YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM
Siyah Parşömen
Grimmauld Meydanı on iki numarada, Molly Weasley yatağında oturuyordu. Yüzündeki kaygı dolu çizgiler, onun kafasının üzüntülü düşüncelere –büyük ihtimalle St. Mungo'da yatan George'a- takıldığının kanıtıydı. Kahverengi bir baykuşun pencereyi tıklattığını fark edip, irkilerek camı açtı. Zarfı açarken, bir an sonra uçup giden baykuşa bakmadı bile. Elindeki boş siyah parşömene kilitlenmişti gözleri. Parşömenin üstünde Dumbledore'un süslü, yana yatık yazısı belirdi yavaş yavaş.
"Çocuklarına verebileceğin en önemli armağan, kök ve kanattır."
Sonra parşömen hafifçe havalandı, minyatür bir ankaya dönüşerek, yavaş yavaş alev alıp yanmaya başladı. Yanan parçalar uçuşurken, Molly Weasley yutkunarak yere çöktü.
Kingsley gece devriyesini yeni tamamlamıştı. Hogwarts güvenli görünüyordu. Yarın Bakanlık'ta çok işi olduğu için erkenden uyumak arzusuyla odasına döndü. Mesele şu ki yatağının üstünde zaten bir baykuş onu bekliyordu. Görevini tamamlayan baykuş giderken, Kingsley elinde alev alıp ankaya dönüşen siyah parşömeni fırlatıp dışarı koştu. Bir damla bile uykusu kalmamıştı.
"Taşı parçalayan suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir."
Anthea Madison, yorgun gözlerle okuldaki odasında bir şeyler yazarken geldi baykuş. Öğretmen istemsizce irkilirken, baykuş uçup gitti. Anthea korkarak açtı zarfı. Kapkara parşömenle birlikte derin bir nefes aldı. Süslü yazı belirirken yutkundu.
"Yanlış bir arkadaş gölge gibidir, ancak güneş çıktığında sana katılır."
Alev alan siyah parşömene öyle bakıyordu ki, mürekkebin devrilip yazdığı parşömeni de siyaha boyadığını fark etmedi. Yerinden fırlayıp, odadan çıktı.
Minerva McGonagall hastane kanadından odasına döndü. 'Öğrenciler' diye homurdanıyordu. Yaralanmak umurlarında bile değildi. Trene daha yeni saldırı olmuştu, ama tatili okulda geçiren birkaç öğrenci şimdiden deli gibi birbirlerine girmişlerdi işte. Slytherin için durum zor olacağa benziyordu. Bunu sabah erkenden Dumbledore'la konuşmalıydı. Sandalyesine konmuş baykuşa usanmış bir bakış atıp, cüppesini çıkardı. Yorgun bir şekilde yaklaştı. Bir an sonra gözü masadaki siyah parşömende sandalyesine çöktü. Sanki birden daha da yaşlanmıştı.
"Olayları oldukları gibi kabullenmek, onların üstesinden gelmenin birinci adımıdır."
Arthur Weasley, saatten habersiz bir şekilde, masasında kâğıtlarına öyle gömülmüştü ki, bir baykuşun yaklaştığını fark etmedi bile. Baykuş hızla elini ısırıp uçarken, irkildi. Otomatikman zarfı almak üzere uzanan eli havada kaldı. Mühürlü zarfı titreyerek açtı. Simsiyah parşömene kilitlendi gözleri.
"Büyük adamların heykelleri, hayattayken üzerlerine atılan taşlardan yapılır."
"Hayır!" diye fısıldadı sadece. Sesinde acı vardı.
Remus Lupin, Bill'i gece nöbetine uğurladıktan sonra yukarı çıkmaya hazırlanırken, merdivenin tırabzanında bir baykuşun kendisini beklediğini fark etti. Gagasında bir zarf taşıyordu. Remus soluğunu tutarak, zarfı açtı. Bomboş, kapkara kâğıda dikti gözlerini. Süslü bir yazı belirirken gözlerini kıstı.
