OTUZUNCU BÖLÜM

Cevapsız Sorular

Salı sabahı, Grimmauld Meydanı on iki numarada, ev sakinleri oldukça erken sayılabilecek bir saatte kahvaltı yapıyorlardı. Bu kadar erken kaldırılmış olmaktan hiç hoşlanmamış görünen Ron, bir yandan ters ters annesine bakıyor, bir yandan -esnemediği zamanlarda- ağzına sosis parçaları tıkıştırıyordu. Harry sessizce kahvaltısını eden Ginny'ye bir göz attı. Akşamki dersten sonra epey iyi görünmüştü gözüne. Harry kafası Zihnefend'le dolu yukarı çıktığı zaman düşünmeyi erteleyip, onların sohbetlerine katılmıştı. Daha sonra Mr. Weasley geldiğinde, küçük kızına sarılıp onunla konuşmuş ve onun daha da iyi hissetmesini sağlamıştı. Ginny kendine geliyordu.

Harry gözlerini Ginny'den çekip tabağına döndü. Keşke kendisi için de aynı şeyi söyleyebilseydi. Gece garip bir rüya görmüştü ya da belki aptalca mı demeliydi? Rüyasında elini sallayıp rüzgâr yaratıyor, ama fırtınaya Ron, Hermione ve Ginny kapılıp gidiyorlardı. Sonra Anthea Madison ağlıyordu, garip görünüşlü şekiller kasabaları yakıp yıkıyorlardı, vampirler süpürgeyle uçuyorlardı. Hipogrif Şahgaga ona bir mektup getirip, elini gagalıyordu, ama darbe epey sert oluyordu. Harry tam mektubu açarken, mektup Çığırtkan'a dönüşüyor, Remus'un sesiyle Harry'ye bağırıp çağırıyordu. Sonra Dumbledore Anka'nın kuyruğunda uçarken yukardan ona el sallıyordu. "Harry, Harry, Fawkes beni bir yere götürecekmiş, ama neresi ben de bilmiyorum." deyip gözden kayboluyordu.

Harry kafasını iki yana salladı. Tamam, saçma bir rüyaydı elbette, ama gene de sıkıntı vermişti işte. Derin bir nefes alıp kahvaltısına devam etti. Bu kadar erken yemelerinin sebebi toplantı olmasıydı. Ama tabii onlar katılmayacaklardı. Üstelik Dumbledore da yoktu. Herhalde saldırıları konuşacaklardı. İki gündür gazeteler feryat figan bağırıyorlardı. İngiltere'nin çeşitli yerlerinde yaşanan vahşet Sihir Dünyası'nı ayağa kaldırmıştı. Ama olan Muggle'lara olmuştu. Harry bunu düşününce çaresizce dişlerini sıkıyordu.

Gözleri pencereye takıldı. Dışarıda kar başlamıştı. Küçük kristaller şeklinde hafif hafif atıştırıyordu, ama belli ki artacaktı. O sırada pencereye bir baykuş konup camı tıklattı. Anthea baykuştan sabah gazetesini alırken, Harry tabağını itip arkasına yaslandı. Umarım bugün kötü bir şey yoktur, dedi kendi kendine.

Anthea, kahve fincanını yana çekip gazeteyi açarken, Remus yanından bakmak için eğildi. Bir dakika bile geçmeden yüzleri ekşidi.

"Kahretsin!" dedi Remus.

"Bu saçmalık da ne böyle?" diye söylendi Anthea.

"Nereden duymuş olabilirler?"

"Hiçbir fikrim yok."

"Ne oldu?" dedi diğerleri korkmuş görünerek. Mrs. Weasley yutkunarak sandalyesinden kalktı. Anthea okumaya başladı.

EFSANE BÜYÜCÜ KAYIPLARA KARIŞTI

"Gelecek Postası'nın kimliğini açıklamak istemeyen bir kaynaktan aldığı habere göre, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu Müdürü Albus Dumbledore esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Dumbledore'un nereye gittiği ve neden gittiği merak konusu olurken, bu konuda daha fazla bilgi almak için hiçbir Sihir Bakanlığı yetkilisine ulaşılamadı.

Pazar sabahı yaşanan King's Cross saldırısının hemen ardından kayıplara karışan efsane büyücü ile ilgili tüm sorular maalesef yanıtsız kaldı. Sihir Dünyası böylesine zor ve karanlık bir dönem yaşarken, Dumbledore gibi yetenekli bir büyücüden mahrum kalmak pek çok kişiyi tedirgin etti. Bazıları Dumbledore'un Adı Anılmaması Gereken Kişi tarafından yakalanıp yakalanmadığı konuşunda endişelenirken, bazıları onun bu savaştan uzak kalmayı mı tercih ettiğini düşünerek daha da rahatsız oldu."

