YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM

Zihnefend

Harry, arkasında Ron ve Hermione ile odasına girerken, düşünceliydi. Kapıyı dikkatle örtüp yatağına oturdu. Arkadaşları tam karşısına, Ron'un yatağına oturdular ve beklentiyle Harry'ye baktılar. Elindeki ruloyu açıp tekrar okuyan Harry, mektubu onlara uzattı. İkisi merakla mektuba odaklanırken, Harry dikkatini gizemli parşömene verdi.

Oldukça eski görünüyordu, öyle ki Dumbledore'un bunu söylemesine gerek bile yoktu. Hafiften buruşmuş ve yıpranmıştı. Hatta bazı yerlerinde yırtıklar ve eğer Harry'nin gözü onu yanıltmıyorsa yanıklar vardı. Yine de bunlar okunmasına engel değildi, tabii eğer okunabilecek olsaydı. Üstündeki yazılar –Harry onların yazı olduğunu varsayıyordu- tamamen garip şekillerden ibaretti. Sağ ve sol üst köşelerde iki tane mühür vardı. Ancak Harry'nin dikkatini önce yazıların üstündeki şekil çekti. Büyük yuvarlak bir şekil. Tam ortasında değerli bir taşa benzer bir şey vardı. Dört bir yanında ise ne olduğunu hiç bilmediği garip kabartmalar.

"Harry?" Hermione'nin dikkati elinde tuttuğu parşömene odaklanmıştı. Ron ise hâlâ mektuba bakıyordu. Harry parşömeni yavaşça yatağa koydu ve biraz yana kaydı. Dumbledore dikkat etmesini öğütlemişti ne de olsa. Hermione soluğunu tutarak yatağın önünde diz çöküp, parşömeni incelemeye başlarken, Ron da mektubu bırakıp ona katıldı.

"Harry, bu çok-çok eski-"

"O kadarını anlamıştık, Hermione." dedi Ron, ancak genç kız öyle dalmıştı ki onu duymadı bile.

"Bu dili biliyor musun?" diye sordu Harry, olumsuz cevap almaktan korkarak. Fakat Hermione'nin ona dönen bakışları kararsızdı. "Ben- emin değilim- bazı şekilleri tanımıyorum." Tekrar parşömene döndü. Sonra birden nefesini tutarak işaret parmağıyla sağ üst köşedeki mührü gösterdi.

"Bu size bir şey ifade ediyor mu?"

"Güneş!"

"Anka!"

Ron'la beraber bağırmışlardı. Harry eğilip mührü iyice inceledi. Nazlı bir şekilde kanatlarını açmış bir Anka –Anka'ydı değil mi- ve üzerinde bir güneş.

"Fawkes!" dedi Harry tekrar mektuba uzanarak. "Dumbledore Fawkes'ı beklememizi söylüyor ve bu damgada bir Anka var."

"Ben Fawkes'la ne alakası olduğunu anlamadım. Yani tamam, epey yetenekli bir şey, ama altı üstü bir kuş-" Hermione'nin bakışını gören Ron sustu.

"Fawkes altı üstü bir kuş değil Ron; Ankalar, yeniden doğuşu, yenilenmeyi, masumiyeti ve ışığı sembolize eder."

"Tamam, tamam." dedi Ron konuyu kapatmak için. "Ben sadece bir kuşun her şeyi bilmesinin imkânsız olduğunu söylemek istedim."

"Fawkes alelade bir kuş değil, bir Anka kuşu." dedi Hermione bu her şeyi açıklıyormuş gibi.

"Onu biliyoruz Hermione."

"Ankaların küllerinden yeniden doğduğunu bilmiyorsun galiba."

"Elbette biliyorum, ama bunun konumuzla ne alakası var?"

"Ron, Ankalar sihirli kuşlardır. Öyle gizemlere şahit olurlar ki, yeryüzündeki tüm insanları toplasan onların bilgisine ulaşamazsın."

Ron şaşkınca kaşlarını kaldırdı. "Yani her şeyi görüp biliyorlar mı?"

"Aynen öyle-"

"Konuşamamaları çok kötü o zaman ha?" dedi Ron ters ters. Hermione ona kötü bir bakış attı. Harry araya girme ihtiyacı duydu.

"Eğer tartışmanız bittiyse şuna bakabilir misiniz?" Eliyle sol üst köşeyi gösteriyordu. Hermione merakla baktı.

"Bu mühürleri hiç bilmiyorum, Harry."

"Sen bilmiyorsan kimse bilmiyordur zaten." dedi Ron parşömenin üzerine iyice eğilerek. "Peki, bunlar ne, şu bir taş belli-" Eliyle Harry'nin az önce baktığı dairenin ortasındaki taşı gösteriyordu. "Heeey!" diye ekledi heyecanla. "Belki de Güneş Taşı gibi bir şeydir. Ve Dumbledore onu bulmamızı istiyordur."

