkunç bir dağınıklık vardı. Olayın deprem değil, fırtına olduğuna karar verdiler. Ancak yerlerdeki garip şekilli çukurları kimse açıklayamadı. Sanki dev ayaklar basıp geçmiş gibiydi.


Leicester'de bir çocuk çığlığı geceyi böldü. Haykırış kısa sürdü. İnsanlar uyumaya devam ettiler. Sabah yürüyüşe çıkan bir adam, koşu yolunun yanındaki çalılıklarda iki çocuk cesedi buldu. Cesetlerin yarısı yoktu.


Birmingham'da, Seth ailesi, sabahın erken saatlerinde, evlerinin bahçesinde boş nazarlarla gökyüzüne bakarken bulundular. Yaşıyorlardı, ama tepkisizdiler. Olaya kimse açıklık getiremedi.


Leeds'te, bir grup gencin parçalanmış cesetleri caddeye saçılmıştı. Tek tanık, aşırı alkol almış bir adamdı ve polise siyahlı bir adamın uçtuğuna dair yeminler ediyordu. Kimse ona inanmadı.


Brighton'da, Trent nehri yakınlarında, O'Neill ve McLaughley aileleri arkalarında hiç iz bırakmadan ortadan kayboldu. Ceset yoktu; sadece duvarlarda kan vardı.


Southampton'da altı kişilik Tulson ailesi ile Luton'da dört kişilik Leer ailesi, uykularında ölmüşlerdi. Olay yerine gelen polisler, cesetlerin yüzündeki dehşet ifadesini açıklayacak bir kanıt elde edemediler. Adli tıp ekiplerinin raporları durumu düzeltmedi. Görünüşe göre ölmeleri için hiçbir sebep yoktu, sadece artık yaşamıyorlardı.


Reigate'de bulunan Priory Park'a erken saatlerde gelen ziyaretçiler çok şaşırdılar. Ormanın ağaçlarının en az yarısı olduğu gibi kökünden sökülmüştü. Bunu yapabilecek herhangi bir şeyi kimse tahmin edemiyordu. Etrafta kocaman ağaçları yerinden sökebilecek ağırlıkta bir araç izi de yoktu. Sadece yerde garip çukurlar vardı. Bekçiler de iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Açıklanamayan bir olay olarak kayıtlara geçti.


Hatfield'den geçen M25 Otoyolunda zincirleme bir trafik kazası meydana geldi. Hafif yaralı olarak kurtulmayı başaran dört kişi de aynı şeyi anlatıyorlardı. Birdenbire her yer soğumuş ve içlerini korkunç bir umutsuzluk kaplamıştı ve direksiyonun hâkimiyetini kaybetmişlerdi. Kırk beş ölü ve on beşi yetişkin, dokuzu çocuk, yirmi dört ağır yaralı vardı. Raporlara sürücü hatası olarak geçti.


İngiltere'nin güney sahilinde, çok güzel ve sakin bir kasaba olan Seaford, bir dehşete tanıklık yapmaktaydı. Gecenin yarısında kasabada daha önce hiç duyulmamış çığlıklar yükselmişti. Ancak bu çığlıklar pek çok yerden geldiği için, hiçbir sesin sahibi bir diğerine yardıma koşamamıştı.

Sabah olduğunda Seaford, her zaman olduğu gibi görünüyordu. Ancak her sabah göze çarpan alışıldık insan manzaraları bu defa yoktu. Küçük kasaba, hayalet kasaba halini almıştı adeta. Bu görünümü bozan tek şey, ünlü Yedi Kız Kardeşler Kayaları'nın bulunduğu kumsala dağılmış cesetlerdi.

Durum, ancak öğle civarında kasabaya inen birkaç Kolej öğrencisinin ortalığı velveleye vermesiyle yetkililere iletildi. Muggle ekipleri şok ve dehşet içinde kasabayı dolaştılar. Yapılan sayım sonucu, yirmi iki bin nüfuslu kasabadan geriye sadece yarısının kaldığı öğrenildi. Zaten bunun çoğu da yatılı kolejlerde kalan öğrencilerdi. Evlerde ve kayalıklarda bulunan cesetler sayıldığında, daha kötü bir gerçekle karşılaştılar. Kasabadaki insanların çoğu esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolmuşlardı.