"Dumbledore gitti mi?" dedi Ginny şaşkınca. "Nereye?"

"Bilmiyoruz," dedi Remus, Harry'ye bir bakış atarak.

Harry düşünceli düşünceli gazeteye bakıyordu. Dumbledore nereye gitmişti acaba? Umarım çabuk döner, diye düşündü. Önceki gün gelen mektup geldi aklına. O gizemli parşömeni çözerlerse belki bir fikirleri olurdu. Ama Ginny'yi yalnız bırakmadıkları için parşömenle ilgilenememişlerdi. En kötü ihtimalle öbür hafta fırsat bulurlardı. Ne de olsa bu hafta sonu okula döneceklerdi. Ama Dumbledore orada olmayacak, dedi içinden bir ses. Derin derin iç geçirip fincanına biraz daha kahve koydu.


Bir saat kadar sonra, Yoldaşlık Anka Grubu -en azından bazı üyeleri- yine mutfakta toplanmışlardı.

"Biraz acil bir toplantı olmadı mı?" dedi çok yavaş hareketlerle bir sandalyeye oturan Snape ters ters.

"Ben gitmeden bir toplantı yapmamız gerekiyordu." dedi Remus.

"Gitmek zorunda mısın Remus? Belki de gitmemelisin, bütün bu olanlardan sonra." Anthea endişeli görünüyordu.

Lupin de oldukça yorgun görünüyordu. "Dolunay bu gece Anthea, gitmek zorundayım."

"Çabuk bitirmeliyiz," dedi McGonagall endişeyle. "Okulda kimse yok."

"Öğretmenler var, Minerva," dedi Arthur. "Biraz idare etsinler artık."

McGonagall başını salladı, ama yine de sıkıntılıydı.

"Tamam, başlayalım." dedi Arthur. "Öncelikle Dumbledore'un nerede olduğunu bilmiyoruz."

"Biz bilmiyoruz, ama belki Harry biliyordur," dedi Kingsley.

"Çocuk nereden bilecek?" diye sordu Moody şaşkınca.

"Ah, evet, siz bilmiyorsunuz," dedi Remus. "Bize mesajların geldiği gün Harry'ye de bir mektup geldi; Dumbledore yollamış."

"Mektup olduğundan emin misin?" Snape ilgilenmiş görünüyordu.

"Evet, gördük. Sanırım iki parşömendi hem de, değil mi?"

"Evet," dediler Anthea ve Kingsley aynı anda.

"Tam da Dumbledore'dan beklenecek bir şey," diye yüzünü ekşitti Snape. "Bize iki satırlık aptalca mesajlar gönderirken, kalkıp bir çocuğa açıklama yapıyor."

"Bir bildiği vardır, eminim," dedi Arthur yumuşak bir sesle. Snape alayla soludu.

"Çocuğa sormadınız mı, Remus?" dedi Moody.

"Ne sormalıydık?" dedi Remus. "Mektubu okur okumaz bize Dumbledore'un gidip gitmediğini sordu. Biliyordu yani. Sonra da bir şey söylemeden yukarıya çıktı."

"Dumbledore tembih etmiş olabilir." dedi McGonagall.

"Eminim etmiştir." diye söylendi Snape.

Snape'e dikkatle bakan Anthea, "Dumbledore belki de sadece Harry'ye biraz özel nasihatte bulunmak istemiştir." Snape cevap vermedi, yüzü hoşnutsuzluğunu yansıtıyordu.

"Haklı olabilirsin Anthea. Sonuçta bu toplantıda Dumbledore hakkında bir karara varamayacağımız belli. Ama en azından nereye gittiğini sorsaydınız," dedi Amelia.

"Ben onun da bildiğini sanmıyorum," dedi Remus düşünceli bir şekilde.

"Sanmak ve bilmek aynı şey değil," dedi Amelia. "Hepimiz Dumbledore'un son zamanlarda fazlasıyla endişeli ve yorgun olduğunu biliyoruz. Zor durumda kalır da yardıma ihtiyacı olursa ne olacak?"

"Dumbledore'un halledemeyeceği bir problemi bir başkasının halledebileceğinden kuşkuluyum," dedi Arthur. "Her ne yapıyorsa geçerli bir sebebi olduğundan eminim. Bence biz kendi işimize odaklanalım."