Hermione endişeli bir ifadeyle Ron'a bakarken, Harry bir gözü parşömende düşüncelere daldı. Bu doğru olabilir miydi? Dumbledore gidip yeni bir taş aramalarını mı istiyordu? O Anka kuşu olan mühür Dumbledore'a ait olabilir miydi? Ama yoo hayır, olamazdı. Öyle olsa Dumbledore, bunu çözmek için uğraşmazdı, zaten biliyor olurdu. Düşünceleri yarıda kesildi.

"Abi, Dumbledore'la konuşmadınız mı siz?" Ron tedirgince bakıyordu ona.

"Konuştuk, ama başka bir konuda Ron."

"Ne?" dedi Ron merakla.

"Ron!" dedi Hermione ona bir dirsek atarak. Harry hafifçe kafasını ovuşturdu. Eh, nasıl olsa bu konu eninde sonunda konuşulacaktı.

"Biz- biz saldırıda olanları konuştuk." diye mırıldandı ellerine bakarak. "Bana yanlış yaptığımı söyledi."

Ron ve Hermione sıkıntıyla birbirlerine bakarken, Harry bir daha bu cesareti bulamayacağını düşünerek yaptıkları konuşmayı aktardı. Sessizce dinleyen arkadaşları, konuşması bittiğinde kısa bir süre ne diyeceklerini bilemediler. Sonra Ron konuştu. "Abi tamam, Dumbledore öyle demiş olabilir, ama ben öyle düşünmüyorum ve inan orada bizimle savaşan kimse de öyle düşünmeyecek. Sen sadece savaştın, hepimiz savaştık."

Harry'nin içi minnetle doldu. "Fakat ben-ben birini öldürdüm."

Ron tedirgince yutkundu, ama gerilemedi. "Yanlışlıkla oldu Harry, ben oradaydım. Affedilmez yapmadın ki."

Harry, 'hadi, Kimera avına çıkıyoruz' gibisinden salak bir laf etse bile, 'madem sen istiyorsun' diyecek kadar sadık olan arkadaşına hafif bir tebessümle baktı. Tabii önce onu vazgeçirmeye çalışırdı, orası ayrı. İçi buruk bir sevinçle dolarken, dönüp sessiz sedasız dinleyen Hermione'ye baktı.

"Ben-" dedi Hermione dudağını dişleyerek, "Ben Profesör Dumbledore'un biraz sert konuşmuş olabileceğini düşünüyorum, Harry, ama bu senin iyiliğin için bence. Rabastan'ı bir kenara bırakırsak, o rüzgârla gerçekten büyük bir zarar verebilirdin-" Ron'un ona ters ters baktığını görünce sustu.

Harry derin bir nefes alıp başını salladı. "Sorun değil Hermione, gerçek düşüncelerini bilmek isterim. Ve hatalı olduğumu biliyorum. Ama Luna-" İsmi telaffuz etmesiyle birlikte, acı gerçek boğucu bir hava gibi çöktü odaya. Hepsi sessiz kalıp, yaşananları sindirmeye çalıştılar.

Nihayet Hermione kederli bir sesle konuştu: "Sabah olmak üzere Harry ve hepimiz yorgunuz. Bu parşömene de sonra bakarız." Hepsi başlarını sallarken, Hermione Ginny ile paylaştıkları odaya gitmek için kalktı.

"Bence Dumbledore sana ne söylemiş olursa olsun Harry, bu mektupta sana ne kadar güvendiğini belirtmiş. Bu güveni boşa çıkarmamak için elinden geleni yapmalısın."

Kapıyı açtı ve arkasından kapatmadan önce hafif bir tebessümle ekledi: "Ayrıca ben senin D.O için doğru lider olduğunu düşünüyorum. Ron'un da dediği gibi, diğer öğrenciler de öyle düşünüyorlar. Başlangıçta senin sözlerine güvenerek sana katıldılar, ama artık gözleriyle gördüler ve senin yanında savaştılar. Artık yükün daha ağır. Sorumluluğun da öyle. Hakkını vermelisin ve kendini daha iyi kontrol etmeyi öğrenmelisin."

Kapı sessizce kapanırken, Harry derin bir nefes alarak Ron'a baktı. Ron kulağını hafifçe kaşırken gözleri hâlâ kapanan kapıdaydı. Sonra Harry'ye dönüp başını salladı.

"Güzel laflar ediyor, özellikle ders dışında konuştuğu zaman."