"Ümitsizliklerin ve felaketlerin son bir ilacı vardır: Tahammül."
Minik anka usul usul yanarak yere düşerken, Remus düşünceli bir şekilde merdivene oturdu.
Amelia Bones, gecenin köründe yapmak zorunda olduğu nahoş bir konuşmanın ardından hışımla odasına dönüyordu. "Müsteşar veya değil, sabit fikirli cadaloz!" diye söylendi sinirle. Yanından geçen bir büyücü ürkerek baktı ona. Bones aldırmayarak ilerledi ve odasına girdi. Umbridge'in işlerine çomak sokmak için her şeyi yapacağını Dumbledore'a iletmeliydi. Belki bir soruşturma? Kafasını iki yana salladı. Hoş Dumbledore zaten bunun farkındaydı, ama artık bir şeyler yapmaları gerekiyordu. Masasına ilerlerken, pencerenin pervazındaki baykuşu fark edip, içini çekti. "Yine ne var?" diye söylenerek camı açtı. Az sonra Müsteşarı da, ileteceği mesajı da unutmuştu.
"Sözcükler bir insanın zekâsını gösterebilir, ama amacını gösteren eylemlerdir."
Yanmaya başlayan siyah parşömene acıyla bakıp, başını ellerinin arasına aldı.
Alastor Moody, yorucu bir gece eğitiminden henüz çıkmıştı. Neyse ki bu sınıf iyiydi. Biraz zamanları olsaydı, gerçek cevherler çıkacaktı aralarından; fakat ne yazık ki öyle bir lüksleri yoktu. Eğitmenlere ayrılan bölüme geçip, Baş Seherbaz odasına girdi. Masasının üstünde bekleyen baykuşu görünce homurdandı. İş, hiç bitmiyordu. Gerçi son saldırılardan sonra bitmesini ummak da biraz fazla iyimserlik olurdu. Bu gecenin de uykusuz geçeceğini düşünerek, masaya doğru ilerleyip oturdu. Zarfı hâlâ homurdanarak dikkatsizce açtı. İnce, yana yatık yazı belirirken yutkundu.
"Eğer ırmakta su kalmamışsa, bu kanalın değil kaynağın suçudur."
Alastor Moody daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaptı. Alev alan kırmızı bir ankaya dönüşen siyah parşömeni görmemek için homurdanarak gözlerini kapattı; en azından birini.
Severus Snape biliyordu. Gelmeden önce… Gördüğünden değil, hissetmişti. Söylenmesine gerek yoktu. Yazılar silinir silinmez, baykuşun getirdiği siyah parşömeni elinde buruşturup, hışımla masaya fırlattı.
"Bir mum diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez, aksine karanlığı azaltır."
Alev alev yanan ankayı izlerken, sol kolundaki şiddetli zonklamaya aldırmadan arkasına yaslanıp lanet okudu.
Karanlık çökmüştü.
Merdivenlerde dalgınca oturan Remus, çalan kapıyla irkildi. Yerinden fırlarken kötü bir şey olmaması için dua ediyordu. Anthea ve Kingsley hızla içeri girdiler. Anthea soran bir ifadeyle Remus'a baktı.
"Dumbledore gitti, değil mi?" dedi Remus. Anthea sıkıntıyla başını salladı. Mesaj belliydi, ama onlar yine de odasına bakmak istemişlerdi; fakat Dumbledore okulda değildi. Anthea başını iki yana sallayarak, gözlerini ovuşturdu. "Bir içkiye ihtiyacım var."
Remus ona halden anlar bir bakışla baktı. "Gelin, benim de hiç uykum yoktu zaten."
O sırada merdivenlerin başında Mrs. Weasley göründü. "Anthea? Kingsley? Bir şey mi oldu?" Sesi endişeliydi.
"Hayır, Molly bir şey yok." dedi Kingsley tok sesiyle.
Molly hızla merdivenleri indi. "Mesajı aldınız mı?" Hepsi sıkıntıyla başını sallarken, Mrs. Weasley içini çekti.