"Haklısın Arthur," dedi Anthea. "Bakanlık nasıl?"

Mr. Weasley içini çekti. "Daha karışık olamazdı."

"Umbridge'in yüzünde de güller açıyor," diye homurdandı Amelia. "Yasalarda Müsteşar'ı kurbağaya çevirmekle ilgili bir boşluk açman mümkün değil mi, Arthur?"

Hepsi gülerken, Arthur başını iki yana salladı. "Keşke yapabilseydim." dedi inleyerek.

"Bence gerek yok, zaten tıpkısı." dedi Remus gözlerini kızgınca kısarak. Hepsi tekrar güldü.

"Neden o kadar mutlu?" diye kuşkuyla sordu Mrs. Weasley.

"Şimdiden eleştirilmeye başladım da," dedi kocası ona gülümseyerek.

"Başa geçip de eleştirilmeyen kimse yoktur, Arthur," dedi Moody. "Suçlayacak birini arıyorlar, biliyorsun."

"Bilmez miyim?" dedi Arthur eliyle tepesini sıvazlayarak. "Yine de suçlamak için başkasını seçmelerini isterdim." durakladı ve sessizce ekledi: "Vol-demort gibi."

Bir an kimse konuşmadı. Voldemort'un adını kullanan tek kişi hep Dumbledore olmuştu. Bir de Remus ve Anthea. Diğerleri, ne kadar ona karşı savaşsalar, ne kadar cesur olsalar da bu ismi ağızlarına almamışlardı. Kullanmamayı ya da sadece 'O' diye hitap etmeyi seçmişlerdi. Fakat artık bir şeyler değişiyordu. Belki de değişmesinin zamanı gelmişti.

"Anlayacaklar Arthur," dedi Amelia saygıyla. "Sen pes etme yeter."

Arthur Weasley yorgun bir ifadeyle gülümsedi.

"Tamam," dedi Remus. "Gazetedeki habere geçelim. Bunu aramızdan birinin söylediğini sanmıyorum, ama birileri öğrenmiş."

"Karanlık Lord," dedi Snape.

"Ne?" Tüm kafalar ona döndü.

"Dumbledore'un gittiğini öğrendi."

"Ne?" dedi Amelia. "Nasıl?"

Snape omzunu silkti. "Ben söyledim."

Moody homurdandı. "Oldu olacak savunma planlarımızı da verseydin."

"Onları istemedi." dedi Snape alayla.

"Ha, isteseydi verecektin yani?"

"Moody, Severus lütfen," dedi Arthur, "Hepimiz yorgunuz ve sinirliyiz, ama öfkemizi birbirimizden çıkarmanın bir anlamı yok."

Moody sinirli sinirli önüne dönerken, Snape istifini bozmadı. Sıkıntılı sessizliği Anthea bozdu. "Sanırım söylemek zorundaydın, başkasından öğrense senin için iyi olmazdı."

Snape tekrar omzunu silkti. Anthea onu dikkatle süzdü: "İyisin değil mi?"

"İyiyim!" dedi Snape ters bir sesle.

"Ne tepki verdi?" dedi Remus.

"Hoşuna gitmedi." diye kesip attı Snape.

Yine bir sessizliğin ardından Moody söylendi. "O zaman alanımız geniş; ya birine emir verdi gazeteye iletsin diye ya da biri çenesini tutamadı."

"Öyle görünüyor," dedi Kingsley.

"O zaman diğer konuya geçelim," dedi Arthur. "Öğrenciler hafta sonu dönüyor, değil mi Minerva?"

McGonagall başını salladı. "Bakanlık girişli iki tane şömine bağlayacağız, yoğun bir trafik olacak. Nasıl yapacağız bilmiyorum."

"Şömineleri üçe çıkarsak zor mu olur?" diye sordu Anthea Amelia'ya dönüp.

Amelia başını salladı. "Zorluk değil olay, kötü amaçlarla kullanılmasını engellemek. Öte yandan kolay değil, elbette. Yüzlerce öğrencinin şömine kullandığını düşünsene. Bağlantının mutlaka sıkı kontrol altında tutulması gerekecek."

"Neyse ki bazı aileler çocuklarını bizzat getirecekler." dedi McGonagall. "Bir sürü baykuş geldi. Şöminelere güvenmiyorlar."

"Haksız sayılmazlar," dedi Remus. "Harry ve diğerleri nasıl gidecek? Bakanlık'tan mı geçecekler?"

"Hayır, diğerleri Bakanlık'a gidecek, ama Harry'yi birimiz cisimlenerek götürmeliyiz."