Harry dayanamayarak hafifçe gülerken, Ron sırıttı. Birbirlerine iyi geceler dileyip, esneyerek yataklarına uzandılar. Ron anında horlamaya başlarken, Harry, Hermione'nin söylediklerini uzun uzun düşünerek uykuya daldı.


Ertesi sabah, Remus, Bill, Anthea ve Ginny ile birlikte sessiz bir kahvaltı yaptılar. Tabii aslında buna kahvaltı denemezdi. Çünkü öğlen olmuştu. Evdekiler de yaşanılan olayların ağırlığını düşünerek çocukları erkenden uyandırmamışlardı. Ginny, Luna'nın ölümünün yaşattığı üzüntüden dolayı kabuğuna çekilmiş görünüyordu. Harry, bugün onunla ilgilenmeleri gerektiğini hatırlattı kendine. Onu yalnız bırakmamalıydılar. Ancak kahvaltıdan sonra masadan kalkarken, Remus Harry'yi engelledi.

"Harry, biraz kalır mısın? Seninle konuşmak istiyorum." Harry, Dumbledore'la yaptığına benzer bir konuşma olacağını düşünüp, sıkıntıyla geri oturdu. Diğerleri halden anlar bir tavırla ona bakıp çıktılar.

"Remus, sen yorgun görünüyorsun." dedi Harry bulabildiği ilk cümleye sarılarak.

Lupin gülümsedi. "Dolunay geldi neredeyse Harry,"

"Ah," dedi Harry mahcup görünerek, "Unutmuşum."

"Sorun değil, bu şartlarda normal. Gitmeden önce seninle biraz konuşmak istedim."

"Nereye gidiyorsun?" dedi Harry kaşlarını çatarak.

"İşim var Harry." dedi Lupin sadece. Sesinde Harry'ye daha fazla sormamasını belirten bir kesinlik vardı. Harry suskun kaldı.

"Nasılsın?" Remus dikkatle onu süzüyordu.

"İyiyim." Harry başını eğip gözlerini masaya odakladı. Tam şurada bir yanık izi vardı. Muhtemelen sıcak bir kazan…

"Seninle dün konuşamadım, biraz yalnız kalmak istiyor gibiydin."

Harry başını salladı, fakat cevap vermeden masayı incelemeye devam etti. Biri şu köşede bir şeyler kesmişti. Bıçak izlerinden belliydi. Bu masa ne kadar eskiydi acaba?

"Dumbledore konuşmanızı anlattı." Harry birden başını kaldırdı. Anlattı mı? Remus düşüncelerini okumuş gibi gülümsedi. "Sadece bana anlattı Harry, çünkü senin zaten bana söyleyeceğine inanıyordu."

Harry başını tekrar eğdi. Söyler miydi? Söylerdi herhalde. Ama biraz zaman alırdı. Kolay değildi yani.

"Belki benim düşüncemi bilmek istersin," dedi Remus yumuşak bir sesle. Harry'nin gözleri ona döndü. Yok, yok masayı incelemeye devam etse daha iyiydi. Evi yenilerken, masayı da boyamaları iyi olmuştu. Ama bak, şurada bir tırtık vardı ve boya içine işlememişti.

"Ben sana güveniyorum, Harry. Dumbledore da güveniyor." Harry nihayet başını kaldırdı. Remus devam etti. "Ayrıca seninle gurur duyuyorum, senin orada yaptıklarını kolay kolay kimse yapamazdı."

Harry yutkundu. "Ama ben-ben," dudağını ısırdı. "Bir hata yaptım."

"Herkes hata yapar, Harry. Önemli olan bir daha yapmamak. Yaşamak zorunda olduğun şey kolay değil, ama hayat insanları kolay yollarla test etmez."

"Ya birini öldürmem?" diye fısıldadı Harry. Remus üzüntüyle gözlerini kapattı.

"Bunu yaşadığın için çok üzgünüm, Harry, keşke olmasaydı. Ama keşke diyerek de bunu değiştiremem. O yüzden bu yaptığının sorumluluğunu almalısın. Kimse bunu senin yerine yapamaz."

Harry yutkunarak tekrar masaya dönerken, Remus hiçbir şey kaçırmayan gözlerle onu inceledi.

"Ben de çok üzgünüm," diye fısıldadı Harry.

Remus başını salladı. "Üzgün olduğunu biliyorum, tıpkı bunları unutmayacağını bildiğim gibi. Ancak ne zaman ihtiyacın olursa, burada olduğumu unutma."

Harry'nin gözleri dolarken dudağını ısırdı. Remus uzanıp onu kendine çekti ve sarıldı. Harry başını Remus'un omzuna bırakırken, hâlâ küçük bir çocuk gibi avutulmaya ihtiyaç duyduğu için kendine kızdı. Ama yine de kendini çekmedi. Bir süre sonra ayrılırlarken, burnunu çekti.