"Tamam, herkese içki gerekli bence." diyen Remus mutfağa yöneldi. Diğerleri sıkıntılı bir şekilde onu takip ettiler.
Mutfağın sessizliği çalan kapının sesiyle bozulduğunda, Harry yeni bir kötü haber olmamasını umarak, kahvesini içmeye devam etti. Uyuyamayacaktı, burası kesindi. Ama kimseyi görmeye niyeti de yoktu. Kimse de onu rahatsız etmemişti zaten. Yalnız kalma arzusuna saygı göstermişlerdi. Dumbledore'la yaptığı konuşma, onu deli gibi düşünmeye sevk etmişti. Bir hata yapmıştı, evet; ancak o sırada başka nasıl davranabilirdi bilemiyordu. İnsanın düşünceleri ve davranışları bazen birbirini tutmuyordu demek ki.
Kapı açıldığı zaman gerildi. İçeri giren Remus, onu gördüğünde durakladı. Yüzünde bir kaygı ifadesi oluştu.
"Harry, iyi misin?"
Harry başını salladı. Mrs. Weasley, Anthea ve Kingsley içeri girerken başını eğip, bir yudum kahve daha içti. "Uyuyamadın mı, Harry?" diye sordu Mrs. Weasley endişeyle. "Yoksa hasta mısın?"
Harry derin bir nefes aldı. Anlaşılan gecesi pek de sessiz geçmeyecekti. "İyiyim, gerçekten, sadece uykum kaçtı." Başını kaldırdı. "Sanırım sizin de öyle. Yoksa başka bir şey mi var?"
Kimse bir şey söylemedi, ama birbirlerine attıkları bakışlar, Harry'de hoş olmayan bir duygu uyandırdı. Bu şekilde yedek lastik muamelesi görmek hiç hoşuna gitmiyordu.
"İçki!" dedi Anthea masaya otururken. Remus, asasıyla bir şişe Ateşviskisi çağırıp, bardaklara boşaltmaya başladı.
"Ben de alabilir miyim?" dedi Harry hafif bir sesle. Mrs. Weasley kaşlarını çattı, ama onun ağzını açmasına fırsat vermeden, Remus bir an Harry'ye baktıktan sonra, bir bardak daha doldurup Harry'ye uzattı. Harry kahve fincanını iteledi, bardağı iki eliyle sarmalayıp, gözlerini içinde parlayan sıvıya dikti. Hepsi sessizce içkilerini yudumlarken, kapı tekrar açıldı. Hermione, yanında hâlâ sersem görünen Ron'la içeri girdi.
"Harry?" diye rahat bir soluk verdi kız. "Yatağında yoktun ve-"
"Sana uyuyamamıştır demiştim, Hermione." diye kesti Ron.
Hermione dudaklarını ısırdı. "Ben sadece-"
"Burada ne yapıyorsunuz?" diye yine engelledi Ron onu. İlerleyip masaya yaklaştı. Uykusu açılmaya başlamıştı bile.
"Hemen yatağa dönüyorsunuz." diye çıkıştı Mrs. Weasley. "Harry sen de! Niye kalktınız ki?"
"Kapı çalınca uyandım." dedi Hermione sessizce.
"Ve beni de uyandırdı," diye ekledi Ron ters ters. Hermione de ona ters bir bakış atıp, umursamadan masaya gidip oturdu. Mrs. Weasley ağzını açarken, Remus kolunu tuttu. Harry elindeki bardaktan medet umarak, bir yudum aldı. Ateşviskisi boğazını yakıp geçtiğinde, öksürerek yutkundu. Tanrım, ne kadar keskindi.
"O içtiğin ne?" Ron merakla bardağa bakıyordu. Remus iki bardak daha çekerken, Mrs. Weasley ikaz etti. "Remus!"