"Bu tehlikeli olmaz mı?" dedi Molly endişeyle.

"Bence uygun," dedi Remus. "Okul kapısında da bir kişi beklerse, iyi olur."

"O zaman birimiz Harry'yi alırız ve Kingsley onlardan hemen önce cisimlenip bekler, olur mu?" diye sordu Anthea.

"Ben Harry'yi alırım." dedi Remus.

"Bence sen de Kingsley'le bekle Anthea," dedi Arthur. "Ne olur ne olmaz."

Anthea başını salladı. "Diğerlerini de siz götürürsünüz o zaman."

"Harry'yi mümkün olduğunca erken getirin," dedi McGonagall. "Okulda size ihtiyaç olacak."

"Tamam," dedi Anthea.

"Umalım da bu sefer sorun çıkmasın." dedi Kingsley.

"Olmayacak," dedi Arthur. "Kapıda Seherbaz'lar olacak. Okulda da öyle. Gözlerini Harry'den ayırmayacaklar."

"Ben Bakanlık'ta olacağım," dedi Moody. "Ama bir ekip okulu koruyacak."

Herkes iç çekerken kapı vuruldu. Hepsi kapıya döndü.

"Evet?" dedi Arthur Weasley. Kapı açıldı ve Bill göründü.

"Bir şey mi oldu Bill?" Babası telaşla yarı yarıya sandalyeden doğrulurken, Bill elini kaldırdı.

"Bir şey yok baba. Toplantı yapıyorsunuz biliyorum sizi rahatsız etmemem gerekiyor ama-" Sıkıntıyla cüppesini düzeltti. "Bir şey sormak istiyordum."

"Nedir?" dedi Amelia Bones dikkatle ona bakarken.

Bill masada oturan herkese teker teker baktı. "Dumbledore'un nereye gittiğini biliyor musunuz, diye sormayacağım. Eminim önemli olmasa gitmezdi ve sanırım söyleyemeyeceğiniz bir şeydir. Ama ne zaman dönecek, onu sorabilirim diye düşündüm."

Masadakiler bakıştı. Arthur gözlüğünü çıkarıp ağır hareketlerle temizlerken, konuştu: "Bill, doğruyu söylemek gerekirse, ne zaman döneceğini bilmiyoruz. Ama bunu etrafa yaymamanı söylememe gerek yok sanırım."

"Elbette baba," dedi Bill. Ancak şimdi daha da sıkıntılı görünüyordu.

"Önemli bir şey mi vardı?" dedi Amelia.

"Hayır," dedi Bill biraz duraklayarak.

"Bir sıkıntın varsa geveleme evlat!" diye homurdandı Moody.

Bill düşünceli bir hareketle ensesini ovaladı. "Sadece saldırılar hakkında bir şey bilip bilmediğinizi merak ettim."

"Hayır," dedi Moody, Bill'e dikkatle bakarak, "Sen bir şey mi biliyorsun yoksa?"

Bill dikkatle grubu incelerken, hepsi sessizce beklediler. Sonunda Bill derin bir nefes aldı. "Dumbledore'la bir konuda acilen konuşmam gerekiyordu, ama o gittiğine göre ben karar vermek zorundayım. Dolayısıyla bir yolculuğa çıkmam lazım."

Arthur Weasley'nin gözlerinde bir endişe belirirken, aynı endişe karısının sesinde açığa vurdu kendini: "Gitmek mi, nereye?"

Bill tekrar ensesini ovaladı. Bu iş onu epey zorluyordu, burası kesindi. "Otur şuraya evlat ve şu işi doğru dürüst anlat!" dedi Moody boş bir sandalyeyi işaret ederek.

Bill bir nefes daha alıp, sandalyeye oturdu. Kısa bir süre önüne bakarak düşündü, sonra kararını verip başını kaldırdı. "Brighton'daki saldırıları biliyorsunuz," dedi hafif bir sesle.

"Evet?" dedi Moody.

"McLaughley'i tanıyordum." dedi Bill yavaşça. "Benim adamımdı."

Odanın havası bir anda değişti. Snape'in gözleri ona odaklanırken, diğerleri birbirlerine bakınarak dikleştiler.

"Senin adamın mıydı?" diye sordu Moody hızla sandalyesini ona çevirerek. Elektrik mavisi gözü yakışıklı genç adama kilitlendi. Bill başını salladı.

"O zaman grubunu hemen uyarmalısın." dedi Snape keskin bir sesle.