"İyi misin?" diye sordu Remus.

"Evet," dedi Harry.

"Tamam, o zaman şimdi biraz kızabilirim."

Harry ağzı açık Remus'a bakarken, onun gülümsediğini gördü. Şaka mıydı? Ancak Remus tekrar konuştuğunda sesi ciddiydi.

"Bir daha o rüzgâr büyüsünü yaptığını duymak ya da görmek istemiyorum, Harry."

Harry yutkunarak masaya döndü. Bu masanın ayaklarından birinin yamuk olduğunu hiç fark etmemişti daha önce.

"Sadece Ölüm Yiyen'lere değil, arkadaşlarına da zarar verebilirdin. O hortumla iki Ölüm Yiyen'i öldürdüğünü biliyor musun?"

Harry'nin yüzü kül rengine döndü. İşte bunu ona kimse söylememişti. O sadece biraz zarar verdiğini, en fazla birilerini yaraladığını düşünmüştü, ama galiba yanılmıştı. İçinden bir ses sadece Ölüm Yiyen'ler diye fısıldadı, ama ya öğrenciler olsaydı, ya arkadaşları olsaydı?

Remus, Harry'nin yüzünden ardı ardına geçen ifadeleri izliyordu. Dumbledore'un bunu ona söylemediğini biliyordu, fakat bilmesi gerekiyordu. Harry donuk bir yüzle masaya doğru, "Özür dilerim," diye fısıldadı. "Biliyorum, artık düzeltemem, ama çok üzgünüm."

Remus başını salladı. "Büyük çaplı bir saldırıydı ve pek çok ölüm var. Muggle'lar daha fazla zarar gördü. Neyse ki bunda senin bir suçun yok. Hortum ise saldırganlara zarar verdi. Ancak Affedilmez kullanmadığın için soruşturma açılmayacak."

Harry bir kez daha yutkunmak zorunda kaldı. Soruşturma? Şu anda mahkemeye çıkıyor olabilirdi, Azkaban'a bile yollanabilirdi, Tanrım, nasıl da düşünmeden davranabilmişti.

"Görüyorum ki olayın ciddiyetini anlamaya başladın."

Harry, Remus'a bakamadı. Şu anda tek istediği şu masayla yer değiştirebilmekti. Kendi de öyle sessiz, sakin uzanıyor olsa ne olurdu sanki? Tek kaygısı sıcak bir kazan ya da bir iki bıçak darbesi olsa…

"Harry?" Remus uzanıp kolunu tuttu.

Harry kederle Remus'a döndü. "Özür dilerim," dedi tekrar. "Ama bunu söylememin artık bir anlamı yok, biliyorum."

"Elbette var Harry," dedi Remus şefkatle. "Hata yaptığının farkına varabilmen doğru bir adım bence. Böylece bunu bir daha unutmayacaksın."

"Unutmam mümkün değil zaten," dedi Harry yavaş bir sesle. Remus elini uzatıp, omzunu sıktı.

"Ben sana güveniyorum." Remus ona tekrar sarılırken, Harry derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Çok büyük bir hata yapmıştı, ama hâlâ ona güveniyorlardı. Bir daha yapmayacağım, dedi içinden, bunu bir daha asla yapmam. Remus ayağa kalkarken dikkatle başı önünde duran Harry'ye baktı. Allak bullak olmuş yüzü, konuşmanın içine işlediğini belli ediyordu. İçini çekti, ama bu gerekliydi. Yüzüne bir gülümseme oturtup, elini uzatarak Harry'yi çenesinden kaldırıp gözlerine baktı.

"Şimdi St. Mungo'ya bir uğramalıyım. Akşam yemeğine dönerim. İyisin ya?"

Harry başını sallarken sordu: "George iyi değil mi?"

Remus içini çekti. "Merak etme Harry, iyi olacak. Kolu için bir sürü kemik büyütmek zorunda. Bu da zaman alır."

Harry ikinci sınıfta büyütmek zorunda kaldığı kemikleri hatırlayınca yüzünü buruşturdu. Onunkiler tamamen yok olmuştu, ama Bill'in söylediğine göre George'un kemikleri parça parça olmuştu. Yine de düzeleceğini bilmek iyiydi. Fred de yanındaydı zaten. Bugün Mrs. Weasley de gitmişti. Remus'un peşi sıra mutfaktan çıkıp, arkadaşlarının yanına yöneldi.


Severus Snape, kayıtsızca duvardaki lekeleri inceleyerek, huzura kabul edilmeyi bekliyordu. Lordu onu şu ana kadar hiç bekletmemişti, bu da Snape'in ilgisini çekmişti. Ama elbette bunu sorgulayacak bir konumda değildi. Nihayet kapı açılıp Karanlık Lord göründüğünde kırk dakikadır bekliyordu.