"Görmezden gel, Molly." dedi Remus onu hiç umursamayarak. Hermione uzatılan bardağı tereddütle alırken, Ron hevesle atıldı. Bir an sonra masada iki öksürük daha duyuldu. Hermione yüzünü buruşturarak bardağını masaya bıraktı. Ancak Ron elinde tutmaya devam etti. Bir yandan da Harry'ye bakıyordu.
Kimsenin bir şey söylemesine fırsat kalmadan pencere tıngırdadı. Lupin'in açtığı camdan, bir baykuş Harry'ye doğru süzüldü. Harry, baykuşun bacağındaki ruloya bakarken, şaşaladı. Kim olabilirdi ki? Ona yazma ihtimali olan herkes buradaydı zaten. Ruloyu aldığında baykuş uçup gitti. Harry, yutkundu. Üstündeki süslü yazıyı tanımıştı.
Severus Snape, Giriş Salonu'na doğru yürüyordu. Az önce McGonagall ile konuşmuş ve gitmesi gerektiğini söylemek zorunda kalmıştı. Eğer Karanlık Lord Dumbledore'un gittiğini başkalarından öğrenirse, Snape için hiç de iyi olmazdı. İçinden Dumbledore'a verip veriştiriyordu. Gitmek için tam da zamanını bulmuştu. Bir süredir aptalca mesajlar verip duruyordu zaten. Ama Snape onun gideceğine inanmak istememişti. Bir de o aptal parşömen… Bu tarz mesajlar tam da ona göreydi. Yok mummuş, yok ışıkmış… Ne kastettiğini düşünmek falan istemiyordu. Sadece her ne cehenneme gittiyse, bir an önce dönmesini istiyordu. Bu savaşı aptal bir velet bitirmeyecekti herhalde.
Sihir Bakanı'nın odası kalabalıktı. Sadece yıllar önce, Voldemort gücünün doruğundayken, yirmi dört saat çalışırdı Bakanlık. Ve şimdi, saat gecenin üçü olmasına rağmen, herkes fazlasıyla uyanıktı. Yaralarının sarılmasına bile fırsat tanınmamıştı.
"Arthur, bunlar korkunç," dedi Bones. Bir yandan elinde tuttuğu raporlara bakıyordu.
"Tüm bunlar birkaç saat önce mi olmuş yani?" diye sordu Moody. "Lanet herif kötü saldırıyor."
"Eli bu kadar uzamış mı?" diye sordu Amos Diggory sıkıntılı bir sesle.
"Bence fazla uzamış," Moody homurdanıyordu. "Arthur, bana tek bir şey söyle, kimi nereye yollayayım ha?"
Arthur Weasley elini uzamış sakallarında gezdirirken, bezgince Moody'ye baktı. "Alastor, sadece St. Mungo'yu sıkı kontrole al şimdilik. Minerva'ya da haber verelim. Tabii bir de Harry var." Sihir Bakanı dişlerini sıktı.
"Dumbledore'a haber vermeyecek miyiz?" dedi Carson. Arthur, Moody ve Bones bakıştılar.
Sonuçta mesaj Anka Grubu'na özeldi ve üçü de bunu biliyordu. Dumbledore gitmişti.
"Haber yollarım." demekle yetindi Bakan. "Pekâlâ, Carson sen Amos'la git ve Sihirli Kazalar Dairesi çalışanlarından nöbette olmayanları da alarma geçirin. Daha ayrıntılı bilgiye ihtiyacımız var."
Amos ve Carson selam vererek hızla çıktılar. Kapı kapandığında Amelia Bones endişeyle döndü. "Arthur, Dumbledore gittiğine göre ne yapacağız?"
"Keşke bilseydim Amelia." Duraklayıp her zaman olduğu gibi ciddiyetle dinleyen portreye döndü. "Okula haber ver. Her yerde saldırılar var, dikkatli olsunlar." Biraz düşündü. "Eğer Dumbledore bir ihtimal oradaysa bilmek istiyorum."
"Çocuk için birilerini yollamalıyız, Arthur."