"Yaptım zaten," dedi Bill. "McLaughley'i duyar duymaz diğerlerine haber verdim." Snape'in bakışlarında onaylayan bir ifade belirip kayboldu. Bill elini saçlarından geçirerek devam etti. "Ancak grup düştü; Laughley ve O'Neill götürülmüş. Yaşıyorlar mı öldüler mi meçhul. Ama ne olursa olsun konuştularsa grup deşifre oldu demektir. Tabii ekip başkanı olarak ben de."

Mrs. Weasley'den korku dolu hafif bir ses çıktı. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyor gibiydi. Arthur karısının koluna dokundu hafifçe. Oğluna üzgün gözlerle baktı.

"Brighton'a gitmek zorundayım. Ekipteki diğer kişileri bulmalıyım." diye devam etti Bill.

"Bu kendini açığa çıkarman demektir, Bill."

"Haklısın Remus, ama başka türlü grubu yeniden sağlamlaştıramam."

"Başkası gidemez mi?" dedi annesi usulca.

Bill başını kaldırıp annesine baktı. "Hayır, anne, bu benim sorumluluğum. Başkasının sırtına yıkmayı düşünmem bile." Mrs. Weasley yine dudaklarını ısırdı.

Moody, düşünceli düşünceli Bill'i süzerken, kimsenin dile getirmek istemediği soruyu sordu: "Yani bir casus mu var diyorsun?"

Bill gözlerini kapattı. "Tesadüfen götürülmeleri yüzde kaç ihtimal sizce?"

Neredeyse hepsi sıkıntılı bir şekilde soluk verirken, Moody küfretti. Amelia canı sıkkın bir şekilde Arthur'a baktı. Mr. Weasley derin bir üzüntüyle oğlunu izliyordu.

Snape Bill'e döndü. "Ekiptekileri sorgulaman gerekecek o zaman. Tabii sayı fazla değilse."

Bill başını iki yana salladı. "Size sayı veremem, zaten vermemeliyim. Brighton ve çevresiyle McLaughley ilgileniyordu, O'Neill yardımcısıydı. Benden emir alanlar da onlardı. Yoksa onların topladıkları büyücülerin hiçbiri beni ismen tanımaz. Biliyorsunuz, bu ekip başkanını korumak için bir önlemdir."

Hepsi başlarını salladı.

"O zaman gruptan biri onları ele verdi." dedi Anthea. "Ama yakalanan kişiler kilit isimler olduğu için, olan sana oldu."

Bill başıyla onayladı ve buruk bir şekilde gülümsedi. "Ve Dumbledore'a, ama bu pek de beklenmedik bir isim değil ha?"

Başlar tekrar sallanırken, Moody iki gözünü de ona dikti. "O zaman gitmelisin. Ben de sana Hogwarts'ta falan gece görevi verdiğimi söylerim, geceleri kimse seni görmeyeceği için bu bir süre idare eder."

Bill bir nefes verip kalktı. "Teşekkür ederim. Bir şey daha var, benim biraz Veritaserum'a ihtiyacım olacak." Yavaşça Snape'e döndü.

Snape başını salladı. "Biriyle yollarım."

Bill tekrar teşekkür ederek çıktı. Kapı kapanınca Amelia burun kemiğini hafifçe sıkarak söylendi. "Lütfen kimse diğer saldırıların da başka grupları düşürdüğünü söylemesin."

Bir kalp atımı kadar bir sessizlik oldu. Hiç kimse tek kelime etmedi. Sonra Moody hafifçe homurdanarak, parmaklarını masaya vurdu. "Çocuğun işi zor olacak, belki yanına birini vermeliyim."

"Alastor!" McGonagall'ın sesi uyarı yüklüydü. Moody başını kaldırıp ona baktı ve işareti anlayıp Weasley'lere döndü. "Kusura bakmayın."

"Sorun değil," dedi Arthur usulca. "Yapması gerekeni yapacaktır." Molly sessizce başını masaya eğdi.

"Evet, sanırım bugünlük yeter değil mi?" Remus arkasına solgunca yaslandı. "Herhalde Bakanlık diğer saldırıları daha detaylı araştıracak, ama Bill gibi bize söyleyen olmazsa, benzer bir durum var mı asla bilemeyeceğiz."

"Sadece olmamasını umabiliriz," dedi Anthea. "Belki saldırıların arasına özellikle katmışlardır."

"Belki," dedi Remus. "Ama olan Muggle'lara oluyor. Buna üzülüyorum."

"Haklısın, ama elimizden bir şey gelmiyor." dedi Anthea.