"Severus,"

"Lordum," Snape eğilirken, Voldemort ilerledi.

"Yürüyelim Severus!"

Snape ikiletmeden Voldemort'u takip etti. Ama bir adım gerisinden. Koşullar ne olursa olsun Voldemort saygısızlığı hoş görmezdi. İkisi birlikte kırık dökük merdivenlerden aşağı indiler. Snape, Ölüm Yiyen'lerin konuşlandığı bu harap, eski fabrikadan hiç hoşlanmıyordu. Ancak Voldemort, rahatsız görünmüyordu. Niye olsundu ki? Yüzlerce odası vardı; tam bir hapishane. Hoş olmasa da büyü diye bir şey vardı zaten.

Uzaktan uzağa çığlık ve homurdanma sesleri Snape'in kulağına çarptı. Birkaç dakika sonra hücrelere yaklaşmışlardı. Snape yutkunarak, neredeyse hepsinin hıncahınç dolu olduğunu fark etti. Bazıları ağlıyordu, bazıları baygındı. Kıyıya köşeye sinmiş olan bir kısmı ise bomboş gözlerle oturuyorlardı.

"Olanları dinledin mi, Severus?"

Snape gözlerini insanlardan ayırdı. "Evet, Lordum,"

"Bana onun aptal bir çocuktan başka bir şey olmadığını söylemiştin."

"Hâlâ öyle düşünüyorum Lordum,"

Voldemort durdu ve kırmızı gözleriyle Severus'u inceledi. "O aptal çocuk Rabastan dâhil, üç Ölüm Yiyen'i öldürdü."

Aptal olduğunu söylemiştim, akıllı olsa Bella'yı öldürürdü. "Yardım almış, Lordum."

"Bana onun bunu tek başına yaptığını söylediler."

Snape alkışlanacak bir şaşkınlık ifadesi takındı: "Tek başına mı Lordum?"

Voldemort onu dikkatle süzdü: "İhtiyar sana söylemedi mi?"

"Hayır, Lordum." Dumbledore ona bunu gerçekten söylememişti. Tamam, Rabastan'a olanları onaylamıştı ve çocuğun kendini biraz kaybettiğini belirtmişti. Biraz ha? İki Ölüm Yiyen'i öldürmek? Snape'in siyah gözleri öfkeyle koyulaşırken, Voldemort gördüklerinden memnun kalarak başını salladı. Dönüp yürümeye devam etti. Snape, öfkesini tam zamanında açığa vurduğu için kendini tebrik ederek, onu takip etti. Aslında gerçekten kızmıştı. Tam da giderken bilgi saklamanın sırası mıydı, Dumbledore? İki Ölüm Yiyen daha. Gerçi bunu elbette öğrenecekti, ama Dumbledore gittiği için acele etmesi gerekiyordu ve başkalarıyla konuşma fırsatı bulamamıştı.

"Tatil bir hafta uzatılmış, öyle mi Severus?"

"Evet, Lordum." Bu adam da her şeyi haber alıyordu.

Neden bu hücrelerin ve insan çığlıklarının arasından geçiyorlardı ki? Snape kayıp insanların yerini görsün diye mi?

Voldemort ona dönerken sessiz soruyu cevapladı. "Dönüşüm bugün başlayacak."

Snape güç bela yüzüne hâkim oldu. Yutkunmamak için kendini zor tutuyordu. Voldemort yine takdir eden bir bakış atıp döndü. Snape güçlükle yutkunmayı başardı. Ama işe yaramadı. Aralarında çocuklar da vardı, Merlin!

Diğer taraftaki merdivenlere ulaştıklarında, Snape rahat bir nefes almamak için kendini tuttu. Kalabalık bir avluya çıktıkları zaman birkaç Ölüm Yiyen kendilerini Voldemort'un ayaklarının dibine attılar. Snape tiksintiyle yüzünü buruşturmamak için büyük çaba harcadı. Bu salaklar Voldemort'un bu harekete prim vereceğini mi sanıyorlardı gerçekten? Voldemort oyuncaklarıyla oynamazdı; onları aç kırmızı gözleriyle incelerdi, kırar, söker, yeniden birleştirirdi ve tüm darbelere rağmen kırılmayan oyuncak değer kazanırdı.

Voldemort, yerdeki Ölüm Yiyen'leri hiç umursamadan ilerledi. Zamanı mıydı acaba?

"Lordum, bilmeniz gerektiğine inandığım bir şey var."

"Önemli bir şey mi Severus?"