"Haklısın Alastor, sanırım Anthea veya Kingsley'den rica edeceğim. Gerçi okulu savunmasız bırakmak olmaz ama-"
"Okulda Snape yok mu zaten? Hem Dumbledore büyüleri yenilemeden gitmez."
"Doğru Amelia, ama bunlar hep varsayım." Portreye döndü. "Sen sözlerimi ilet şimdilik. Harry'nin yanına biri gitse iyi olur. Diğerleri okulda kalsınlar." Portre başını sallayıp kayboldu.
"Bill'i Karargâh'a yollayacağım." dedi Moody.
Arthur ona üzüntüyle baktı. "Bunu yapmak zorunda değilsin."
"Saçmalama Arthur, sana iyilik falan yapmıyorum. Evde daha çok kişi olmalı. Bill de uygun seçim. Hem bizden biri, hem ağzı sıkı. Şimdi gidip Seherbaz'lara durumu açıklayayım. Sonra Bill'i yollarım."
Mr. Weasley koltuğuna otururken canı çok sıkkındı. "Tekrar Muggle Başbakanı'nı görmem gerekecek. Adamın benden hazzettiğini hiç sanmıyorum."
Harry, mutfaktaki meraklı gözlerin bakışları altında mührü kırdı. Ruloyu yavaş yavaş açarken, Dumbledore'un neden ona bir şey yazma ihtiyacı duyduğunu düşünüyordu. Daha yeni konuşmuşlardı, değil mi? Eh! Düşünmek yerine okusa daha iyi olacaktı galiba.
Sevgili Harry,
Çok acil olarak ayrılmam gerektiği için, bu mektubu son anda yazıyorum. Bu seyahate eninde sonunda çıkmam gerektiğini biliyordum. Zaman ve şartlar elverdiğince hızlı döneceğim. Yoldaşlığın kilit noktasındaki isimler gidişimden haberdar edilecek. Ancak nereye gittiğim konusunda şu anda bir açıklama yapmam mümkün değil.
Korkarım ki, son ortaya çıkan problemler bazı araştırmalarımı bitirmeme fırsat vermedi. Gitmek zorunda olmam sebebiyle, bu araştırmayı üzülerek sana yüklemek zorundayım. Bir sebepten dolayı, bunu çözmek zorunda olan kişinin sen olduğuna inanıyorum. İlişikteki parşömeni bulabilmem haftalarımı aldı. Çok, çok eskidir; ona dikkat etmelisin. Sakın kaybetme. Ayrıca kimsenin görmesine de izin vermemelisin. Çok mecbur kalmadığın sürece.
İncelemem sonucunda bunun bir çeşit ipucu olduğundan hemen hemen eminim. Ancak dediğim gibi, üzerinde çalışma fırsatını bulamadım. Sadece parşömeni koruyan tüm büyüleri kırmayı başardığımı düşünüyorum. Ancak yine de dikkatli olmalısınız. Umarım, sen ve arkadaşların bu parşömenin gizemini çözmeyi başarabilirsiniz. Sana güveniyorum, Harry. Seninle konuşurken söylediklerimi hatırla ve şunu asla unutma; "Hiddet, bulunduğu kaba döküldüğü yerden daha çok zarar veren bir asittir."
Bu işin tehlikeli olabileceği konusunda seni uyarmak zorundayım. Fawkes, sana bu konuda yol gösterici olacak. O, birçok şeyin farkında ve zamanı geldiğinde sana işaret verecek. Öte yandan, siz tüm gizemi çözümlemeden önce geri dönmüş de olabilirim. O zaman bulduklarınızı dinlemekten memnun kalacağımdan emin olabilirsin. Ancak dönmemiş olursam ve Fawkes sana görünürse, korkarım harekete geçmek zorunda kalacaksın. Nasıl ve ne şekilde olacağını bilemiyorum. Yine de tüm kalbimle buna mecbur kalmamanı diliyorum. Sakın unutma Harry, tüm gizemi çözsen bile, Fawkes sana görünmeden asla hiçbir şey yapmamalısın.