"Remus sen iyi görünmüyorsun, toplantıyı bitirelim." dedi Kingsley. Diğerleri de başlarını sallayarak yavaş yavaş ayaklandılar. Snape yine yavaş hareketlerle yerinden kalkarken, Anthea düşünceli düşünceli onu izliyordu. Mutfak boşalırken, Anthea Kingsley'i durdurdu.

"Kingsley bugün sen kalır mısın? Benim okula bir uğramam gerekiyor." Kingsley ona şöyle bir bakıp başını salladı.

"Elbette, kalırım Anthea," derken esnedi. "Eh, o zaman acele etmeme gerek yok." diye ekleyerek, yorgun bir şekilde tekrar oturdu.

Anthea Remus'a döndü: "Dikkatli ol Remus."

Remus gülümsedi. "Merak etme Anthea, ben hep dikkatliyim."

"Biliyorum, ama-" Anthea susup sıkıntıyla omuzlarını kaldırdı. İlerleyerek endişeli bir tebessümle Remus'a sarıldı. Kapıya doğru ilerlerken, "Çabuk dön!" dedi. Remus yine gülümseyerek yerine oturdu.

"Kahve?" dedi Kingsley'e bakıp.

"İyi olur Remus, ama çok az, bu gece uyuyacağım." dedi Kingsley yine esneyerek.

"Sanırım ben yapamayacağım."

Kingsley ona halden anlar bir tavırla baktı.


"Harry, sen dalgın görünüyorsun?"

Harry başını kaldırıp Hermione'ye baktı. "İyiyim, sadece-" omuzlarını kaldırdı, "biliyorsun işte."

Hermione üzgünce başını salladı. Saldırıyı kastettiğini düşünmüştü. Ama aslında şu anda Harry'nin aklına takılan ve dün yatağında uzun süre aklını kurcalayan Anthea'nın kafasındaki görüntülerdi. Bir açıklama getirememişti. Sirius ve Anthea çıkıyorlar mıydı? Yoksa Anthea, Sirius ve Snape arasında kararsız mı kalmıştı? Yok artık, aklı başında hangi kız Snape'i seçerdi ki? Ya da dur bakalım, Snape'le tartışmışlardı, o zaman demek ki Anthea Sirius'u seçmişti ve Snape de buna kızmıştı. Evet, evet bu uyuyordu.

"Harry?"

Üçünün endişeli bakışlarını gören Harry, yine daldığını fark edip, bu konuyu şimdilik rafa kaldırarak, soru sormasınlar diye onlara gece gördüğü aptal rüyayı anlattı.

Bitirdiğinde Ron yüzünde garip bir ifadeyle başını sallayıp, "Abi, kafayı yemeye yakınsın." dedi. Ginny hafifçe kıkırdadı.

"Ron, biraz ince davransan-"

"Neyine ince davranayım Hermione? Sadece saçma bir rüya."

"Yani bu yaşananlar kolay değil-"

"Ben kolay olduğunu söylemedim ki zaten-"

"Tamam, lütfen!" dedi Harry. "Aptalca olduğunu biliyorum zaten. Tartışmayın."

"Harry, bu sadece senin bilinçaltın." dedi Hermione ona dönüp. Ron ona bakıp kaşlarını kaldırdı.

"Abi bilinçaltında vampirler süpürgeye mi biniyor?"

Hermione gözlerini devirirken, Ginny tekrar kıkırdadı. Harry de dayanamayarak gülerken, ellerini iki yana açtı. "Ne bileyim Ron, daha önce hiç vampir görmemiştim ki…"

"Bir daha da görmesek iyi olur." dedi Hermione. Ginny merakla bir ona bir ötekine dönerken, gözleri büyüdü. "Siz vampir mi gördünüz? Nerede?"

Üçlü birden susup rahatsızca birbirlerine baktı. Elbette bu gizli tutulmuştu. Öğretmenler biliyordu, hatta Snape eve bile haber vermişti, fakat Ginny bilmiyordu.

"Görmedik Ginny, sadece-" Ron duraklayıp yardım için Hermione'ye baktı. Ancak Ginny'nin yüzünde hafif bir kırgınlık ifadesi oluşurken, Harry başını salladı.

"Ginny, Dumbledore bize başkalarına söylememizi yasakladı. Öğrenciler duyarsa panik olmasınlar diye."

Ginny'nin ifadesi anında düzelirken gözleri açıldı. "Kimseye söylemem."

"Biliyorum," dedi Harry gülümseyerek. Bu güvenle Ginny'nin yüzü parladı. Harry, Ron'un da her fırsatta kendine özgü cümlelerle katkısıyla vampir saldırısını anlattı. Ginny şaşkınca başını salladı. "Vay, büyük macera yaşamışsınız, keşke ben de olsaydım."