"Evet, Lordum, Dumbledore gitti-"

Voldemort birden döndü. Gözlerindeki kırmızı tehlikeli tehlikeli yanmaya başlarken, Snape'in üzerine yürüdü. Snape bekledi. Eh! Olacakları biliyordu.

Kendine saygısı olan bir yılan, sokmadan, kuyruğundan tutup çekmene izin verir mi hiç?

"Ne dedin?"

"Gitti Lordum-"

"Nereye?" diye tısladı Voldemort.

"Kimse bilmiyor, Lordum."

"Sen bana, kanca burunlu ihtiyarın ortalıktan yok olduğunu ve kimseye tek kelime etmediğini mi söylemeye çalışıyorsun?" Voldemort'un öfkesi dalga dalga yükseliyordu. Snape gerilemedi.

"Evet, Lordum," dedi kontrollü bir sesle. "Nereye gittiğini kimse bilmiyor."

"CRUCIO!"

Lanet Snape'e çarparken, etraftaki Ölüm Yiyen'lerden korkulu sesler duyuldu. Snape acının etkisiyle yere düştü. Dişlerini sıkarak şiddetli acıya dayanmaya çalışırken, "Lordum?" diye şaşkınca sordu aptal bir Ölüm Yiyen.

"CRUCIO!"

Ölüm Yiyen lanetten nasibini alırken, Snape yerde derin derin soluyarak, dikkati üzerinden çektiği için ona içinden teşekkür ediyordu.

Diğer Ölüm Yiyen'ler köşelere sinmiş, sıraları geldikçe haykırarak yere düşerken, Karanlık Lord yüzünde çılgın bir ifadeyle tekrar Snape'e döndü.

"CRUCIO!"

Snape haykırmamak için çabalayarak dayandı. Tam kontrolünü yitirmek üzereyken, Voldemort'un asasının bir hareketiyle kendini ayakta buldu.

"GİT!" diye tısladı Voldemort. "Nereye gittiğini öğrenmeden de çıkma karşıma!" Snape acı içinde güçlükle eğilirken, Voldemort hışımla dönüp yürüdü.

Hepsi, hepsi bir avuç işe yaramaz korkaktı. İçlerinde işe yarar üç kişi vardı sadece. Bella, Lucius ve Snape. Zaten Bella'yı bu yüzden öldürmemişti. Ama Lucius ve Snape bile hata yapıyorlardı ve bu Voldemort'u çılgına çeviriyordu.

Odasına girdi. Kapı arkasından şiddetle kapandı. Voldemort koltuğuna gömülüp kırmızı gözlerini ileri dikti. Fısıldadı:

"Ne cehenneme gittin Dumbledore?"


Oturma odasına giren Anthea, içeride kederle yüklü bir şekilde, sessiz sedasız oturan gruba bir bakış attı. Sonra onlara doğru ilerledi.

"Kalkın bakalım!" dedi çabuk çabuk. "Ders zamanı," Hepsi de şaşkın gözlerle öğretmene baktılar.

"Hadi çocuklar, tembelliğin sırası değil." dedi Anthea gülümseyerek. Ron, Hermione ve Harry birbirlerine şaşkın bakışlar atarak ayağa kalktılar. Ancak Ginny yerinde kaldı.

"Oradan ders yapmak zor olur Ginny, silkelen hadi!" Üçlünün gözleri açılırken, Ginny şaşkınca kalkıp yanlarına geldi. Ron, Harry'ye soru dolu bakışlarla baktı, ama Hermione'nin gözlerinde sıcak bir bakış belirdi.

Anthea seslendi: "Accio asalar!"

Az sonra hepsinin asası bırakıldıkları yerden fırlayıp ellerine gelmişti. Anthea Madison, yine gülümseyerek onlara baktı. "Biliyorum, bu şartlarda ders yapmak hiç içinizden gelmiyor, ama çok kısa bir süre önce gördüğüm kadarıyla, önümde duran bu dört kişi D.O içinde çok özel bir yere sahip ve bu da onların herkesten daha fazla çalışması anlamına geliyor. Okula döndüğünüzde arkadaşlarınızın size ihtiyacı olacak."

Harry yutkundu. Ginny hâlâ ağzı açık Profesör'e bakıyordu. Ron gülümseyerek elini kardeşinin omzuna attı. Hermione'nin gözleri ise dolu dolu olmuştu.

"Başlayalım mı?" dedi Profesör. Hepsi yavaşça başlarını salladılar.

Profesör Madison, onlara düello yaparken dikkat edilmesi gereken püf noktaları göstererek başladı. Bir saat boyunca hepsi Anthea'nın karşısında ufak tefek savunmalar yapmak zorunda kaldılar. Ancak bu önceki dersler gibi zor değildi, fakat ilginç olan kolay da değildi. Anthea iyi bir taktikle aradaki dengeyi koruyor, onların zorlanıp sıkılmalarına fırsat vermeden başarılı olmalarını sağlıyordu.