Ah! Bunun için ne kadar üzgün olduğumu korkarım kelimelerle ifade edemeyeceğim. Umarım en kısa zamanda dönmeyi başarabilirim. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar.
Eğer dönemezsem Harry, sana son bir sözüm olacak; "Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını önceden düşünebilen kişidir." Bunu hep hatırla. Kendine dikkat et.
A.P.W.
Harry, yutkunarak başını kaldırdı. Şaşkındı ve okuduklarından hiçbir şey anlamamıştı. Bu bir veda mektubu muydu? Etrafında ona dikkatle bakan gözleri görünce durakladı. Ron ve Hermione ona kocaman açılmış gözlerle bakıyorlardı. Ancak diğerleri de fazlasıyla ilgili görünüyorlardı.
"Dumbledore'dan mı?" Remus dayanamamıştı. Harry başını salladı. Tekrar mektuba dönüp, ikinci parşömene baktı. Ancak öyle garip bir şeydi ki, mektupta yazanları hatırlayıp ruloyu hızla kıvırdı. Sonra inceleyebilirdi. Düşünceli düşünceli masaya bakarken, boğazında bir yumru oluşmuştu. Başını kaldırıp, her an açmak üzere olan nadide bir çiçekmiş gibi ona bakan gözlere döndü.
"Dumbledore gitti mi?" Hermione ve Ron gözleri açılarak diğerlerine dönerken, masadakiler bakıştılar. Anthea yavaşça onayladı. "Evet, Harry, gitti."
"Nereye?" Ron şaşkınlıkla Profesör'e bakıyordu.
"Bilmiyoruz Ron." dedi Remus gözlerini Harry'den ayırmadan.
"Ama-"
"RON!" Hermione uyarır bir tavırla ona bakınca, Ron ağzını kapatıp Harry'ye döndü.
Harry, kafası mektupta yazılanlara takılı bir vaziyette ayağa kalkıp, Ron ve Hermione'ye bir bakış attı. Onlar da mesajı alıp yerlerinden fırlarken, Harry mutfakta kalanlara hafif bir 'iyi geceler' mırıldanıp odadan çıktı.
Geride kalan yetişkinler birbirlerine şaşkın bakışlar attılar. Kingsley başını iki yana salladı. "Sanırım artık Harry, bizden daha çok şey biliyor."
Bill eve geldiğinde herkesi mutfakta buldu. Sessizce içkilerini yudumlayarak oturuyorlardı. Remus onu içeri alırken, her şeyin yolunda olduğunu söylediğinde Bill'in rahatladığını gördü.
"Bill, iyi misin?" Annesi yerinden fırlamıştı.
"Evet, anne iyiyim. Harry yukarda mı?"
Remus başıyla onaylarken, endişeyle sordu. "Sorun mu var?"
"Hem de ne biçim," dedi Bill başını sallayıp, annesinin önündeki bardağı hızla yuvarlarken. Boş bardağı masaya bırakıp, artık bitmiş şişeye özlemle baktı. Remus hızla yeni bir şişe çağırdı ve Bill, tedirgin bakışların altında anlatmaya başladı. On dakika sonra mutfak yine sessizleşmişti. Ancak bu seferki boğucu, ağır bir sessizlikti.
"Buna inanamıyorum," diye fısıldadı annesi. Bill bir elini onun omzuna koydu.
"Koca bir kasabadan bahsediyoruz," dedi Kingsley. "Vampirler bu kadar ileri gidiyorsa, güvendikleri bir şey var demektir."
"Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen olabilir mi?" dedi Bill yorgun, ama alaycı bir sesle. Kingsley sıkıntıyla başını salladı. "Sizce hepsi öldü mü, yani şu kaybolanlar?"
Bill ensesini ovuşturdu. "Götürüldüklerine göre onları bir daha kimse görmeyecek demektir."
Remus, Anthea'nın düşünceli haline baktı. "Anthea, sen iyi misin?"