Hermione yine gözlerini devirip, "Weasley'ler" gibisinden bir şeyler mırıldanırken, Harry ve Ron güldü.

"Yura ha? Bir daha görmediniz ama değil mi?"

"Hayır," dedi Ron. "Zaten hevesli de değilim." Yüzünü buruşturdu. "Gözlerini hatırlıyor musunuz?"

Harry başını salladı. Hatırlamaz olur muydu hiç? Nasıl unutabilirdi ki? Bir gözü koyu, normal görünürken diğeri garip gümüşümsü bir renkti. O sırada bunun üstünde durmamıştı, ama yüzü sık sık gözünün önüne geliyordu. Ron'un dediklerine rağmen, içinden bir ses ona tekrar karşılaşacaklarını söylüyordu.


Anthea Madison, İksir öğretmenine okul koridorunda yetişti.

"Severus?"

Snape durup Anthea'ya baktı. "Ne işin var burada?"

"Seni merak ettim."

Snape'in bakışları sertleşti. "Teşekkürler, gerek yok."

"Sana kızdı değil mi?"

"İzin verirsen dinleneceğim Anthea," Snape dönüp yürümeye devam etti. Anthea biraz hızlandı.

"Lanet yemişsin Severus-"

Adamın dudakları alayla büküldü. "Senden de bir şey kaçmıyor."

"Nasılsın? İksir aldın mı?"

Snape iç geçirdi. "Anneye ihtiyacım yok, Anthea. Şimdi izin verirsen-"

"Sadece yardım etmeye çalışıyorum, Severus."

"Gerek olmadığını söyledim ben de," diye homurdandı Snape bir koridoru dönerken.

"Biliyorum Severus, yalnız kalmak istiyorsun ve bana ihtiyacın yok. Ama-"

"Kimseye ihtiyacım yok," diye söylendi Snape.

"Burada seni en iyi tanıyan kişi benim. Sen benim arkadaşımsın."

"Benim arkadaşa da ihtiyacım yok."

"Var Severus inan. Yalnız olmanın nasıl olduğunu bilirim." Sesi acıyla titredi. Snape hızla ona döndü.

"Beni mi suçluyorsun?"

"Ben kimseyi suçlamıyorum Severus; bunu ne zaman anlayacaksın?"

Snape delici siyah gözleriyle ona bakmaya devam etti.

"Kendini suçlamaktan vazgeç," dedi Anthea.

Snape'in bakışları tehlikeli bir hal aldı. "Kendimi suçladığım falan yok." dedi buz gibi bir sesle. Arkasını döndü.

Anthea Snape'in kolunu tuttu.

"Severus-"

Snape tek kelime etmeden kolunu kurtarıp, öfkeyle yoluna devam ederken, Anthea sessizce yanında yürüdü. Odasının kapısına vardıklarında Snape tekrar ona döndü.

"İyi günler Anthea."

"Neden bunu yapıyorsun?"

"Ne yapıyorum?"

"Kaçıyorsun," dedi Anthea. "Kimsenin sana ulaşmasına izin vermiyorsun."

"Sen farklı bir şey mi yaptın?" dedi Snape dudak bükerek.

"En azından ben çaba gösterdim."

"Haklısın, ben bir şey yapmadım tabii." dedi Snape küçümser bir şekilde.

"Severus!"

"Yeter Anthea!"

"İkimiz de acı çektik, Severus-"

Snape yumruklarını sıktı. "YETER DEDİM!"

Anthea üzüntüyle başını eğdi. "Sadece belki-"

"Belki falan yok!" Snape'in sesi keskindi.

Kısa süren ama ikisine de oldukça uzun gelen bir sessizliğin ardından Anthea konuştu: "Haklısın, artık yok, artık hiçbir şey yok."

Snape duraklayıp, Anthea'nın eğik başına baktı. Çenesinde bir kas seğirdi. Neden tatil olmak zorundaydı? Şimdi derse girse ve haşlayacak birkaç öğrenci olsa ne olurdu yani? Başını çevirip derin bir nefes aldı. Yavaş yavaş sakinleşirken gözlerini kapattı.

"Biliyorum, seninle pek konuşamadık," dedi Anthea usulca.

"Dertleşmek için doğru adam sayılmam."

"Eğer gerçekten dertleşmek istesem, beni reddetmeyeceğini biliyorum Severus,"

"Hakkımdaki iyi fikirlerin için teşekkürler," dedi Snape alayla. "Başka çarem olmadığı için olabilir mi?"