"Asayı öyle tutma," dedi Profesör Madison Ginny'ye. "Yukarıda tut, ucu hafif eğik olacak; işte böyle." Ginny pür dikkat öğretmeni izliyordu. Derse o kadar dalmıştı ki, diğerlerinin zaman zaman bakışmalarını bile fark etmemişti.

"Çok güzel Ginny. Bu şekilde kullanırsan, rakibinin büyüyü karşılaması zor olur."

Ginny keyifle bir hamle daha yaparken, Ron büyüden güçlükle kaçındı.

"Rakibin dikkatini dağıtmak da iyi bir fikirdir aslında, ancak bunu yaparken kendi dikkatinizin dağılmamasına özen göstermelisiniz."

İkinci saatin sonunda, vaktin nasıl geçtiğini anlamamışlardı, ama Profesör bugünlük bu kadar yeteceğini söyledi.

"Tamam, çocuklar siz üçünüz çıkabilirsiniz. Harry, sen kal lütfen."

Harry, yine niye geride kaldığını düşünüp huzursuzlanmasına rağmen, Ginny'nin biraz daha kendine gelmiş ve kontrolünü kazanmış hali kendini iyi hissetmesini sağlamıştı. Anthea Madison'a minnet dolu bir bakış attı. Başka hiçbir şey kendilerini toplamalarına yardım edemezdi. Profesör onların oyalanmalarını ve kafalarını bir işe vermelerini sağlamıştı. Ve Ginny'nin üzüntüsünü biraz dağıtmasını.

Kapı kapanırken, Anthea ona döndü: "Bu sefer farklı bir şey yapacağız Harry."

Harry, kaşlarını kaldırdı. Ders devam mı ediyordu? Oysa o sanmıştı ki, saldırı ile ilgili… Neyse, zaten dersi tercih ederdi.

"Senden bana Zihnefend yapmanı istiyorum."

Harry şokla ona bakakaldı: "Ne yapmamı?"

"Söylediğimi duydun. Kafamın içine gireceksin, seni engellemeyeceğim. Neler yapabileceğini görmek istiyorum."

"Ama Profesör-"

"Sorun ne Harry?"

"Fakat ben-"

"Voldemort'a yapmıştın, değil mi?"

"Ama o bir kazaydı-"

"Tamam, bir kaza daha yapalım, ben izin veriyorum."

"Fakat-" Harry sıkıntıyla Profesör'e baktı. Zihnefend'in nasıl yapıldığını defalarca görmüştü elbette, hatta bir kez yapmıştı da, ama şimdi böyle 'yap' denilince yapabilir miydi bilmiyordu. Üstelik ya zarar verirse? Öteki Voldemort'tu ve zarar vermek pek de umurunda olmazdı, ama Anthea Madison?

"Ben-ben zarar vermek istemiyorum."

"Zarar veremezsin Harry, merak etme." diye gülümsedi Profesör. "Bunun için zarar vermeye niyetlenmen ve uğraşman gerekir."

Harry derin bir soluk aldı. "Tamam, öyleyse," Asasını kaldırdı: "Zihnefendet!" Ancak hiçbir şey olmadı. Harry şaşkınca asasına baktı.

"İstemen lazım Harry;" dedi Anthea. "Odaklan."

Harry gözlerini kapattı. Beynini boşaltmak kolay oluyordu, ama başkasının beynine girmek daha zordu belli ki. Daha önce nasıl yapmıştı peki? Bütün kalbiyle ve hücreleriyle Voldemort'un düşüncelerini bilmek istemişti. Birden durdu Harry. Anthea Madison'u merak etmemiş miydi? Remus'u tanıyordu, Snape'i tanıyordu, hatta ailesini de tanıyordu, öyle söylemişti. Bariz bir merak ifadesiyle asasını kaldırdı ve yoğunlaştı.

"Zihnefendet!"

Bir an sonra şaşkınlıkla önüne serilen görüntülere baktı. Yabancı bir yerdi… İnsanlar kaçıyordu… Maskeli kişiler etrafı ateşe veriyordu… Birileri çığlık atıyordu… Anthea Madison oradaydı… Yanında aynı cüppeyi giymiş birileriyle birlikte savaşıyordu… Seherbaz'lar…

Görüntüler değişti. Hogwarts'taydı… Kar yağıyordu… Daha genç bir Anthea Harry'nin tanımadığı bir kıza sarılmıştı… Kız ağlıyordu… Harry, Profesör'ün müdahale ettiğini hissetti. Hayır, izin vermeyecekti. O istemişti. Daha fazla yoğunlaştı. Yeni bir sahne geldi gözlerinin önüne. Ama… Bu sefer Anthea ağlıyordu… Başı önüne düşmüş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu… Üzgün bir Dumbledore onu sakinleştirmeye çalışıyordu… Sonra Dumbledore kapıya doğru döndü… Kapı açıldı…

Harry, Anthea'nın asasını salladığını fark etti. Fakat öyle merak etmişti ki, bağlantı koparken tekrar bağırdı: "Zihnefendet!" Hızla girdi anılara. Öncekinden kolay olmuştu.