Anthea silkelenerek kendine geldi. "Sadece düşünüyordum. Saldırılar arasında bir bağ var mı diye?" Bill'e baktı. Bill omuzlarını kaldırdı. "Farklı yerlerde farklı saldırılar… Bilemiyorum Anthea, ama varsa mutlaka buluruz." Boş bardağına biraz daha içki koyarken, sıkıntılı bir soluk koyuverdi. "Bakanlık fazla mesai yapıyor. Herkes göreve çağrıldı. Artık çalışmalar vardiyalı yapılacak. Bakanlık hiç boş bırakılmayacak."
Hepsi başlarını sallayarak anladıklarını belirtirken, Remus hafifçe mırıldandı. "Ülkenin farklı yerlerindeki aileler mi götürülmüş?"
Bill'in ağzına götürdüğü bardağı havada kaldı. Elini yavaşça indirip Remus'a baktı. "Şey, evet, ama bunun sadece bir katliam mı, yoksa planlı bir hareket mi olduğu henüz belli değil."
"Benim kasabaya kafam takıldı." diye söylendi Kingsley. Anthea ona bir baktı. Sonra Bill'e döndü. "Devlerle ilgili olan rapor kesin mi, Bill?"
Bill başını salladı. "Devlerin toplandığı rapor edilmiş. Redhill'den inmişler, eminim sırf pislik olsun diye parkı yakıp yıktılar."
"Emin miyiz?"
"Başka bir şey olamaz. Muggle'lar anlamayabilir, ama bizimkiler yanılmaz. Yine de hiçbir şey kesin değil."
Kingsley uykusuz gözlerle ona baktı. "Seaford'dan vampirlerin geçtiği kesin ama."
"Doğru," diye onayladı Bill. "Bakalım Dumbledore ne diyecek?" Ancak Bill'in sözleri sessizlikle karşılandı.
"Buraya saldırma ihtimali var mı? Harry için?" Remus tedirgindi. Hepsi daha fazla sıkıntılanırken, Bill başını iki yana salladı.
"Burada biz varız. Tabii yeterli miyiz bilemem. Moody, her yeri korumaya çalışıyor. Ama az sayıda Seherbaz'la işi zor. Sanırım öğrencilerini de kullanmak zorunda kalacak. Tabii Hogwarts var bir de. Ama Dumbledore var neyse ki."
Bill'in sözlerini yoğun bir sessizlik izlerken, Kingsley, Anthea'ya döndü.
"Anthea sen burada kal istersen, ben de okula döneyim. Ne olur ne olmaz." Anthea sıkıntıyla başını sallarken, Kingsley kalktı.
"Dumbledore uğrayacak mı öğrenir misin, Kingsley?" Kingsley, Bill'in bu sözü üzerine durakladı. Sonra başını sallayarak mutfaktan çıktı. Zaten ortaya çıkması fazla uzun sürmeyecekti.
"Çekilebilirsin Kılkuyruk!"
Peter Pettigrew, loş ışıklı odadan yüzü acıyla buruşmuş bir şekilde eğilerek çıktı. Bir şişe kırmıştı ve bedeli ağır olmuştu. Karanlık Lord, koltuğunda arkasına yaslanarak, karşısında gergince bekleyen Lucius Malfoy'un yüzüne baktı.
"Sana bir iş vereceğim, Lucius,"
"Emriniz olur Lordum," Lucius hafifçe başını eğdi. "Hemen mi gideyim?"
"Hayır," dedi Voldemort kırmızı gözlerini Lucius'a dikerek. "O işi Bella'ya vereceğim." Malfoy gerilirken, Voldemort gözleri alayla parlayarak ekledi, "Kendini affettirmesi için bir fırsat."
Malfoy tepki vermeden bekledi. Uzun bir süre onu inceleyen Voldemort nihayet konuştu.
"Sana vereceğim iş daha önemli. Dikkat gerektiriyor." Malfoy kulak kesildi.
"Yeni görevin."
"Evet, Lordum?"
"Kurtadam, Lucius!"
Lucius Malfoy saygıyla eğildi.