Muggle yetkililer, cesetleri incelemeye başladıklarında daha çok şaşkına döndüler. Çünkü ölen insanların vücutlarındaki tüm kan neredeyse çekilmişti. Tüm bir kasabayı kanları çekilerek öldürebilecek ne olabilirdi?

Bembeyaz görünümlü cesetlerin arasında dehşetle dolaşan görevliler, kendilerine bunu kimin ya da neyin yapmış olabileceğini soruyorlar, bazıları da cevapları mümkün olduğunca cesetlerden uzakta, yerde, evlerin pencerelerinde ve kayalarda arıyorlardı. Ayrıca kurbanların boyunlarındaki iki küçük leke de dikkati çekiyordu. Muggle polisi, durumu açıklayıcı bir şeyler bulmakta yetersiz kaldı. Çaresizlik içindeki yetkililer, daha üst düzeydeki yetkililerden medet umdu. Bunu isimlendirmek istemeyen üst düzey yetkililer ise durumu açıklayabilecek, açıklayamazsa da örtbas edebilecek mercilere devretti.

Günün ilerleyen saatleri, açıklamada başarısız kalan bazı isimlerin açığa alınmasıyla, daha sonraki saatler de kafası hızlı çalışan bir adli tıp yetkilisinin raporunun acil olarak basına duyurulmasıyla sonuçlandı. Kan emen türde bir hayvanın –muhtemelen bir tür kene- öldürücü dozda zehir taşıdığı ve kurbanlarını uyuşturup etkisiz bıraktığı, İngiliz halkının sakin olması gerektiği, durumun en kısa zamanda kontrol altına alınacağı ve sorumlu hayvanın ele geçirileceği belirtildi. Ancak kayıp kişiler hakkında basına tek bir bilgi sızmadı.


Anka biliyordu…

Masasının başında Fawkes'ın acı dolu bakışlarını gören Dumbledore hissetti. Pencereden dışarı dikkatle bakarken, gözlerinde derin bir keder vardı… Fawkes tüneğinde acı bir çığlık attı.

Anka biliyordu…

O aydınlık çağların ışık dolu yaratığı… Tarihin gizemlerinin şahidi… Tüm zamanların bilgisine sahipti. Geçmiş ve gelecek arasındaki en görkemli köprü...

Anka biliyordu…

Fawkes, hüzünle gözlerini kırpıştırdı. Dumbledore acı ve merhametle ona baktı. Anka'nın kederiyle birlikte Dumbledore'un gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

"BAŞLADI." dedi hüzünle. Masasına oturup, çekmecesinden küçük bir kutu çıkardı. Kapağını açıp asasıyla bir büyü yolladı. İçindeki zarflar yavaşça havalanıp pencereden yukarı doğru süzüldüler. Dumbledore üzgün gözlerle onları izledi. Sonra çekmeceden yıpranmış, küçük bir parşömen çıkardı. Bir süre onu izleyerek düşüncelere daldı, ancak Fawkes'ın hafif uyarı sesiyle kendine geldi. İçini çekerek, önüne boş bir parşömen çekip, ara ara duraklayarak yazmaya koyuldu. Bitirdikten sonra, yıpranmış diğer parşömenin üstüne koydu ve asasını salladı. İki parşömen birlikte, hızla rulo haline geldi. Dumbledore yine asasıyla alıcının ismini yazıp mühürlerken, tekrar içini çekti. Küçük rulo usul usul pencereden yukarı süzüldü.

Dumbledore endişeli mavi gözlerini Fawkes'a çevirdi.

Zaman gelmişti ve Anka biliyordu…

Fawkes, yas dolu tek bir nota haykırdı. Dumbledore usulca ona yaklaşıp kuyruğunu tuttu ve bir alev parlaması oldu. Geride sadece sessizlik kaldı.