Şimdi yine genç Anthea, Lupin'le konuşuyordu… Yanlarında başka biri daha vardı… Sirius… Sirius oradaydı… Harry kasıldı, öylesine odaklanmıştı ki… Sirius gülerek Anthea'nın kulağına bir şeyler fısıldıyordu… Bir dalgalanma oldu. Görüntüler tekrar değişti. Hayır! Harry, kızdı. Tekrar, tekrar görmek istiyordu. Sirius'u görmeliydi. Onu öyle çok özlemişti ki. Ama şu anda önünde ağaçlar vardı. Harry tanıdı; Yasak Orman… Yine Anthea… Ormandaydı… Snape'le konuşuyordu… Hayır, konuşmuyordu, bağırıyordu. Anthea Snape'i öfkeyle itti… Snape asasını çekti…

Harry dışarı atıldığını hissetti. Hayır, neden? Profesör kaşlarını çatarak arkasını döndü. "Bu kadar yeter, Harry."

Harry durakladı. Bir yanı çılgın gibi tekrar anılara dalmak istiyordu. "Sirius'u tanıyor muydunuz?"

Anthea durakladı. "Elbette tanıyordum, Harry. Bunu söylemiştim zaten. Remus'u tanıyıp onu tanımamam mümkün mü?"

"Beraber miydiniz?"

Profesör Madison hemen cevap vermedi. Harry'ye dönen bakışı ölçülüydü. "Öyle bir şey yok Harry, arkadaştık sadece." Ancak bu cevap Harry'yi tatmin etmedi. Anthea huzursuz görünüyordu. Bir şeye canı sıkılmış gibiydi. Ama müdahale etmişti. Harry tüm görüntüleri görememişti. Temkinli bir sesle sordu:

"Snape'le niye tartışıyordunuz?"

Anthea güldü. Kendini hızla toplamıştı. "Biz Snape'le çok sık tartışırdık Harry, fark ettiysen pek kolay birisi değildir." Harry buna itiraz edecek değildi. Fakat kanacak da değildi. Yine de sessiz kalmayı seçti.

"Gidebilirsin Harry."

Harry başını sallayıp, kafası görüntüler ve sorularla dolu olarak dışarı çıktı. Kapı kapanır kapanmaz bir koltuğa çöken, gözleri keder dolu Anthea'yı görmedi.


Akşam yemeğinden sonra Remus, Anthea ve Molly mutfakta oturuyordu. Çocuklar yukarı çıkmıştı. Ancak biraz daha iyi göründükleri kimsenin dikkatinden kaçmamıştı. Bu iyiydi. Arthur Weasley onları görebilmek için uğramıştı. Vakit bulabilmesi mucizeydi. Ama çocuklarının ona ihtiyacı vardı. Fakat tekrar dönecekti. Çünkü Amelia da epey yorgundu ve Bakanlık'la tek başına uğraşamazdı.

"En kısa zamanda bir toplantı yapmalıyız, biliyorsunuz." dedi Arthur.

"Bence grubu yarın toplayalım. Dumbledore olsa iyi olacaktı ama-" Anthea lafını tamamlamadı.

"Dumbledore'un nereye gittiğini bilen var mı?" diye sordu Arthur Weasley. Hepsi soran bakışlarla birbirine baktı.

"Anlaşılan yok." dedi Arthur kayıp bir sesle.

Remus düşünceli gözlerle ona baktı. "Belki Anthea biliyordur diye düşünmüştüm ama-"

"Üzgünüm," dedi Anthea. "Gerçekten bilmiyorum."

Mr. Weasley başını salladı. "Minerva da bir şey bilmiyor, sordum."

"Gidebileceğini biliyorduk zaten." dedi Mrs. Weasley bu fikre tutunmaya çabalayarak.

"Yine de rahatsız edici." dedi Remus. "Neyse, beklemekten başka çaremiz yok. Dileyelim de çabuk dönsün."

Hiç kimse eğer dönebilirse demedi. Onsuz bu savaş nasıl bitebilirdi ki? Dumbledore aydınlık dünyanın ruhuydu; savaşın en büyük umudu. Eğer dönmezse ne yapacaklardı?