Anthea bir an duraklayıp, yutkundu. "Tamam, bunu aklımda tutarım ve seni rahatsız etmem."

Snape bir soluk koyuverdi. "Anthea, ben öyle demek-"

"Sorun değil, Severus,"

"Gerçekten öyle demek istemedim."

"Önemli değil, biliyorum."

Bir süre sessizce farklı yönlere baktılar.

"Eski günleri özledim," dedi sonra Anthea kederle. Başını kaldırıp gerginleşen Snape'e baktı. "Hatta seninle tartışmayı bile özledim."

Snape biraz gevşerken, dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Bu konuda bir şeyler ayarlayabilirim."

Anthea güldü. Hafifçe başını çevirip gözlerini silerken, Snape iç geçirdi.

"Anthea-"

"Tamam, Severus, ben gideyim de sen dinlen."

Snape ona bir an baktı, sonra başını salladı. Genç kadın arkasını dönerken, gözlerini kapatıp seslendi: "Anthea!"

Anthea döndü. "Evet?"

Snape duraksayarak ona döndü. "Kötü bir dinleyici olduğumu söylemiştim değil mi?"

Anthea hafifçe güldü. "Evet, birkaç yüz kere."

"İyi!" dedi Snape sert bir sesle, arkasını dönüp odasına girerken. Anthea kaşlarını kaldırdı ve yüzünde yavaş yavaş beliren mutlu bir gülümsemeyle kapanan kapıya baktı.


Gecenin koyu karanlığını yumuşatan dolunayın ışığında, Atra Castrum, tüm haşmetiyle kayalıkların üstünde yükseliyordu. Loş koridorları yavaş yavaş vampirlerle dolmaya başlamıştı. Eh, onlar için gün yeni başlıyordu.

Devasa taş salon iki önemli vampiri ağırlamaktaydı. Azarel, önünde duran vampiri inceliyordu.

"Katılmadığını duydum Zephyr,"

"Evet, Dominus, fikirlerimi belirtmiştim."

"Peki ya korumaların?"

"Benimle kalmalarını emrettim."

"Peki, benim emirlerim? Onlara karşı mı geliyorsun?"

"Emirlerinize hiç karşı gelmedim Dominus, fakat Karanlık Lord'a güvenmiyorum."

"Yani benim güvenecek kadar budala olduğumu düşünüyorsun,"

"Kesinlikle hayır, Dominus, fakat ödün verdiğinizi düşünüyorum."

Azarel arkasına yaslanıp, soluk sarı bakışlarıyla Zephyr'i süzdü. "İstediğimiz şey onda Zephyr, bu ödün vermeyi gerektirmez mi?"

"Karşılığında öldürsün diye bir kasaba dolusu insan vererek mi?"

Azarel bastonunu yere vurdu. "Yine mi insanlar! Onlardan çok var Zephyr, merak etme, her yerdeler."

"Sorun sadece insanlar değil, Dominus. Ya bir sonraki sefere sizden kardeşlerimizi isterse?"

Azarel alayla baktı ona. "Bu dediğine sen de inanmıyorsun. Bize ihtiyacı var."

"Şimdilik," dedi Zephyr.

"Zamanı geldiğinde bununla ilgileneceğim." dedi Azarel keskin sesiyle.

"Savaşı kimin kazanacağını bilemeyiz."

Azarel, Zephyr'i gözlerini kısarak inceledi. "Senin efendine ve kardeşlerine hiç inancın kalmadığını düşünmeye başlıyorum,"

"Size inancımın ve saygımın sonsuz olduğunu bilirsiniz, Dominus. Fakat bizi Karanlık Lord'dan ayıran bir şey var. Biz, bizden olanlara eziyet etmeyiz."

Sessizlik keskinleşirken, Azarel'in çene kasları hafifçe oynadı. "Öyle mi? Senin geçen hafta bir kardeşimizi Oda'ya gönderdiğini duydum, yanıldım mı?"

"Yasa'yı çiğnedi." dedi Zephyr kısaca. Yüzü taviz vermiyordu.

Azarel öne doğru eğildi. "Yasa benim Zephyr, kendini Oda'da bulmak istemiyorsan, emirlerime uymanı tavsiye ederim."

Zephyr cevap vermedi. Azarel eliyle çıkmasını işaret etti. Zephyr eğildi ve salondan çıktı. Kapılar kapandığında bir an gözlerini kapattı. Sonra muhafızların yanında oyalanmadan kendi salonuna ilerledi.